Yarım Kalanlar kitap kapağı

4. bölüm / 7

Yarım Kalanlar

4. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Berfin .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 4. Bölüm

Tufan

Buraya geldiğim ilk gün, açıkçası ne kadar zorlanacağımı tam olarak bilmiyodum.

Kendime güveniyodum. Sonuçta bunu isteyen bendim. Asker olmak istiyodum ve bunun kolay bi yol olmadığını da biliyodum. Ama bilmek başka, içinde olmak başka bi şeymiş.

İlk sabah daha hava tam aydınlanmadan kaldırıldık.

Gözümü açtığımda birkaç saniye nerede olduğumu anlamadım. Sonra yataktan kalkmam gerektiğini hatırladım.

"Başladık," diye geçirdim içimden.

Yatağı topladım, üzerimi giydim ve verilen sürede hazır olmaya çalıştım. İlk günlerde en çok saate yetişmek zor geliyodu. Her şeyin bi sırası vardı. Geç kalamazdın, eksik yapamazdın, "sonra hallederim" diyemezdin.

Okuldaki hayat gibi değildi.

Burda yaptığın küçük bi hata bile sana tekrar tekrar yaptırılabiliyodu.

İlk olarak temel düzen ve disiplin eğitimleri başladı. Duruş, yürüyüş, komutlara uyma, takım halinde hareket etme... İlk başlarda bunlar bana biraz fazla mekanik gelmişti.

Sonra alıştım.

Hatta bi süre sonra düşünmeden yapmaya başladım.

Ardından fiziksel eğitimler geldi.

Koşular, dayanıklılık çalışmaları, güç ve kondisyon antrenmanları...

İlk birkaç gün eve döndüğümde bacaklarımı hissetmiyodum desem yeridir.

Yatağa uzanıp tavana bakıyodum.

"Ben bunu niye istedim?"

Sonra birkaç saniye geçiyodu.

"Çünkü istedin işte."

Kendi kendime cevap veriyodum.

Ertesi sabah yine kalkıyodum.

İnsan bazen kendisiyle tartışmayı öğreniyo burda.

Bir tarafın yoruluyo, bırakmak istiyo. Diğer tarafın "daha bitmedi" diyo.

Ben genelde ikinci tarafı dinliyodum.

Zamanla kondisyonum arttı. İlk günlerde zorlandığım koşular daha normal gelmeye başladı. Nefesimi nasıl ayarlamam gerektiğini, enerjimi ne zaman kullanıp ne zaman korumam gerektiğini öğreniyodum.

Ama eğitim sadece koşmaktan ibaret değildi.

Dersler de vardı.

Harita ve yön bilgisi, ilk yardım, iletişim, liderlik, disiplin, takım çalışması...

Bazı dersler hoşuma gidiyodu, bazılarıysa saat geçmek bilmiyodu.

Harita derslerini seviyodum mesela. Önümdeki haritayı incelemek, işaretleri öğrenmek, bir bölgeyi zihnimde canlandırmaya çalışmak ilgimi çekiyodu.

İlk yardım da önemliydi.

İnsan orda bazı şeyleri sadece kendisi için öğrenmediğini anlıyodu.

Yanındaki insan için de öğreniyosun.

Bence işin en ciddi taraflarından biri buydu.

Burda yalnız değildin.

Bir takımın içindeydin.

Bu yüzden sadece kendine güvenmek yetmiyodu.

Yanındaki kişiye de güvenmen gerekiyodu.

Elif'le de o dönemde daha çok konuşmaya başladık.

İlk zamanlarda sadece aynı grupta olduğumuz için konuşuyoduk. Bir şey soruyodu, cevaplıyodum. Bazen eğitimle ilgili bi şey söylüyodu, ben de fikrimi söylüyodum.

Sonra nedense konuşmalar uzamaya başladı.

Bir gün eğitimden sonra yanıma gelip su şişesini yere bıraktı.

"Bugün öldüm."

"Abartma."

"Senin için kolay tabi."

"Ben de yoruldum."

"Sen yoruldum demiyosun ki."

"Ne diyim?"

"Bilmiyorum. İnsan gibi şikayet et biraz."

Gülmemek için kendimi tuttum.

"İyi. Çok yoruldum."

"Bak, oldu."

Elif'in böyle bi tarafı vardı. Ortam ne kadar ciddi olursa olsun bazen araya küçük bi cümle sıkıştırıyodu.

Başlarda garipsiyodum.

Sonra alıştım.

Hatta bazen onun gelmediği günlerde ortam biraz sessiz geliyodu.

Bunu fark ettiğimde kendi kendime şaşırdım.

"Ne ara alıştın buna?"

Cevap veremedim.

Çünkü bilmiyodum.

Elif zamanla bana daha çok yaklaşmaya başladı. Derslerde yanımda oturuyodu, eğitim arasında yanıma geliyodu. Bazen hiçbir şey söylemeden aynı yerde duruyodu.

Ben de bundan rahatsız olmuyodum.

Ama arada kendime hatırlatıyodum.

"Buraya bunun için gelmedin."

Doğruydu.

Buraya asker olmak için gelmiştim.

Kendimi geliştirmek, eğitimimi tamamlamak, ne gerekiyosa öğrenmek için.

Bunun dışında gelişen şeylere fazla kafa yormamam gerekiyodu.

Bir gün ders sırasında eğitmen bize takım çalışmasıyla ilgili bi görev verdi. Herkes kendi grubuna ayrıldı. Görevi tamamlamak için sürekli birbirimizle iletişim halinde olmamız gerekiyodu.

İlk başta herkes kendi fikrini söylemeye çalıştı.

Sonra işler karıştı.

Bir süre kimse ne yapacağını tam olarak bilemedi.

Ben biraz geri çekilip herkesi dinledim.

"Önce bi sakin olun," dedim. "Herkes aynı anda konuşursa hiçbir şey anlamıcaz."

Elif bana bakıp başını salladı.

"Doğru diyo."

Sonra görevleri bölüştük.

Biri kontrol etti, biri not aldı, biri diğer kısmı yaptı.

Sonunda görev tamamlandı.

Çok büyük bi şey değildi belki ama o gün şunu anladım.

Liderlik, en çok konuşan kişi olmak değildi.

Bazen sadece doğru zamanda doğru şeyi söylemekti.

O gün akşam odama dönerken bunları düşünüyodum.

Günler geçtikçe eğitimler zorlaşıyodu ama ben de alışıyodum.

Sabahları daha hızlı hazırlanıyodum.

Koşularda daha az zorlanıyodum.

Derslerde daha dikkatliydim.

Hatalarımı daha kolay fark ediyodum.

Eskiden bi konuda başarısız olduğumda sinirlenirdim. Şimdi önce nerede hata yaptığımı düşünüyodum.

Bence buranın bana kattığı en önemli şey buydu.

Sabır.

Bir şeyi ilk seferde yapamadığında dünyanın sonu gelmiyodu.

Tekrar yapıyodun.

Olmadı mı?

Bir daha.

Sonunda oluyodu.

Elif de bu süreçte sürekli yakınımdaydı.

Bir gün ders çıkışında beraber yürürken bana,

"Sen eskisine göre değiştin," dedi.

"Neyim değişti?"

"Daha sakinsin."

"Burda insan sakin olmayı öğreniyo."

"Ben öğrenemedim."

"Sen zaten fazla konuşuyosun."

"Bak yine laf soktu."

"Gerçek bu."

Başını sallayıp güldü.

Sonra bi süre sessiz yürüdük.

Eskiden sessizlik olduğunda illa bi şey söylemek gerekiyo sanırdım.

Burda gerekmediğini öğrendim.

Yanında biri yürüyosa ve konuşmuyosanız da sorun değildi.

Herkesin kafasında başka şeyler vardı.

Benim de vardı.

Bazen Derya aklıma geliyodu.

Mert'i düşünüyodum.

Okul günlerini, koridorları, ders aralarını...

Sonra kendime kızıyodum.

"Şimdi bunları düşünmenin sırası mı?"

Değildi.

Ama insanın aklına ne zaman ne geleceğini seçemiyodun.

Bir gün eğitim sırasında oldukça yorulmuştuk. Herkes sessizdi. Kimsenin konuşacak hali yoktu.

Elif yanıma gelip su şişesini uzattı.

"Al."

"Sen iç."

"Benim var."

Şişeyi aldım.

"Sağ ol."

"Ne demek."

Sonra yanımda oturdu.

İkimiz de bi süre konuşmadık.

Ben karşıya bakıyodum.

İçimden sadece tek bi şey geçiyodu.

Daha yolun başındaydık.

Daha öğrenmem gereken çok şey vardı.

Daha çok yorulucaktım.

Daha çok hata yapıcaktım.

Ama ilk günkü Tufan değildim artık.

Bunu hissedebiliyodum.

Ve nedense bu düşünce, bütün yorgunluğa rağmen hoşuma gidiyodu.Derya

Tufan'ı uzun zamandır görmüyodum.

Daha doğrusu görüyodum ama eskisi gibi değil. Koridorda uzaktan denk geliyoduk, bazen kısa bi selamlaşıyoduk. Sonra herkes kendi tarafına gidiyodu.

O gün ise teneffüste yanıma geldi.

Ece sınıftaydı. Ben de tek başıma koridorun kenarında durup telefonuma bakıyodum. Tufan'ın geldiğini önce ayak seslerinden anladım.

"Derya."

Başımı kaldırdım.

"Ne oldu?"

"Konuşabilir miyiz?"

"Olur."

Yanıma geçti. Birkaç saniye sessiz kaldı. Sanki söyleyeceği şeyi kafasında birkaç kere tekrar ediyodu.

"Bi şey anlatıcam ama dalga geçme."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Ben seninle dalga geçmiyorum."

"Bazen geçiyosun."

"Çünkü hak ediyosun."

Normalde böyle bi cümleden sonra ikimizden biri gülerdi.

O gün gülmedik.

Tufan ellerini cebine soktu.

"Elif'i biliyosun."

İçimde küçücük bi huzursuzluk oluştu.

"Biliyorum."

"Son zamanlarda benimle daha çok konuşuyo."

"Fark ettim."

Tufan başını eğip yerdeki bir noktaya baktı.

"Ben de ona karşı bi şeyler hissetmeye başladım galiba."

O an koridordaki bütün sesler uzaklaştı sanki.

İnsan bazen duyduğu tek bir cümleyle ne kadar sessiz kalabileceğini öğreniyomuş.

Ben de kaldım öyle.

Tufan bana bakıyodu.

"Ne düşünüyosun?"

Hiçbir şey söylemedim.

Çünkü söylersem sesimden anlaşılmasından korktum.

"İyi bi şey mi?" diye sordu.

Kendimi toparlayıp başımı salladım.

"Tabi. Neden kötü olsun?"

"Bilmem."

"Elif iyi kız."

"Ben de öyle düşünüyorum."

Bu cümle içimde bi yere oturdu.

Elif iyi kız.

Ben de öyle düşünüyorum.

Tufan'ın bunu söylerken yüzündeki ifadeyi görünce anladım. Gerçekten hoşlanıyodu.

Belki de uzun zamandır anlamam gereken şeyi o an fark etmiştim.

Ben onu başkasının yanında gördüğümde neden bu kadar rahatsız olduğumu artık biliyodum.

Ama bunu Tufan'a söylemeyecektim.

Asla.

"Ee?" dedim. "Ne yapıcaksın?"

"Onu bilmiyorum."

"Konuş onunla."

"Ya yanlış anlarsa?"

"Zaten senden hoşlanıyosa yanlış anlamaz."

Tufan bana dikkatlice baktı.

"Sen nerden biliyosun benden hoşlandığını?"

Omuz silktim.

"Belli."

"Ben anlamadım."

"Sen anlamıyosun zaten."

Bu kez hafifçe gülümsedi.

"Sen anlıyosun yani."

"Ben çoğu şeyi anlarım."

Bunu söylerken içimden geçenleri bilmiyodu.

Ben de bilmiyodum belki.

Çünkü o ana kadar kendime itiraf etmekten kaçtığım şeyi artık inkâr edemiyodum.

Ben Tufan'ı seviyodum.

Hem de uzun zamandır.

Belki arkadaşlığımızın arasına saklayarak, belki kendime "önemli değil" diyerek...

Ama seviyodum.

Ve şimdi karşımda oturmuş, başka birinden hoşlandığını bana anlatıyodu.

"Bir de..." dedi Tufan.

Başımı kaldırdım.

"Ne?"

"Sen ne yapardın benim yerimde?"

Bir an nefesimi tuttum.

Ne yapardım?

Sana söylerdim, demek istedim.

Ben senden hoşlanıyorum derdim.

Ama diyemedim.

Bunun yerine gözlerimi kaçırıp,

"Bilmem," dedim.

"Sen olsan?"

"Konuşurdum."

"Direkt mi?"

"Direkt."

"Ya olmazsa?"

"Olmazsa da olmaz."

Tufan birkaç saniye sustu.

"Doğru."

Sonra bana baktı.

"Sen iyi bi arkadaşsın."

İçim acıdı.

Ama yüzüme belli etmedim.

"Sen de."

O an konuşma bitse keşke diye düşündüm.

Ama Tufan hâlâ yanımdaydı.

"Bir şeyin var senin," dedi.

"Yok."

"Bugün de garipsin."

"Uykusuzum."

"Yalan söylüyosun."

Gülümsedim.

"Sen de fazla soru soruyosun."

"Çünkü seni tanıyorum."

Bu cümle daha da kötü hissettirdi.

Çünkü beni tanıyordu.

Ama beni gerçekten sevdiğimi bilmiyodu.

Bilmesini de istemiyodum.

"Git artık," dedim.

"Nereye?"

"Elif'in yanına."

Tufan hafifçe güldü.

"Dalga mı geçiyosun?"

"Yok."

Ayağa kalktı.

"Tamam. Sonra görüşürüz."

"Tamam."

Birkaç adım attıktan sonra geri dönüp baktı.

"Gerçekten iyi misin?"

Boğazımdaki düğümü yutup başımı salladım.

"İyiyim."

Tufan gitti.

Ben olduğum yerde kaldım.

Koridor yine kalabalıktı. İnsanlar yanımdan geçiyodu, konuşuyodu, bir yerlere yetişiyodu. Ama ben hiçbirini doğru düzgün duymuyodum.

Telefonumu elime aldım.

Ekrana baktım.

Sonra kapattım.

Eve gidene kadar ağlamadım.

Kimseye bir şey anlatmadım.

Ece birkaç kez "Neyin var?" diye sordu. Her seferinde aynı şeyi söyledim.

"Bir şeyim yok."

O gece odama geçtiğimde ışığı açmadım.

Yatağın kenarına oturdum.

Tufan'ın söyledikleri aklıma tekrar tekrar geliyodu.

"Elif'e karşı bi şeyler hissediyorum."

Gözlerimi kapattım.

Keşke hiç söylemeseydi.

Keşke bana başka bi şey anlatsaydı.

Keşke ben de ona yıllardır içimde tuttuğum şeyi söyleyebilseydim.

Ama söylemeyecektim.

Çünkü bazı şeyleri söylemek, onları kaybetmekten daha korkunç geliyodu.

O gece ilk defa ağladım.

Sessizce.

Kimse duymasın diye yastığa yüzümü çevirdim.

Ertesi sabah okula gittiğimde hiçbir şey olmamış gibi davrandım.

Tufan'ı gördüm.

Selam verdi.

Ben de verdim.

Sonra yanımdan geçti.

İçimden "Ben iyiyim" dedim.

Ama değildim.

Ve bunu ona söylemeyecektim.Derya

Ertesi sabah okula gittiğimde ilk yaptığım şey Tufan'ı aramamak oldu.

Eskiden okulun kapısından girer girmez gözüm onu arardı. Koridorda mı, bahçede mi, Mert'in yanında mı diye farkında olmadan bakardım. Bazen görürsem yanına giderdim, bazen de uzaktan görüp yoluma devam ederdim.

O gün hiçbir yere bakmadım.

Başımı önüme eğip sınıfa çıktım.

Ece beni görünce yüzüme baktı.

"İyi misin?"

"İyiyim."

Sesim bile değişmişti.

Bunu ben de fark ettim.

"Uykusuzum biraz."

Ece fazla üstelemedi. Çantasını sıranın yanına bırakıp oturdu.

Ben de defterimi çıkardım.

Ders başladı.

Öğretmenin anlattığı hiçbir şeyi doğru düzgün dinlemiyodum. Tahtaya bakıyodum ama yazılanlar kafamda kalmıyodu. Birkaç kez defterime bir şeyler yazdım, sonra ne yazdığımı bile anlamadan üstünü çizdim.

Eskiden derste sıkıldığımda Ece'yle küçük küçük konuşurduk.

O gün konuşmadım.

Öğretmen soru sorduğunda cevap vermedim.

Bildiğim halde.

"Yalçın?"

Başımı kaldırdım.

"Evet hocam."

"Az önce anlattığım konuyla ilgili ne söyleyebilirsin?"

Bir an boş boş baktım.

Cevabı biliyodum.

Ama aklıma gelmedi.

"Hatırlamıyorum hocam."

Öğretmen birkaç saniye yüzüme baktı.

"Tamam. Dikkatini derse ver."

"Tamam hocam."

Kalemimi elime aldım.

Dikkatimi vermeye çalıştım.

Olmadı.

Çünkü kafamın içinde aynı cümle dönüp duruyodu.

"Elif'e karşı bi şeyler hissediyorum."

Kafamı hafifçe salladım.

"Yeter artık."

Kendime kızıyodum.

Bir insanın söylediği tek bir cümle neden bu kadar canımı yakıyodu?

Tufan bana hiçbir söz vermemişti.

Bana hiçbir şey borçlu değildi.

Ben ona hislerimi anlatmamıştım.

O yüzden kızmaya da hakkım yoktu.

Bunu biliyodum.

Ama bilmek, hissettiğin şeyi ortadan kaldırmıyodu.

Teneffüste herkes dışarı çıktı.

Ben sırada kaldım.

Ece kapıya kadar gidip geri döndü.

"Gelmicen mi?"

"Yok."

"Niye?"

"Canım istemiyo."

Ece bir süre bana baktı.

"Sen harbiden değiştin."

Gözlerimi defterden kaldırmadım.

"Değişmedim."

"Değiştin."

Cevap vermedim.

Çünkü haklıydı.

Ben değişiyodum.

Hem de kimsenin fark etmeyeceğini sandığım kadar yavaş değil.

Eskiden Tufan'ın sesi koridorda duyulduğunda istemsizce başımı kaldırırdım.

Artık kaldırmıyodum.

Eskiden yanımdan geçerken selam verse karşılık verirdim.

Artık onu görmemiş gibi davranıyodum.

Eskiden ders çıkışında arkadaşlarla bahçeye iner, biraz otururduk.

Artık doğrudan eve gitmek istiyodum.

İnsanlardan uzaklaşmak kolaymış.

Yeter ki kimse nedenini sormasın.

Tufan da birkaç gün sonra bunu fark etti.

Koridorda karşılaştık.

Ben Ece'yle yürüyodum.

Tufan karşıdan geliyodu.

Göz göze gelmemek için başımı çevirdim.

Yanından geçtim.

Hiçbir şey söylemedim.

O da söylemedi.

Ama arkamdan baktığını hissettim.

Dönmedim.

İçimden bir ses "Dön" diyodu.

Başka bir ses "Sakın" diyodu.

Bu sefer ikincisini dinledim.

Günler geçtikçe derslerimdeki halim daha da değişti.

Eskiden söz almak için parmağımı kaldırırdım.

Artık kaldırmıyodum.

Ödevlerimi yapıyodum ama eskisi kadar özenmiyodum.

Notlarımı düzenli tutardım, artık defterimin kenarlarına anlamsız çizgiler çiziyodum.

Ece bazen bana bakıp bir şey söyleyecek gibi oluyodu.

Sonra vazgeçiyodu.

Sanırım o da anlamıştı.

Ben konuşmak istemiyodum.

Çünkü konuşursam dağılacaktım.

Bir gün teneffüste sınıf neredeyse tamamen boşalmıştı. Pencereden dışarı baktım.

Bahçede Tufan'ı gördüm.

Elif de yanındaydı.

Bir şey konuşuyolardı.

Elif ona bi şey söyledi.

Tufan başını eğip dinledi.

Sonra ikisi de hafifçe gülümsedi.

Bakışlarımı hemen çektim.

Kalbim sıkıştı.

İçimden yine aynı cümle geçti.

"Ben neden böyle oldum?"

Cevabı biliyodum.

Ama kabul etmek istemiyodum.

O gece eve gidince odama kapandım.

Çantamı yere bıraktım.

Üstümü bile değiştirmeden yatağın kenarına oturdum.

Bir süre tavana baktım.

Sonra telefonumu elime aldım.

Tufan'ın konuşması gözümün önüne geldi.

"Ben de ona karşı bi şeyler hissetmeye başladım galiba."

Telefonu kapattım.

Kendime kızdım.

"Yeter Derya."

Olmadı.

Gözlerim doldu.

Bu sefer kendimi tutamadım.

Ağladım.

Ama ağlarken bile kendime kızıyodum.

Çünkü onun suçu değildi.

Benim suçum da değildi belki.

Sadece zamanlama kötüydü.

Ben duygularımı yıllarca içimde saklamıştım.

O ise şimdi başka birine bakıyodu.

Ve ben bunu değiştiremezdim.

Ertesi gün yine okula gittim.

Daha sessizdim.

Daha uzaktım.

Tufan beni koridorun sonunda gördü.

Bir an durdu.

Ben de onu gördüm.

Ama yürümeye devam ettim.

Bu sefer aramızdan sadece birkaç adım geçti.

Ne selam verdim.

Ne baktım.

Hiçbir şey.

Yanından geçerken içim parçalanıyodu ama yüzümü düz tuttum.

Bazen insanın en büyük savaşı kimseyle olmaz.

Kendi içinde olur.

Ben de o günlerde kendi içimde kaybediyodum.

Her gün biraz daha.

Ve kimse fark etmesin diye, her sabah yeniden toparlanıp okula geliyodum.

Sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Sanki Tufan benim için sıradan bir arkadaşmış gibi.

Sanki gece boyunca onun söylediği cümleyi düşünüp ağlayan kişi ben değilmişim gibi.

Ama geceleri gerçeklerden kaçamıyodum.

Gündüz sustuğum ne varsa gece içimde konuşuyodu.

Ve ben her gece biraz daha kırılıyodum.