9. bölüm · Yalnızlığın Gölgesinde

8:Tanıdık Bakan Gözlerin

Ay She

Keyifli Okumalar!
Yok Bana Bu Cihanda- Maya Perest

İçine atma Mısra. Attıkça delireceksin. Attıkça kendini kaybedeceksin. Attıkça hayatını mahvedeceksin.

İçine at Mısra. Atmazsan delirteceksin. Atmazsan herkesi kaybedeceksin. Atmazsan diğerlerinin hayatını mahvedeceksin.

Hangisi Mısra?

Hangisini yapmak istiyorsun?

Mahvetmek mi, mahvolmak mı?

Delirmek mi, delirtmek mi?

Yıkmak mı, yıkılmak mı?

Yoksa sadece yok olmak mı?

Hayat önüme tonlarca seçenecek yığardı. Seç derdi, seç ve yaşa. Seç ve yaptığın seçeneğin sonuçlarını yaşa. Halbuki şimdiye kadar başkasının seçimlerinin sonucunu yaşamıştım ben.

Babamın kibiriyle yaptığı seçimin sonucunu hala yaşıyordum.

Annemin babama olan sevgisinden yaptığı seçimin sonucu hala yaşıyordum.

Dedemin benim için yaptığı seçimin sonucunu da hala yaşıyordum

Hayatımın sonuna kadar benimle beraber olacaklardı. Ben yaşadıkça onların seçimleri benim sırtımda yük olarak kalacaktı.

Ben de bu yüzden hayatım boyunca seçim yapmaktan kaçtım. Zaten diğerlerinin seçimleri bana yük olarak geri gelmişken bir de kendime yeni dertler edinemezdim. Kendi yaptığım seçimlerin sonucuna da katlanamazdım.

Kaçtım. Sürekli kaçtım. Pişman mıyım? Belki bazen. Ama mutlu muyum? Hayır.

Şimdi bir şeçim yapacak mıyım peki?

Yaman'la benimle oynadığı gibi oynamak istiyordum. Evet ben de ona yalan söylemiştim. Ama ben onunla oynamamıştım. Evet suçluydum. Suçumu inkar etmiyordum. Ama benim boşlukta olduğum anlarda beni kandırmasını, beni bir şekilde kendine çekmesini kabul edemiyordum.

Ona çekildiğimi kabul edemiyordum.

Onun yanındayken cayır cayır yanan vücudumu, hızlanan, derinleşen nefesimi kabul edemiyordum.

Neden bana iyi gelecek kadar benimle oynamıştı? Hiç mi anlamamıştı yaslanacak bir sırta, benimle gülecek birine ihtiyacım olduğunu? Yoksa anladığı için mi kurban etmişti beni oyununa?

"Daimidir sürgünüm.

Hasret benim ocağım.

Gurbet benim evimdir.

Yok bana bu cihanda bir yer.

Bana bu cihanda bir yer.

..."

Radyoda çalan şarkının değişmesiyle karşı duvardaki bakışlarım radyoya değmişti. Tabii çalan şarkıda kalbimde bir yaraya değip, deşmişti. Hüzünlü bir gülümsemeyle karakola gelmeme rağmen hala çalışan arabamı söndürdüm. Arabayı kaplayan sessizlik daha deminki şarkıdan da sinir bozucuydu. Sessizlik olduğu an bunu kaçırmayan beynim beni daralmaktan asla çekinmiyordu. Kafamı yasladığım koltuktan kaldırıp arabanın kapısını açtım. İndikten sonra arka koltuğa koyduğum çantamı boynumdan geçirdim. Sonra da içine yaptığım kekler ve kurabiyeleri koyduğum kapları kucakladım.

Arabamı kilitledikten sonra da karakola doğru ilerledim. Akşam ansızın gelen telefonla çıkmışlardı ve saat gece bir olmasına rağmen üçünden de haber alamamıştım. Yaman'ı aramasam da diğer ikisi telefonları açmamış, mesajlarıma dönmemişti. Haliyle merak etmiş ve yaptığım ama yemedikleri tatlılarımla arabaya atlamıştım.

Tamam, asıl amacım Yaman'ı gözetlemekti. En ufak boşluğunda onunla konuşmaya çalışacaktım. Bana anlatmalıydı yoksa ben delirecektim.

Ya beni hapsetsin ya da düşüncelerimi hapsetmemi sağlasın.

Hiçbir şekilde tereddüt etmeden karakoldan içeriye girdim ve birinci katta olan cinayet büroya çıktım. Merdivenlerin sonuna geldiğimde küçük koridora cam kapıyla bağlanan büroya giriş yaptım.

"Savcılar bekliyor acele edin!"

Girmemle beraber ne kadar meşgul olduklarını anlamam bir olmuştu. İçerideki kargaşa anlatılmayacak derecedeydi. Resmen havada dosyalar uçuşuyor, memurlar oradan oraya koşuşturuyordu.

Ben direkt başkomiser odasına bakarken yanıma kadın bir polis memuru gelmişti. "Buyrun," dedi nazik bir şekilde. Bakışlarımı ona çevirerek gülümsedim. "Ben Bertan Savcı'ya bakmıştım." Şüpheli bakışlarla beni süzdü. "Kim olarak?" Tam açıklama yapacakken yan taraftan bana seslenen Bertan ile ikimiz de ona döndük. "Mısra, ne işin var burada?" Yanımızdaki memur Bertan yanıma gelince baş selamı verip ayrıldı. "Ben sizi merak ettim. Aradım açmadınız. Uyuyamadım zaten. Peri de dayanamaz aç." Elimdeki borcamı gösterdim. "Yemeden de gittiniz. Getireyim dedim."

Her bir kelimemle Bertan'ın soru işareti içeren bakışları yumuşamıştı. Başının hafif bir şekilde sağa eğdi ve alttan alttan gülümsedi. "İyi yapmışsın canım, gel içeriye geçelim." Elini belime koyarak beni başkomiser odasına doğru ilerletti. Odanın belime kadar gelen kısmı duvardı ama oradan yukarısı full camdı. Perdeyi kapattıkları için içerisi gözükmüyordu ama içeriden dışarıyı görebiliyorlardı büyük ihtimalle. Tam kapının karşısına geçmiş açacaktım ki Bertan'a seslenmeleriyle ikimiz de durduk. Yanımıza koşa koşa elinde bir dosyayla memur gelmişti. Bertan dosyaya bakarken ben de kapının önünde durmuş içerisi gözükmemesine rağmen öylece bakıyordum.

Yorgun bakışlarımı Bertan işine bitiresiye kadar kapıdan çekmemiştim. Hatta o süre boyunca hareketsiz bir şekilde durmaya devam etmiştim. Hareket edecek halim bile yokken buraya kadar gelmiştim.

Onun yüzünden

Yalanlarım yüzünden.

Bertan öne atılıp kapıyı ardına kadar açtı. Kenara çekildiğinde bakışlarım kapının tam karşısında olan Yaman'ı buldu.Gözlerimiz direkt kesişince zaten buraya baktığını anlamıştım. Büyük ihtimalle de ben kapının diğer tarafındayken de bana bakıyordu. Her an bir yanlışımı yakalamak istercesine büyük bir keyifle değdiriyordu gözlerini bana. Sırtını kapının karşında olan duvara yaslamıştı. Elleri cebindeydi ve gözleri bana ifadesiz bir şekilde değmişti. Siyah saçları iyice karışmışken gözlerinin altındaki morluk akşamdakinden daha belirgindi. Üstündeki lacivert takımın ceketi yoktu ve gömleği uzun bir güne dayanamamış yer yer kırışmıştı. Bizim içeriye girmemizle duruşunu biraz daha düzeltse de duvara yaslanmaktan vazgeçmemişti. Benim onu incelediğim gibi oda beni incelemişti bir süre. Bakışları en son elimdeki kaplarda durdu.

İçeriye doğru büyük bir adım attım bakışlarımı ona yasaklarken. Ben tam olarak içeriye girdikten sonra Bertan da ben takip ederek kapıyı kapatmıştı. Masada oturan siyah saçlı kadınla bakışmaya başlamıştım bu sefer. Ben onun ışık saçan gözlerine boş boş bakarken o bir anda gülümsedi. "Mısra Hanım, Hoşgeldiniz." Bu kadın da kimdi? Ben daha onu tanımıyorken ismimi nereden biliyordu?

Üstünde lacivert, salaş bir gömlek; altında ise dar paça bir pantolon olan kadın bir süre duraksadığımı fark edince ayağa kalktı. "Pardon ben kendimi tanıtmadım. Sizi de Bertan Savcımdan tanıyorum. Çok bahsetmişti." Anladım derecesini dudağımı büzüp kafamı salladım. Bakışlarım da alttan alttan Bertan'ı buldu. Benden bahsetmediği biri var mıydı acaba?!

"Ben başkomiser Eda YAVUZ."

Bana doğru eline uzatan kadın tahminen otuzlu yaşlarındaydı. İki elimle tuttuğum kapları tek elime alıp başkomisere karşılık verdim. "Mısra ALGIN."Tuttuğum eli yumuşak bir şekilde sıktı. Bakışları benden Yaman'a dönünce kollarını göğsünden birleştirerek bize bakan adam açıklama yapma gereksinimi duydu. "Biz tanışıyoruz zaten." Sonra bana dönerek yine o gülümselerinden birini yolladı. "Naber Mısra," dikkat çekmemek için sorduğunu tek anlayan bendim. "İyidir Yaman,"elimdeki kapları yukarıya kaldırdım. "Size yiyecek bir şeyler getirdim."

Başkomiser gülümseyerek parmağını şıklattı. "İnan tam ihtiyacımız olan şeydi," elimdeki kutuları alıp yan taraftaki masaya yöneldi. Ben de onun bu tez canlılığına şaşırıp kalmıştım. "Kaç saattir şu odadayız saymayı bıraktım. Beyinler durdu en sonunda." Kutuların kapağını açarken aynı zamanda benimle konuşuyordu. "Size yemin ediyorum son bir saattir tansiyonum düşük," son söylediği istemsizce kıkırdamama sebep olmuştu.

Tatlı bir kadındı.

"Abartma Eda," başkomiser kaptaki keklerden birini alıp yerken Bertan inanmayan gözlerle ona bakıyordu. "Valla savcım kusura bakmayın da ikiniz birden üstüme geliyordunuz. İki savcıyla aynı odada kalmak ne demek anlamazsınız siz." Ağzında kek varken aynı zamanda da konuşmaya çalıştığı için kelimeleri seçmek biraz zordu. Yanımda hissettiğim hareketlilik oraya bakmadan damarlarımda akan kanın yavaş yavaş çekilmesine sebep oldu. Burnuma dolan koku onun yanı başımda olduğunu gösteriyordu. Gözlerim onun hissettiğim yakınlığıyla kapanmak istese de engel oldum buna.

"Meğer içinde neler biriktirmişsin başkomiser."Kulağımın dibinden gelen ses sanki saçlarımda nefesi gezinmiş gibi hissettirmişti. Bir süre nefes almama sebep olduktan sonra o da masaya ilerledi. Onun yine yapacağım şeyi yiyecek olması hem kalbimin yerinden çıkacak gibi olmasına hem de başımı döndürecek derece de sinirlenmeme sebep olmuştu.

Ondan nefret ediyordum!

"Durun, çay istiyorum hepimize!" Bertan hızlıca odadan çıkınca sadece üçümüz kalmıştık. Ben hala oturmamışken başkomiser bana Yaman'ın yanındaki sandalyeyi gösterdi. "Buyurun Mısra Hanım ayakta kalmayın." Elimi enseme atarak cevapladım onu. "Ben sizi tutmayayım, sizin için onlar zaten."

'Olur mu öyle şey,' dercesine kaşlarını kaldırdı. "Lütfen, zaten ara vermiştik," bakışlarım gayri ihtiyarı bir şekilde Yaman'a döndü. Tek amacım onunla konuşmaktı. Benim ona olan bakışlarımı başkomiser yanlış anlamış olacak ki boğazını temizledi. "Savcım siz de bir şey söylesenize," imalı imalı konuşması başımda biriken ağrının artmasını sağlamıştı. "Yok, gerek yok!" Savcı daha ağzını açmadan adımlarım odayı sallayacak derecede sertken başkomiserin yanındaki sandalyeye ilerledim. Benim ani çıkışım ikisini de şaşırtmıştı. Gerçi başkomiseri saniyelik gülerken yakalamıştım.

Sandalyeye oturduğumda çarprazımda kalan Yaman dudakları dümdüz, vücudu kasılmışken gözlerini de bana dikmişti. Ben ise ona karşılık vermeyerek ortadaki su şişesini aldım. Kapağını açmaya çalışırken elimi acıtmıştım. Hareketlerim en az onun bakışları kadar sertti. Sudan bir yudum almışken yan taraftan gelen cümle beklenmedikti.

"Çifte kumrular atışmış galiba," ağzımdaki suyu içmemle çıkarmam bir olmuştu. Yönüm Yaman'a dönük olduğu için suyun birazı da ona ulaşmıştı. Hızlıca başkomseri bulan gözleri benim ağzımdan çıkan sularla kapanmıştı.

Yönümü yanımdaki kadına çevirdim. "Affedersiniz?" Ağzımdan damlayan suları parmağımla silerken bir yandan da ondan açıklama bekliyordum. Ayağım istemsizce sallanıyordu. Eda yan bir gülüşle ikimizi de süzdü. "Aradaki enerji muazzam,"Yaman masadan aldığı peçeteyle yüzünü kazımak istercesine siliyordu. Alev fırlatan bakışları anında başkomiseri buldu. Bunu fark eden Eda ellerini yukarıya kaldırdı.

"Hemen kızmayın savcım. Sizi," parmağıyla daha iyi anlamamız için ikimizi gösterdi. "Adliyenin köşesinde gördüm." Elindeki küçük lokma kalan keki ağzına attı. Ben daha su şişesinin ağzını bile kapatmamıştım, savcı ise hala sertçe yüzünü siliyordu. Sanki işedik yüzüne!

"Mısra Hanım size hediye verirken," yanağını gösterdiğinde derin bir nefes aldım. Aynen hediye! "Arkaşçaydı o. Yoksa onunla aramda hiçbir şey olmaz."Elimdeki şişenin ağzını zar zor kapattım. Aferin Mısra! Öyle ortalık yerde öpersen adamı, işte böyle çakılırsın! "Aynen ondan! Benim de onunla aramda hiçbir şey olamaz!"

Elindeki peçeteyi elinde buruşturup masaya fırlattı. "Ne olacak aramızda?!" O söylenmeye devam ederken kapı açılmıştı. Bertan'ın girmesiyle üçümüz de suspus olmuştuk. Umarım başkomiser onun yanında pot kırmazdı. Bu düşünceyle enseme giren ağrı uzun süre beni rahat bırakmayacak gibiydi.

"Yemin ederim dinlenmeye fırsatımız olmayacak bu gece," elindeki çaylarla bize ilerliyordu. Tepsiyi masaya koyduğunda benim bakışlarım arada elini beyazlatacak derecede sıkan adama kayıyordu. En azından artık tek gerilen ben değildim.

Bertan da karşıma geçip oturunca havadaki gerginlik hala dağılmamıştı. Bu da bende at kuyruğu yaptığım saçımı bozma isteği oluşturuyordu. Bertan kurabiyelerden bir tanesini ağzına attığında aramızdaki en mutlusu oydu. "Of, harika olmuş!" Tepsideki çayları dağıtan ise Edaydı.

Bir süre sessizlik olmuştu ama sonrasında Eda neşeli bir şekilde dün gelen davanın saçmalığından bahsediyor, Bertan da ona eşlik ediyordu. Odada ikisinin konuşma sesleri vardı sadece. Ben sandalyeye yaslanmış bir şekilde tırnağımın kenarındaki etleri koparıyordum. Ne diye buraya gelmiştim ki? Sabaha kadar onun evinin önünde beklesem konuşma ihtimalimiz daha çok olurdu. En azından kendimi şu saçma ortamda bulmamış olurdum. Ama evde öyle çaresizce beklemek istememiştim. İçim içime sığmamıştı. Anca bu saate kadar dayanabilmiştim.

Tırnağımı acıtınca yüzümü buruşturup dikkatimi başka bir şeyde toparlamayı denedim. Bakışlarım gözleri durgun deniz gibi olan ama arada dalgalanan adama kaydı. Dikkatim kesinlikle onda toplanmamalıydı! O da düşünceleri arasında yönünü kaybetmişti. Masadaki konuşmaya katılmayı bırak bakışlarını birimizde bile gezdirmiyordu. Kendi dünyasına çekilmişti. O da benim gibi oradan oraya savrulurken yönünü bulmaya çalışıyordu. Bunun ne kadar yorucu olduğunu biliyordum.

Sağ eliyle sol bileğini sarması dikkatimi çekmişti. Tutuşu sıkı değildi. Baş parmağı arada bileğinin üstünde geziniyordu. Kaşlarım merakla çatılırken bakışlarımın üstünde olduğunu anlamıştı. Bana baktığında bileğinde olan gözlerimi gördü. Sanki yanlış bir şeye bakıyormuşum gibi kolunu masadan çekerek yasakladı bana.

İçimde dolup taşan o merakı dizginlemek oldukça zordu.

"Başkomiserim bakabilir misiniz?" İçeriye kafasına uzatan genç memurla bütün masa ona dönmüştük. Eda kafasını sallayarak bardağındaki son yudumu kafasını dikti. "Bizim mola buraya kadar savcılarım," bana da küçük bir baş selamı vererek odadan ayrıldı.

Eda'nın odadan ayrılmasıyla derin bir sessizlik olmuştu. Bu sessizliği benim sorum bozmuştu."Peri nerede?" Ne zamandır kafamda dönüp dolaşan soruyu en sonunda sorabilmiştim.

"Olay yerine gitti."

Bertan'ın sandalyesine yaslanarak verdiği cevap ters bakışlarımın ona ulaşmasına yetmişti. "Bu saatte mi?" Titrek bir nefes verdim cümlemin ardından. "Oldu biraz gideli," ağzının içinden verdiği cevap bu sefer de vücudumun ürpermesine sebep olmuştu. "Bertan nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun?" Benim bu kadar yükselmemi beklemeyen Bertan az önce yumduğu gözlerini açtı. Kafasını yasladığı yerden kaldırarak kocaman bir boşluk içeren gözlerini bana çevirdi.

"Anlamadım Mısra?"

Bozulan sinirlerimle dudağımdan ters bir gülüş kaçtı. "Ben sana diyorum ki Peri'ye ulaşamıyorum! Sen de hiçbir şey olmamış gibi burada yiyip içiyorsun!"

Sesim daha fazla yükselince Bertan'ın geniş omuzları gerildi. "Saçmalıyorsun Mısra. Yanında kolluk kuvvetleri var," ayağa kalkıp sandalyesini geriye itekledi. "Ayrıca işi bu. Ne yapsaydım? Gitme, Mısra merak eder seni mi deseydim?!"

"En azından ulaşmaya çalışabilirsin Bertan!"

Hala alçalmayan ses tonumla arkasına dönerek yüzünü sıvazladı. Aynı şekilde karşılık vermek istemiyordu. "A tabii! Bertan Bey ne isterse, neyi uygun görürse o olur! Peri iyi diyorsa, iyidir." Ben de oturduğum yerden kalktım. "Çünkü Bertan Savcı her şeyi bilir! Değil mi?"

Sona doğru bana hayal kırıklığıyla bakan yeşil gözlerini göstermişti. Bu yüzden sesim titremiş ama sertliğinden bir milim bile kaymamıştı. Beynim gözlerimin çeşme gibi açılması için sinyaller gönderse de yandaki soğuk sandalyeyi sıkarak buna engel oldum. "Bana Peri'nin iyi olduğunu öğren." Tırnaklarımı geçirdiğim sandalyeyi bırakarak onlara sırtımı döndüm.

Zemin ayaklarımın altından çekilecek gibi olsa da devam ettim. Akciğerlerimin boşaldığını hissettiğimde elim boynumu bulmuştu.

Odadan çıktıktan sonra bakışlarımı kimseye değdirmemeye özen göstererek çıkışa ilerledim. Nefes almak istiyordum.

Ne zaman rahat bir nefes alacaktım?

Karakolun çıkışına geldiğimde yüzüme çarpan rüzgar göz kapaklarımın kapatmıştı. Bu rüzgar biraz olsun iyi gelirken derin derin nefesler aldım. Aynı zamanda da boğazıma işkence eden elimi çektim.

Gözüm kapalıyken bir anda zihnimde canlanan yüz sıkıca kapattığım dudaklarımın titremesine neden olmuştu.Az önce boğazıma işkence çektirdiğim elim bu sefer dudağımı kapattı. Onu öptüğüm dudağıma yok etmek istercesine baskı uyguladım. Onun vücudunun soğukluğunu hissettiğimde pişman olacağımı biliyordum. Ama bu kadar erken olmasını beklememiştim. Beni bu kadar erken pişman etmesini beklememiştim.

Yalanlarımla kirlettiğim öpücük en kirli yere konmuştu.

Nefes al Mısra, nefes al.

Düşünme Mısra, düşünme.

Başımı gökyüzüne çevirip bir süre gözlerimi açmadan bekledim. Bu sürede de tenimin açıkta kalan kısımlarını rüzgar yalayıp geçmişti. Kendimi karanlıktan çekip aldığımda yine nefeslendiğim yer yıldızlardı. Tükendiğimi hissediyordum. Söndüğümü görüyordum. Işığımı bir başkası değil ben kapatıyordum. Elim refleks olarak bileğimdeki yıldızlara dokundu. Ellerim bileğimdeki yıldızlarda gezinirken gözlerim asıl yıldızlarda gezindi. İşte şimdi nefes aldığımı hissediyordum.

Nefes almamı engelleyen şeyi kapatmak tekrardan hayata bağlıyordu beni.

Dış dünyayla tamamen bağımı koparmışken birisi beni kolumdan tutup kendine çekmişti. Alnım sert bir göğse çarparken ufak bir şaşkınlıkla algılarım açılmıştı. "Kusura bakmayın savcım."

"Yolda dikilen sen değilsin, sıkıntı yok."

Bertan'ın sert sesi kulağıma ulaşınca anlamıştım anlımın yaslı olduğu göğsün sahibinin o olduğunu. Göğsü anlık olarak sığındığım güvenli bir liman gibiydi. Orada soluklandığım birkaç saniye içimdeki huzursuzluğu alıp götürdü. Ama sonrasında Bertan kolumdan tutup beni karakolun en köşesine çekti. Bu yaptığıyla biraz olsun geçen baş ağrım yine kendini göstermişti. Oysa saniyelikte olsa ne iyi gelmişti ona yaslanmak.

Gözden uzak olduğumuza emin olduktan sonra durup karşıma geçti.

"Derdin ne?" Demir gibi sert olan sesi esen rüzgardan daha tüyler ürperticiydi. "Açıkla Mısra! Kaç gündür çektirdiğin eziyetin sebebi ne?" Gözlerinin en içine baktım bu cümlesinden sonra. Görsün istedim. Orada kırılan, yok olan şeyleri görsün istedim.

"Eziyet mi?" Fısıltı gibi çıkan sesim çenesini sıkmasına sebep olmuştu. "Ben mi eziyet çektiriyorum?" En derinde kopanlar sesime yansımıştı. Ses tonum içerdekinden de yüksekti. "Sen kendi bildiklerini oku, bizim hayatımızı kendine göre yönet; sonra gel bana eziyetten bahset!" Aslında bunları söylemek istemiyordum. Onu kırmak istemiyordum. Bertan'ı seviyordum. Onu kaybetmek istemiyordum.

Ama içimde engel olamadığım öfke vücudumu, beynimi ele geçirmişti.

"Ya en basitinden bugün! Ne yaptığımı, nasıl olduğumu, bir işim bile olup olmadığımı sormadan yemeğe misafir geliyor dedin!" Kendimi frenlemeye çalıştım. "Evde yemek var mı ya da yemek yapabilecek durumda mısın diye sormadın! Yola çıkmışsın ya yola çıkmayı bırak eve yaklaşmışsın öyle aradın beni Bertan!" Burnumdan nefes verip bağladığım saçımı gevşettim. "Sen sanıyorsun ki herkes sana ayak uydurmak zorunda! Herkes senin doğrularını kabul etmek zorunda!" Başımı arkaya doğru attım. "Ama yok Bertan, yapamayabilriz. Senin gibi yaşayamabiliriz."

"Mısra... Sen neler diyorsun? Tek bir yemekten mi çıkardın bunu?"

Başımı sağa sola salladım çaresizce. "Anlamıyorsun," dememle bu sefer sesini yükselten oydu. "Neyi anlamıyorum Mısra, neyi? Benim bu çıkışlarından anladığım tek şey içinde bir yerlerde bana karşı biriken kinin!" Başını salladı kabul etmek istemezcesine. "Sesindeki nefreti hak edecek ne yaptım?"

Çaresiz sorusu içimdeki öfkeyi pişmanlığa çevirmeye çalışıyordu. Biliyordum, onun için değildi bu çıkışlarım. Ama engel olamıyorum. Yaman'a biriktirdiğim öfkeyi ona kusmaya devam ediyordum.

"Beni değiştirmeye çalışma artık Bertan! Ansızın eve tanımadığım insanları getirme! Ben niye senin arkadaşlarınla tanışmak, vakit geçirmek zorundayım? Neden onlarla aynı masada oturmak zorundayım?" Ona yaklaşıp başımı kaldırdım. "Beni neden Yaman'la aynı masaya oturttun Bertan?!"

Onun suçu olmayan bir konuda, ona yükselen sesim ikimizin de canını yakıyordu.

Yapma Mısra, yakma Mısra.

Benim çaresizliğimden sert çıkan sesim burnundan nefes vermesine neden oldu. Sinirli bozulmuş bir şekilde gülümserken başını ardı ardına sağa sola salladı. "Git. Eve git Mısra." Beni kovmasıyla dudaklarım içe doğru büzüldü. "Kime veya niye sinirlendin bilmiyorum. Bildiğim tek şey içeride çözülmesi gerek dosyalar varken benim senin başkasına olan öfkenle uğraşmamam gerektiği."

Bertan bu cümlesiyle yine beni şaşırtmamıştı. Evet, patlamam gereken, bağırıp çağırmam gerek o değildi. Ama söylediklerimde de haksız değildim.

O ise söylediklerimle değil kime sinirlendiğimle ilgilenmişti.

Geriye doğru birkaç adıp atarak başımı salladım. "Haklısın."

"Peri'yi eve getiririm ben. Bir de o senin öfkenden nasibini almasın zaten yapması gereken tonlarca şey var."

"Doğru."

Ben dudaklarımı büzerek ona gülümsedim. O ise tek bir kelime dahi etmeden yanımdan çekip gitti. Onun gidişiyle dizlerim bükülecek gibi oldu. Ama direndim. İzin vermedim dizlerimin yere değmesine.

Bertan'ın kırdığım kalbinin ve benim kırdığı kalbimin parçaları yere saçılmıştı. Önce o bastı parçaların üstüne sonra da ben... İkimiz de hayal kırıklıklarımızı, kalp kırıklarımızı orada bırakmıştık. Geri toparlaması zor olacaktı ya da her zamanki gibi görmezden gelecektik.

Bunu ise zaman gösterecekti.

...

Oturduğum ahşap, yağmur suyuyla doymuştu adeta. Bunu umursamayarak geceden beri burada oturduğum için üstümdeki pantolon ıslanmış, bacaklarıma buz gibi değiyordu. Bu soğukluk bile içimdeki alevi söndürmeme yetmezken bir nebze de olsa iyi gelmişti.

Bakışlarım yeni biçilmiş çimenlerdeydi. Bu evin sahibi de beni biçmişti. Yaman'ın yüzü aklıma düşünce dizime yasladığım kafamı kaldırıp silkelendim. Yüzünü bile görmek istemiyordum! Ama konuşmak için evine gelmiştim.

Buraya geldiğimde karanlık olan havanın aksine yüzüme ufaktan değen güneş ışıkları umutsuzca yola bakmama sebep olmuştu. Adliyeden çıktıktan sonra ne yapacağımı bilememiştim. Bertan ile ettiğimiz kavgayla eve sığamayacağımı fark etmiş, en azından Yaman olayını çözerim diye düşünüp buraya gelmiştim.

Evine.

Yağmur yağdığı için bir süre arabada beklemiştim. Ama yağmur dinince ve arabada nefes alamamaya başlayınca öylece kapının girişinde olan ahşap basamakların birine oturmuştum. Hala da oturmaya devam ediyordum çünkü gelen kimse yoktu. Boynumda hissettiğim ağrı omuzlarımı birkaç kere hareket ettirme ihtiyacı oluşturmuştu.

Uzun zamandır oturduğum için ayaklarımdaki uyuşukluk sarmaşık gibi bacaklarıma kadar uzanmıştı. Ayakkabımla ıslak çime basıp yerdeki birkaç taşı itekledim. Siyah ayakkabıma bulaşan çamur hoşuma gitmişti. Yağmurun izini taşıyordum.

Ben kendimi oyalamak için bir şeylerle ilgilenirken çatıdan damlayan su seslerine ek olarak adım sesleri de duyulmuştu. Çenemi dizime yaslayıp kafamı kaldırdım. Eve doğru gelen adam geceden beri beklediğim o kişiydi. İkimiz de bakışlarımızı birbirimizden ayırmamışken onun ıslak çimende çıkardığı adım sesleri aramızda çalınan bir melodi gibiydi.

Hava biraz aydınlanmıştı ama bulutlar gökyüzünde yüzmeye devam ettiği için kırık bir aydınlık içerisindeydik. Artık karşıma geçtiğinde tek duyduğum şey yere şıp diye damlayan su sesiydi.

O kafasını eğmiş uykusuzluktan şişen gözleriyle beni izliyor, ben ise kafamı yukarı kaldırmış yorgunluktan kısılan gözlerimle ona bakıyordum.

"Ne işin var burada?"

"Senin benimle ne işin var?"

Alayla parlayan gözleri sabrımın son demlerini zorluyordu. "Her zaman mı soruya soruyla karşılık verirsin avukat?" Kulağıma ulaşan kelimeler algımı zorlasa da hırsla doğruldum. "Benimle alay etmeyi kes!" Islaklığı yüzünden yüzüme yapışan saçları çekittim. "Tamam! Oynadın benime, tebrikler hiç anlamadım bile! Güldün, eğlendin ama yeter! Yeter artık, bitir bu oyunu." Benim bu çıkışım onu hiç etkilememiş gibiydi. "Oyunu başlatan sensin Mısra. Şimdi başlattığın oyundan şikayet edemezsin."

Duyduklarımla kaşınan ensemi avuçladım. "Ben seninle oynamadım!"

"Sen adaleti eline oyuncak ettin! Sen bu ülkenin savcısını kandırmaya çalıştın!"

"Buna izin veren sensin Yaman! En başından beri biliyormuşsun, durdurabilirdin beni!"

Sağ elinde olan yeni fark ettiğim ceketini gözlerini benden ayırmadan sol eline aldı. "Durdurmamı mı isterdin gerçekten?"

"Bana soru sorma! Benim aklımla oynama!" Burnuma dolan is kokusu artarken kasılan yüzüm yavaş yavaş ıslanmaya başlamıştı. Hayır ağlamıyordum. Neredeyse bütün gece durmayan yağmur tekrardan kendini göstermişti. Ters bir hareketle yüzümü sildim. "Ben sana üzüldüm lan! Benimle oynadığını bilmeden sesinde, gözünde hissettiğim yalnızlığı sahiplendim!" Ağlamama rağmen ağzımdan kaçan hıçkırık titreyen elimin tersinin dudaklarımı mühürlemesine sebep olmuştu.

Küçük bir duraksamanın ardından içimdeki öfke hala sönmediği için devam ettim. "Şu hayatımda ilk defa birisi ben çabalamadan bana gelmişti, benimle gülmüştü, benimle yemek yiyip sohbet etmişti!" Yutkundum ama yine de devam ettim. Bu sefer akıtmadım içime. "Ben sandım ki sen yalnızsın, yalnızlığın benim yalnızlığıma dost olsun istedin sandım. Şu hayatta kimsesiz kalanlar birbirini gözlerinden tanır diye düşündüm. Seni gözlerinden anladım sandım. Evet! Bu kadar kısa sürede gözlerinin bana tanıdık olduğunu, yalnızlığının bana dost olduğunu, şakalarının yüzümdeki gülümseme için olduğunu sandım!" Tekrardan hıçkırdım. "Oysa ki benimle olduğun her saniye yalandan ibaretmiş. Belki de ben yalnızım diye attığın nidalar bile yalandan ibaretti. Bel..."

Tek bir kelime dahi etmeme izin vermedi. Birkaç adımla aramızdaki mesafeyi sıfırlayınca başımı kaldırdım. İkimizin de bakışlarından öfke akarken elinde tuttuğu ceketini sıkmaktan parmakları bembeyaz olmuştu. "Seninle olduğum her dakika, her saniye yalandı. Senin yalan olduğun gibi." Canımı yakan o gülüşü tekrardan dudaklarında can buldu. Benim canımı yakarken eğlenmeye devam etti. "Evet, gözlerinden anladım kimsesiz olduğunu. Seni nasıl kandıracağımı o yemekte anladım." Başını sağa doğru eğdi. "O kadar acizdin ki, o kadar yalnızdın ki tek bir bakışım yetti seni avuçlarımın içine almaya."

Cümlesini noktaladığı an tırnaklarımla kanatmak üzere olduğum elim havalanmıştı. O benim canımı sözleriyle yakarken ben de onu yakmak istemiştim. Ama avucum yüzüne bulamamışken boş olan eli sertçe bileğime dolandı. Parmakları nefesim olan yıldızlarımı kapatmıştı. Bana söylediği acımasız sözler nefesimi çalmıştı.

İkimiz de damarlarımızda gezinen sinirden dolayı derin derin nefesler alıp veriyorduk. “Bir daha sakın,sakın bunu denemeye bile kalkma!”

Bileğimi ittiğinde yerimde hafifçe sarsılmıştım. O ise hala bana bir açıklama yapmamışken çekip gitmişti karşımdan. Durmadım. Evet yaralamıştı beni sözleri ama asıl amacını öğrenmeden yıkılamazdım.

"Hiçbir açıklama yapmadan gidemezsin!"

Ayakkabım iyice çamura bulanmıştı. Onun peşinden eve doğru ilerlerken ahşap verandaye çıkmadan önce tereddüt ettim. Oraya adımı mı atar atmaz kirlecekti. Beynimin içinde babamın sesi belirdi. 'Sen her şeyi kirleten bir canavarsın Mısra!'

Yaman'ın kapıyı açmaya çalıştığını görünce kafamı sağa sola sallayıp beni içine almak isteyen o çukurdan kaçtım. Hızlıca izimi bıraktığımı bile bile basamakları çıktım. Yaman kapıyı açmış içeriye girmek üzereydi. O kapıyı kapatmadan yetişip tuttum.

Tam içeriye adım atacaktım ki ters bakışlarıyla bir adım öne çıktı. "Ne yaptığını sanıyorsun?!" Saçlarından yüzüne damlayan su damlasını umursamadı. "Bana açıklama yapmak zorundasın!" Tekrardan ona doğru bir adım attığımda işaret parmağıyla engelledi. "Sakın! O çamurlu ayakkabınla evime girmeyi düşünme bile! Çamurlarla evimin önünü, yalanlarınla da beni kirlettiğin yeter. Ne çamur ne de yalanların bu eve giremez."

Yapma, babam gibi bakma.

Yapma, babam gibi konuşma.

Kirlisin deme. Kirletiyorsun her yeri deme.

"Git Mısra. Daha fazla kirletme. Kendini de beni de daha fazla yorma. Sadece git."

Beni geçmişe hapseden cümleler dudağından dökülürken de kapıyı suratıma kapatırken de hiçbir şey yapmadım. İçim yangın yeriyken, içimde cenazesi kalkmayan onca ölü varken sadece durdum. İfadesiz bir şekilde durdum. Ne kadar süre yüzüme çarpılan kapıyla bakıştım bilmiyordum. Ama ben alışkındım yüzüme çarpılan kapılara, bana söylenen yalanlara.

Ben kendimi bir çöp gibi hissettiren babayla aynı evin içinde yaşamıştım. Neredeyse hiç tanımadığım bir adamın lafları beni yıkmazdı.

Bakışlarım kirlettiğim ahşaba gitti.

'İçindeki kötülüğü dışarı akıttığın için her yeri, herkesi kirletiyorsun!'

'Senden utanıyorum!'

'Canavarsın!'

'Hepimizi mahvettin!'

Adım izlerini takip ederek başka bir yeri kirletmemeye özen gösterdim. Burayı böyle bırakamazdım. Eğer annem olsa mahvettiğim yerleri güzelleştirmeyi bilirdi ama şimdi o yoktu. O yüzden kendi mahvettiğimi kendim düzeltmeliydim.

Arabama koyduğum ıslak mendil paketini alıp tekrardan eve ilerledim. Hava daha çok aydınlanmıştı ama güneş hala kendini göstermemekle inatçıydı. Benim mahvettiğim yeri ben düzeltmeden aydınlatma lütfen.

Sarsak adımlarla tekrardan verandaya gelmiştim. Mendilin ağzına açar açmaz burnuma dolan koku başımın daha çok ağrımasına sebep olmuştu. Paketten üst üstte birkaç mendil alıp ahşaptan kendi izlerimi silmeye başladım. Kapının tam önünde başlamıştım silmeye. Dizlerimin üstünde yavaş yavaş geriye doğru giderek izlerimi yok etmeye çalışıyordum.

'Senden ve yaptıklarından tiksiniyorum.'

Elimdeki mendil kirli izlerimi silerken beynim de babamın kirli sözlerini silmeye çalışıyordu. Gözlerimin ardı sızladı. Ama ağlamadım. Burnumu çeke çeke silmeye devam ettim.

Yaman bugün kaçtığım kuyunun en dibine itmişti beni.

Bana karşı bu kadar acımasız olmasının sebebi olmalıydı.

Ben bu nefreti hak edecek bir şey yapmamıştım.

Sen babanın nefretini hak edecek bir şey de yapmadın Mısra.

Mısra’nın geçmişi beni çok yaralıyor.
Yaman’a da sinirlenemiyorum ki. Çocuğum kendince çok haklı.
Siz kimi haklı buluyorsunuz?
Gerçi daha tam olarak gerçekler açığa çıkmadı. Sizce Yaman niye açıklama yapmaktan kaçıyor?
Ve sizce Yaman neler planlıyor?
Bertan ve Mısra tartışmasında kim haklı sizce?
Mısra’nın çıkışı yersiz miydi?
Diğer bölümler için beklemede kalın sizleri seviyorummm!