4. bölüm · Yalnızlığın Gölgesinde

4:Yalnızlığa Rağmen

Ay She

Keyifli okumalar!
Hatamı Dansa Kaldırdım-Kendimden Hallice

“Her zaman mı bu kadar saçma davalara katılırsın avukat?”

Kulaklarıma ulaşan tok ama eğlenen tonda çıkan ses tedirginlikle gözlerimi kapatmama sebep olmuştu. Tilki gibi sessiz ve sinsice her defasında beni yakalayan adam midemin ağrımasına yol açarken derin nefesler alıp kendimi onunla olacak konuşmaya hazırladım. O bir tilkiyse ben de yılandım. Kıskıvrak yakalama yeteneği sadece onda yoktu, ben yakaladığım an bırakmazdım da onun yaptığı gibi.
Yüzümdeki samimi gülümsemeyle bu sefer sırtımı kavga eden çifte dönmüş ve bana üstten bakışlar atan savcıyla göz göz gelmiştim. Koyu kahverengi gözleriyle ela gözlerim birbirini bulunca elini cebinden çıkarıp birkaç adımla tam karşıma geçmişti. “Size de merhaba savcım,” yüzümde çiçek gibi açtırdığım gülümseme hala solmamışken küçük bir baş selamı vermekle yetindi.

Ukala!

“Ben davadan çıkmıştım. Arkadaşlar davadan bahsetmemişti ama çağırmışlardı. Ben de merak ettim, geleyim dedim.” Normalde başka bir zamanda olsak yapmayacağım açıklamayı sırf muhabbetimiz olsun diye yapmak zorunda kalmıştım. Bazen zorunda kaldığınız şeyler sizin içinizde yetiştirdiğiniz kişiye aykırı olabiliyordu. Ona karşı çıkmak ise evde karısıyla kavga etmiş savcıya laf anlatmaktan bile daha zor oluyordu bazen.

“Anlıyorum. Ben de görünce merak ettim avukatların bu kadar boş vakti oluyor muydu diye.”
Savcı alttan alttan lafı yapıştırınca içimden binlerce kez sabır çeksem de bunu asla yüzüme yansıtmadım. “Savcıların bizi azarlamadığı, peşlerinden koşuşturmadığı zamanlarda böyle ufak kaçamaklarımız olabiliyor.” Bu düzene isyan etmem hoşuna gitmiş olacak ki küçük bir kahkaha salıverdi kurumuş dudaklarının arasından.
“İkidir şikayetçi olup duruyorsun merak ettim çalıştığın savcıları.”
Hayır! Bir şeyi de merak etme be adam! Neden savcı olduğunu şu an çözmüştüm. Bu kadar merak da insana zarardı ama! Yani bana zarardı savcım!

“Yemek yediniz mi?”

Konuyu değiştirmek istediğim için aklıma gelen ilk cümleleri dudağımdan salıvermiştim ortalığa. Savcı sorduğum soruyla tek kaşını kaldırınca içimde küçük de olsa bir utanç duygusu belirmişti. Umarım yanlış anlamazdı beni. Gerçi yanlış anlasa da işime gelirdi, yakışıklı adamdı. Ama yalan söylediğim bir savcıydı aynı zamanda.

“Eğer yemediyseniz size yemek ısmarlamak isterim. Geçen odanızda yaptığım saygısızlık için.” Ben biraz olsun yanlış anlaşılabilecek durumu toparlamaya çalışıyordum ki savcı beklemediğim şekilde “mekanı ben seçerim ama,” demişti. Daha fazla açıklama yapmayı düşündüğüm için konuşmak üzere ağzımı açmıştım ama o teklifimi kabul ederek dökülmek üzere olan kelimeleri tekrardan içeriye tıkmamı sağlamıştı.
Çabucak kendimi toparlayıp “tabii savcım,” dedim ve eliyle merdivene doğru bana yol göstermesiyle yürümeye başladım. Yan yana yürümemizle beraber baş gösteren gerginliğimi göz ardı etmeye çalışarak arada tanıdığı kişilere selam veren savcının adımlarına ayak uydurdum. Bundan sonra yol gösterici oydu haydi benden eyvallah demek istesem de ipleri elimden kaçırmak istemiyordum. Zaten ipler elimden kaymak için yer arıyordu ama bırakamazdım.

Yan yana adliyeden çıktığımızda üzerimizde birkaç saniyeden fazla duran bakışlar daha çok gerilmeme neden olmuştu. Umarım beni tanıyan biri görmemiştir beraber buradan ayrıldığımızı. Zaten hepsi ayaklı gazete gibiydi. Şak her şey Bertan’ın kulağına gidiyordu, bu da giderse olmadık yerden yiyebilirdik darbeyi. Bir savcıyı yakalanmayalım diye diğer savcının da kucağına düşmeye gerek yoktu.
Neyse ki Bertan benimle alakalı bir dedikodu çıktığında ilk bana geliyordu da bir şekilde açıklamasını bulup ikna ediyordum, yine ederdim. Yani umarım…

Adliyeden çıktığımızda savcı kendi arabasına doğru yol alacakken onu durdurdum. “Savcım, iki arabayla gitmemize gerek yok. Benim arabayla gidelim, ben sizi tekrardan adliyeye bırakırım.” Onu ikna etmek için gözlerinin içine bakarak konuşuyor, arada durup gülümsüyorum. Sonra yanlış anlamasını istemediğim içinde hızlı bir şekilde ekledim. “Tabii isterseniz.” Savcı kaşlarını çatıp biraz düşündü bu teklifimi. Ama sonra gülümseyip “dediğin gibi olsun avukat hanım,” diye konuştuğunda içimdeki heyecana engel olup arabama doğru yöneldim. Savcı da arkada kalmayıp tekrardan yanımda yürümeye başladı.

“Şu an ne istersem yapacakmışsınız gibi hissettim.”

İkimizde önümüze bakıp yürürken ağzımdan kaçırdıklarım dudaklarımı dişlemem sebep oldu. Boş boş konuşup duruyorsun Mısra! “He, o zaman ben kendi arabamla gideyim.” Savcı bir anda durunca ne yapacağımı şaşırıp kolundan tuttum. “Şaka yaptım valla savcım,” endişeli bir şekilde konuşmam onu güldürünce şaşkınlıkla ona baktım. “Ben de şaka yaptım,” dediğinde ise gülsem mi şaşkınlığımı bir misli daha da arttırsam mı bilememiştim. “Ne desem bilemedim.” Kendi ağzımın içinde mırıldanıp arabama doğru tekrardan yürümeye başlamıştım. Savcı bir süre arkadan kalmış sonra hızlı adımlarla arabamın kapısını açan bana yetişmişti. Arabaya binmeden önce ise sırıtarak “komik gelmedi galiba,” demiş ve ön koltuğa yerleşmişti. Ben ise arabaya binemeden öylece kalakalmıştım rahatlığı karşısında. Bu kadar rahat ve şakacı olması tuhaf değil miydi?
Özellikle de yeni tandığı birine. Gerçi biz daha doğru dürüst tanışmamaıştık bile.

Daha fazla savcıyı bekletmemek için arabama binip kapısını örttüm. Arabayı çalıştırırken aynı zamanda da ona cevap veriyordum. “Hiç değildi.Her zaman mı böyle şakalar yaparsınız sayın savcım?” İmalı bir şekilde gülüp ona baktıktan sonra park ettiğim yerden çıkmaya çalıştım. Sürücülüğüm iyiydi en az avukatlığım kadar. Yani eskiden yaptığım avukatlık kadar…

Onun sözüyle ona atıfta bulunmam hoşuna gitmiş olacak ki yüzüne eğlendiğini belli eden bir gülümseme kondurmuştu. “Yapmam,” sesindeki derinlik kafamda soru işaretleri belirmesine sebep olmuştu. “Etrafımda şaka yapacak kimse olmaz genellikle.” İlk başta unuttuğu kemeri takarken aynı zamanda alışık olduğu gerçeği arabanın ortasına bırakmıştı. O bunu söyledikten sonra kalbimde oluşan sızı ikimiz içindi. O da benim gibiydi. Yalnızdı. Neler yaşamıştı bilmiyordum ama eminim ki şimdilerde hiç olmadığı kadar yalnız, hiç olmadığı kadar kimsesizdi.
Dakika başı arayıp rahatsız edebileceği bir dostu yoktu, ne olursa olsun yanında duran bir annesi yoktu, başı bir derde girdiğinde sırtını yaslayabileceği babası yoktu, en çaresiz anında elinden tutan bir sevgilisi yoktu.

Yalnızlık benim için bunlardı. Peki o ne kadar yalnzıdı? Yalnızlığın derecesi olur muydu?

Yalnızlık kişiye göre miydi bilmiyordum ama en iyi bildiğim şey bazılarımız yalnızlığa kendimizi hapsederken bazılarımızı da yalnızlık kendine hapsetmişti.

Peki savcıyı hapseden kimdi?

Dışarıda güneş ve insanların sinirleri tam tepede olduğu bu saatlerde trafiğe çıkmak bir zulüme dönüyordu. Bu yüzden ben genellikle öğle saatlerinde evimde kış uykusuna yatmış hayvanlar gibi uyumayı tercih ediyordum. Arada sırada böyle aksaklıklar çıkabiliyordu.

Ana yola çıkmak içi sağa sinyal verdikten sonra nereye gideceğimizi bilmediğim için tenimi yakacak kadar sıcak olan arabadaki, sessizliği bozdum. “Nereye gitmek istersiniz savcım,” onun vereceği cevabı beklerken direksiyonu tutmadığım elimle klimanın derecesini biraz düşürdüm. Bazen kansızlıktan dolayı çok üşüdüğüm için böyle abartabiliyordum. Savcı biraz düşündükten sonra ona baktığım bir arada eliyle aksesuarına sabitlediğim telefonumu gösterdi. “İstersen konum olarak açayım, daha rahat olur senin için.”
Teklifi benim için daha uygundu. Bu yüzden başımı sallayarak izin verdim telefonu eline almasına. Telefonumda şifre olduğu için o sormadan hemen atladım. “İki yüz on, üç yüz seksan beş.”

Savcı konumu açıp telefonumu yerine koyduktan sonra bedenimin kasılmasına sebep olan sessizliği bozan olmamıştı. Yol boyunca savcının hal ve hareketlerinden başlayıp ne kadar lüks bir restoranta gideceğimize kadar her şeyi düşünmüştüm. Arada da kaçamak bakışlarla savcıyı kontrol etmiştim. Bir anda kolumda kelepçenin buz gibi soğunu hissetmek istemiyordum.

Bu düşünce vücudumun ürpermesine sebep olduğu için savcıyı kontrol ederek klimanın derecesini biraz daha arttırmıştım. O ise bundan rahatsız olduğunu gösteren hiçbir tepkide bulunmamış sadece yolu izlemeye devam etmişti.

Neredeyse bir saat yol gittikten sonra dar bir sokağa girmiştim. Ara sokak olduğu için hızımı azaltmış ve kontrol ede ede yola devam etmiştim. “İstersen arabayı şu boş yere park et, ileride yer bulamayız.” Savcının talimatı üzerine arabayı ileride sağda bulunan boşluğa park etmeye başladım. Arkada ve önde arabalar olsa da çok zorlanmadan arabamı düzgünce parke edebilmiştim. Ben parkla uğraşırken savcı telefonumu alıp konumdan çıkmıştı.

“İşte bu kadar,” ben kendimden emin bir şekilde konuşup arabayı söndürünce savcı da telefonumu bana uzatmıştı. “Bakalım nasıl park etmişsiniz avukat hanım,” savcının kapıyı açıp inmeden önce söyledikleriyle gülüşüm daha da büyümüştü. Arka koltuktan çantamı aldıktan sonra ben de arabadan indim ve kendi tarafından benim tarafıma gelen savcının yanında durdum. Arabamı görünce yüzümde bu sefer hak ettiğim bir gurur ifadesi oluşmuştu. “İyi park etmeyi bırakın diğer arabaların çıkması için alan bile bırakmışım sayın savcım,” tebrik edilmeyi bekleyen çocuk gibi çıkan sesimden dolayı kendimi toparlayıp boğazımı temizledim.

Yanımdaki adamla göz göze geldiğimde gözündeki şaşkınlığ gördüm. “Valla bravo, benden bile iyi park etmişsiniz.” Kurduğu cümlenin altında yatan anlamla kaşlarımı çatıp tam olarak ona döndüm. “Ben bile derken? Erkek olduğunuz için mi benden iyi araba kullanacağınızı düşünüyorsunuz sayın savcım?” Cinsiyetçilik yaptığını düşündüğüm için ona karşı oluşan minicik samimiyetim de kırılıp gitmişti.
“Birbirimizi hiç tanımıyoruz avukat hanım. Hayır, cinsiyetçilik yapmıyorum. Sadece üniversite yıllarımda araba yarışlarına katılacak kadar iyi bir sürücüyüm.” Beni şaşkınlıktan hareketsiz kalmama sebep olan bilgiyi kucağıma attıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp yürüme başlamıştı.

Ben ise şaşkınlığımın ilk evresini atlatıp hızlı adımlarla önümde yürüyen adama yetiştim. “Nasıl yani illegal yarışlara mı katıldınız?”

“Legal olmadığını söylemedim.”

“Legal de demediniz.”
“Bilmen gerektiği kadarını söyledim, yanlış anlama beni diye.”

“Sizi yanlış tanımam sizin için kötü bir şey mi?”

Derinlerinde ciddi bir anlam yatan cümlemle beraber durunca ben da ona ayak uydurdum. Yüzündeki ufak sırıtışla beraber gözlerimin en içine baktı. Bu bakış sırtımdan aşağıya doğru akan soğukluğun sebebiydi.Sanki sırtıma bir anda soğuk bir metal değmiş gibiydi. “Yerin kulağı var derler avukat hanım. Bugün siz yanlış anlarsınız yarın bir bakmışım ki önyargılı gözler üstümde.”

Yaptığı ima kaşlarımı çatmama sebep olmuştu. Düpedüz dedikodu yaparsın demişti bana. Tam ağzımı açmış ona açıklama yapacaktım ki son anda vazgeçtim. Neden bu olaylar çözüldükten sonra bir daha görmeyeceğim bir insana bunun açıklmasını yapayım ki? Nasıl tanımak istiyorsa, nasıl görmek istiyorsa görsündü. Tek derdim bu durumdan bir an önce kurtulmaktı.

“Biraz daha burada durmak istiyor musun? Sen durmak istiyorsan dur ama ben biraz daha açken bu kokulara maruz kalırsam bayılacağım.”
Ne demek istediğini anlamadığım için soru işareti içeren bakışlarım durdu bu sefer gözlerinde. O da gözleriyle bana arkamı işaret etti. Arkamı döndüğümde gördüğüm ocakbaşı ona olan şaşkınlığımı yine arttırmıştı. Ocakbaşına gelmiştik! Hem de öyle çok bilinen ocakbaşlarından birine değil arada bir yerde bulunana…

Saçma sapan lüks restorantlardan birine gideceğime o kadar emindim ki biriktirdiğim paradan normal hesabıma para aktarmıştım sırf şu yemek için. Ben galiba savcıları bu konuda gözümde çok büyütmüştüm. Gerçi önümde Bertan gibi her yere gitmeyen sadece kendi seçtiği yerlerde yemek yiyen bir savcı olunca böyle zannetmem normaldi.

“Ne oldu, sevmez misiniz kebap avukat hanım?”

Arkama dönmeden yandan bir bakış attım savcıya. “Ben Adanalıyım savcım, kebap benim kırmızı çizgimdir.” Birkaç adımla yanıma gelip gözlerimin içine baktı “hadi o zaman geçelim,” yine eliyle bana yolu işaret edince onu arkada bıraktım ve ocakbaşına doğru ilerledim. İçeriye girmemle burnuma gelen kokular zaten aç olan midemin kendini aslan zannetmesine sebep olmştu. Onun yüzünden birazdan ilk gördüğüm ete saldıracaktım.
Savcıya sormadan gördüğüm ilk boş olan ızgaralı masaya oturmuştum. Yaman Savcı hiçbir şey demeden kurulduğum sandalyenin karşısındaki sandalyeye oturmuştu. Şimdi aramızda kocaman bir ızgara vardı.

Biz masaya kurulunca genç bir adam hemen masamıza gelip savcıya selam vermişti. “Hoşgeldiniz savcım, hemen alayım siparişinizi.”
Savcının bakışları bana dönünce benim yalandan etrafı inceleyen bakışlarım da onu bulmuştu. Savcıya gülümseyip “genç sen ne varsa hepsinden birkaç şiş getir, doya doya yiyelim. Bir de şişte domates, soğanın varsa onlardan da getirirsen süper olur,” ben kendimi tutmayıp hızlı hızlı konuşunca karşımdaki çocuk kendini tutamayıp gülmüştü. “Ben masayı donatıyorum o zaman,” dediğinde ellerimi birbirine vurup “kesinlikle yap bunu,” diye bir kuş gibi şakıdım resmen.

Garson tekrardan savcıya bakıp baş selamı verdi ve sonra yanımızdan ayrıldı. Savcıya döndüğümde ise boş bakışlarla bana baktığını fark ettim. Sadece birkaç saat yan yanaydık ama ilk defa duygsuz bir bakışıyla karşılaşmıştım. Bu zihnimde çiçek gibi açan merak ettiklerimin yanına eklenmişti. Daha birkaç gün öncesine kadar adını bilmiyordum. O yüzden yavaş yavaş büyüyen bir bebeğin eşyalara, dünyaya olan o merak dolu ilgisi gibiydi benim bu adama olan merağım, belki de ilgim…

“Savcım sizi de alıkoymuş gibi oldum kusura bakmayın, çok ansızın oldu davetim.”

Mahcupmuşum gibi çıkan sesim onun kulağına ulaşınca küçük bir gülümsemeyle taçlandırmıştı yine dudağını. “Benim içinde iyi oldu aslında. Uzun zamandır yemeğime eşlik eden biri olmuyordu.”

“Neden?” Adamın çoğu kalbi sızlatacak, içli cümlesinin hemen ardından benim merak tohumlarını ektiğim sorumun gelmesi anlık olarak duraklamamıza sebep olmuştu. “Bilmem, çok muhabbetim yoktur benim insanlarla. Adliyede bile en çok konuştuğum kişi sen oldun,şu iki günde.”

“Ama niye savcım? Siz yüz verseniz kapınızda yatacak yüzlerce avukat bile var o adliyede.”

Savcı bu dediğimin üstüne gülüp kahve gözleriyle beni gösterdi “bunlardan biri de sen misin avukat?” Avukat kısmını baskılaması midemde hiç geçmeyecek bir ağrıya, kalbimde de hiç silinmeyecek bir sızıya sebep olmuştu. “Bunu hiçbir zaman bilemeyeciğiz galiba,” ağzımın içinde mırıldandığımı fark etmiş miydi bilmiyorum ama bunun üzerine ikimiz de dudaklarımızı sessizlikle mühürlemiştik.

Önce yemekler geldi. Hepsini tek tek ızgaraya dizdik. Yavaş yavaş masa dolmaya başlamıştı mezeler ve salatalarla. Bizim de önümüze servis tabakları, çatallar, kaşıklar gelmişti. Hatta etleri, tavukları pişirmiştik. Ama bu süre zarfında ikimiz de mühürlerimizi kırmamakla inatçıydık.
Bu süre zarfında burdaki onlarca masadan sadece bizimkinden şen şakrak sesler duyulmuyordu. Yine ve yine Mısra’nın olduğu masa yalnızlığın sessizliğine gömülür.

“Savcım ne yapıyorsunuz?” Savcının kebaba verdiği zararı görünce daha fazla sessiz kalamamıştım. Hemen şişe doğru atıldım ve kendimi yakmamaya özen göstererek savcının elinden aldım. “Adana kebabını böyle pişirmeye çalışırsanız parçalanır, ziyan edeceksiniz eti!”
Şişi aldıktan sonra sanki elimde kırılcak bir şey varmış gibi dikkatliydim. Arada savcıya bakarak adanayı pişirmeye başladım. Savcının sanki önemli bir davadaymışcasına pür dikkat izlemesi hoşuma gitmişti. En son Adanayı pişirdiğimde “of of!” Diyerek şişi savcıya doğru uzattım. “Buyrun sayın savcım ilk şiş sizin hakkınız.” Savcı itiraz dahi etmeden elimden üstünde dumanı tüten kebabı aldı. “Mis gibi koktu, yine acıktım ben,” diyerek birkaç tane daha şiş ekledim. “Ne marifetleriniz varmış avukat hanım.”

“Daha bunlar ne ki savcım, bende neler neler var.”

Hiç resmi olarak tanışmadığımız aklıma gelince elimin yağlı olmasını umursamadım ve kebabını lavaşa çekip, içini salatalarla dolduran savcıya uzattım. “Biz resmi olarak tanışmadık savcım. Ben Mısra,” sağ elimi uzatmış yüzümdeki gülümsmeyle onun da sağ eliyle bana karşılık vermesini bekliyordum. Ama o bir süre yüzüme öylece bakmış sonra da sol eliyle, elimin dış kısmından tutmuştu. Tenlerimizin temasıyla sıcacık olan bu yerde bile sırtımdan başlayarak bütün vücuduma bir soğukluk yayılmıştı. O ise beni şaşırtmaya devam ederek çevirdiği elimin içine, yaptığı dürümü koymuştu. “Daha erken avukat, resmi olarak tanışacağımız günde elbet gelir,” elimizin temasını kesmişti ama gözlerimizin temasını kesmeden sırtını sandalyeye yasladı ve ekledi. “Ama daha erken.”

Ben neye uğradığımı şaşırak dürümle beraber elimi geriye çektim. Ne tuhaf bir adamdı. Ne yapacağı belli olmuyordu. Sanki ne dedik?! Tanışalım dedik. Hiç insanlar tanışmadan yemeğe çıkar mı? Hadi yaptık öyle bir salaklık, bari yemekte tanışsaydık! Yok ama daha erkenmiş! Seninle yemeğe çıkarım ama tanışmam. Ne kadar saçma bir insan! Kaçıncı buluşmada tanışmak istersiniz beyefendi?! Kaç kere yemek yememiz gerekiyor, nasıl uygun olur size?

İçimden karşımda hala kebap derdinde olan adama söverken dışımda ise hiçbir şey yokmuş gibi dürümümü yiyordum. Bugün daha ne kadar saçma yerlere gidebilir?

Bir güzel dürüme sarılmış reddimi yedikten sonra bir ara savcını bembeyaz gömleğine yanlışlıkla şalgam dökmüştüm. Savcı şalgam döküldükten sonra lavaboya gitmiş, ben de o sırada hesabı ödemiştim. Peri’nin tek zararı manevi olarak değildi! Allah’tan beklediğim kadar çok tutmamıştı da bu ayı geçirebileceğim kadar para kalmıştı hesabımda.

Savcı çıkasıya kadar içeride durmak istemediğim için dışarıya çıkıp arabaya doğru yürüdüm. Arabaya vardığımda ise savcı da gözükmüştü. En sonunda ikimiz de arabaya binince biraz olsun rahatlamıştım. Artık eve gitme vaktiydi.

“Savcım, siz adliyeye mi?”

“Bu halde mi?”
“Tekrardan kusura bakmayın, gerçekten istemeyerek oldu.”

Arabaya çalıştırdığım için çok fazla ona bakamıyordum ama ses tonumdan ne kadar mahçup olduğumu anlaması lazımdı. “Olur öyle kazalar, sıkıntı değil. Ama eve bırakırsan hayır demem.”

“Hemen, sayın savcım.”

Sanki özel şoförü var paşamın!

Sessiz ve uzun bir yolculuğun ardından tek katlı, bahçeli müstakil bir evin önünde durmuştuk. Eski durmuyordu ev, aksine güzel ve oldukça tatlıydı. “Çok güzelmiş eviniz,” hayran hayran eve baktığımı gören savcı başını salladı. “Yemek için çok sağ ol avukat, güzel bir yemekti.”

“Ne demek savcım, her zaman.” Allah korusun!

Savcı arabadan inince tam kapıyı kapatmak üzereydi ki sözlerim onu durdurdu. “Yalnızlığa başkaları yüzünden hapsolan kişiler varken sizin kendinizi böylesine uçsuz bucaksız, çaresizlikle dolu olan bu çukura atmanız haksızlık.”

“Beni daha tanımıyorken böyle davranması sence de tuhaf değil mi?”

Peri dolabında giyecek kıyafet ararken ben de yatağına uzanmış savcının tuhaf davranışlarıdan bahsediyordum. O ise yarı beni dinliyor yarı üstünekıyafet tutup bana bakıyordu olmuş mu diye söylemem için. “Bir bakıyorum tuhaf tuhaf şakalar yapıyor, sonra bir anda susuyor,” dirseğimi soğuk yatağa koyup başımı da elime yasladım. Böylelikle Peri’yi daha rahat görebiliyordum. “Sence bu nasıl?” Elinde tuttuğu buz mavisi, sırt dekoltesi olan mini elbise diğer gösterdiklerine göre daha uygundu bu geceye. O yüzden beğendiğime dair yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. “İşte bu, gecenin elbisesi!”

Beğeni dolu sesimi duyan Peri’nin de küçük dudakları yana kıvrılmıştı. “Gecenin kızı da ben olacağım.” Hırs dolu çıkan sesi göz devirmeme sebep olmuştu. Peri’nin üniversitedekilere olan nefreti gün gittikçe artıyordu. Hayır, nefreti sebepsizdi. Ona bunu anlatmaya çalışmıştım kaç kere ama her seferinde beni terslemişti. “Beni dışlamak ne demek hepsi görecek,” aslında onu dışlamadıklarını sadece onun hırsından dolayı öyle gördüğünü hiçbir zaman anlamayacaktı.

Hırs en güzel duyguları bile köreltip kalbinin görmemesini, duymamasını sebep olurdu. Özellikle de kibir biriktirmişse içinde hırs, işte o zaman hissedilenlerin geri dönüşü olmazdı. Önceden kendi gözünden sakındıklarını nefretle, çırılçıplak göz önüne atardı.
Peri giyinmeden makyaj yaptığı için aynanın karşısına geçti. O makyajını yaparken ben de kaldığım yerden devam ettim. “Sessiz biri dediniz ama bana karşı hiç öyle değildi. Şaka bile yaptı. Çok tuhaf değil mi? Tanımadığın biriyle bu kadar samimi olur mu insan?” Kafamdaki soru işaretleri bitmek yerine sürekli türeyip durdukları için savcıyı evine bıraktıkan sonra az daha kafayı yiyecektim. Peri eve gelince de soluğu direkt yanında almıştım ama onun kendince daha önemli dertleri olduğunu fark etmiştim. İşte ben bizi hapisi boylamaktan kurtarmaya çalışırken diğerleri de hayatın akışına kapılıp gitmişlerdi.

“Erkekleri anlamak zor Mısra,” fırçayla fondatönünü yayarken ağzının kenarından verdiği cevap bana hiç yardımcı olmuyordu. “Sence bir savcı bu kadar rahat davranabilir mi?”

“Sence hangi allık?” Sorumu es geçip elindeki allıkları bana gösteren Peri’ye boş boş baktım. “Sağ,” dedim bıkkın bir şekilde. O da hemen sağ elindeki allığı açıp yüzüne boca etmeye başladı. Buradan bana ekmek çıkmayacağını fark edince yattığım yerden doğruldum. Yatakta artık oturur pozisyondayken karşımdaki aynada kendimle göz göze geldim. Eskiden gözlerim parıldarken şimdi yorgunluk gözlerimin rengini bile örtüyordu. Belki susuzluktan belki de artık doğru düzgün bakım yapmadığım kuruyan dudaklarım, cildim… Eski benden kalan tek güzel şeyim saçımdı. O da annemin bana emanetiydi. En azından her şeyden çok sevdiği saçıma doğru düzgün bakabilmiştim.

Ellerim bakır saçlarıma gitmişti yavaş yavaş. Dokunmak istedim saçıma, annemin dokunuşun özlemiştim. Annem saçlarıma sanki her an kırılacak bir cammış gibi davranırdı. Bazen saçlarımı tararken bile çekinirdi canımı acıtır diye. Ama ben her zaman onu beklerdim. Yine bekliyordum. Annem gelsin, o tarasın, onun elleri değsin saçlarıma istiyordum. Şimdilerde ise ben annemin toprağını okşuyordum, aynı onun yaptığı gibi.

Elim saçıma gitmeden durdum. Yorgun bakışlarımı aynadan çekip ayağa kalktım. “Ben yemeğe bakıyorum.” Makyajının son demlerinde olan Peri benim sesimi duyunca dikkatini bir süre bana verip öpücük attı. “Bir yere ayrılma, en son nasıl olduğumu yorumlaman lazım.”

“Nereye ayrılayım Peri. Biliyorsun Mısra ev kızı.”

Söylediklerim ona komik geldiği için gülmüştü. Evde tıkılıp kalmamın uzun zamandır beni yiyip bitiren bir sorun olduğunun farkında olmadan…
Peri’nin odasından çıktıktan sonra yağlanan saçlarımı kaşıdım. Bugün banyo yapmam gerekiyordu. Saçım çok yağlanmazdı zaten iki güne bir banyo yaptığım için kirlenmesine de izin vermezdim.

Ocakta yemeğim olduğu için ahşap merdivenlerden hızlı bir şekilde indim. Bu sırada kulağıma ulaşan kapının açılma sesi Bertan’nın geldiğinin habercisiydi. Çalışma saatini çoktan geçmişti. Trafiğe geç kaldığı için birazdan şikayet edecekti bana. Her zamanki gibi… Ben de sofrayı kurarken onun bütün gün yaptıklarının, başına gelenlerinin raporunud dinleyecektim.

Merdivenden indiğim gibi karşıdan gelen Bertan’ı görmemle duyduklarımı onaylamıştım. “Hoş geldin,” ona doğru yürürken kollarını bana açmasıyla başımı ‘sen iflah olmazsın,’ anlamında sallayarak kollarının arasına girdim. “Hoşbuldum. Çok yoruldum.”

Birkaç saniye sarıldıktan sonra ayrıldım ondan ve yüzünden akan yorgunluğa baktım. Sarıya çalan saçları dağılmış, yeşil gözleri uykusuzluktan şişmiş ve kızarmıştı. Giydiği açık mavi gömleğinin yakasının birkaç düğmesini açmış, kravatını sanki iyice bunalmış da rahatlamak için biraz gevşetmişti. Bu haline dayanamadığım için dudak büzdüm. “İstifa et, ben sana bakarım.” Bertan yanımızdaki koltuğa kendisini atmıştı ki dediklerimle küçük bir gülümseme oluştu yorgun yüzünde. “Sen daha kendine bakamıyorsun.”

Ellerime belime atıp üstten baktım. “Ne demek kendine bakamıyorsun,” sağ elimle baştan aşağıya vücudumu gösterdim. “Dışarıdan öyle mi gözüküyorum.” Bertan vücudumu süzüp elini ortaya doğru salladı ‘geç bunları,’ dercesine. “Ben sana değil doktor sonuçlarına bakarım. Dıştan iyi gözüksen ne olacak içini öldürdükten sonra.”

Sondaki dediği bir nebze de olsa canımı sıktığı için onu salonda gözleri kapalı bir şekilde bıraktım ve salona küçük bir balkonla bağlı olan mutfağıma geçtim. Yemeklerin ısınması için altını yaktıktan sonra neredeyse yarım saattir beni bekleyen salatayı karıştım. Her şeyi hallettikten sonra Bertan ve bana servis çıkarıp masayı hazırladım. Peri zaten dışarıda yiyeceği için ona tabak koymamıştım. Ama yine ve yine bana sonradan haber vermişti dışarıda yiyeceğine ve ben de ona göre yemek hazırlamıştım. Birlikte yeriz diye.

Salona geçtiğimde koltukta uyuyan Bertanla karşılaşmam hiç sürpriz olmamıştı. Gece davalara bakmak uğruna uykusuz kalıyor gündüz de koşuşturmadan doğru düzgün oturmuyordu bile. İşte böyle ilk bulduğu yere yığılıp kalıyordu. Onu uyandırmaya kıyamadığım için kenardaki turuncu battaniyeyi aldım. Battaniyenin tenime değen yumuşacık yapısı çocuklğumun en güzel şahitlerindendi. Küçükken üstüme örtmeyi sevmez, sürekli üstüm açık uyurdum. Hiçbir yere sığamayan bir çocuktum. Annem ise inadına bu battaniyelerle üstümü örterdi. Ne kadar atarsam atayım o battaniyeyi sabah kalktığımda üstümde bulurdum.

Ben de annem gibi yavaş bir şekilde Bertan’ı nüstünü örttüm. Tam o sırada da merdivenden eve topuklu ayakkabının tok sesi yayıldı. Bertan’ın bu sese uyanmamasını dua ederek merdivenin önüne doğru ilerledim. Bizim kızın gitme vakti gelmişti anlaşılan.

İkimiz de aynı anda merdivenin sonuna ulaşınca yüzünden heyecan akan Peri konuşmasın diye hemen elimle ‘sus’ işareti yaptım. Kaşlarını çatıp anlamdırmaya çalışırken ben de arkamızda mışıl mışıl uyuyan Bertan’ı gösterdim. Peri’nin yeşil gözleri Bertan’ı bulunca kaşlarını kaldırdı aynı zamanda da ‘eyvah’ dercesine alt dudağını dişledi.

İkimiz aynı anda salonun çıkışına doğru ilerlemeye başladık. Peri’ye nasıl olduğunu söylemezsem hayatta beni bırakmazdı. Halbuki evden pijamayla çıksa bile herkesi ona baktıracak kadar güzel, alımlıydı. O ise bunun gayet de farkındaydı ama yine de kendine özenmeyi çok seviyordu. Ben de onun bu çocuksu heyecanıyla hazırlanmasını seviyordum.

“Nasıl olmuşum bacım, bir yorumla bakim.” Elleriyle vücudunu baştan aşağıya gösterince gayet ciddi bir şekilde onu inceledim. Vücudunu iyice saran elbisesinin ön tarafında hiç dekolte yoktu. Kolları omuzda bitiyordu. Zaten incecik olan belini, mavi elbise daha da ince göstermişti. Alt tarafa doğru kabaran elbise tam baldırlarında bitiyordu. Fiziğini arşa çıkıran bu elbiseyi seçmemiz her açıdan iyi olmuştu. “Daha bitmedi,” beğeniyle bakan gözlerim onun hoşuna gitmiş olacak ki gülerek arkasında sırt dekoltesini gösterdi. Hafif lekeler olsa da göstermekten çekinmediği sırtını görünce direkt ıslık çaldım. “Bu nedir hanımefendi?” Kalbimi tutup muhteşem oyunculuğumla bayılacakmış gibi yaptım. “Güzelliğiniz kalbime zarar,” Peri bu halime gülüp koluma vurdu şımarıkça. Direkt toparlanıp ciddi halime büründüm. “Yeterli, gidin evimden.”
Beni ciddiye almayıp vestiyerdeki siyah, küçük çantasını aldı aynı zamanda da bana sırıtıyordu. “Ya,” ben ise kendime taviz vermeyip “ciddiyim hanımefendi, defolun evimden. İki yüz vermeye gelmiyor hemen şımarıyor.”

“Yine hangi dizi karakterine büründün acaba?”

“Benimle izlemediğin dizilerden biri.”

“Duyan da seninle hiç vakit geçirmiyorum zanneder.”

“Geçiriyor musun?”

Son kez aynaya bakmak için vestiyere yöneldiğinde duraksadı. “Daha dün birlikte yemek yedik,” elleriyle sarı saçlarını düzeltmeye devam ederken ben daha fazla cevap vermedim. Peri ise sessizliğimi umursamayıp kendini son kez kontrol etti ve benim yanıma gelip yanaklarımdan öptü. “Seni seviyorum,” sesindeki yaramaz çocuk içimi hemencecik yumuşacık etmişti. “İyi eğlenceler canım.”
Peri evden çıkıp taksiye binesiye kadar kapıyı kapatmadım. Belki dönerken araba kullanacak halde olmaz diye arabamı almamıştı. O yüzden taksiyle gitmek zorunda kalmıştı. Zaten yakın bir mekana gidecekti.

Çocuğunu arkadaşlarıyla gezmeye yollamış anne endişesi ve edasıyla içeriye geçtim. Umarım günü karakola uğramadan bitirebilirdi. Umarım ki tekrardan bu kadar stresli maceraların eşiğinde bulmazdım kendimi.

Bertan’sız bir şeyler yemek istemediğim için o uyanasıya kadar kitaplarımla ilgilenmeye karar vermiştim. Kitaplar da canlıydı aslında. Onlar da ilgi isterdi. Her yazarın kitabı onunla ilgilendiği kadar güzeldi, iyiydi. Bir şeye sahip olmak istiyorsan ona elinden gelenden daha fazla ilgi vermeliydin.

Ben de elimden geldiğince her kitabımla ilgilenmeye çalışıyordum.

Ama bir kitabım vardı ki uzun zamandır yazmama rağmen hala benimleydi, hala benim onunla ilgilenmemi istiyordu. Kimseyle paylaşmadığım tek kitabım da oydu. Kitaplarım aslında benim çıplak kalmış hallerimdi. Her kitabımda farklı duyglarımm, hislerim, farklı bir ben vardı. Hepsini gösterebilirdim, hepsini paylaşabilirdim. Ama onları… Arman‘ı birileriyle paylaşmaya hazır değildim. Ona duyduğum korkunç
kıskançlığımı ortaya çıkarmaya hazır değildim.

Ben kendi yarattığım korkunçlukla yüzleşebilecek kadar cesaretli değildim.

Bertan’ın yattığı koltuktan en uzakta olan tekli koltuğa geçip kucağıma da bilgisayarımı yerleştirdim. Düzenlemem gereken bölümler olduğu için yine kendimi onun hikayesinde buldum. Acaba onun gerçek hikayesi nasıl yazılmıştı? Hikayenin diğer başrolüyle tanışmış mıydı?
Kafamı sallayarak kalbimi çürüten bu düşünceleri sildim kafamdan. Bertan uyanmasın diye salonun ışığını kapatmıştım ama karanlıkta da kalmak istemediğim için mutfağın ışığını açık bırakmıştım. Bu sayede içimi karartan daha demin düşündüklerimden sonra kasılan bedenimi gevşemesini sağlayan loş bir ortam oluşmuştu.

Yazdığım romanın rastgele bir bölümünü seçip yavaş yavaş okuyup düzenlemeye başladım.
İnsan ne yaşarsa yaşasın bir süre sonra toparlanmak zorunda kalırdı. Bu zorunluluk bazen kendisi içindi bazen de sevdikleri için olurdu. Ama her zaman zorunluluk olurdu.

Arman ne yaşarsa yaşasın yine ve yine arkasında bırakmak zorunda kalmıştı. Mutlu etmek için zehirli günlerini gömmek zorunda kalmıştı. Bazen tek duası gömdüklerinin bir anda karşısına çıkmamasıydı. Arkada bıraktıklarıyla değil yanında kalmak zorunda olduklarıyla ilgilenmek istiyordu. Ama yaşadığı adaletsizliğe de sessiz kalamıyordu. Haykırdıkça haykırası geliyor her yeri yakıp kavurmak istiyordu. ‘Tek gören ben miyim’ diye bu adaletsizliğe sessiz kalan insanların yüzüne yüzüne bağırmak istiyordu. Ama yapamıyordu. Yapsa bile umursamazlardı. Ateş düştüğü yeri yakardı. Arman bazen etrafındaki insanlara da ‘ benimle yanacak yok mu ulan’ diye haykırmak istiyordu. Sadece istemekle kalıyordu. Çünkü etrafındaki kimse o kadar cesaretli değildi. Sevdiği kadın bile…

“Seçebildiniz mi beyefendi?” Kuyumcunun bıkkın sesiyle kafasını gömdüğü yüzüklerden kaldırdı Arman. Neredeyse yarım saattir sevdiği kadının parmağına yakışacak bir yüzük arıyordu. Asel’e her şeyin yakışacağını biliyordu ama yine de onun beğeneceği bir yüzük almak istiyordu. Birkaç kuyumcu gezmişti ama bir kaşif gibi dikkatli ve titiz olduğu için hala aradığını bulamamıştı.

“Seçemedim,” buradan ümitli olmasına rağmen hala istediği gibi bir yüzük bulamamıştı. Yüzüklere bakarken Asel’i düşünüyor, nasıl bir yüzük onun parmağına layık olabilir diye gezdiriyordu gözlerini pırlantaların üstünde.

Tam buradan da ümidi kesmiş çıkacaktı ki son anda gözüne çarpan yüzükle adımları durdu. İşte aradığı yüzük buydu. Sevdiğinin parmağına takmak istediği yüzük buydu. Yüzükdeki pırlanta gül şeklinde çerçevelemişti ve gözleri kamaştıracak derecede güzeldi. Her bakan bir daha döner bakardı. Bakmalara doyamazdı aynı Arman’ın Asel’e bakmalara, öpmelere doyamadığı gibi.

Arman’ın gözünün nereye takıldığını fark eden satıcı hevesle lafa atıldı. “Bu çok özel bir parça. Sizin için özel olan kadının parmağını hak edecek türden.” Arman daha fazla düşünmedi ve gül kokulu sevgilisine, gül gibi olan sevgilisine anca böyle bir yüzük takabilirdi.

Fiyatını bile sormadan tek bir dokunuşuyla gönlünü cennete çeviren kadını mutlu edeceğini düşündüğü o yüzüğü aldı.

Asel yanında kaldığı sürece onun için her şeyi yapardı.


Yaklaşık 2 saat geçmesine rağmen Bertan hala uyanmamıştı. Ben de kitabımla ilgilenmeye kendimi kaptırdığım için yine ve yine bedenimi halsiz bırakan, beynimin kendini etrafa kapatmasına sebep olan açlığımı yine unutmuştum. Fakat sonunda yazdığım kelimeler birbirine karışmaya başlamıştı. Ben de bilgisayarımı kapatıp Bertan’ı uyandırsam mı uyandırmasam mı diye düşünmeye başlamıştım. Tam o sırada da vücudumun korkudan titremesine neden olan zil sesiyle Bertan sonunda gözlerini açmıştı. O yeşil gözlerini kırpıştırıp ayılmaya çalışırken ben hızlanan kalp atışlarımı düzene sokuyordum. Aniden yükselen sesler her zaman kalp ritmimin bozulmasına sebep olurdu.
Geçmişin ben de bıraktığı tonlarca izden, yaradan sadece bir tanesiydi.

Bertan daha tam ayılamadığı için beni görmemişti ama cebinde olan telefonunu eline alıp az önce çaldıran kişiyi tekrar aramaya çalıştı. Oda karanlık olduğu için telefonuna gözlerini kısarak bakıyordu,dağılan saçlarıyla bitişen bu görüntü gülümsememe sebep olmuştur. Tam o sırada mideme giren kramplar acıktığımı tekrar tekrar hatırlatmıştı.
Bertan telefon konuşmasını bitirince yemek yeriz diye düşündüğüm için tencereleri, yemekleri ısıtmak için alıp mutfağa götürdüm. Ben özenle yaptığım yemekleri ısıtırken buraya doğru gelen adım sesleri Bertan’ın habercisiydi. “Mısra,” aynı zamanda duyulan sesiyle yüzümü kapıya doğru döndüm. Kapıdan ceketini giymeye çalışan Bertan ile karşılaşmam yüzümdeki gülümsemeyi silip atmıştı.

Gidecekti.

“Davayla ilgili acil bir gelişme olmuş çıkıyorum ben canım,” karşıma geçip alnımı öpmeye çalışınca geri çekildim. “Yemek yemeye bile mi vaktin yok?” Kırılgan çıkan sesimle yeşil gözlerini benimkilerle buluşturdu. “Orada bir şeyler atıştırırım.” Diye söylendi umursamaz bir sesle. Sonra alnımdan öpüp ayrıldı önümden ve hızlı adımlarla mutfağın çıkışına doğru ilerledi. Ben arkasından ilerlerken tekrar konuşmaya çalıştım onunla. “Ama,” ve bu sefer hızlıca konuşarak böldü beni. “Balım biliyorum aç kalmamı istemiyorsun ama hallederim sen beni düşünme,” ayakkabısını da beni susturduğu hızda giydi ve arkada kırılmış bir kalp bıraktığını anlamadan davalarını çözmeye gitti. Ben ise bu sefer kapıda elinden oyuncağı alınmış bir çocuğun kırılmış hevesiyle kalakaldım. Gözlerim dolsa da ağlamadım onca kırıklığın üzerine. Ağlarsam kırıldığım yerden tekrar birleşemezdim. Bir kere açığa çıkarsa duygularım kırmadan, parçalamadan geri yerine dönmezdi.

Vücuduma değen buz gibi soğuğa rağmen birkaç dakika bekledim kapının önünde. Belki geri döner umuduyla.

Dönmedi.

Ben ise alıştığım yalnızlığımın içine geri döndüm. Çaresiz ve yavaş adımlarla… Ölü bir bedeni aratmayan hissiz hareketlerimle önce ocağın altını söndürdüm. Nasıl olsa yemek yiyecek olan yoktu.

Hevesle hazırladığım masayı hayal kırıklarıyla topladım.

Etrafı toplayıp yatağıma uzandığımda bile üstümdeki hissizliği atamamıştım. Öyle hissiz bir şekilde uyumaya çalıştım.

O kadar duygusuz hissediyordum ki bu yataktan canlı bir şekilde çıkabileceğime olan inancımı bile yitirmiştim.

Ah be Mısra'm...

Mısra yanındaki kalabalığa rağmen yalnız hissedenler için...

Bölümü nasıl buldunuz?

Yaman ve Mısra ilişkisini sevdiniz mi?

Ben yazmaktan çok keyif alıyorum. Çünkü Mısra hayatı ciddiye alan birisi değil Yaman da onun yanında savcı kişiliğinden ayrılıyor. Gerçekten tuhaf bir ikili.

İlerideki bölümler için tahminlerinizi benimle paylaşmayı unutmayııın!