2. bölüm · Yanımda Kal; yalnızlık
1. Deniz duysun sesimi
Herkese merhabalar. Nasılsınızzzz????
Yanımda kal kitabının ilk bölümü ile birlikte sizlerle beraberim. İnşallah beğenirsiniz. O zaman size iyi okumalar ve bir de bir şey bildirmek istiyorum. Eğer kitap editini Instagram'da falan görürseniz barlas'ın ismini Barlas Uraz diye görebilirsiniz. Ben ismi sonradan değiştirdiğim için. Güncel isim Barlas Ege Gökmen.
Oy vermeyi unutmayın!!!!
★★★
Saat sabahın beşiydi. Gökyüzü, hüzünlü bir morlukla denizin üzerine bir yorgan gibi çökmüş; güneş, bu gidişe şahitlik etmemek için ufkun ardında nefesini tutmuştu. Dünya o kadar sessizdi ki, denizin kıyıya vuran o hırçın dalgaları sanki asırlık bir andı tazeliyormuş gibi her vuruşta ruhumu sarsıyordu.
Kumlarda oturmuş, parmaklarımı buz gibi suya daldırmıştım. "Dalgaların abimi bana geri getirsin olur mu?" diye fısıldadım denize. Severdim denizle konuşmayı. Abim öğretmişti. Abim anne, babasını özlediğinde denize anlatırmış.
Sesim rüzgarda bir toz tanesi gibi dağılırken, deniz sanki bana yemin edercesine dev bir dalgayı ayak uçlarıma kadar gönderdi. Bunu bir "söz" kabul ettim. Çünkü tutunacak başka hiçbir dalım, sığınacak başka hiçbir mucizem kalmamıştı.
Tam o sırada, sahilin bittiği yerdeki asfalt yoldan o vahşi, yırtıcı ses yükseldi. Abimin siyah, devasa motosikletinin kükremesi... O metalik hırıltı, sabahın o puslu sessizliğini paramparça ediyordu. Abim motorun üzerinde, bir savaşçı gibi dimdik duruyordu. Motorun asfaltı döven sesi kesildi ama o, kontağı kapatmadı. Motosikletten inip bana doğru yürüdüğünü hissettim ama arkama bakmadım.
"Kumru," dedi abim. Kaskı başındaydı, sesi siyah vizörün ardından boğuk geliyordu. "Bana bakmayacak mısın? Küstün mü sen abine? Küsülür mü ki abilere?"
Arkamı dönmedim. Kumlarda öylece oturdum, omuzlarımı dik tutmaya çalıştım ama ruhum çoktan diz çökmüştü. Eğer arkama dönersem bırakamazdım onu. Ona o kadar kırgındım ki... Bizi, beni ve Alp babayı bırakıp yine o tehlikeli, ölüm kokan dağları seçtiği için ona öfkeliydim. Ağlamamak için kendimi zor tutarken "Git abi," dedim. Sesim rüzgarda boğuldu. "Arkana bile bakma. Zaten senin en iyi bildiğin şey bu değil mi? Yetimhaneden çıktığın gün o kapıdan nasıl gittiysen, şimdi de öyle sür o motoru ve git!"
Hiddetle ayağa kalkıp eve doğru koşmaya başladım. Birden abim kolumdan yakaladığında beni göğüsüne çekti. Sarıldı. Sıkıca sarıldı hem de.
"Abim... Gitmem gerek biliyorsun."
Daha fazla tutamadım kendimi. Omuzlarım sarsıla-sarsıla ağlamaya başladım. Ardından abimden ayrılıp evin kapısına doğru yürümeye başladım. Elim yüzüme kapanırken omuzlarım sarsılmaya devam ediyordu. Kapıya ulaştığımda abimin arkamdan baktığını biliyordum. Dayanamadım.
"Abi!" diye bir feryat koptu sahip çıkamadığım dudaklarım arasından..
Arkamı dönüp tüm gücümle yola, ona doğru koştum. Gözyaşlarım görüşümü bozuyor, ayaklarım birbirine dolanıyordu. Barlas abim motorun yanında duruyordu. Ben o kadar hızlı, o kadar kontrolsüz ve o kadar dikkatsizce gelmiştim ki, kendimi kucağına fırlatmak isterken alnımı tam hızla onun o sert, kompozit kaskına sertçe çarptım.
O an sanki kafamın içinde küçük bir havai fişekler patladı. Darbenin şiddetiyle başım arkaya doğru giderken, ellerimle alnımı tutup iki adım geri sendeledim. Gözümden yıldızlar geçerken acıyla inledim. Barlas abim vizörünü bir hamlede yukarı kaldırıp önce büyük bir şaşkınlıkla, ağzı açık bana baktı.
"Kızım!" dedi şok içinde. "Ben göreve gitmeyeyim diye kafanı mı yardın! Bu ne hız, kafa mı atıyorsun bana?"
Alnımı ovuştururken acıyla gözlerimi kıstım. "Kaskın ne kadar sertmiş abi! Taş mübarek, beynim sarsıldı!"
Barlas abim önce kendini tutmaya çalıştı, dudakları titredi ama sonra o meşhur, insanın içini ısıtan devasa kahkahalarından birini patlattı. O kadar içten gülüyordu ki, motorun hırıltısı bile bu neşenin altında ezildi. Onun o halini görünce, az önceki o ağır dram, o boğaz düğümleyen veda havası bir anda dağılıverdi. Gözyaşlarımın arasından ben de gülmeye başladım. Karşılıklı, sabahın sessizliğini bozan neşeli kahkahalarımız sahile yayıldı.
"Kafa kafaya verdik dedikleri bu olsa gerek," dedi abim gülmekten yaşaran gözlerini silerek. Motoruna bindi ve bana uzanarak, beni tek koluyla kendine çekip o sert motosiklet ceketinin soğukluğuna rağmen dünyanın en sıcak güvenine, göğsüne bastırdı. "Bak küçük kızım, seni seviyorum. Sakın gönlünü birine kaptırma ben yokken deniz bana iletir ona göre. Ben göremem ama sen yine de mesaj yazmayı ihmal etme." Dedi sesi yavaşça durulurken. Başımı uslu bir çocuk gibi salladım. Ardından devam etti. "Alp babaya iyi bak. O senin çocukluğunu elleriyle büyüttü. Ben o kapıdan girmeden yıkılmak yok, anlaştık mı? Yoksa gelir o güzel kafanı bir daha kaska çarptırırım."
Beni son kez alnımdan, o kızarmaya başlayan yerden öptü. Kaskını tekrar taktı, vizörünü indirdi. O an abim gitti, yerine o tavizsiz savaşçı geldi. Motorunu kükreterek, asfaltın üzerinde siyah bir gölge gibi hızla uzaklaşırken ben olduğum yerde, alnımdaki o sızlayan tatlı acıyla arkasından baktım.
Eve girdiğimde sessizlik ağır bir misafir gibi karşıladı beni. Doğruca salondaki o eski büfeye koştum, titreyen ellerimle çocukluk albümümüzü çıkarıp halının üzerine bıraktım. Sayfaları çevirdikçe kalbim bin parçaya bölündü. Yetimhanedeki o çelimsiz halimiz, Barlas abimin dirsekleri yamalı kazağıyla beni koruduğu o anlar, Alp babanın bizi ilk kucakladığı o gün... "Neden?" diye inledim sessizce. "Neden her güzel hikaye bir vedayla bölünmek zorunda?"
O sırada kapının eşiğinde bir gölge belirdi. Alp baba... Hiçbir şey demedi. O vakur, hafif aksayan ama her zamanki gibi dik adımlarıyla yanıma geldi. Yanıma, o yorgun dizlerinin üzerine çöktü. Hiçbir nasihat vermedi, "dik dur" demedi. Sadece kollarını etrafıma sarıp beni göğsüne çekti.
Alp babanın tütün ve eski kitap kokan o sıcaklığı, abimin arkasında bıraktığı o egzoz dumanını ve kalbimdeki o buz gibi korkuyu bir nebze de olsa dağıttı. Salonun ortasında, açık bir albümün başında; bir baba ve bir kız çocuğu, giden aslanın boşluğunu birbirlerine sımsıkı sarılarak doldurmaya çalıştık.
Güneş artık tamamen doğmuştu, oda altın sarısı bir ışıkla dolmuştu. Ama benim için asıl fırtına şimdi başlıyordu. Geri döndüğünde kardeşini sanatçı olarak görmesi gereken bir abim vardı. Ve ben onu gururlandıracaktım. Dağ olduğu minik kızının gücünü ona gösterecektim.
★★★
Küçük Kumru her zaman olduğu gibi bu gün de gözlerini gülerek açmıştı. Ela 10 yıllık hayatında, yaşadığı bu ailede bazen problemler yaşasa da hep mutlu olmanın bir yolunu bulup ailesini bir arada tutuyordu.
Kumru çoğu zaman annesiyle problemlemler yaşıyordu ama babasını dünyadaki herkesten, herşeyden çok seviyordu. Tabiki babası da onu seviyordu.
Yatağından kalktığında minik elleriyle gözlerini ovuşturdu. Ardından aynanın önüne geçti ve dağılmış saçlarına gülümseyerek baktı.
Dün annesi ve babası kavga etmişlerdi. Babası çok üzgün ve kızgındı. Kumru kavgayı dinlemiş ama anlayamamıştı.
Annesi evde pijamayla dolaşılmasından hoşlanmıyordu ve Kumru dün bu yüzden kavga ettiklerini düşündü. Çünki Kumru dün pijamayla dolaşmıştı. Bu gün en güzel kombini yapacak anne ve babasını mutlu edecekti. Pembe pantalonunu almak için dolabı açtığında karşılaştığı görüntüyle gözleri büyüdü. Dolabı bomboştu. 'Tatile gidiyoruz' diye düşündü. Babası kısa zaman önce yurtdışı tatili söz vermişti Kumru'ya. Kumru sevincinden ne yapacağını bilemiyorken odasından çıkıp koşar adım merdivenleri inmeye başladı. Merdivenlerin önündeki valizleri gördüğünde gülümsemesi daha da derin bir hal aldı. Merdivenleri bitirdiğinde mutfağa doğru ilerledi. Kapıya ulaştığında sandalyede oturmuş ifadesizce salata yiyen annesini ve başında gözünde yaşla duran babasını görmeyi beklemiyordu. Babasını ilk kez bu kadar mutsuz görüyordu. Yıkımlaz sandığı dağın gözleri yaşlıydı. Kapıdaki küçük kızdan habersiz olan babası "Sen de seviyorsun onu. İnsan kendi evladından nasıl ayrı kala bilir ki?" diyordu sitem ederek.
"Ben o çocuğu istemiyorum. Sen de beni seviyorsan katlanacaksın. Eğer beni sevmiyorsan sen de onunla birlikte gide bilirsin." Diyen annesinin her zamankinden daha duygusuz olan sesiydi.
Kimi istemiyordu annesi...
Kumru'yu mu ???
Yapmazdı ki anneler. En azından Kumrunun hayal dünyasında yapmazlardı. Ama gerçek hayatta böyle değildi. Ve Ela Kumru Yıldıran bunu en acı şekilde anlayacaktı. Soyadı değiştiğinde ise iyi ailenin nasıl olduğunu tam kalbinde hissedecekti.
"Baba..." diyen fısıltısı bir neşeli cocuktan çıkamayacak kadar aciz ve yıkıktı. Babasının ıslak bakışları küçük kızını bulduğunda göz bebekleri titredi.
Ne diyecekti bu küçük kıza ?
'Özür dilerim, kızım, ama ben anneni seviyorum.' Mu diyecekti ?
Nasıl açıklaya bilirdi ki ?
Küçük Kumru masaya daha da yaklaştı. Sadece babasına bakıyor, annesi yokmuş gibi davranıyordu.
"Baba, anne beni sevmiyor muymuş ? Ama sen seviyirsun değil mi? Sen bırakmazsın beni?" derken sesi titriyordu. "Değil mi, babam..."
Vedat boynunu yavaşça sola doğru yatırdı. Kimse anlamasa da Kumru anlardı. Bu 'üzgünüm' demekti.
Kumru başını iki yana salladı. "Beni burada yalnız bırakıp gidecek misiniz?"
Müge yemeğini bitirdiğinde hiç bir şeyi umursamadan ayağa kalktı ve tabağını tezgahın üzerine bıraktı. Vedat çok sevdiği, bir zamanlar saf diye aşık olduğu kadının arkasından üzgün gözlerle bakıyordu ama Müge bunu umursamadı. Mutfak kapısına doğru ilerlerken Kumru'yu birazcık arkaya doğru ittirdi ve "Git ve üstünü giyin. Birazdan çıkacağız." Dedi duygusuzca.
Vedat sevdiği kadının son zamanlarda dönüştüğü kadına ağzı açık bir şekilde bakıyordu. Ama hiçbir şey aşkından üstün gelemiyordu. Ne yaparsa yapsın bu kadından vazgeçemiyordu. Kızını evden atsa bile...
Kumru ne yapacağını bilmeden salona doğru ilerledi. Müge giyeceği kıyafetleri Kumru'ya doğru uzattığında Kumru karşı çıkmadan aldı. Elindeki kıyafetlerle merdivenlere doğru ilerlerken gözlerinden akan boncuk boncuk yaşları tutamadı. Odasına girdiğinde kapıyı kilitledi ve kapı önüne oturdu. Kollarını dizlerine sararak başını dizlerine gömdü. Omuzları sarsarak ağlıyorken "Babam beni bırakma..." diye fısıldıyordu. Ne yapacağını bilemiyordu. Ayağa kalktığında yatağının yanındaki çekmeceden günlüğünü aldı. Kendi boyuna uygun olan ders masasına oturduğunda günlüğü önünde açık kalemi elindeydi. Her gün günlük yazmıyordu ama canı sıkıldığında oturup yaşadığı her şeyi bir bir yazıyordu ve tarihleri altına not etmeyi unutmuyordu. Bundan öncesinde hiç böyle bir günün notunu tutmamıştı. Bu ilkti.
'Merhaba sevgili günlük,
Şu an kalbim o kadar hızlı çarpıyor ki, sanki göğsümün içinde küçük bir kuş hapsolmuş da çıkmaya çalışıyor gibi.
Biliyor musun günlük, aşağı indiğimde kendimi nasıl hissettim? Hani bir keresinde en sevdiğim bebeğimin kolu kopmuştu da tamir edememiştik, hani bir gün bütün oyuncak kutum yere devrilmişti ve her şey darmadağın olmuştu ya... İşte tam öyle hissettim. Ama bu sefer kırılan oyuncağım değil, benim.
Babamın ağladığını görünce dizlerim titredi, koca dağ'ım yıkılmış gibi hissettim. Babalar ağlayınca gökyüzü yere düşer sanırdım. Annem beni istemiyormuş. Neden ki? Sütümü bitirmediğim için mi? Yoksa odamı toplarken biraz yavaş olduğum için mi? Söz veririm bir daha hiç yaramazlık yapmam, uslu dururum ama beni bırakmasınlar...
"Git üstünü giyin" dedi annem. Sesi o kadar soğuktu ki, sanki kış gelmiş de her yer karla kaplanmış gibi üşüdüm. Babam da bir şey demedi. Sadece baktı. Beni bir kutuya koyup başkasına verecekler gibi hissediyorum.
Şimdi elime tutuştukları kıyafetlere bakıyorum. Nereye götürecekler beni? Başka bir evde, başka bir yatakta nasıl uyurum ben? Ayıcığımı yanıma almama izin verirler mi?
Babamın boyun büküşü en kötüsüydü günlük. Sanki bana "Güle güle Kumru" dedi. Ben şimdi kimin kızı olacağım? Kiminle oyun oynayacağım?'
Odasının kapısı iki kez tıklatıldığında babası olduğunu anlayacak kadar tanıyordu babasını. Günlüğe son cümlelerini de yazarak sandalyeden kalktı.
'Kapı çalıyor, gitmem lazım... Korkuyorum günlük. Hem de çok.
12 mart 2012'
Kapıya yaklaştığında kapının diğer tarafından babasınon sesi yükseldi. "Gele bilir miyim, Kumru'm ?"
Gözlerinden akan yaşları sildiğinde kapının önünde durdu Kumru. "Ben artık senin Kumru'n değilim! Sen beni sevmiyorsun! Git buradan! BENİ BIRAKACAKSIN SEN!" diye bağırdığında babasının gözünden akan yaşı görmemişti.
Vedat ne yapacağını bilemedi. Küçük kızının haklı olduğunu biliyordu. "Lütfen aç konuşalım babam."
Kumru burada daha fazla kalamayacağını bildiği için kapının kilidini açtı ve kapıdan uzaklaştı.
Vedat içeriye girdiğinde küçük kızının ıslak gözlerine baktı. Kalbi dayanmazdı küçük kızını böyle görmeye. Ama evladı ile aşk arasında kaldığında seçilen hep aşk oluyordu. Tabii buna aşk demek olursa...
Zehirleyici bir ilişkileri vardı. Müge para için Vedat'la birlikteydi ve Vedat da Müge'yi sevmiyordu ama Müge'den ayrılamıyordu. O kadında pis bir şeytan tüyü vardı.
"Özür dilerim babam." Dedi Vedat tüm içtenliği ile.
Küçük kızına doğru ilerledi ve kızının önünde dizileri üzerine çöktü. Eli kızının yüzüne doğru ilerlediğinde kumru bir adım geriye çekildi. Bu hareketle Vedat'ın dudakları titredi. Kalbi dayanamazdı kızını böyle görmeye. Bir anda kızını omuzlarından tutup kendine doğru çekti ve sıkıca sarıldı. Eli küçük kızının saçlarını okşuyorken Kumru da kollarını çok sevdiği babasının boynuna doladı.
"Babam anne neden beni sevmiyor? Sütümü bitirmediğim için mi?"
Sözleri duyduğumda Vedat'ın yüzü acıyla buruşmuştu. Gözünden akan yaşı durduramazdı artık. Daha da sıkı sarıldı.
"Özür dilerim babam... Nefret et benden. Asla benimle olan güzel anıları düşünme, Kumru. Çünkü ben çok kötü biriyim." Dediğinde Kumru ona hiçbir cevap vermedi.
Vedat'ın kalbi kızının suskunluğunda bir daha kırıldı. "Hadi üstünü giy." Diyerek hızla ayrıldı odadan. Biliyordu daha fazla kalırsa onu bırakamayacaktı.
Kumru giden babasının arkasından baktığında kolları yanına düştü. Yapacağı tek bir şey vardı. Üstünü giymek ve anne babasının ona uygun gördüğü kaderi yaşamak.
Kumru üzerine giydikten sonra merdivenleri aşağıya inmiş kapının önünde boynu bükük bir şekilde bekliyordu.
Müge üzerindeki elbisesi ve topuklu uzun botları ile birlikte kapının önünde durduğunda Vedat da birkaç saniye sonra arkasından gelmişti. Elinde Kumrunun valizleri vardı. Vedat rat Kumru'nun yüzüne bakmıyordu. Daha doğrusu bakamıyordu.
Hep birlikte evden çıktıklarında bahçe boyunca ilerlerlediler. Müge hiç kimseyi umursamadan ön koltuğa kurulmuş Vedat'ı ve sevmediği kızını bekliyordu. Vedat Kumru'nun yüzüne bakmadan valizleri bagaja yerleştirdi ve Kumrunun binmesi için arka kapılardan birini açtı. Gözyaşları ile birlikte arka koltuğa kurulan Kumru başını babası tarafından kapatılan kapının camına yasladı. Nefesi camı buğulandırıyorken tuzlu gözyaşları dudağını ıslatıyordu. Kumru ise gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu. Araba ilerlemeye başladığında yoldan geçen siyah arabaları saymaya başladı. Birkaç dakika geçtikten sonra gözleri sayamayacak kadar buğulu görüyordu. Gözyaşlarının akmasını engellemek için gözlerini açık tutmaya çalışıyordu. Üşüyordu. Ama dışarıdaki kar yüzünden değil, kalbine yağan kar yüzünden üşüyordu. Dışarıdaki kar erirdi ama kalbine yağan bu kar erir miydi işte onu bilemiyordu. Gözlerini sıkıca kapattığında göz pınarlarında toplanan gözyaşları boncuk boncuk aşağıya indi. Araba durduğunda geldiği yeri görmek için iki pencereden de dışarıya bakmaya çalıştı küçük Kumru. İlk gördüğü demir kapıydı. Araba kapı önünde durduğunda demir kapı iki yana açıldı. Araba bahçede durdu. Bahçede olan çocuklar merakla bakıyorken araba sesi duyanlar da dışarıya çıkıyordu. Arabadan ilk inen Müge oldu. Ardından Vedat da indi ve arkasında arkasında Kumru olan siyah cama baktı. Vedat arabanın kapısını açtı ve Kumrunun ıslak bakışlarıyla denk düşen gözlerini hızla kaçırdı. Acı çekiyordu. Biliyordu çok geçmeden pişman olacaktı. İşte o zaman geri dönmek için çok geç olacaktı. O zaman Kumru ne onu kabul edecekti ne de bir kez sarılıp kokusunu almasına izin vercekti. Ve en önemlisi de bu zamandan sonra Kumru ne yaparsa yapsın haklıydı. Vedat gözünden akan yaşın gözükmemesi için bakışlarını hızla yere indirdi.
Kumrunın bakışları babasının ıslak bakışlarıyla birleştiğinde içi acımıştı. Koca dağı yıkılmıştı. O ağlıyordu. Eli babasının ıslak yanağına ulaştığında parmak uçlarıyla sildi yaşları. Bu haraketine karşılık Vedat dayanamayıp dizleri üzerine çöktü ve kızına sıkıca sarıldı.
Defalarca kızının kulağına tek bir şey söyledi. "Özür dilerim... Özür dilerim... Özür dilerim..."
Ama 'seni bırakmıyorum' diyemedi. Çünki yapamayacağı şeyler söylememeliydi.
"Baba ağlama. Beni bırakmak zorunda mısın ?" derken kendi gözlerinden de ard arda yaşlar dökülüyordu Kumru'nun. "Nolur baba..."
"Gitmem gerek. Özür dilerim..." derken kollarını kızından ayırmış ayağa kalkmıştı Vedat. Müge Vedata tiksinerek bakıyordu ama para için de onu bırakamıyordu.
Müge Kumruya doğru bir kaç adım attı ve "Hadi git! Sonra alırız seni." Dedi.
Kumrunun yaşlı gözleri şaşkınlıkla annesine doğru döndü. "Gerçekten mi?" derken kalbi yeniden heyecanla çarpmaya başlamıştı.
Biliyordu. Ailesi onu bırakmazdı. En azından onun hayal dünyasında.
Vedat Müge'ye bakarak başını iki yana salladığında bunu Kumru da gördü. Ve geri gelmeyeceklerini anladı. Müge yeniden arbaya binecekken bir genç çocuk durdu karşısında. Boyu Mügeninkinden daha uzundu. Müge bu çocuğu tanıyordu. İnsan kendi evladını tanımaz mıydı?
Çocuk Müge'ye tiksinerek bakıyordu. "Yine mi? Yine mi bir çocuğu anne, babasız bırakacaksın !?" dediğinde Mügenin kaşları çatıldı. Genci geri itmek için elini kaldırdığında genç çocuk o eli tuttu ve geriye doğru savurdu. "Sakın! Sakın bir daha bana dokunmaya kalkma! Sen anne olmayı hak etmeyecek kadar cani bir kadınsın!"
Müge Kumrunun burada bir abisi olmasını bile istemediği için "O benim kanımdan değil. Onu ben doğurmadım." Dedi.
Yalandı. Sadece Kumru'nun burada mutlu olmasını istemediği için yalan söylüyordu.
Kumru genç çocuğa şaşkınlıkla bakıyorken ne yapacağını bilemiyor, Vedat da çocuğun kim olduğunu bildiği için aralarına girmiyordu.
Bu çocuk Vedatın öz evladı olmasa bile Müge'nin öz evladıydı. Yıllar önceki ve Vedatla aldattığı eşinden.
Birkaç dakika sonra genç çocuk Vedatın karşısında durdu ve ona doğru döndü. "Senin iyi biri olduğunu düşünmüştüm. Gördüğüm kadarıyla da bu kızı seviyorsun. Eğer birazcık seviyirsan kızını burada tek başına kalmaması için bir şeyler yaparsın." Dediğinde Vedatın da aklından geçen düşüncelerdi bunlar.
Kızı için bir şeyler yapmak istiyordu.
Vedat arabaya doğru bakdığında Mügenin arabaya bindiğini farketti. Vedat son kez kızına baktı ve "Özür dilerim, Kumru'm." Dedi.
Dedi ve gitti.
Gitti ve kızı için burada bitti.
Kumru için artık ne Kahraman bir baba figürü ne de onu omuzlarında taşıyacak bir dağ vardı.
İşte bu gün Ela Kumru Yıldıran, pembe pantolonunu giyip tatile gideceğini sanırken; çocukluğunu o boş dolapta bırakıp hiç bilmediği bir kadere doğru ilk adımını attı.
Ve bu yeni kaderin en büyük adımı soyadını değiştirip gerçek babanın nasıl olduğunu öğrenmek olacaktı.
Arabanın tekerleği karları ezerek ilerlemeye başladığında Kumru da arabanın arkasından koşmak istedi. Sadece birkaç adım attıktan sonra dizlerinin üzerine düştü.
Yetimhanenin demir kapıları kapanırken son kez ve en yüksek sesiyle "Baba gitme! YANIMDA KAL!" diye bağırdı.
Yetimhanenin kapıları kapandı.
Kumru masallardan duymuştu ki;
Bir çocuğun 'en güvenli kale'm' dediği kişi babasıdır. Ve bu gün o kalenin kapıları Kumru'ya kapandı. Ela Kumru için bugün, oyunların bittiği ve masalların yalan olduğu gündü.
Bahçedeki çocuklardan bazıları kumruya acıyorlarmış gibi bakarken bazıları ona gülüyordu. Ama hiç kimse ona yaklaşıp onu ayağa kaldırmadı. Tabii tek biri dışında...
Ela Kumru'nun öz abisi olan Barlas Ege Gökmen dışında...
★★★
Bugün en mutlu günümdü. Yıllardır hayalini kurduğum o gün sonunda gelip çatmıştı. Bu gün ilk kez binlerce insanın karşısında olacak, onların isimlerimizle dolu tezahüratlarını dinleyecektik. Bu kız grubunu oluştura bilmek için hepimiz yıllarca çalışmış, eğitimler görmüş, yarışlara katılmıştık. Şimdiyse bu beş kız sahne için hazırlanıyordu.
Ben bu grubun main vocal'iydim; Ela Kumru Laris.
Alis Sarıca; Bu grubun main dancer'iydi.
Hilal Arkçı; Bu grubun main rapçi'siydi. Hayran olunası bir kızdı.
Sara Siper; Bu grubun lead vocal'iydi.
Belinay Temel; Bu grubun lead dancer'iydi.
Biz on yedi yaşımızdan beri birlikte çalışıyor, ağlıyor ve bu günlerin hayalini kuruyorduk. Bu gün bizim kariyer merdivenimizdeki en büyük basamaktı.
Ben sahneye kalan son saatlarimiz için Alisle prova yaparken Hilal, Sara ve Belinay sahne giysilerinin eksiklerini tamamlamak için prova alanından ayrılmış terziye gitmiştiler. Alis sahne kiyafetlerini giymek için yanımdan ayrılmışken ben de canlı ve tek söyleyeceğim şarkıların provasını yapıyordum. Grupla birlikte yazdığımız sadece 2 şarkımız vardı ama izleyicilerimiz bizler için sesimize uyacaklarını düşündükleri şarkıları yazmıştı. Sahne için ayarladığımız şirket ise bize playist hazırlamıştı.
Benim single playist'im;
Göksel İpekçi - Duy Beni.
Zeynep Casolin - Duvar.
Model - Mey.
TUANA - Cümlelerim.
Sinan Akçıl - Fark atıyor.
Sena Şener - Teni Tenime
Herkesin söyleyeceği şarkılar farklıydı ve Alisin ayrıca dans performansıda vardı. Bu gece eğlenceli olacaktı. İnstagrama girdim ve hikaye göndermek için video kaydetmeye başladım.
Bu günün sevinciyle gülümsediğimde mutluluğum sesime de yansımıştı.
"Öncelikle herkese merhabalar. Şu an konser alanındayım ve şimdiden çoook insan var burada. Daha konsere saatler var. Gelip bekleyenlere de teşekkür ederim. Alis benimle burada ama diğerleri terzi için buradan ayrıldılar. Akşam 9 gibi görüşücezz. Ama daha çok var çok ta erken gelmeyin hava soğuk. Baaayyy."
Kamerayı kapattığımda ayağa kalktım. Alis üzerinde kısacık eteği, beline bağladığı zincirleri, ve cropuyla mutluluk sırıtışı sunuyordu. Sarı, kumral saçları beline kadar uzanıyordu ve güzelliğine güzellik katıyordu.
"Ooo! Hanımefendi bu ne güzellik! Alis'im gözlerimi kamaştırdın." Dediğimde derin bir iç çekti
"O gün geldi çattı ha! Sahneye çıkıyoruz kızımm."
Mutluydu. Sevinçten yerinde duramıyor, küçük çocuklar gibi bir öne, bi arkaya gidiyordu.
"Evet, yıllardır bu günü bekliyoruz ve bu gün tarihlere yazacağız adımızııı... Ama tarih olmadan önce gidip ben de üstümü giyeyim." Diyerek el salladım Alis'e. Giyinme odasına girdiğimde derin bir nefes aldım.
Üzerimi giymiştim. Aynanın önüne geçtiğimde ilk önce gözlerimi alan kırmızı kısacık şort eteğime baktım. Ardından karnımı açıkta bırakan beyaz bluzuma baktım. Botlarım dizlerime kadar uzanıyorken, siyah saçlarım belimin çok altına uzanıyordu. Tek korkum dans ederken sarçlarımın elime, ayağıma dolaşmasıydı. Odanın kapısını açtığımda ağlayarak gelen Alis'i görmeyi beklemiyordum.
Gözlerim hızla büyürken Alise doğru koştum.
"Aşkım? Noldu sana?" diye sorduğumda derin bir iç çekti ama gözyaşları durmuyordu.
"Yine olmadı. Yine başarmadık işte." Dediğinde anlayamamıştım.
"Yok yaa. Başardık. Bir kaç saat sonra sahneye çıkacağız."
"Hayır, birileri geldi. Herkesi tutukluyorlar, götürüyorlar."
Kaşlarımı çatıldı.
"Ne ? Neden ?" dediğimde onu az önce olduğumuz oturma alanına doğru yürütüyordum. Bir anda korudorun başından bize doğru yürüyen kamuflajlı 2 askeri gördüm. İri bedenleri ve yüzlerini kapatan bandanalarıyla birlikte emin adımlara bize doğru yürüyorlardı. Koca insanlar. Aramızda bir kaç adım kaldığında "Merhaba. Sorunun ne olduğunu söyleye bilir misiniz?" diye sordum.
Boyu daha uzun ve daha iri olan "Panik oluşunuzu anlıyorum ama konser ekibi içinde patlayıcı taşıyan personeller olduğu ihparını aldık. Bu adamları bulmak için birkaç aydır çalışıyoruz. Sizin de bizimle gelmeniz gerek." Diye herşeyi açıkladı ama tanımadığım birisine güvenemezdim. Ama böyle bir askere güvenmemek de ne bileyim?
"Elbet, devletimizin emriyse bize de uymak düşer ama böyle bir zamanda size kör bir şekilde güvenmemizi bekleyemezsiniz. Kimliklerinizi görmek istiyorum." Dediğimde iri adamın gri gözleri kısılmıştı ve gözlerinden anladığım kadarı ile gülümsemişti. Başını salladığında elini kamuflajının ön cebine attı ve askeri kimliğini çıkardı. Açmadan direkt bana uzattığında aldım ve açıp içine baktım. Hiç böyle bir şey görmemiştim ama sahte olduğunu da düşünmedim.
Yüzbaşı Karam Ali Çelik
Bordo Bereli
Kan grubu; ıı RH+
Altında gördüğüm Özel kuvvetler imzasıyla inanmıştım gerçekten asker olduğuna. Normalde kimseye kolay kolay güvenmezdim ama bu koca adamın gözlerinden güven akıyordu.
"Tamam, ne gerekiyorsa yapalım." Dedim askere doğru ardından diğer asker elini cebine attı ve cebinden mendil çıkardı. Mendili Alise doğru uzattığında ne yaptığını anlayamamıştım. Alis sorgulamadan mendili aldığında koridor boyunca ilerlemeye başladık.
Konser alanından ayrıldığımızda herkesi askeri arabalara bindirdiler. Bu gün sabah bana böyle bir şey deseler ancak gülerdim. Ama şu an ki hale bakılırsa hiç te gülünecek durumda değildim. Alis gibi ağlaya bilirdim ama devletti sonuçta. Ne kadar biz yıllardır bu gün için çalışsakta, bu askerlerde yıllardır ülkeyi ayakta tutmak için çalışıyorlardı. Ve esas biz onların sözlerine uymalı ve elimizden geldiği kadar yardımcı olmalıydık.
Arabalar aynı sırayla durdu. Ardından askeriyye kapısı açıldı ve sırayla dizilmis arabalar aynı düzende içeriye girdi. Park alanında düzeni sürdürdüklerinde yanımda oturan asker kapıyı açtı. Asker arbadan inecekken kamuflaj pantalonlu bacağı benim kısacık şortlu çıplak bacağıma sürttü. İrkildiğimde ayağımı diğer tarafa çektim. Asker hızla bana dönüp "Pardon, yanlışlıkla oldu. Rahatsız etmek istemedim." Dediğinde derin bir nefes aldım ve başımı aşağı yukarı salladım.
Arabdan indiğimde önümüzdeki erkek personellerin ellerinin kelepçeli olduğunu gördüm. Alis diğer arabadan indi. Sakinleşmişti. Üzerinde askeri mont vardı. Onun arkasından da az önceki mendil veren adam indi ve üzerinde montu yoktu. Alise bir şeyler söylüyordu. Ama anlamayacak kadar uzaktaydım. Herkes sırayla askeriyeye doğru gidiyor ve sadece kelepçeli olan kişileri askerler tutuyordu. Muhtemelen onlar şüpelilerdi. Askeriyyenin içerisine girdiğimde etrafıma bakınmaya başladım. Koridorda yanımızdan geçen asker bana bakınca yerimde rahatsıca kıpırdandım. Arka arkaya geçen bir kaç askerde aynı şekilde bakınca gözlerim dolmuştu. Ne yapacağımı bilemedim... Herkes ilerlerken ben bir anda durunca askerlerden biri "İlerleyin." Dedi. Yeniden ilerlemeye başladım. Sorgu odasının kapısına ulaştığımızda bir kaç asker ve şirket personellerinden olan bir kişiyi içeriye götürdüler. Herkes bir yerlere oturduğunda ben ayakta kaldım. Alis te ortalıkta yoktu. O neredeydi ?
Personeller ve bazı koridordan geçen askerler çıplak bacağıma üzerimdeki giysilere öyle bakıyordu ki... Ben bakılmasından bu kadar rahatsız oluyorsam t*cize uğrayan kadınlar...
Geçen iki kişi daha bana bakarak aralarında birşeyler fısıldaşıp güldüğünde dayanamamış başımı hızla aşağıya indirmiş, tutamadığım gözyaşlarımı akıtmaya başlamıştım. Gözyaşlarım durmaksızın akıyorken birden koluma dokunan elle irkildim.
"Şşş! Sakin ol. Sorun yok. Benimle gel." Diyen askerle yutkundum. Ama sesi güven veriyordu. Belki de sorguya gidiyorduk. Ama sorgu odası burada değil mi ???
Küçük adımlarla koridorda benden önde ilerleyen askeri takip ettim. Bir odanının karşısında durduğumuzda "Rahatsız olacaksan ben içeriden kıyafet getireyim, sen sonra içeri girip giyinirsin." Dedi.
Yutkundum ve ardından kafamı salladım. O içeri girdiğinde ben yine etrafıma bakınmaya başlamıştım. Odanın kapısında büyük bir yazıyla 'Yüzbaşı Karam Ali Çelik' yazıyordu. Bu konser alanındaki askerdi. Korkudan yüzüne bakmamış ve kim olduğunu da anlamamıştım. Karam elinde kiyafetlerle odadan çıktığında kıyafetleri bana doğru uzattı.
"Bunları giy üstüne. Başka bir şeye ihtiyacın olursa söyleye bilirsin. Benim sorguya gitmem gerkiyor. Bir dahakine birisi sana baktığında sen de ona bak."
"Ben... Teşekkür ederim." Diyerek elindeki kıyafetleri aldım.
"Bir şey değil. Bu odada kala bilirsin. Arkadaşın da buraya gelecek ve başınızda güvenilir bir asker olacak." Dediğinde gülümsedim ve odaya girip kapıyı kapattım.
Odanın içinde gözlerimi gezdirdiğimde ilk gözüme çarpan çalışma masasının üzerinde olan çerçeveydi.
Resimde Karam genç bir kıza sarılmış ve ikisi de gülümseyerek kameraya bakıyordu. Muhtemelen sevgilisiydi. Kapıya doğru ilerleyip kapıyı kilitledim.
Üzerimdeki bluzu çıkarmadan haki renkli, askeri tişörtü üzerime geçirdim. Tişört çok büyüktü hatta kırmızı eteğimin görünmesine engel olacak kadar büyüktü. Ardından kırmızı eteği yavaşça bacaklarımdan sıyırdım. Ve gri renkli eşofman altını üzerime giydim. Eşofman tam bedenime göreydi. Kimin eşofmanıydı ki. Belki de sevgilisinindi.
Kapı iki kez art arda tıklatıldığında kapı kilidini açtım. Alis ve arkasından konser alanında olan asker içeri girdi.
Alis de üzerini değişmişti. Alis bana sarıldığında ben de kollarımı ona doladım.
"Alis'im.. Hep bir nezarethaneye düşmediğimiz kaldı derdin. Düştük işte." Dedim gülerek.
Oda burnunu çekerek güldü.
"Ama yarım düştük. Kızlar bizi merak etmiştir."
"Evet, benim telefonum da konser alanında kaldı. Babam da merak etmiştir." Dediğimde biraz düşündüm ve o askere doğru döndüm.
"Siz acaba telefonunuzu ödünç vere bilirmisiniz? Sizin yanınızda konuşuruz." Dediğimde birkaç saniye düşündü ardından kafasıyla onayladı.
"Konuşun ama sadece tek arama tamam mı ?"
"Tamam. Alis sen kimi arayacaksın?" diye sordum.
Alis omzumu sıvazladı ve "Ben kızları aradım onlar benim anne, babama haber verecekler. Sen babanı ara." Dedi.
Gülümsediğimde askerin bana uzattığı telefonu aldım ve babamın numarasını tuşladım. Telefon çaldı. Çaldı. Bir daha çaldı. Ardından bir daha çaldı ama açılmadı.
Birden odanın kapısı açıldı. İçeri giren Karam'dı. Sinirli olduğu her halinden belliydi. Boynundaki damarlar belirginleşmişken yumruk yaptığı elinin parmak buğumları kızarmış ve kanlıydı. Sorgu böyle mi geçiyordu?
O içeri girerken ben bir daha aradım. Telefon ilk çalışta açıldı. Karam bana bakıyordu ama farklıydı. Neden böyle baktığını anlayamadım.
"Alo ? Baba..." dediğimde kulaklarımı kadın sesi doldurdu.
"Merhabalar, hanımefendi. Sizinle konuşan hastane personelidir. Babanız bir kaç saat önce hastaneye kaldırıldı."
"Ne... Noldu? Nasıl?" dediğimde göğüs kafesim hızlı hareket etmeye başladı. Nefes alamıyordum. Bir elim boğazıma gitti. Gözyaşlarım bir birini takip etmeye başladığında kadın "Kalp krizi geçirmiş ve böbreklerinin iflasını artık taşıyamıyor." Diyerek sorularımı cevapladı. Yutkundum. Böbrekleri için müayene oluyordu ama daha böbrek bulunamamıştı. Normalde evlatların böbrekleri her durumda uyuyor ama ben onun biolojik kızı değildim.
"Ha-hangi hastane?"
"İstanbul özel hastanesi. Son günlerinde yanında olmanız ona iyi gelebilir." Dediğinde gözyaşlarım hızlandı. Öksürmeye başlamıştım. Boğuluyordum. Bir el sanki boğazımı tüm gücüyle sıkıyordu ve nefes almamı engelliyordu. Telefon olan elim yanıma doğru düştü.
'Son günleri' dedi.
'Kalp krizi' dedi.
'Öle bilir.' Dedi.
Ayaklarım beni taşımayınca dizlerimin üzerine düştüm. Karam birkaç adım attı ardından ellerine bakarak geriledi ve o askere kafa işareti yaptı. Alis'se bir anda yanımda dizleri üzerine çöktü ve "Birtanem... Kumru ne oldu?" dedi. Hala öksürmeye devam ederken Karam bir anda yanımda dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini yıkayıp gelmişti. İki elimde biğazıma doğru gitti.
Elimi omzuna koyduğumda "Ne-ne-fes ala-" demeye çalıştım ama konuşamıyordum.
"Tamam, sakin ol. Şimdi seni hastaneye götürücem. Babanı göreceksin. Sakinleş." Derken saçlarımı okşamaya başladı.
"Baban iyi olacak. Ona böbrek te bulunacak. Kalbi de iyi olacak sadece sana ihtiyacı var." Derken yeniden ayağa kalktı.
Bana baktı ardından yutkundu.
Bir dakika...
Babamın nesi olduğunu nereden biliyordu ki.
Öksürüklerim azalmıştı ama hala normal nefes alamıyordum.
Bana doğru eğildiğinde gözlerine bakıyordum.
"Yürüye bilecek misin ?" diye sorduğunda başımı aşağı yukarı salladım.
"Tutun bana." Diyerek elini uzattığında derin bir nefes aldım ve elini tuttum. Ayağa kalktığımda sendeledim. Bir eli belimi sardı ve yürümeme yardımcı oldu. Dışarıya çıktığımızda yüzüme baktı ve "Şimdi sakin ol. Babanın yanına gitmek istiyorsan ilk önce sakinleşmen ve doğru düzgün nefes alman gerekiyor." Dedi. Artık öksürmüyordum ama nefesim hala düzenli değildi. Çünkü panik atak hastasıydım. Az önce bir kriz kapımı çalmıştı. Derin derin nefes almaya çalıştığımda "Hemen babama gitmem gerek." Dedim. Başını yavaşça aşağıya eğdi ve eliyle önüne işaret ederek ilerlememi söyledi. Arabaya doğru ilerlemeye başlamıştık.
Beni sağ koltuğa oturttuğunda kendi de arabanın sol koltuğuna geçti.
Araba ilerlerken konuşmuyorduk ta ki o "Babanın hastalığını biliyor muydun?" diye sonra dek.
"Hastalığı biliyordum ama...." diyerek derin bir nefes aldım. Ardından "Bilmiyorum..." dedim. Aklıma gelenlerle gözyaşlarımı yeniden yanaklarıma Akın etmeye başladı. "Doktorla konuştuğumda başlangıç olduğunu daha ilerlemediğini söylemişti ya da... babam söyletmişti. Ama benim ondan başka hiç kimsem yok. Onu kaybedemem."
Az önce benimle konuşurken yüzüme bakmıyorken derin bir nefes alarak yüzüme çevirdi bakışlarını. Başını sol omzuna doğru eğdi. Birkaç saniye daha yüzüme baktıktan sonra "Onu bu kadar çok seviyorsan, neden..." diyerek kendi cümlesini yarıda kesti.
Neyi kastettiğini anlamıştım. Evet, birinin evladıysanız teste bile ihtiyaç kalmadan ona böbreğinizi verebilirsiniz. Ama eğer babanız kadar sevdiğiniz kişi biyolojik babanız değilse durumlar değişir...
Gülümsedim ve başımı aşağıya eğdim.
"Keşke gerçek babam olsaydı da ona tek bir böbreğimi değil gerekirse iki böbreğimi de verirdim. Ama işte anne babamızı seçemiyoruz."
Susmuştu. Ben'se saymıştım. Gittiğimiz yol boyunca yanımızdan geçen yeşil arabaları, kaç arabanın plakasında 7 rakamının olduğunu sadece saymıştım.
Araba durdu.
Gittiğimiz 15 dakikalık yol boyunca yanımızdan;
2 haki yeşili, 5 normal yeşil araba.
27 adet ise plakasında '7' olan araba.
Geçmişti.
Arabanın kapısını açıp indiğimde Karamı beklemeden hastane girişine doğru yürümeye başladım. Açıkçası babamın ismini sormaya korkuyordum.
Ya 'hastanede öyle biri yok' derlerse.
Ya 'o hasta morgda' derlerse.
Ya 'hasta isminizi sayıklayarak can verdi' derlerse.
Hastane girişine kadar yürümüşken kapıda durdum. Biliyordum soramayacaktım. Karamın sesini duyduğumda irkildim.
"Sorun mu var?" diye sormuştu.
Yutkundum. Belki de utandım. Korkaklığımdan, acizliğimden, bir soruyu bile tek başıma soramayışımdan utandım.
"Şey.. Eee... Sen sorar mısın?" dediğimde gözlerini kıstı ardından hastane kapısından içeriye girdi.
Birkaç saniye bekledikten sonra ben de arkasından ilerledim. O ise muhtemelen babamın yerini öğrendiği için asansörün karşısında beni bekliyordu.
Onun yanına ulaştığımda "Babam iyi mi?" diye sordum.
"Durum aynıymış." Diye kısa cevap verdi.
Asansör 3-cü katta durduğunda hızlı adımlarla yoğun bakım alanına doğru ilerledim. İki yoğun bakım odasını geride bıraktıktan sonra içerisinde babamın olduğu odayı gördüm. Aramızda cam vardı ama cam Ne babamın solgun yüzünü ne de kararmış göz altlarını saklamıyordu. Onu daha önce hiç bu halde görmemiştim. Yüzüm acı ile buruştu. Elimi cama yasladım.
"Babam. Neden sakladın benden? Ya ben nasıl görememişim, baba. Bırakma beni, senden başka hiç kimsem yok ki..." dediğimde boğazımda oluşan yumruyu yutamamıştım. Gözümden akan yaşlara daha fazla engel olamadım. Birkaç saniye sonra omuzlarım sarsıla-sarsıla ağlıyor, göğüs kafesim hızlı inip kalkıyordu.
Belki Ben doğduğumda yanımda olan kişi değildi ama hayatımda yeni sayfa açtığımda yanımda olan kişiydi, O.
Belki onun kanından değildim ama onun canındandım.
Belki anneme aşkla bakmamıştı ama bana sevgi ile bakıyordu.
Belki de kendi ailem beni korumamıştı ama o beni kendi evladı gibi koruyordu.
Yıllar önceydi beni yetimhane köşelerinden kurtardığında. Bir amacım bile yokken her gece ağlıyor, bir ailem olmasını diliyordum. Babam yetimhaneye geldiğinde benimle ilk bahçede konuşmuştu; hiç sevmediğim yetimhanenin bahçesinde.
'Bana adını söyler misin güzel kız?' demişti sevgi ile bakarken.
Oraya gelen herkes acıyla bakardı bize. Acırlardı. Kötü hissettirirlerdi. Bize garip bir varlık gibi hissettirirlerdi. Ama ilk kez öyle hissetmemiştim. Benden korkmadan yanıma oturmuş, benimle sohbet etmişti. Farklıydı işte. O kadar çocuk varken benim babam olmayı seçmişti. Birileri benden vazgeçmişken o yıllardır beni sarıp sarmalamıştı. O gün anlatmıştı kendi kızını nasıl kaybettiğini. Babam askermiş çok önceler. Yıllar önce. Sonrasında bacağından yaralanmış. Bunu ise ilk haftamızda anlatmıştı. Bana aşık olduğu kadın anlatmıştı onu aşkın ne olduğunu sorduğumda.
'Aşık olduğumu nasıl anlayabilirim ki?' demiştim ona.
'Aşk basit bir şey değil, kızım. Hafife alma.' Demişti buruk bir tebessümle.
'Sen hiç aşık oldun mu?' diye sorduğumda başı aşğıya doğru eğilmişti.
Güldü. 'Yıllar önce. Bir kadın vardı. Ben de aşkım ne olduğunu bilmediğim zamanlar daha. Sonra fark ettim; o gülümsediğinde ben de gülümsüyordum. O ağladığında ben de üzülüyordum. Ben ona baktığımda o gözlerini kaçırıyordu. O bana baktığında ise gözlerimi ondan ayıramıyordum. Aşktı işte.'
'Nerede peki, o. Gitti mi anne baba gibi mi?' diye sormuştum. Bu sefer gözleri yaşla dolan bendim.
'Bu günlük bu kadar gözyaşı yeter küçük kız.' Demişi gülerek.
Anlatmak istememişti ve ben de üstüne gitmemiştim.
Keşke başka bir gün sorsaymışım. Uyandığında ilk soracağım soru o kadarını şimdi nerede olduğuydu. Kızımı sorduğumda anlatmıştı. Geçmişini sorduğumda anlatmıştı. Askerlik anılarını sorduğumda anlatmıştı. Ama o kadını sorduğumda susmuştu. Her şeyi konuşurken neydi onu susturan öğrenmek istiyordum. Ölmüş müydü? İhanet mi etmişti? Yoksa basit bir ayrılık mıydı onu susturan. Öğrenecektim.
"Baba, sana ilk baba dediğim günü hatırlıyor musun?" diye sorduğumda yüzüme buruk bir gülümseme yerleşti.
Normalde çocuklar babalarına 'baba' demeyi ilk yaşlarında öğrenirlerdi ama ben 'baba' demeyi 12 yaşımda öğrendim. Gerçekten hissettim babalığın ne olduğunu. Öğrendim; Evlat olmanın anlamını. Öğrendim; Ailesi olanların ne kadar şanslı olduğunu. Yetimhanede olduğum sürece 'BABA' demek;
KORKAKLIK demekti.
KAÇMAK demekti.
HİÇ demekti.
NEFRET demekti.
AMA SONRA O GELDİ.
'BABA' demek;
GÜVEN demek oldu.
KORUYUCU demek oldu.
DAĞ demek oldu.
SEVGİ demek oldu.
HER ŞEY demek oldu.
Bir anda telefonu çalma duyulduğunda irilerek arkama döndüm. Karam telefonunu açarak kulağına yasladı. O burada mıydı? Beni dinlemiş miydi? Az önce ben sesli mi konuşuyordum? Yoksa içimden mi? Fark etmeyecek kadar kendimde değildim. Karam ciddi bir şeyler konuşuyormuş gibiydi. Aslında gibisi yoktu; Ciddi bir şeyler konuşuyordu. Telefonu kapattığımda bana doğru baktı.
"Bitti. Suçluları yakaladık." Dedi ve sustu.
Birkaç saniye düşündüm belki de dakika.
"Tamam o zaman. Teşekkür ederim. Gidebilirsin." Dediğimde yutkundu.
Duraksadı. Düşündü. Biraz daha düşündü. Eli Sarı saçlarının arasına daldı. Onları karıştırdı. Ardından derin bir nefes alarak dudaklarını araladı. "Gitmemi mi istiyorsun?" diye sorduğunda anlayamadım. Burada kalması için bir sebep mi vardı???
"Yani beni tek bırakamayacağın için getirmedin mi buraya? Bittiyse yanımda kalmana gerek yok ki." Dedim.
"Evet doğru. Ben gideyim. Yardıma ihtiyacın olursa nereye geleceğini biliyorsun." Dedi arkasını döndü tam ilerleyecekken çöp kutusuna takıldı. Dengesini kaybettiğinde düşmekten son anda kurtuldu. Ve arkasını dönerek "Yani askerlerimiz, devletimiz vatandaşların yardımına koşmak için hazırdır." Dediğinde başımı salladım. "Teşekkür ederim."
★★★
Hayat tesadüflerle doludur. Belki de kader bizim için tesadüfleri yazmıştır. Hiçbir şeyde yaşamadan kaderini bilemez öğrenemezdi.
Peki ya Kumru için yazılan kader neydi ?
Onun kaderini değiştirecek kişi kimdi ?
Yetimhaneye geldiği günden beri 12 martları lanetli adlandırmıştı Kumru. 12 mart evden çıkmaz, o gün başına bir şeyler geleceğini düşünürdü. Peki birisi gelip bozar mıydı bu laneti ? Bozulur muydu bu pis lanet? Yoksa sadece unutulur muydu? İşte bunu kaderden başka hiç kimse bilmiyordu.
Ve Ela Kumru Yıldıran soy ismindeki değişiklikle hayatına devam ederken 12 martların lanetinin sadece bir düşünce değil kader olduğunu anlayacaktı. Hem de en acı şekilde... Bu sefer bunu ne önceden ne abisi tahmin edebilecekti ne de babası... Peki ya kader Barlasın da Kumruya ihanet edeceği günü yazmış mıydı ?
İşte Kumru için en büyük lanet buydu;
Öz abisinin ona ihaneti.
Ve öz abisinin ona asla ihanet etmeyeceğini biliyordu.
Ya da bildiğini düşünüyordu.
★★★
O zaman bu kitabı Orman gözlü kızın hayatına adıyorum...
Orman gözlü kız için...
