1. bölüm / 7
Yarım Kalanlar1.Bölüm
Bölümler 7Şu an: 1.Bölüm
- 1 1.Bölüm2.092 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2. Bölüm2.083 kelime
- 3 3. Bölüm1.979 kelime
- 4 4. Bölüm2.144 kelime
- 5 5. Bölüm1.819 kelime
- 6 6. Bölüm1.581 kelime
- 7 Karakterler5 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tufan Karaca'yla arkadaşlığımızın nasıl başladığını hatırlamıyorum. Galiba artık o kadar uzun zaman olmuştu ki, başlangıcını düşünmek yerine birbirimize ne kadar alıştığımıza odaklanıyorduk. Aynı okulda, aynı sınıfta geçirdiğimiz yıllar boyunca onunla kavga etmediğimiz gün sayısı herhalde bir elin parmaklarını geçmezdi. Ama nedense kavga ettiğimiz kadar da gülerdik. Bazen sadece birbirimize bakıp bile gülmeye başlardık. Özellikle Tufan'ın o ciddi görünmeye çalışıp iki saniye sonra kendi söylediğine kahkaha atması beni her seferinde güldürürdü.
O sabah sınıfa girdiğimde her zamanki gibi ilk işim sırama bakmak oldu. Tufan yine oradaydı. Benim sandalyeme oturmuş, kollarını sıranın üzerine koymuş, sanki yıllardır o sırada oturuyormuş gibi rahat rahat etrafı izliyordu. Birkaç saniye kapının önünde durup ona baktım. Sonra çantamı omzundan çekip aldım.
"Sen yine niye benim yerimdesin?"
Tufan başını kaldırıp bana baktı. Hiç utanmadan gülümsedi.
"Benim yerim burası."
"Değil."
"Artık öyle."
"Karaca kalk."
"Yalçın otur."
Birbirimize birkaç saniye baktık. Sonra ikimiz de aynı anda gülmeye başladık. Tufan sonunda kalkıp kendi sırasına geçti. Ben çantamı bırakırken de arkamdan seslendi.
"Bugün çok sinirlisin."
"Saat daha sekiz Tufan, sen daha beni sinirlendirmeden duramıyosun."
"Ben ne yaptım?"
"Benim yerime oturdun."
"Bu kadar kolay sinirleniyosan sorun sende."
Başımı çevirip ona baktım. Elindeki kalemi bana doğru sallıyordu. Bir anda gözüm kaleme takıldı. O benim kalemimdi.
"Bir dakika... O kalem benim."
Tufan kaleme baktı sonra bana baktı.
"Değil."
"Üstünde ismim yazıyor."
Kalemin üzerinde gerçekten ismimin baş harfleri vardı. Tufan birkaç saniye sustu. Sonra gayet sakin bir şekilde, "Benim ismim de Tufan Karaca, çok fark etmez" dedi.
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Ver şunu."
"Al."
Kalemi havaya kaldırdı. Ben uzandığımda elini geri çekti. Tekrar uzandım, yine çekti. Sonunda sıranın üzerinden eğilip kalemi almaya çalışırken kahkaha atmaya başladı.
"Ya ver şunu!"
"Alamıyosun ki."
"Tufan!"
"Tamam tamam."
Kalemi sonunda verdiğinde ona ters ters baktım. O ise sanki hiçbir şey yapmamış gibi yerine oturdu.
İnsan Tufan'a uzun süre kızamıyordu. Çünkü kızdırmak için yaptığı şeylerin yarısında kendi gülmeye başlıyordu zaten.
Ders başlayana kadar da böyle devam ettik. Bazen onunla gerçekten anlaşamadığımızı düşünürdüm. Sonra teneffüste kantine giderken yanıma gelip "Sen de geliyosun değil mi?" diye sorduğunda, istemeden de olsa gülümserdim. Çünkü ne kadar didişsek de birbirimizi aradığımızı ikimiz de biliyorduk.
Öğle arasında okulun bahçesinde yan yana oturduk. Tufan elindeki simidin yarısını bana uzattı. "Al."
"İstemiyorum."
"Al işte."
"Sen ye."
"İki dakikadır bakıyosun."
"Bakmıyorum."
"Bakıyosun."
"Yemiycem."
Tufan omuz silkti. "Tamam."
İki saniye sonra simidin ucundan bir parça koparıp bana uzattı. İstemeden aldım.
"Sen çok garip bi insansın."
"Sen de alıştın."
Bu sefer cevap vermedim. Çünkü haklıydı.
O yıllarda okulun en güzel taraflarından biri buydu. Yanımda Tufan vardı. Derslerden sıkıldığımda konuşabileceğim, canım sıkkın olduğunda saçma bir şey yapıp beni güldürebilecek birisi. Ben de onun aynı şekilde yanında olurdum.
Bazen okul çıkışında uzun uzun yürürdük. Gelecekten konuşurduk. İkimizin de kafasında aşağı yukarı aynı şey vardı. Asker olmak istiyorduk. Tufan bunu söylerken gözlerinde başka bir ifade oluşurdu. Daha ciddi, daha kararlı.
"Ben kesin kazanıcam," derdi.
Ben de ona bakıp gülerdim. "Kendine fazla güveniyosun."
"Sen kıskanıyosun."
"Hayır."
"Kesin kıskanıyosun."
"Sen önce derslerini düzelt."
Tufan gülerdi. "Ben senden önce olucam."
"Rüyanda."
"Gerçekte."
"Bekleyip görürüz."
Sonra ikimiz de susardık. Çünkü ikimiz de bu konuda ciddiydik. Hayallerimizi birbirimize anlatırken dalga geçsek bile aslında ikimiz de ne istediğimizi biliyorduk.
Ben Tufan'ın bu kadar yakınımda olmasına alışmıştım. Her sabah onu görmeye, sesini duymaya, benimle uğraşmasına, benim de onunla uğraşmama... Sanki okulun düzeninin bir parçasıydı. O varsa gün normaldi.
O gün de normal bir gündü. En azından benim için öyleydi. Dersler, teneffüsler, saçma sapan tartışmalarımız ve bitmek bilmeyen konuşmalarımızla sıradan bir okul günüydü. Ben de her zamanki gibi onunla dalga geçiyor, o da beni sinirlendirmek için elinden geleni yapıyordu.
Ve açıkçası bundan hiç şikayetçi değildim.Okulun son dersine doğru sınıfın içindeki hava iyice ağırlaşmıştı. Herkesin gözü saatteydi. Ben de önümdeki kitabın sayfasına bakıyor gibi yapıp aslında hiçbir şey okumuyordum. Yan taraftan gelen kalem tıklatma sesi dikkatimi dağıtıyordu. Başımı çevirdiğimde Tufan'ın bana baktığını gördüm.
"Ne var?"
"Hiç."
"Niye bakıyosun o zaman?"
"Canım istedi."
Gözlerimi devirdim. "Senin gerçekten boş zamanın çok."
"Senin de bana cevap verecek kadar boş zamanın var."
İstemeden güldüm. "Sus artık."
Tufan da gülerek önüne döndü. Birkaç saniye sonra yine bana doğru eğildi.
"Çıkışta sahile gidelim mi?"
"Niye?"
"Öylesine."
"Öylesine sahile gidilmez."
"Biz gideriz."
Başımı iki yana salladım. "Sen gerçekten normal değilsin."
"Sen de benimle arkadaşsın."
"Onu da bazen sorguluyorum."
"Yalan."
Cevap vermedim. Çünkü yine haklıydı.
Ders bittiğinde herkes sınıftan çıkmak için acele ederken biz biraz geride kaldık. Çantamı toplarken Tufan sıranın kenarına yaslanmış beni bekliyordu. Her zamanki gibi acele etmiyordu. Sanki bütün okul boşalmış olsa bile orada oturup beni bekleyebilirdi.
Koridora çıktığımızda yan yana yürümeye başladık. Tufan bir şey anlatıyordu ama ben yarısını dinliyordum. Daha doğrusu dinliyordum da onun anlattığı şeyden çok konuşurken yaptığı hareketlere dikkat ediyordum. Ellerini kullanmadan konuşamıyordu. Bazen o kadar hızlı anlatıyordu ki kelimeler birbirine giriyordu.
"Yavaş konuş biraz."
"Ben gayet yavaş konuşuyorum."
"Hayır konuşmuyosun."
"Sen yetişemiyosun."
"Kesinlikle sensin sorun."
Tufan güldü. "Tamam Yalçın, sen haklısın."
Bunu öylesine söylemişti ki ikimiz de bir an durduk. Tufan'ın bana hak vermesi o kadar nadir bir olaydı ki şaşırmıştım.
"Ne oldu?" diye sordu.
"Hiç, sen bana hak verdin."
"Bir kere verdim diye büyütme."
"Yok, tarihe not düşücem."
"Abartma."
Okulun kapısından çıktığımızda hava serinlemişti. Çantamı omzuma geçirirken Tufan önümden yürüyüp sonra geri döndü.
"Geliyo musun?"
"Geliyorum."
"İyi."
"Ne iyi?"
"Tek başıma yürümek sıkıcı."
Gülümsedim. "Ben olmasam napıcaksın acaba?"
Tufan birkaç saniye düşündü. "Muhtemelen başımı belaya sokardım."
"Zaten sokuyosun."
"Sen varsın diye az sokuyorum."
Kafamı sallayıp onun yanında yürümeye devam ettim. Bazen Tufan'ın söylediklerine cevap vermek yerine sadece gülmek daha kolaydı.
Sahile vardığımızda ikimiz de bir süre sustuk. Denizden gelen rüzgar saçlarımı yüzüme savuruyordu. Tufan ellerini cebine sokup denize baktı. Ben de yanına geçtim.
"Bir gün gerçekten asker olursak ne olucak?" diye sordum.
Tufan bana baktı. "Ne demek ne olucak?"
"Şey... Bu kadar konuştuğumuz şey gerçekten olursa."
Bir an düşündü. Sonra gülümsedi.
"Olur."
"Bu kadar emin konuşma."
"Olucak."
"Sen her konuda böyle kesin konuşuyosun."
"Çünkü kafama koyduysam yaparım."
Gözlerimi denize çevirdim. "Ben de yaparım."
"Biliyorum."
"Niye biliyosun?"
"Çünkü inatçısın."
"Bu iltifat mı?"
"Sayılır."
Gülerek omzuna vurdum. Tufan da kahkaha attı. Sonra ikimiz yeniden denize döndük.
O an konuşacak çok şeyimiz vardı aslında. Okuldan, derslerden, sınavlardan, hayallerimizden... Ama bazen yan yana oturup hiçbir şey söylememek de yetiyordu. Tufan'la aramızdaki en garip şey buydu. Saatlerce konuşabilir, sonra bir anda sessizleşip yine de birbirimizden sıkılmazdık.
Bir süre sonra ayağa kalktı.
"Yarın matematik var."
"Hatırlatma."
"Çalıştın mı?"
"Hayır."
"Ben de."
"Sen bana çalışmadın mı diyosun?"
"Yok, beraber batıcaz diyorum."
Kahkahayı bastım.
"Gerçekten baş belasısın."
"Sen de beni sevdiğin için katlanıyosun."
"Sevmek mi? Çok iddialı."
Tufan kaşlarını kaldırdı. "Arkadaş olarak diyorum."
"Ben de öyle anladım zaten."
"İyi."
"İyi."
Birbirimize bakıp yine güldük. Sonra eve dönmek için yola çıktık. Yol boyunca yine saçma sapan şeylerden konuştuk. O günün sonunda aklımda kalan tek şey de buydu zaten. Tufan'ın bitmek bilmeyen şakaları, benim ona verdiğim cevaplar ve ikimizin de birbirinin yanında hiç düşünmeden gülebilmesi.Tamam, bu sefer ilişkilerini sadece gülmekten ibaret yapmıyorum. Bazen susacaklar, bazen birbirlerine kızacaklar, bazen ciddi konuşacaklar ve birbirlerinin yanında gerçekten rahat oldukları hissedilecek. En yakın arkadaşlarını da ekliyorum.
Tufan'la aramızdaki şeyin en garip tarafı, birbirimizi ne kadar iyi tanıdığımızı ikimizin de farkında olmamasıydı. Onun ne zaman susacağını, ne zaman sinirleneceğini, ne zaman gerçekten bir şeye kafayı taktığını bilirdim. O da benim için aynıydı. Mesela ben canım sıkkın olduğunda herkese belli etmemeye çalışırdım ama Tufan bunu anlamanın bir yolunu mutlaka bulurdu. Bazen tek kelime etmezdi, sadece yanıma otururdu. Bazen de tam tersine sinirimi bozacak bir şey söylerdi. Hangisini yapacağını da o günkü halime göre seçerdi.
O sabah okulun bahçesinde otururken uzun süre konuşmadık. Yanımızdan geçen öğrenciler, koridordan gelen sesler, uzaktan duyulan öğretmen konuşmaları birbirine karışıyordu. Tufan ayakkabısının ucuyla yerdeki küçük taşı ileri doğru itip duruyordu. Ben de ellerimi kollarımın arasına almış, sessizce etrafı izliyordum.
Bir süre sonra Tufan, "Sen bugün bi tuhafsın," dedi.
"Nasıl yani?"
"Normalden daha sessizsin."
"Her zaman konuşmuyorum ki."
"Biliyorum ama bugün başka."
Ona baktım. "Bir şeyim yok."
Başını salladı ama bana inanmadığı belliydi. Yine de üstelemedi. İşte bunu seviyordum. Bazen insanın konuşmak istemediğini anlayabiliyordu. Yanımda oturup konuyu değiştirdi.
"Matematik sınavı yaklaşıyo."
"Konuyu neden değiştirdin?"
"Çünkü senin suratını daha fazla çekemem."
İstemsizce gülümsedim. "Salak."
"Bak şimdi güldün."
Bu sefer gerçekten güldüm ama Tufan'ın beklediği gibi kahkahalarla değil. Sadece başımı eğip gülümsedim. O da bir şey söylemedi.
Tufan'la böyle anlarımız da olurdu. Her dakika konuşmak zorunda değildik. Yan yana oturup sessiz kalabilirdik. Birbirimize bakmadan aynı şeyi düşünebilir, bazen de saatlerce konuşmadan sadece etrafı izleyebilirdik. Bu yüzden onun yanında kendimi hiçbir zaman yorulmuş hissetmezdim.
Tam o sırada yanımıza bizim sınıftan iki kişi geldi. Biri benim en yakın arkadaşım olan Ece'ydi. Ece beni görür görmez yanıma oturdu, çantasını yere bıraktı ve Tufan'a bakıp, "Sen yine Derya'nın yanındasın," dedi.
Tufan hiç düşünmeden, "Ben burda sabit duruyorum, o yanıma geliyo," dedi.
Ece kahkahayı bastı. "Tabii kesin öyledir."
"Öyle."
Ben ikisinin arasında bakışlarımı gezdirip, "İkiniz de susun," dedim.
Ece bana dönüp, "Ben sana demiştim, bununla arkadaşlık yapılmaz," dedi.
Tufan hemen araya girdi. "Bana bakarak konuş."
"Sen sus Karadenizli."
Tufan'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. "Karadenizli demenin neresi kötü?"
Ece omuz silkti. "Hiçbir yeri. Ama sinir oluyosun."
"Olmuyorum."
"Oluyosun."
"Olmuyorum."
Ben ikisini izlerken başımı eğip güldüm. Ece de Tufan'ın damarına basmayı sevmişti. Onu tanıdığından beri bunu yapıyordu. Tufan da Ece'ye karşılık vermeyi hiç ihmal etmezdi. Böylece üçümüzün arasında garip bir arkadaşlık oluşmuştu. Ece benim en yakın arkadaşımdı ama Tufan da bir şekilde grubun içine dahil olmuştu.
Bir süre sonra Tufan'ın kendi en yakın arkadaşı Mert yanımıza geldi. Mert onu uzaktan görür görmez, "Karaca, yine burda mısın?" diye seslendi. Tufan başını çevirip, "Nereye gidiyim?" dedi.
Mert, "Bilmiyorum, Derya'nın peşinden ayrıl bi gün," deyince Tufan ona bakıp güldü. Ben hemen araya girdim. "Biriniz de şu çocuğa benim peşimden gelmediğini anlatın."
Mert yanıma oturup ciddi bir ifadeyle, "Derya, ben seni anlıyorum. Ama bu çocuğu yıllardır tanıyorum. Kendi isteğiyle burda," dedi.
Tufan kaşlarını kaldırdı. "Sen benim tarafımda mısın?"
"Hayır."
Ece gülmeye başladı. Tufan da başını iki yana salladı.
Böylece dört kişi olduk. Aslında grubumuzun düzeni tuhaftı. Ece benim yanımdan ayrılmazdı, Mert de Tufan'ın. Ama ne zaman dördümüz bir araya gelsek konu mutlaka saçma bir yere giderdi. Derslerden şikayet eder, öğretmenleri konuşur, okuldan sonra nereye gideceğimizi planlar, sonra planın yarısında vazgeçerdik.
Ama bazen konu ciddi şeylere de gelirdi.
O gün okul çıkışında hep beraber yürürken Mert askeri okuldan bahsetti. "Siz ikiniz hâlâ ciddi ciddi asker olmayı düşünüyo musunuz?" diye sordu.
Tufan hiç düşünmeden, "Ben düşünüyorum," dedi.
Ben de, "Ben de," dedim.
Ece bana dönüp şaşkınlıkla baktı. "Sen gerçekten kararlı mısın?"
"Kararlıyım."
"Zor olacağını biliyosun değil mi?"
"Biliyorum."
Tufan sessizce bana baktı. Bu kez dalga geçmedi. Mert de başını salladı. Birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Sonra Tufan, "İkimiz de yaparız," dedi.
Ben ona bakıp, "İkimiz de yaparız," diye karşılık verdim.
Ece hafifçe gülümsedi. "O zaman ikinizin de peşinden gelicez artık."
"Niye?" diye sordum.
"Çünkü ikiniz de kafayı yediğinizde sizi kim toparlayacak?"
Mert hemen, "Ben Tufan'ı toplamam," dedi.
Tufan ona döndü. "Sen zaten kendini toparlayamıyosun."
Mert, "Doğru," deyip güldü.
O an dört kişi yolun ortasında durmuş birbirimize bakıyorduk. Ben Ece'ye, Tufan Mert'e bakıyordu. Sonra Ece bana koluyla hafifçe vurdu. "Bence bizim sınıfın en büyük sorunu siz ikinizsiniz."
"Niye biz?"
"Çünkü siz yan yana gelince normal davranmayı unutuyosunuz."
Tufan hemen, "Ben gayet normalim," dedi.
Ece ve Mert aynı anda, "Değilsin," deyince hepimiz sustuk.
Ben gülmeye başladım. Tufan da bana bakıp, "Sen de onlara katılma," dedi.
"Ne diyim yani?"
"Ben normalim de."
"Yalan söyleyemem."
Tufan birkaç saniye bana baktı. Sonra başını sallayıp, "Tamam Yalçın, seninle sonra konuşucaz," dedi.
"Tehdit mi bu?"
"Hayır."
"Ne o?"
"Uyarı."
Ece araya girip, "Siz ikiniz gerçekten hiç susmuyosunuz," dedi.
Bu sefer kimse cevap vermedi.
Çünkü haklıydı.
Ama bizim konuşmalarımızın arasında sessizlikler de vardı. Bazen Tufan'ın yanında yürürken hiçbir şey söylemezdim. O da bir şey sormazdı. Bazen Ece'yle yalnız kalıp içimde tuttuklarımı anlatırdım. O beni dinlerdi. Bazen Mert ve Tufan kendi aralarında konuşur, biz de onları uzaktan izlerdik.
Arkadaşlığımızın güzel tarafı buydu. Herkes birbirinin alanını biliyordu. Kimse kimseyi zorlamıyordu.
Ece benim için sadece okuldan bir arkadaş değildi. Ne zaman bir şey olsa ilk ona anlatırdım. O da beni benden iyi tanırdı. Ben bir şey söylemeden yüzümden anlayabilirdi. Mert de Tufan'ın en yakın arkadaşıydı. Onu en çok kızdıran, en çok tiye alan ve gerektiğinde en ciddi konuşan kişiydi.
Dördümüzün arasında tuhaf ama sağlam bir bağ vardı.
Ve okulun o son yıllarında hayatımız aşağı yukarı böyle geçiyordu. Sabahları sınıfta birbirimizi arıyor, derslerde sıkılıyor, teneffüslerde bir araya geliyor, bazen saatlerce konuşuyor, bazen de sadece yan yana oturuyorduk.
Ben o zamanlar bunların ne kadar değerli olduğunu düşünmüyordum. İnsan bazı şeylerin kıymetini yaşarken anlamıyordu zaten.
Benim için Tufan sadece Tufan'dı.
Her sabah karşıma çıkan, kalemimi alan, sinirimi bozan, gerektiğinde sessizce yanımda oturan, hayallerimi bilen en yakın arkadaşlarımdan biriydi.
Ve ben onun hayatımda bu kadar büyük bir yer kapladığını fark etmeden, her gün biraz daha alışıyordum ona.
