3. bölüm · Yalnızlığın Gölgesinde

3: Canavarın Kalbindeki İzi

Ay She

Keyifli okumalar!

Küçüğüm- Sezen AKSU

Bu şarkı Mısra'dan babasına... Her babası aklına geldiğinde ya da herhangi bir karakterin babasıyla ilgili bir şeyler yazacağı zaman dinlediği iki şarkı var. Biri bu diğeri... Diğerini de ilerleyen bölümlerde öğreniriz:)

Ha bir de ninni. Gerçi onu dinlemeyi sevmez. Ama siz yine de dinleyin olur mu?

Bu bölüm babasının hatalarıyla büyüyen minik kızlara...

Bazen hayatta bazı anıları bir daha yaşamak istemezsin,o anıların üstünü tamamen kapatmak istersin. Tamamen kapatayım ki bir daha o anılar gün yüzüne çıkamasın, aklıma gelmesin, beni zayıf olduğum bir zamanda kıskıvrak yakalayamasın diye düşünürsün. Ama öyle bir an gelir ki... Hayat bile isteye gömdüklerini senin kucağına bırakıverir. Kaçacak yer ararsın, bulamazsın. Seni görünmez yapacak bir yer ararsın ama her yer seni açıkta bırakır.

İşte o zaman kabullenirsin.

Çaresizliğini kabullenir ve çaresizliğine ayak uydurmak zorunda kalırsın. Ayak uydurmadığın her dakika, her saniye senden yavaş yavaş bir şeyler koparır. Yavaş yavaş yok olmaya adım atarsın. Fakat kabullendiğin o çaresizlik, benliğini yok etmeye yemin etmiştir. Ya kendinden vazgeçersin ya da benliğinden.

İşte ben hayatım boyunca iki seçenek arasında savrulup durmuştum.
Artık dayanamadığım bana dayatılanı seçmiştim. Bu sayede ayaktaydım. Ayaktaydım ama eksiktim.
Mısra her zaman eksikti. Her zaman ona dayatılanlarla büyüdüve hala ona dayatılanlarla yaşamaya devam ediyor. Eksik ama yalnız değil. Hayır, eksik ve yalnız.

Ama keşke kaybettiğim tek şey benliğim olsaydı. Sahi ben benliğimi kaybetmiş miydim yoksa zaten en başından beri var olmamış mıydı?

Küçükken de babam beni sevsin diye onun istediği gibi olmaya çalışırdım. O ne derse hemen kabul eder, bir an bile sorgulamazdım. Büyüdüm, babam yoktu ama yine bana dayatılanlar vardı. Babamla değil bana dayattıklarıyla büyümüştüm. Çevrem beni değil bana dayatılanları sevmişti.

Çünkü ben yalnız kalmamak için her ortama, her insana ayak uyduran biriydim. Çünkü ben sevilmek için değil, yalnız kalmamak için çabalıyordum. O yüzden ortamına, insanına göre şekil alıyordum.

Şu an bulunduğum olağanüstü duruma bile ayak uydurmaya çalışan zavallı biriydim ben.

Gözlerim duygusuz bir şekilde önceden yabancı olduğum ama son zamanlarda varlığına alıştığım evde gezindi. Yine ve yine buradayım. Bu evin önündeyim. Her buraya geldiğimde bu evin girişinde oluyordum. İlk başlarda bulunduğum yerden tek bir adım atmaya bile korkarken şimdilerde sanki kendi evimmiş gibi eve rahatça girebiliyordum. Fakat içeriye sadece birkaç adım atabiliyor sonra da evimde, güvenli alanımda buluyordum kendimi.

Bu durumun psikolojik olduğunu söylediler, halüsinasyon görüyorsun dediler, her şey düzelecek bize güven dediler. Ama ne yaparlarsa yapsın düzelmedi. Psikoloğa gittim, psikiyatriye gittim. Bana fayda ettikten sonra sorun olmayacağını söyleyip ilaç bile aldım. Belli bir süre beni ölüye çeviren o ilaçlara katlandım. Bir süre sonra düzeleceğime olan inancım gitti ama sırf Bertan için devam ettim. Bertan'ın içi rahatlasın diye ölü gibi yaşamaya devam ettim. Ama en sonunda dayanamadım. Onlara 'geçti, bitti. Artık halüsinasyon görmüyorum,' diye sevinç çığlıkları atmıştım. İçimde ise beni yiyip bitiren çığlıklar devam ediyordu.

İlaçları bıraktıktan sonra hayat daha yaşanılabilir hale gelmişti. Ne olursa olsun bir daha o ilaçlara başlamamaya yemin etmiştim. Bu yüzdendi herkese yalan söylemem.

Delirmenin kıyısından geçiyordum ama onlar beni sahil kıyısındaymışım gibi huzurlu sanıyorlardı.
Ben ise tekrardan kendimi ezerek onlardan her şeyi gizlemiştim.
Mesela bir gece ansızın kendimi bir mezarda bulmuştum. Muhtemelen küçük bir çocuğa ait mezarın başında öylece durmuştum. Mezar taşında yazan isim ise hafızamdan silinip gitmişti. Yağmurlu bir gecede sokakta, başka bir gün lunaparkta... Ama en çok bu evde.

En çok bu evde kendimi bulmuştum.

Şimdi yine aynı evin önünde boş bakışarla evi izliyordum.

Alıştığım gibi yavaş yavaş adımladım ve yalnızlıktan kasvet basmış evin bahçesine girdim.Yavaş yavaş paslanmaya yer tutmuş mavi kapının açık olması şaşırtıcıydı. Her zaman kapalı olan kapı bugün açıktı. Karşımda duran ev iki katlıydı ama çok büyük değildi. Tuğladan yapılmış ev koyu yeşile yakın bir tona boyanmıştı ve bazı yerlerde boyalar döküldüğü için kahverengi ahşaplar kendini gösteriyordu. Ön tarafta oldukça büyük bir balkon vardı ve balkonun demirliklerine asılmış çiçek dolu bir sürü saksı vardı. Pencere kenarları kahverengi ahşap olan ev alışılmadık renklilikteydi. Genellikle insanlar risk almamak için alışılmış renklerden giderdi ama bu ev farklıydı.

Canlıydı.
Evin içindeki canlılık dışarıya taşmış ve bütün evi, bahçeyi sarmıştı.

Yani önceden daha canlıydı aslında. Bu sefer çiçekler biraz solmuştu. Şimdiye kadar bu kadar güzel bakan kişiler şimdi niye ilgilenmiyordu ki çiçeklerle? Yoksa benim negatif enerjim mi etkilemişti onları? Annem bitkilerin en ufak duygudan etkilenebileceklerini söylerdi. O yüzden onlarda ilgilenirken en ufak negatiflik saçan duygudan uzak kalmaya çalışırdı. Zaten çiçeklerini görünce bile yüzünde güller açıyordu.

Annemin dünyası ben, babam ve çiçeklerinden ibaretti. Şimdi ne annem vardı ortada ne de onun dünyası...

Boyları biraz uzamış çimlerin içindeki taşlı yoldan arka bahçeye doğru yürümeye başladım. Ön bahçede çok fazla yeşil alan yoktu ama arka bahçeye adım attığınız an içiniz huzur doluyordu. Her yer yeşildi, her yerde çiçekler vardı. Arka bahçede yaşamın izleri vardı, bir zamanlar evimin arka bahçesi gibi...

O yüzden en çok burayı seviyordum. Bana eski günleri anımsatıyordu. Bana yaşamak ne demek onu hatırlatıyordu.

Arka bahçeye adım atar atmaz bütün yüzüme güneş ışınları yayılmıştı. Bu durum beni rahatsız etmişti bu yüzden ellerimi yüzüme doğru siper aldım ve ilerlemeye devam ettim. Bahçenin ferah kokusu burnuma ulaşınca kasılan bedenim gevşemiş, yüzümde küçük bir tebessüm oluşmuştu. Güneşin bana vurmadığı bir yere geçip elimi yüzümden çektim. Bahçenin ortasına doğru geldiğim için burnuma ulaşan koku artmıştı. Buna eş zamanlı olarak da gözlerim dolmuştu.

Bu koku annemdi.
Bu bahçe annemdi
Bu bahçe annem kokuyordu.

Sanki şu an annem yanımdaydı da biz birazdan bahçedeki sebzeleri, meyveleri toplayacaktık.

Sebzeleri topladıktan sonra ben oyun oynamaya devam edecektim. Annem ise topladığımız sebzeleri, meyveleri iyice yıkayacaktı. Ve o taptaze sebzelerle yemek yapmaya başlayacaktı. Babamın eve geliş saatine kadar çeşit çeşit yemekler hazırlar sofrayı kurardı. Ben de elimden geldiğince ona yardım ederdim.

Sonra babam gelirdi. Anneme aldığı çiçekleri ona verir sonra da yanağına kocaman bir öpücük kondururdu. Üstünü değiştirip tekrardan yanımıza geldiğinde ise hep birlikte yemeğe otururduk.

Babam heyecanlı heyecanlı o gün başına gelenlerden, yaptığı projelerden bahsederdi annem de hevesli bir şekilde onu dinlerdi. Birlikte konuşurlar, gülerlerdi. Ben de yüzümde buruk bir gülümsemeyle onların bu halini seyrederler, yemeğimi yer ve masadan sessizce kalkardım.

Evet, onların aşkı çok büyüktü.
Onları aşkı beni ihmal edecekleri kadar büyüktü.

Özellikle babam beni çoğu zaman görmezden gelirdi. Bazen annemi mutlu etmek için benimle ilgilenirdi. Onun dışında çok fazla yanıma uğramaz, benimle bir yerlere gitmek istemezdi. Annemler dışarıya çıktıklarında ya da iş yemeğine gidecekleri zaman benimle uğraşmak istemez Sare'lere bırakırlardı beni.

Ama ne olursa olsun ben annemi çok özlemiştim.
Ben annemle vakit geçirmeyi çok özledim.
Daha fazla eskiye dalmak istemedim. Her eskiye ait düşünce beni biraz daha zayıflatıyordu. Bu yüzden beni zayıflatanları düşünmeyi bıraktım.

Gözlerim bir an sebze, meyve dolu olan tarlaya takıldı. Yavaş yavaş solmaya başlamışlardı. Tarlaya biraz daha yanaştığımda ise toprağın kupkuru olduğunu fark ettim. Uzun bir süre sulanmamış bitkiler tabii ki de kendilerini salmışlardı. Hatta bazıları yine iyi dayanmıştı.

Ben de dayanmaya çalıştım. Sebzelere ve meyveleri umursamamaya çalıştım. Ama içimde annemi özleyen çocuk buna engel oldu. Annemden sonra doğru dürüst bu işlerle uğraşmamıştım ama şimdi yapmalıydım. En azından hala hayatta olanları ölülerden kurtarmalıydım. Nefes almayı bırakanlar nefes almaya çalışanlara engel olmamalıydı.

Etrafı taşlarla kaplanmış tarlanın yanına diz çöktüm ve annemi düşünerek solmuş bitkileri ayıklamaya başladım. Şimdi annem olsa ev sahibinin ilgisizliğine söylenir ve teker teker ilgilenmeye başlardı bitkilerle.

Sürekli olan ilgisizlik her canlının sonu olabilirdi.
Karşılık istenmeden gelen ilgi ise ölmek üzere olan bir canlıyı ayakta tutabilirdi.

Solmuş bitkileri tek tek ayıklayıp meyve ve sebzeleri bir nebze olsun kurtarınca yüzümdeki tebessüme engel olamadım. Ellerimi çırpıp ayağa kalktığımda ise gözlerim bir hortum veya çeşme arıyordu. Duvar dibinde olan pembe hortum gözüme çarpınca hızlı adımlarla oraya gittim. Çeşmeyi orta ayarda açıp hortumla beraber tarlanın oraya gittim. Yavaş yavaş sebzelere ve meyvelere can suyu vermeye başladım. Yeterince suladığımı anlayınca bu sefer de çitlerin önün dikilmiş çiçekleri suladım.

En sonunda hortumu çiçeklerin oraya bıraktım ve çeşmeyi kapattım. Çeşmenin yanında durdum ve ellerimi belime atıp yüzümde küçük bir tebessümle bahçemi seyrettim.
Avel avel bahçeyi izlemeye son verdiğimde ise tekrardan tarlaya doğru adımladım. Ayıkladığım bitkileri tarlanın oraya bırakmıştım. Onları çöpe atmak için elime almıştım ki ben daha doğrulmadan arkamdan bir ses yükseldi.

"Kim var orada?"

Biraz uzaktan gelen sesle kalp atışlarım hızlanmış, vücudum titremişti. Çok uzun süredir bir yerlere ışınlanıyordum ama ilk defa birisinin sesini duymuştum. Eğer arkamı dönersem de o kişinin yüzünü görecektim. Bunun heyecanı ve endişesiyle ellerim titremeye başlayınca elimdekileri yere düşürmüştüm.

"Sana diyorum, kimsin?"

Tam arkamdaki adama cevap verecektim ki kulağıma gelen silah sesi buna engel olmuştu. Arkamdaki adam bana silah çekmişti. Bu hem hareketsiz kalmama hem de ağzıma gelen tüm sözcükleri yutmama sebep olmuştu.
Sırtıma dayanan silahla vücudum ürpermişti. Sanki silahın soğukluğunu üstümdeki kıyafetlere rağmen hissediyordum. Bu da istemsizce ellerime kaldırmama sebep oldu. "Ben..." diyebildim sadece. Niye konuşamıyordum? Niye kendimi açıklayamıyordum? Resmen dilimi yutmuştum. Korkudan bedenim titreken arkamdaki adam tekrardan konuştu.
Ters bir hareket yaparsan acımam, vururum. Yavaşça bana dön ve seni kimin gönderdiğini söyle bana!" Sona doğru bağırmış ve silahıyla sırtıma daha da baskı yapmıştı. Konuşmak istiyordum, anlatmak istiyordum ama yapamıyordum. Bir şey bana engel oluyordu ve ben çaresizce onun beni vurmasını bekliyordum.

Gözümden damlayan yaşla derin bir nefes aldım. Hayır, şu an ağlamak istemiyordum. Şu an sadece konuşmak ve bu durumdan kurtulmak istiyordum. Sırtımdaki silah pijamamın altındaki tenimi yakıyordu ama vücudum şu an resmen buz tutmuştı.
Ağzımdan tek bir kelime dahi çıkmadığı için onun ilk dediğini yapmak zorunda kaldım. Yavaş yavaş ona doğru dönmeye başladım. Gözlerim kapalı ona doğru döndüm ve sessizce onun konuşmasını bekledim.

Kirpiklerimden ayak tırnaklarıma kadar titrerken sadece bekledim. Ama ne onun sesini ne de silah sesi duymadığım için en sonunda gözlerimi açtım. Gözlerimi açmamla tutuğum nefesi vermem bir oldu ve yukarıda tuttuğum ellerimi indirdim. Tekrardan evimdeydim. Tekrardan güvenli alandaydım. Sırtıma dayalı bir silah yoktu.

Evimdeydim.
Burası benim evimdi. Benim mutfağım...

Kasılan bedenimi rahatlatmaya çalıştım ama imkansız gibiydi. Daha çok kasılıyordum ve nefes alamıyordum. Nefes almayı ne zaman bırakmıştım onun bile farkında değildim. Kulağıma ulaşan birkaç uğultu başımın ağrımasına ve dönmesine sebep olmuştu. Bu yüzden tutunacak bir yer aramış en sonunda kapının yanında bulunan buzdolabına tutunmuştum. Kulağımdaki uğultu artarken dönen dünyam da bazen karanlığa bulanıyordu. Bunlardan kurtulmak için kapıya doğru adım atmayı denedim. Kapının girişine gelmeye başardığımda ise nefesim iyice kesilmişti ve elim kapıdan kayıp boğazıma gitmişti. Artık hiçbir yerden tutunamadığım için de ayaklarım beni taşımayı bırakmıştı.
Bedenim sert bir şekilde zemine serilmeden önce ise Bertan'ın sesini duyar gibi olmuştum.
Sonrası ise benim için karanlıktan ibaretti.

Karanlıktı. Ama tanıdıktı.
Karanlıktı. Ama yabancı değildi.
Karanlıktı. Ama güvenliydi.
...
"Anne ben bahçeye çıkıyorum," ön tarafta bulunan küçük botunu arka bahçeye getirip giymeye çalıştı Mısra. Aynı zamanda heyecanlı bir şekilde annesine seslenmişti. Ortadan kaybolup onu endişelendirmek istemezdi. Pembe botlarını çok seviyordu ama zar zor giyebildiği için aynı zamanda nefret ediyordu. En sonunda parmaklarını acıtsa da botlarını giyebildi ve seke seke verandanın merdiveninden indi.

Bahçede oynamayı çok severdi ama maalesef ki sabah yağmur yağdığı için bugün oyununu ertelemek zorunda kalmıştı. Yağmur durunca da koşa koşa odasından çıkmış ve bahçeye inmişti.

"Yağ satarım bal satarım," anaokulunda arkadaşlarıyla oynadığı oyunun şarkısını söylerken oradan oraya koşuyordu. Canı o oyunu oynamak istemişti ama şu an arkadaşları yanında yoktu. Bu yüzden o da yağmur yağınca oluşan göldüklerin içinde zıplamaya başladı. Her zıpladığında, toprakla birleşince kirlenen su eşofmanına sıçrıyordu. O ise bunu umursamayıp kendi kendine şarkı mırıldanmaya ve koşuşturmaya devam etti.

Yazgı ise kızının bu halini üst kattaki odasının penceresinden izliyordu. Evlerinin bahçesinin olması kızları adına çok iyi bir şeydi. Çünkü Mısra ele avuca sığmayan bir çocuktu. Yaramaz değildi aksine annesinin, babasının sözünden çıkmazdı ama oyun denildiği an kendini kaybederdi.

Hafta içi her gün anaokuluna gider, orada biraz olsun enerjisini atardı. Ama eve geldiğinde de durmaz kendi kendine oyunlar uydururdu. Bazen Yazgı da onunla oynardı. Bazı oyunlar da yanlış şeyler yaptığı için kızı bilmiş bir edayla onu uyarırdı. En çok bu hallerini seviyordu, Yazgı.

Kızı kendisi gibiydi. Bir şeye başladı mı yanlış olsa da kendinden emin durur ve devam ederdi.

Kocası ise kızının bu davranışından hoşlanmazdı. Kızının bilmiş bilmiş konuşmasından hoşlanmazdı. Onu kendi kurallarına göre büyütmek isterdi ama Mısra küçük bir çocuk olmasına rağmen babasına çoğu zaman karşı çıkardı.
Yazgı kendine çok iyi bir eş seçmişti. Bir dediğini iki etmez, sürekli onunla ilgilenir sanki her an onu terk edecekmiş gibi dolaşırdı peşinden. Bu da Yazgı'nın hoşuna giderdi.onun gururunu okşardı. Ama son zamanlarda hoşuna gitmeyen bir şeyler fark etmişti Erhan'da.

Gerçi hep farkındaydı ama bu derece olduğunu asla bilmiyordu.

Evet, Erhan harika bir eşti ama aynı şey babalığı için söylenemezdi. Erhan Mısra'dan bazen tiksiniyor, bazen ona tahammül edemiyordu. Halbuki Mısra onun kızıydı, onun kanındandı. Mısra, sevdiği kadınla hayal kurduğu o minik çocuktu. Evlendikten sonra sürekli hayal kurarlardı, yani Yazgı kurardı. Erhan da o hayale katılırdı.
Yazgı ondan hep emin olmuştı. Eşinin iyi bir baba olacağından hiç şüphesi yoktu ama şimdilerde ne kadar yanıldığını daha iyi anlıyordu.

Yazgı hem hasta olduğundan hem de düşündüklerini vücudu kaldıramadığı için kızını izlemeye bıraktı ve yatağına geçti. Yazgı küçüklüğünden beri hem çok zayıf hem de vücudu çok güçsüzdü. En ufak gripte vücudu kendini salıveriyordu, toparlaması da çok kolay olmuyordu. Şimdi yine grip olmuştu ve ayakta duracak hali yoktu. Bazen kendi kızına bile yetemiyordu. Zaten babası kızına babalık yapmıyordu bir de annesinden mahrum kalmasına izin veremezdi. Ama doğum yaptıktan sonra hali daha da kötü olmuştu. Ne kadar ilaç kullanırsa kullansın düşük olan vitamin değerleri yükselmiyordu. Ama sırf kızı için her gün bu yataktan zorla da olsa kalkıyordu.

Mısra olmasa onu ayakta Erhan bile tutamazdı. Dayanacaktı, kızının yalnız kalmasını istemiyorsa, ondan iğrenen bir babayla büyümesini istemiyorsa düzelecekti.

Annesinin onu izlediğinden habersiz olan Mısra bu seferde çamurla oynamaya başlamıştı. Çamurla önce kendine ev yapmayı denedi, kendince başarmıştı da. Sonra o evi yaprak ve çakıl taşlarıyla süsledi. Evin kapısına çakıl taşlarıyla yol yaptı.
En sonunda tamamladığını düşününce de gülerek çamurlu ellerine baktı. Sonra ise yine kendi kendine şarkı söylemey başladı. "Ellerim tombul tombik," durdu ve bahçede kıkırtısı yayıldı. "Kirlenince çok komik,"diye şarkı söylemeye devam etti. Sonra aklına bahçedeki annesinin çiçekleri geldi.

Annesi bugün çiçekleri sulamamıştı. Unuttuğunu düşündüğü için eve doğru koşmaya başladı, annesine çiçeklerini hatırlatmak için.

Verandanın merdivenlerinden hızlıca çıkıp kapıdan içeriye girdi. O an hızlıca annesine haber vermek istediği için ne çamurlu botları ne de ellerini umursadı. Annesini bulmak için alt kattaki tüm odalara girmişti. Aynı zamanda da annesine sesleniyordu ama annesi ona cevap vermiyordu. Bu yüzden üst kattaki odasına çıktı minik Mısra. Odanın kapısını çamurlu elleriyle yavaşça açtı ve içeriye girdi.
Annesini uyuduğunu görünce soğuktan morarmış dudaklarını dişledi ve ses yapmamaya özen göstererek küçük adımlarla çıktı odadan. Kapıyı da ardından kapattı.

Annesi çok güzel uyuyordu, onu uyandırmak istememişti ve o an annesine sürpriz yapmaya karar verdi. Annesini çok mutlu olacağını düşündüğü için heyecanlanmış ve minik kalbi hıphızlı atmaya başlamıştı.

"Annem beni daha çok sevecek," diye düşündü çocuk aklıyla. Ve hiç vakit kaybetmeden tekrar bahçeye indi. "Annem uyanmadan bitirmeliyim sürprizimi," minik Mısra annesini düşünerek çiçek bahçesine vardı ve annesinden gördüğü gibi bazı çiçekleri, otları yolmaya başladı. En son yeterli olacağına karar verdi ve yolduklarını bahçedeki küçük kulübede bulunan poşetlere doldurdu. Bir poşet ağzına kadar dolunca "annem yapınca bu kadar dolmuyordu poşet,"diye düşündü. Ama sonra sürprizin heyecanına kapıldı ve poşeti kenara bıraktı.

Bu sefer de koşa koşa hortumun oraya gitti. Çeşmeden suyu sonuna kadar açtı ve hortumu eline alarak tekrardan çiçeklerin yanına koştu. Hortumu birkaç kere üstüne doğru tuttuğu için ıslanmıştı ama o hasta olmayı bile göze almıştı. "Yeter ki annem mutlu olsun."

Hortumu çiçekleri üstüne doğru tutmaya başladı. Tek tek çiçeklerin yanına geliyor ve üstlerine hortumla suyu boşaltıyordu. Bazı çiçekler boyunlarını büküyordu bu yüzden Mısra onlarla konuşmaya karar verdi. "Annem ilgilenmedi diye küsmeyin, bakın bugün de kızı sizinle ilgileniyor." Akan burnunu çekti. "Hem aramızda kalsın ben size daha çok su vereceğim." Annesi hep onlara daha az su veriyordu. "Ben az su içince susuyorum, siz de susamışsınızdır."

Hortumu tuttuğu için kolları ve elleri yorulmuştu. Bu yüzden çiçeklere birkaç bir şey daha söyleyip hortumu kapatmadan tuğlalarla çevrili çiçek bahçesinin içine koydu. "Biraz daha su vereyim ki hiç susamasınlar," diye düşünmüştü Mısra. Ama aynı zamanda da burada soğuk suyun akmasını beklemek canını sıkıyordu. Islanan kazağı ve eşofmanı ilk başta onun küçük vücudunu rahatsız etmiyordu ama şimdi esen rüzgarla beraber kıyafetlerinin ıslaklıkğı bıçak gibi keskin soğuk olarak vuruyordu bedenine.

Önce dizleri titremeye başlamıştı sonra ise soğuktan dolayı kızarmış elleri ve en sonunda dişleri birbirine vurmaya başladı. Mısra hortumdan gelen boğuk su sesini dinlemeye devam ederken üşüdüğünü düşünmemeye çalışıyordu. Burnuna dolan çiçeklerin ve ıslak toprağın kokusu onu mayıştırmıştı çünkü annesini anımsatıyordu bu koku. Daha fazla dayanamadı küçük vücudu bu buz gibi soğuğa ve "biraz ısınıp, gelirim," diyerekten eve doğru yürümeye başladı. Vücuduna işlemiş soğuktan kurtulduğu an buraya gelecek ve çiçeklerin suyunu kesecekti. Çünkü annesi her şeyin azının zarar olduğu gibi fazlasının da zararlı olduğunu söylemişti.

Eve doğru attığı her adımda 'şıp, şıp' diye sesler yükseliyordu ayakkabasının altından. Kollarını vücuduna sarmış vücudunu onu uçurmaya yemin etmiş gibi esen rüzgardan koruyordu. İlk dışarıya çıktığında bu kadar rüzgar yoktu. Verandanın merdiveninden bu sefer yavaşça çıktı. Tahtaya bastığında çıkan gıcırtı onun dişlerini sıkmasına sebep oldu. Çok gıcırıdıyordu bu tahtalar.

En sonunda kendini keskin soğuktan kurtardı ve sıcacık olan evin içine girdi. Evinin tatlı sıcaklığı onun kasılan vücudunun gevşemesini sağladı. Yavaş yavaş kolları çözüldü. Sonra yüzüne vuran sıcaklıkla dişleri birbirine vurmayı kesti. Gözleri de kapanmak için diretince Mısra ilk başta tekrardan akan burnunu sesli bir şekilde çekti. Oda onun burun çekme sesiye doldu.

O buna kendi kendine gülüp odanın ortasında duran koltuğa doğru çamurlu botlarıyla adımladı. "Yine çıkarmayı unutmuşum,"kendi kendine bu duruma kıkırdayıp kahverengi, yumuşak koltuğa oturdu. Bu koltuğu yeni almışlardı. Bir tüy yastık gibi yumuşacıktı. Mısra hem vücuduna işleyen sıcaklık hem de vücudunun bulunduğu yumuşak yüzeyle birlikte iyice mayışmaya başladı. En sonunda yüzüne göre büyük olan ela gözleri yavaş yavaş kapanmaya başlayınca Mısra bu sefer kendi kendine ninni söylemeye başladı.

"Annesi onu çok, babası onu çok, herkesler onu çok severmiş, severmiş." Uyuyacağı için kısılan sesi odada duyulan tek şeydi. "Babası onu çok severmiş,"küçük olmasına rağmen bazı şeylerin farkında olmanın acısıyla söyledi ninnin bu kısmını. Sonra ise minik, morarmış dudakları da gözleri gibi kapandı. Son cümlesi çaresiz bir dilekti.

Uyanınca yaşayacakları ise çaresizliğin ta kendisiydi.
...
Mısra tatlı uykusunun en derinlerindeydik kabustaki canavar gibi babasının odada yankılanan sesi onu uykusunun bölünmesine sebep olmuştu. Daha gözünü açamamış ne olduğunu anlamaya çalışırken babasının gür sesi tekrardan kulaklarına doldu. "Sen naptın Mısra?!"
Babasının sert adım sesleriyle beraber Mısra yattığı koltuktan doğruldu. Ama hala ne olduğunu anlamamıştı. Babası yanı başına gelince gözlerini ovuşturarak onun çatılan kaşlarına, kızaran yüzüne baktı. "Baba..." uyku mahmuru bir sesle konuşmaya başlayacaktı ki karışısında deliye dönmüş adam sert bir şekilde kolundan tutmuştu. Bu yüzden cümlesini keskin bir bıçak gibi kesen bir 'ah,' sesi yükselmişti Mısra'dan.

Erhan'ın gördüğü manzara onun deliye dönmesine sebep olmuştu. Zaten kızı son zamanlarda daha çok gözüne batıyor, onu daha çok rahatsız eder olmuştu.
İşte şimdi içinde patlamayı bekleyen öfkeyi, çıkmayı bekleyen canavara engel olmayacaktı. Büyük, nasırlı elleriyle küçük kızın sağ kolundan kavramıştı. Yeni aldığı koltukta bulunan yer yer kurumuş yer yer yaş olan çamur izleri, yerdeki beyaz halıda bulunan çamurdan minik ayak izleri, aynı şekilde parkede de bulunan izler... Hepsini tekrar tekrar görmek, bunun sebebinin ellerinin arasında olan kızının olduğunu bilmek deli ediyordu onu.

Kızını sürüklediği için zeminden çıkan sesle beraber bahçe kapısına doğru ilerledi. O sırada Mısra hem canı acıdığı için hem de korktuğu için konuşamıyor, babasına olanları anlatamıyordu. Ama gözünden akan minik damlalar aslında her şeyi haykırıyordu sadece Erhan artık kızına kördü. Duyguları gözünün önünü kapamış kızının hissettiklerini, acısını görmesine engel olmuştu. Kulakları sağır olmuştu kendi kızına. Duymaktan vazgeçmişti, bunu kendi isteğiyle yapmıştı.
Zaten kızını uyandırmadan önce de şahit olduğu korkunç manzarayla tekrar karşılaşınca bir hırıltı çıkmıştı ağzından. Mısra'nın hevesle başladığı iş, annesini mutlu etmek için yaptıkları çiçek bahçesini bir göle çevirmişti. Mısra'nın hevesi, mutluluğu, kıkırtıları, çiçeklerle konuşmaları o çamurlu gölün dibini boylamıştı.
Erhan biricik karısının emeklerinin çöp olduğunu tekrar tekrar idarak etmişti. Sert adımları hala ıslak olan çimleri ezip geçiyordu. Mısra'nın ayakları ıslak zeminde sürünürken arkada izler bırakıyordu. Bu acı manzaranın ve babasının acımasızlığının küçük kalbinde bıraktığı iz gibi...

Erhan bahçenin oraya gelince durdu, derin bir nefes verdi, havaya nefesinin dumanı yayıldı. Bir taşı çatlatacak kadar sert bakışlarını sessiz sessiz ağlayan kızına çevirdi. Kolunu daha çok sıktı. Daha çok ağladı. "Memnun musun yaptıklarından?"
Mısra bahçeye bakmadan ağlıyordu. Bu Erhan'ın duygularını daha çok körükledi. Dizini ıslak olmasını umursamadan yere koydu ve Mısra'nın küçük yüzünü avuçlayıp kabusa dönüşen bahçeye çevirdi. Dizi gökyüzünden akan damlalardan dolayı ıslandı, eli ise kızının boncuk gözlerinden akan damlalardan dolayı...

Umursamadı.
Durmadı.
Devam etti.

"Sen doğduğundan beri böylesin! Her güzel olan şeyi mahveden küçük bir canavarsın!"
Bağırmıyordu. Aksine sakindi. Ama Mısra'nın yüzüne yüzüne söyledikleri bağırmasından daha çok canını yakmıştı. Karşısında tir tir titriyordu. Önceden havanın soğukluğu yüzünden titrerdi şimdi ise babasının ve sözlerinin soğukluğu yüzünden titriyordu.
"Baba..." cılız sesi babasına ulaşmış mıydı bilmiyordu. Ama babası öfkesini küçüçük yüzüne kusmaya devam etti. "Önce anneni mahvettin şimdi de onun sevdiklerini mi mahvedeceksin?!"
Mısra acıyan kolunu bırakması, söylediklerini yutması için babasına yalvarmayı istedi ama yapmadı. O gün hayatında ilk defa gururuna yenik düştü. Gerçi bundan önce nedir bilmezdi gurur. Ona yalvarmak yerine Allah'a yalvardı.

"Allah'ım lütfen annem gelsin. Özür dilerim Allah'ım, bir daha yapmam söz."Kızını Allah'a yalvartan adam hala kalbindeki zehri dudakları aracılığıyla etrafa saçıyordu. En sonunda yeterli olacağını düşündü ve elindeki minik bedeni çiçek bahçesine doğru fırlattı.
Cehennemin ateşi Mısra'nın bütün üstüne yayıldı. İşte o an cehennemini cennete çevirecek o sesi duydu.
"Kızım!" Annesi gelmişti. Annesi şimdi onu kucaklayıp çıkaracaktı bu cehenneme dönen bahçeden. Mısra'nın umutlarının gömülü olduğu bahçeden çıkaracaktı annesi.

Yazgı telaşlı bir şekilde koştu kızının yanına. Onun da giydiği eşofman çamur olmuştu. Kızının gözyaşlarının aktığı toprağa hiç düşünmeden oturdu ve canından çok sevdiği kızını yanına çekti. Mısra kriz geçiriyormuş gibi titriyordu. "Anne," dedi zorla.
Yazgı kızının yüzünü kapatan kızıl saçlarını çekti ve onu bağrına bastı. "Kızım!" Diye tekrar bağırdı. İşte o an Erhan'ın aklı başına gelmiş, ne yaptığını idrak etmişti.

Kendi kızına ne yaşatmıştı böyle?

Yazgı zayıf bedenine rağmen kızını kucakladı ve son bir güçle ayağa kalktı. Adımlarının ıslak zeminde çıkardığı sesle ilerlemeye başladı. Minik kızı kucağında titriyordu, onun dokunmaya bile kıyamadığı vücudu tir tir titriyordu!
Erhan Yazgı'nın yanına geçip Mısra'yı ondan almaya çalıştı ama Yazgı bütün hıncıyla bağırdı. "Dokunma ona!"Erhan sevdiği kadının nefretle olan bakışına dayanamadı, o anda kaldı ve yerinden kıpırdayamadı.
Yazgı kızını hastaneye yetiştirmeye çalışırken Erhan sevdiği kadının bakışında kalmıştı, kızının acılar içinde kıvranan bedeninde değil.

Mısra'yı bitiren bugün değil bu yaşananlara rağmen hala babasıyla aynı çatı altında kalmasıydı.
Çünkü o gün Erhan'ın puslu zihninde beliren kızına yaptıkları değil sevdiği kadının kızına yaptıklarıydı.
Farkındalık yaşamıştı çünkü sevdiği kadının değer verdiğine zarar vermişti, kendi değer verdiğine değil.

...

Her ne kadar bazı şeyleri göz ardı etmeye çalışsam da onlar benim gözümün ardında olmaya meraklı olmuyorlardı. Ben umursamamaya çalıştıkça gün yüzüne çıkmak için adeta çırpınıyorlardı.
Mesela işlediğim suç gibi.
Gerçi bu olay çok göz ardı edilecek gibi de değildi.
Ama yine de bir şeyler düzelir ümidindeydim birkaç gündür. Ne bir şeyler düzeldi ne de Mert'in suçlamaları bitti. Evet, artık daha kontrollü davranıyordu ama her bu konu açıldığında da alttan alttan bana laf sokuyordu. Peri'nin birkaç kez onu uyardığına şahit olmuştum ama Mert bilerek yapmıyorum diyerek her defasında işin içinden sıyrılmıştı.

Ben... Ben ise tepkisiz bir şekilde konunun kapanmasını bekliyordum. Ta ki düne kadar... gördüğüm kabusların dozu artmaya başlamış, zaten az olan uyku saatlerim iyice yok olmuştu. Eğer uykusuzluktan veya stresten bayılmak istemiyorsam bu olayın içine girmeliydim. En azından savcının o gün ne ima ettiğini anlamalıydım.

Bildiğini düşünmüyordum. Eğer bilseydi beni yakalatmak icin bu kadar beklemez adliyenin kapısından dışarıya bir adım dahi atmama izin vermezdi. Ama yine de o günkü cümleleri bir an olsun zihnimden silinmiyor hatta zihnimdeki diğer şeyleri siliyordu.

Ben de üç günün ardından daha fazla dayanamamış bu sabah koşa koşa buraya gelmiştim. Ama nasıl bir yol izleyeceğimi düşünmediğim için adliyenin önünde boş boş dikiliyordum.

Mert'ten savcının burada olduğunu duyumunu alınca düşünmeden üstümü değiştirmiş aynı hızla arabama binmiş ve buraya gelmiştim. Çaresiz bir şekilde...
Başımı sağa sola sallayıp çaresizlik fikrini attım kafamdan. Çaresiz değildim. Ben bu işi hallederdim. Hukuk fakültesini uzatmadan bitirmiş kadınım ben, bu savcıyı mı halledemeyeceğim sanki!
Acaba o da mı uzatmadan bitirmişti? Gerçi çok umursamaz duruyordu, belki dersleri de sallamıştır.
Neyse şu an konumuz bu değil Mısra.

Daha fazla beklemek istemediğim için derin derin nefesler alarak çizmemin topuklu sesiyle beraber yürümeye başladım. Birkaç adım atmışken şiddetle esen rüzgardan dolayı giydiğim kot elbise ve açık bıraktığım saçlarım uçuşunca durup onları düzeltmeye çalıştım. Saçım neyse de elbisem ütülüydü, günümü mahvetcekler lisetesi birinci sıra: giydiğim kıyafetin ütüsünün bozulması. Ki ben ne olur ne olmaz diye çoğu kıyafetimi ütüleyip koyardım dolabıma. Sonradan iş olmasın diye...

Bir anda esen rüzgardan sonra daha hızlı adımlarla adliyeye doğru yürüdüm. Bir an önce şu günü bitirmek ve kitaplarıma gömülmek istiyordum. Asosyal olmak benim suçum değildi. Hayır, benim suçumdu galiba.
Güvenliğin oraya gelince geçen gün benden şüphelenen adamla göz göze geldim. Gerilmemeye çalıştım ve yüzüme içten bir tebessüm kondurdum. "X-raydan geçebilirim isterseniz," hafif şakacı çıkarmaya sesimle karşımdaki güvenlik mahçup bir şekilde başını eğdi. "Tekradan kusura bakmayın avukat hanım, buyurun yandan geçebilirsiniz." Amacım onu mahcup etmek değil de biraz olsun şakacı halimle şüpheyi sıfıra indirmek olduğu için sadece teşekkür ettim ve yandan geçip gittim.

Evet, olayın içinde değilken sadece düşünme aşamasındayken çok geriliyordum ama olayın içine girdiğim an beynimdeki tüm sesler susuyor ve sadece mantığım konuşuyordu.
Çünkü beni yiyip bitiren düşünceler susmadıkça her savaşta kaybedeceğimi biliyordum.
En azından bunun farkındaydım.

Tek sıkıntı Yaman savcıyla nasıl konuşmayı başaracaktım, işte bunu bilmiyordum. Keşke beynime dolan gereksiz düşünceler yerine bana yardım edecek düşüncelerim olsaydı.
Odasında olmadığını, bir duruşmadan çıkmak üzere olduğunu Mert arkadaşlarından öğrenmişti. O yüzden odasının olduğu tarafı es geçerek üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldim. Arada tanıdık bazı yüzler karşıma çıkıyordu ama sadece sima olarak hatırlıyordum ki büyük ihtimalle onlar da aynı şekilde beni sadece simayen hatırlıyordu. Bu yüzden sadece küçük tebessüm yetiyordu selamlaşmak için.
Üst kata çıkıp savcının bulunduğu mahkeme odasının kapısının önüne geldim. Ne yapacağımı düşünmediğim için bir süre mahkeme odasının kapısıyla bakıştım. Şu an odadan çıksa göz göze gelsek bana 'sen hayırdır,' dese sonra benim dilim tutulsa ve o da sinirlenip 'tutuklayın bu sahte avukatı,' dese ve ben gençliğim baharında zindanlara düşsem sonra...

Yine saçmaladığımı fark edip kompleks teoriler üreten beynimi bir süre dinlendirdim. Evet, beynimin içinden bu saçma düşünceler geçiyordu ama ifadesiz mimiğimde gram oynama olmuyordu. İnsanların saçma sapan biri olduğum düşünmesini istemezdim.
En sonunda düşüncelerimi toplamış ve burada beklemenin anlamsız olacağını anlayıp tekrardan aşağıya inmek için arkamı döndüm. Döndüğüm gibi de donup kalmam bir oldu. Herkesle karşılaşmayı bekliyordum ama Bertan'ın gülen yüzüyle karşılaşmayı beklemiyordum. Karşı koridorda yanında bir adamla derin bir sohbete dalmıştı. Odasının önündeydi! Büyük ihtimalle odasına gidiyordu ama yanındaki adam onu durdurmuştu. Mert Bertan'ın adliyeden gelen bir ihbar üzerine ayrılacağını söylemişti. Kolay kolay da gelmez demişti! Ama daha bir saat olmadan Bertan karşımdaydı!
Sadece küçük bir açıyla başını kaldırsa beni göreceği için hemen arkamı döndüm. Ama hala tehlikedeydim çünkü arkadan da olsa beni tanıma ihtimali vardı. Bugün burada ona yakalanamazdım. Gözlerim mahkeme salonun kapısını bulunca derin bir nefes aldım hızlı ama dikkatli bir şekilde kapıyı açıp içeriye girdim. Tam o sırada da bir kadın bağırmaya başladı.

"Senin yüzünden vitamin eksikliği çekiyorum sen hala bana ağaçtan bahsediyorsun!" Kapıyı kapattığım gibi bakışlarım önce kadına gitmiş sonra da savcı koltuğunda oturan Yaman'a gitmişti. O ise birinin odaya girdiğini fark etmemiş bıkkın bir yüz ifadesiyle bağıran kadına bakıyordu.
Dikkat çekmek istemediğim için bakışlarımı ondan çektim ve neredeyse dolu olan seyirci oturma yerlerinin en arkasına geçtim. Allah'tan herkes öne geçmişti de arkada yer kalmıştı.
Göz göze geldiğim birkaç kişiye baş selamı verip hemen yerime oturdum. Ne Bertan beni fark etsindi ne de savcı...
Ben yerime geçerken taraflar laf dalaşına girmişti, bu da hakimi sinirlendirdiği için elindeki tokmağı sertçe vurmuştu. "eğer biraz daha kendi aranızda konuşmaya devam ederseniz sadece avkatlarınızla devam ederim duruşmaya." Hakimin ciddi tehditi üzerine iki tarafta susmuştu.

Kadının avukatı söz hakkı isteyip ayağa kalktı. "Sayın hakim, müvekkilimin güneş eksikliği sebebiyle vücudunda ciddi bir şekilde D vitamini eksikliği görülmüştür. Elimizde doktor raporu var, dosyaya ekledik. Beyfendinin bahçesine diktiği ağaç buna sebep olmuştur."
Hakim 'dalga mı geçiyorsunuz?' Dercesine konuşan avukata bakış atmış aynı zamanda salonu izleyicilerin kıkırtıları doldurmuştu. Ben ise şaşkınca olayı anlamaya çalışıyordum. Ne demek vitamin eksikliğine ağaç sebep oldu?
Karşı tarafın avukatı "itiraz ediyorum sayın hakim," diye hiddetle araya girdi. "Vitamin eksikliğinin tam olarak ne zaman oluştuğunu bilmiyoruz. Belki de müvekkilimin ağacı hanımefendinin evinin güneş gören tarafını kapamadan önce de D vitamini eksikti." Avukat kendinden emin bakışlarını kadına dikince gülümsedim. Bir avukat kendinden bu kadar eminse ya doğru söylüyordur ya da kendi yalanını kanıtlayacak tamamen sahte delilllere sahiptir. Acaba bu avukat hangisiydi?

Kadın bir an duraksadı ama sonra ayağa kalkıp "sen bana yalancı mı diyorsun?" Diye karşı tarafın avukatına bağırdı. Hakim yine tokmağını serçe vurdu ve kadının avukatını bu sefer sadece gözleriyle uyardı. Avukat da yanındaki kadını sakinleştirmeye çalıştı.
Bu sırada hakim bıkkın bir şekilde eliyle alnını kaşıdı.
"Hala inanamıyorum o yüzden izninizle olayın üstünden tekrardan geçmek istiyorum."
Hakim yanında bulunan savcılardan onay aldıktan sonra konuşmaya devam etti. "Davacı Selin Dermez 10 yıldır yaşadığı evin güneş olan cephesini kapatan çınar ağacını diktiği için davalı Ferhat Yıkılmaz'dan şikayetçi oldu. Ve biz bugün bu yüzden buradayız." Sonlara doğru sinir bozukluğuyla gülen hakime ben ve diğer seyirciler de eşlik etti. Durumun saçmalığına gülerken bir an bakışlarımı Yaman'a çevirdim. Savcının da yüzünde küçük bir gülümseme vardı. Aynı zamanda bakışlarında eğlenen bir ifade vardı hakimin aksine. Onun sıcak bakışlarını, gülen yüzünü, gülerken kırışan alnını ve yanaklarını izlediğim için yüzümdeki gülümseme silinmemişti.

Güzel gülüyordu.
Samimiydi.

Davanın saçmalıklarını göz ardı ettiğim sıralarda bakışlarım hep onda durmuştu. Bir çok tepkisini izlemiş ve hepsini aklıma kazımıştım. Belki bir gün onun gibi birini yazardım, o yüzden tepkilerini dört gözle izlemiş, kaydetmiştim zihnime.
Davalı ve davacı taraf uzlaşmadığı için davanın sonunda hakim evi ve bahçeyi incelemesi için bilirkişi atanması istemiş ve davayı istemeye istemeye ileri bir tarihe atmıştı. Dava bitince herkes bir bir odayı boşaltmaya başlamıştı. Ben de kalabalıktan faydalanıp savcının odadan ayrılmadan beni görmesini engellemiştim. Odada benle beraber birkaç kişi kalınca ben de ayaklanıp kapıya doğru yürüdüm.
Salondan çıkınca ilk başta Bertan'ın odasının olduğu koridoru kontrol ettim. Temkinli bir şekilde koridorda yürürken telefonuma Mert'ten gelen mesajla biraz olsun rahatladım.

KOMİSER: Bertan çıktı adliyeden
MISRA: SABAH DA ÖYLE DEMİŞTİN!
KOMİSER: Küçük, minik teknik aksaklıklar olabilir:)

Mert'in attığı gülücükle bakışınca daha çok sinirlenip içten içten sövmeye başladım ona.
Ben yapsam şunu burnumdan getirirdi. Benim yaptığım tek şey ise görüldü atmak!

KOMİSER: Görüldü atma cici kız:)

Yazdığı mesaja görmemle kıkırdamam bir oldu. En azından sinirlendiğimi anlamıştı bu da bir şeydi. Onun mesajına tekrardan görüldü atıp telefonu siyah, omuz çantama attım. Tam o sırada da yan taraftan güneş hırsızının sesi yükseldi. Meraklı bakışlarım birbirlerine nefret dolu bakışlar atan ikili de gezindi. Demek ki davada birbirlerine yeterince sövememişlerdi.
Benim gibi birkaç kişi de durmuş meraklı bakışlarla onları izliyordu onlar ise bizi umursamadan kavgalarına devam ediyordu.
"Asla kestirmem ağacımı!"
"O zaman paşalar gibi ödersin tazminatımı." Kadın sözlerinden sonra arkasında bulunan sandalyeye oturmuş ve sırıtarak adama bakmaya başlamıştı. Kadının bu rahatlığı karşısındaki adamı daha da deli etmişti. Sarı kaşlarını iyice çatan adam birkaç adımla kadının önünde durdu ve üzerine doğru eğildi. "Benden bir kuruş dahi alamazsın!" Kadın sırıtışını sildikten sonra bu sefer o yüzünü adam doğru yaklaştırdı. "O zaman ağacını alırım." Altta yatan imayı sadece adam anlamıştı bu yüzden bakışları sertleşmişti.
Ben onları izlerken bir anda kendimi tutamadım ve "şu an öpüşseler acayip olur aslında," dedim. Aralarındaki elektrik bütün adliyeye yayılmıştı.

Ben karşımdaki ikilinin tartışmasını keyifle izlerken arkamdan gelen tok ses nefesimi tutmama sebep olduğu.

"Hep mi bu kadar saçma davalara katılırsın avukat?"

Yine mi yakalanmıştım ben bu adama?
...

Evet, geldi yine benim savcı!
En sevdiğim en sevdiğim!
Nasıl buldunuz bölümü?
Yaman savcı biliyor mu sizce bizim sahte avukatı?
Aslında çokça hüzünlendik bugün. Erhan'a bolca söveceğimiz bir bölümdü. Bakalım daha neler yaptı, göreceğiz diğer bölümlerde.
En sevdiğiniz kısmı bırakmayı unutmayın.
Seviyorum sizi!!!

Minik Mısra ve Yazgı...