5. bölüm · Valizimde Sen Varsın

KADERİN İLK OYUNU

Zey✨ Zey✨


‎Mina gözlerini araladığında birkaç saniye tavana baktı. Odanın içindeki sessizlik, bugün sıradan bir sabah olmadığını hatırlatıyordu.
‎Başını yavaşça çevirince kapının yanında duran büyük valizi gördü.
‎Bir an durup derin bir nefes aldı.
‎"Bugün..."
‎Kelimeyi tamamlayamadı.

‎Çünkü bugün, uzun zamandır hayalini kurduğu ama gerçekleşeceğine bir türlü inanamadığı gün başlamıştı.
‎Yatağından kalkıp pencereye yaklaştı.
‎İzmir sabahının tanıdık sessizliği dışarıya hâkimdi.
‎Karşı apartmanın balkonunda çiçeklerini sulayan teyze...
‎Sokağın köşesindeki simitçi...
‎Her şey her zamanki gibiydi.
‎Ama kendisi değildi.

‎Telefonunun ekranı aydınlandı.
‎Üçlü Bela
‎Duru: Günaydın İstanbul hemşiresiii!
‎Mina istemsizce gülümsedi.
‎Mina: Henüz gitmedim.
‎Duru: Olsun. Ben erkenden alışıyorum.
‎Altına hemen Aslı yazdı.
‎Aslı: Duru sabah altıdan beri bana yazıyor.
‎Duru: Çünkü heyecanlıyım.
‎Mina başını iki yana sallayarak telefonu kapattı.
‎"Hiç değişmeyecek."
‎Tam o sırada annesinin sesi duyuldu.
‎"Mina... Kahvaltı hazır."
‎"Geliyorum."

‎Mutfakta taze demlenmiş çayın kokusu bütün evi sarmıştı.
‎Masaya oturduğunda annesi çayını uzattı.
‎"İyi uyuyabildin mi?"
‎Mina omuz silkti.
‎"Uyudum ama sürekli uyandım."
‎"Heyecandan."
‎"Evet."
‎Kısa bir sessizlik oldu.
‎Annesi çayından bir yudum aldı.
‎"Bugün her şey değişecek."
‎Mina hafifçe gülümsedi.
‎"Sanırım."

‎Kahvaltı boyunca ikisi de gereksiz cümleler kurmadılar.
‎Konuşsalar da akılları aynı yerdeydi.
‎İstanbul'da.
‎Kahvaltı bittikten sonra Mina odasına geçti.
‎Kapıyı usulca kapattı.
‎Bej renk kabartmalı valizini yatağın üzerine alıp fermuarını son kez açtı.
‎En üstte hemşire formaları...
‎Tişört ve pantolonlar..
‎İnce hırkası...
‎Bakım çantası...
‎Belgeler...
‎Fransızca notları...
‎Arkadaşlarıyla çekildiği çerçeveli fotoğraf...
‎Ve tabii ki kahve kapsülleri...
‎Hepsi yerli yerindeydi.

‎Bir an durup odasına baktı.
‎Duvarındaki diğer fotoğraflar...
‎Kitaplığı...
‎Masasının üzerindeki küçük sukulent...
‎Hepsi yıllardır hayatının bir parçasıydı.
‎Yavaşça gülümsedi.
‎"Sanırım hazırım."
‎Valizin fermuarını son kez kapattı.
‎Kapının yanına bıraktı.
‎Yeni hayatına götüreceği her şey artık bu valizin içindeydi.

‎Mina valizini kapının yanına bıraktı.
‎Salona doğru yürüdü. Ev sessizdi.
‎Gözleri duvardaki aile fotoğraflarına takıldı. Parmaklarını çerçevelerden birinin üzerinde yavaşça gezdirdi.
‎İçinden geçen düşünce, kendisini bile şaşırttı.
‎"Bir dahaki gelişimde bu eve misafir gibi döneceğim belki de..."
‎Derin bir nefes aldı.
‎"Hazırım." diye fısıldadı kendi kendine.
‎Tam o sırada annesinin sesi duyuldu.
‎"Mina, taksi geldi."

‎Kapı son kez kapandığında evin içinde derin bir sessizlik kaldı.
‎Mina anahtarı çevirdikten sonra birkaç saniye olduğu yerde durdu. Eli hâlâ kapı kolunun üzerindeydi.
‎Annesi sessizce onu izledi.
‎"Hazır mısın?"
‎Mina hafifçe gülümsedi.
‎"Sanırım artık 'hazır değilim' deme şansım kalmadı."
‎Annesi valizin kulpunu tuttu.
‎"O zaman yeni hayat seni bekletmesin."

‎Mina valizini arkasından sürükleyerek apartman merdivenlerinden indi. Yıllardır her gün inip çıktığı bu merdivenlere, posta kutularına, apartmanın giriş kapısına son kez baktı.
‎Dışarı çıktıklarında sabah güneşi sokakları yeni yeni aydınlatıyordu.
‎Mahallenin fırınından taze ekmek kokusu geliyordu.
‎Karşı kaldırımdaki çiçekçi dükkânını yeni açıyordu.
‎Sokak başındaki simitçi her zamanki yerindeydi.
‎Sanki hiçbir şey değişmemişti.

‎Oysa Mina'nın hayatı birkaç saat sonra tamamen değişecekti.
‎Taksi apartmanın önünde durdu.
‎Şoför valizi bagaja yerleştirirken annesi her zamanki gibi son kontrollerini yapmaya başladı.
‎"Evrak dosyan?"
‎"Valizimde."
‎"Cüzdanın?"
‎"Çantamda."
‎"Telefon şarj aletin?"
‎Mina gülmeye başladı.
‎"Anne..."

‎Annesi omuz silkti.
‎"Sormazsam içim rahat etmeyecek."
‎İkisi de gülerek arabaya bindiler.
‎Yol boyunca Mina başını cama yasladı.
‎Geçip giden sokaklara baktı.
‎Çocukluğunun geçtiği park...
‎Lise yıllarında her sabah önünden geçtiği pastane...
‎Uzaktan görünen deniz...
‎Hepsi yavaş yavaş geride kalıyordu.

‎Telefonu titredi.
‎Üçlü Bela
‎Duru: Biz geldik! Seni bekliyoruz.
‎Mina şaşkınlıkla gülümsedi.
‎Mina: Bu kadar erken mi?
‎Duru: Ben heyecandan gece uyuyamadım.
‎Hemen ardından Aslı yazdı.
‎Aslı: Ben de onun sayesinde uyuyamadım.
‎Mina kahkahasını tutamadı.
‎Annesi merakla baktı.
‎"Yine mi onlar?"
‎"Başka kim olabilir?"
‎"İkisi de beni benden daha heyecanlı uğurluyor."
‎"Galiba öyle."

‎Yaklaşık yarım saat sonra taksi havalimanının girişinde durdu.
‎Valizini bagajdan indirirken uzaktan tanıdık iki siluet ona doğru el sallıyordu.
‎Duru, her zamanki gibi yerinde duramıyordu.
‎Aslı ise elinde kahvesiyle gülümseyerek onu bekliyordu.
‎"Minaaa!"
‎Duru koşarak gelip ona sımsıkı sarıldı.
‎"Gerçekten gidiyorsun ya..."
‎Mina da arkadaşına sarıldı.
‎"Evet..."
‎Aslı da yanlarına gelip ikisine birden sarıldı.
‎"Bugün ağlamak yok."
‎Duru hemen burnunu çekti.
‎"Ben bu sözü veremem."
‎Mina gülmeye başladı.
‎"Daha uçağa bile binmedim."
‎"Ben erkenden duygusallaşıyorum."
‎Aslı gülerek başını salladı.
‎"Sen her şeye erkenden duygusallaşıyorsun zaten."
‎"Doğru."
‎dedi Duru gururla.
‎"Ve bununla gurur duyuyorum."

‎Üçü de kahkahalara boğuldu.
‎Mina'nın annesi onları gülümseyerek izliyordu.
‎"İyi ki varsınız kızlar."
‎Aslı sıcak bir tebessümle karşılık verdi.
‎"Biz her zaman yanındayız."
‎Duru hemen ekledi.
‎"İstanbul'da olmasak bile görüntülü aramayla başının etini yeriz."
‎"Onu biliyorum zaten."

‎Mina gülerek başını iki yana salladı.
‎Kalabalığın arasında birlikte terminale doğru yürümeye başladılar.
‎Anons sesleri havalimanında yankılanırken Mina, elindeki valizin kulpunu biraz daha sıkı tuttu.
‎Birkaç dakika sonra gerçekten yeni hayatına doğru ilk adımı atacaktı.

‎Check-in işlemleri tamamlandıktan sonra dördü birlikte güvenlik kontrolüne doğru yürümeye başladı.

‎Terminal, sabahın erken saatlerine rağmen oldukça kalabalıktı. Bir yandan anons sesleri yükseliyor, diğer yandan insanlar bavullarını peşlerinden sürükleyerek telaşla kapılarına yetişmeye çalışıyordu.
‎Mina elindeki biniş kartına baktı.
‎Artık gerçekten gidiyordu.
‎Duru derin bir iç çekti.
‎"Hiç sevmedim bu kısmı."
‎Aslı gülümseyerek ona baktı.
‎"Daha on dakika önce sevinçten zıplıyordun."
‎"Zıplıyordum."

‎Duru dudaklarını büktü.
‎"Ama şimdi gerçekten gidiyor."
‎Mina arkadaşına hafifçe omuz attı.
‎"Abartma. Başka ülkeye gitmiyorum."
‎"İstanbul da yeterince uzak."
‎Aslı gülerek araya girdi.
‎"Hem hızlı tren var, otobüs var, uçak var..."
‎Duru ellerini iki yana açtı.
‎"Konu ulaşım değil."
‎"Ne peki?"
‎"Canım arkadaşım gidiyor."

‎Üçü de istemsizce gülümsedi.
‎Görevlinin sesi duyuldu.
‎"İstanbul uçuşu yolcularımız güvenlik kontrolüne geçebilir."
‎Mina'nın kalbi hızlandı.
‎Annesi yavaşça yanına geldi.
‎"Gel."
‎Mina hiç düşünmeden annesine sarıldı.
‎Bir süre ikisi de konuşmadı.
‎Annesi sırtını usulca okşadı.
‎"Kendine iyi bak."
‎"Bakacağım."
‎"Yemeklerini aksatma."
‎Mina hafifçe güldü.
‎"Söz."
‎"Bir sıkıntın olursa tek başına çözmeye çalışma."
‎"Biliyorum."
‎"Önce beni ara."
‎"Tamam."

‎Annesi geri çekilip kızının yüzüne baktı.
‎Gözlerinde hem gurur hem de özlem vardı.
‎"Sen bunun üstesinden geleceksin."
‎Mina gözlerindeki yaşları saklamaya çalışarak başını salladı.
‎"İnşallah."
‎Aslı bu kez ona sarıldı.
‎"Sana güveniyorum."
‎"Teşekkür ederim."
‎"Ve lütfen ilk hafta kendini çok yorma."
‎"Tamam."

‎Duru ise birkaç saniye olduğu yerde bekledi.
‎Sonra aniden Mina'ya sıkıca sarıldı.
‎"Seni çok özleyeceğim."
‎"Ben de seni."
‎"Her gün görüntülü arıyoruz." Mina gülmeye başladı. "Her gün mü?"
‎"Evet."
‎"Pazarlık yok." Aslı kahkaha attı.
"Bunun sözleşmesini bile hazırlar."
‎"Hazırlarım."
‎Görevlinin sesi bir kez daha duyuldu.
‎"Son çağrı."
‎Mina derin bir nefes aldı.
‎"Sanırım gitme vakti."
‎Annesi gülümsedi.
‎"Hadi bakalım."

‎Mina valiz teslim fişini çantasına yerleştirip güvenlik kapısına doğru yürüdü. Tam turnikeye yaklaşmıştı ki arkasından Duru'nun sesi yükseldi.
"MİNAAA!"
‎Mina dönüp gülümsedi.
‎"Ne var?"
‎"Sakın bizi unutma!" Aslı hemen ekledi.
"Unutursa biz zaten İstanbul'a gider buluruz." Duru kollarını bağladı.
"Hem yeni evinin adresini biliyoruz." Mina kahkahasını tutamadı.
"Siz gerçekten delisiniz."
‎"Bunu iltifat olarak kabul ediyoruz."

‎Mina son kez annesine, Aslı'ya ve Duru'ya baktı. Üçü de ona el sallıyordu. O da elini kaldırıp gülümsedi. Ardından güvenlik kontrolünden geçti. Birkaç adım yürüdükten sonra istemsizce arkasına döndü. Annesi... Duru... Aslı... Hâlâ onu izliyorlardı. İçini sıcak bir huzur kapladı. Yalnız değildi. Sadece yeni bir başlangıca doğru yürüyordu.

‎Uçağa biniş kapısına ilerlerken telefonunu çıkardı.
‎Üçlü Bela
‎Mina: Sizi çok seviyorum.
‎Mesajı gönderir göndermez cevap geldi.
‎Duru: Ağlatma beni, git artık.
‎Aslı: Biz de seni seviyoruz. Güzel haberlerini bekliyoruz.
‎Mina telefonunu çantasına koydu.
‎Görevli gülümseyerek biniş kartını kontrol etti.
‎"İyi yolculuklar."
‎"Teşekkür ederim."

‎Mina uçağa açılan körüğe doğru yürümeye başladı. Her adımda eski hayatı biraz daha geride kalıyor, yeni hayatı ise biraz daha yaklaşıyordu.İlk kez, yeni hayatına gerçekten tek başına yürüyordu. Heyecanlı bir şekilde koltuğuna geçti. Cam kenarındaydı. Çantasından kulaklığını çıkardı ve anın tadını çıkarmaya başladı. "Bekle beni İstanbul. Geliyorum."

‎Yaklaşık bir buçuk saat süren yolculuğun ardından uçak nihayet İstanbul Havalimanı'na iniş yapmıştı. Tekerleklerin piste değmesiyle birlikte kabinin içinde hafif bir sarsıntı hissedildi. Mina, pencerenin ardından dışarıya baktı. İçinden sessizce gülümsedi. "İşte geldim..."

‎Uçak tamamen durduktan sonra emniyet kemeri ikaz ışığı söndü. Kabinde kemer tokalarının peş peşe açılma sesi duyuldu.
Yolcular aceleyle ayağa kalkmaya başlamıştı. Mina ise yerinden kalkmadan önce çantasını dizlerinin üzerine aldı.
İçinden küçük, bordo kapaklı günlüğünü çıkardı. Kalemini açıp sayfanın en üstüne tarihi yazdı.Birkaç saniye düşündü.

‎Sonra yazmaya başladı.
‎"Ce n'était pas le plus long voyage de ma vie.
‎Mais c'était sûrement le plus important.
‎En quittant Izmir, j'ai laissé derrière moi mon enfance.
‎Maintenant, j'avance vers une ville que je ne connais pas encore.
‎J'ai peur...
‎Mais pour la première fois, malgré cette peur, je n'ai pas envie de faire demi-tour.
‎J'espère que cette ville marquera le début de quelque chose de beau."

‎(Hayatımın en uzun yolculuğu değildi.
‎Ama galiba en önemli yolculuğuydu.
‎İzmir'den ayrılırken geride çocukluğumu bıraktım.
‎Şimdi ise bilmediğim bir şehrin içinde, bilmediğim bir hayata doğru yürüyorum.
‎Korkuyorum...
‎Ama bu kez korkmama rağmen geri dönmek istemiyorum.)

‎Kalemi durdu. Sayfanın en altına tek bir cümle daha ekledi. "Umarım bu şehir bana iyi gelir." Günlüğünü dikkatlice çantasına yerleştirdi. Tam o sırada ön sıradaki yolcular yürümeye başlamıştı. Mina da ayağa kalkıp uçağın çıkışına doğru ilerledi.

‎Körükten geçerek terminal binasına girdiğinde telefonunu açtı. Birkaç saniye sonra ekran mesajlarla doldu.
Duru:
‎"İNDİN Mİİİİ?"
‎Aslı:
‎"Merak ettik."
‎Annesi:
‎"İnince haber ver güzel kızım."
‎Mina yürümeye devam ederken annesine kısa bir mesaj yazdı. "İndim anne. Şimdi bagajımı alacağım. Merak etme."
Gönder tuşuna bastı. Telefonunu çantasına koydu.

‎Terminal oldukça kalabalıktı. Her yerde farklı dillere karışan konuşmalar duyuluyor, insanlar yön tabelalarını takip ederek aceleyle ilerliyordu. Mina da tavandaki tabelaları takip etti. Bagaj Teslim okunun gösterdiği yöne doğru yürüdü.

‎Birkaç dakika sonra geniş bagaj salonuna ulaştı. Elektronik ekranda uçuş numarasını buldu. İzmir - İstanbul Bant: 12 Derin bir nefes aldı. "Tamam... Son bir iş kaldı."
Bagaj bandının etrafında bekleyen insanların arasına karıştı. Henüz bant çalışmıyordu. Etrafına göz gezdirirken birkaç metre önünde duran uzun boylu biri dikkatini çekti.

‎Siyah renk gömlek, koyu renk pantolonu ve sade siyah saatiyle oldukça şık görünüyordu. Bir elinde telefonu vardı.
Diğer eli cebindeydi. Oldukça sakindi.
Mina farkında olmadan birkaç saniye daha baktı. "Allah Allah..."
"İstanbul'da herkes bu kadar mı yakışıklı?"
‎Düşünce aklına gelir gelmez gözlerini hızla başka tarafa çevirdi. Kendi kendine mırıldandı.
"Aferin Mina... Daha şehre geleli on dakika oldu. İlk iş adam mı inceliyorsun?"
İstemsizce gülümsedi.

‎Tam o sırada hoparlörden kısa bir anons duyuldu. Ardından bagaj bandı ağır ağır hareket etmeye başladı. Mina dikkatini yeniden banda verdi. Valizler birer birer görünmeye başlamıştı...

‎Bir yandan da birkaç metre önünde duran yabancı adamın sakin tavrı ve atletik vücudu dikkatini çekmeden edemiyordu.
‎"İnsan biraz heyecanlanır..." diye geçirdi içinden. "Ben olsam on kere yanlış banda gelmiş miyim diye kontrol ederdim."
Sanki düşüncelerini duymuş gibi adam telefonunu cebine koydu. Başını kaldırıp yaklaşan valizlere baktı.

‎o sırada bej renkli, bir bavul bagaj bandının üzerine çıktı. Adam bir adım öne geçti.
Kulbundan tutup tek hamlede aldı. Oldukça ağır görünmesine rağmen hiç zorlanmamıştı. Mina istemsizce kaşlarını kaldırdı. "Tamam... Gösteriş yapmana gerek yoktu." Kendi düşüncesine kendi gülümsedi. "Allah'ım... Ben neden hâlâ bu adama yorum yapıyorum?" Kendi düşüncesine sessizce gülümsedi.

‎Başını iki yana sallayıp yeniden bagaj bandına döndü. Aradan birkaç saniye geçti.
‎Sonra... Bir bavul daha göründü. Bej renkli.
‎Kabartmalı desenli. Sert kabuklu. Mina'nın gözleri parladı. "İşte benimki." Bir adım öne çıktı. Valiz yaklaşınca kulbundan tuttu. Bir an etikete bakmayı düşündü. Sonra omuz silkti. "Zaten aynısından benden başka kimde olabilir ki?"

‎Valizi bagaj bandından indirip yanına aldı.
‎Tam o sırada telefonu titredi.
‎Üçlü Bela
‎Duru: Valizi aldın mı?
‎Mina: Aldım. Şimdi Selin Hocanın evine geçiyorum.
‎Duru: Şu an gerçekten İstanbul'da yaşadığına hâlâ inanamıyorum.
‎Mina gülümseyerek yazdı.
‎Mina: Ben de inanamıyorum.
‎Hemen ardından Aslı'nın mesajı geldi.
‎Aslı: Yerleşince haber ver olur mu?
‎Mina: Söz.
‎Duru: Akşam görüntülü arıyoruz. İtiraz kabul etmiyoruz.
‎Mina: Emredersiniz.
‎Telefonunu çantasına koydu.

‎Birkaç metre önünde yürüyen genç adam da tam o sırada çıkış kapısına yöneldi. Mina farkında olmadan onun arkasından yürümeye başladı. Otomatik kapılar açıldı.
‎İstanbul'un sıcak yaz havası yüzlerine çarptı. Adam telefonunu kulağına götürdü.
‎"İndim. Şimdi eve geçiyorum." Kısa bir sessizlikten sonra hafifçe gülümsedi.
‎"Merak etme anne." Mina istemsizce dönüp ona baktı. "Annesiyle konuşuyor..." diye geçirdi içinden. "Demek sadece ciddi görünüyormuş."

‎Tam o sırada görevlilerden biri yaklaşarak,
‎"Taksi bekleyen yolcular bu tarafa lütfen."
‎diye seslendi. Adam gelen ilk taksiye binip uzaklaştı. Birkaç saniye sonra ikinci taksi Mina'nın önünde durdu. Valizini bagaja yerleştiren görevliye teşekkür edip arka koltuğa geçti. Camdan dışarı bakarken az önceki yabancının bindiği taksinin kalabalığın arasında kaybolduğunu gördü.
‎İçinden gülümseyerek geçirdi. "Kesin bir daha hayatım boyunca görmem."

‎Taksi ağır ağır hareket etti. İkisi de birbirlerinden habersiz, aynı şehirde iki farklı yöne doğru ilerliyordu. İkisi de birbirlerinden habersiz, aynı şehrin farklı köşelerine doğru giderken kader ilk hamlesini çoktan yapmıştı.

‎Taksi, İstanbul'un yoğun trafiğine karışırken Mina başını cama yasladı.
‎Bir yanda yüksek binalar, diğer yanda durmadan akan araçlar... İstanbul, birkaç gün önce gördüğünden bile daha hareketli görünüyordu.

‎Şoför dikiz aynasından gülümsedi. "İlk gelişiniz galiba?" Mina da gülümsedi.
‎"Anlaşılıyor mu?"
‎"Biraz."
‎"Neden?"
‎"İstanbul'u ilk kez görenler camdan böyle izler." Mina dışarı baktı. "Çok belli oluyor mu?"
"Yok canım." Adam gülerek omuz silkti. "Ben yıllardır bu işi yapıyorum. İnsan zamanla anlıyor." Mina da gülümsedi. "Birkaç gün önce gelmiştim aslında."
"Eee?"
‎"Şimdi taşındım." Şoför başını salladı.
‎"Hayırlı olsun o zaman."
‎"Teşekkür ederim."

‎Kısa bir sessizlik oldu. Sonra adam yeniden konuştu. "İstanbul zor şehirdir." Mina merakla baktı. "Nasıl yani?"
‎"İlk zamanlar kalabalığına, trafiğine, koşuşturmasına kızarsın." Mina camdan dışarı baktı. "Sonra?"
‎"Sonra bir bakmışsın alışmışsın." Gülümseyerek ekledi. "Hatta birkaç gün şehirden uzak kalsan özlersin." Mina istemsizce gülümsedi. "Ben galiba biraz erken özledim." Şoför hafifçe güldü.
‎"Demek ki İstanbul seni sevmiş."

‎Yaklaşık kırk dakika sonra taksi, sakin bir sokağa girdi. Mina çevresine baktı.
‎Ağaçların gölgelediği geniş kaldırımlar...
‎Sessiz apartmanlar... Birkaç gün önce gezdiği sokaklar şimdi çok daha tanıdık geliyordu.

‎Taksi apartmanın önünde durdu.
‎Şoför bagajı indirirken Mina teşekkür etti.
‎Valizinin kulpunu tuttu. Tam o sırada apartmanın kapısı açıldı.
‎Selin Hoca gülümseyerek dışarı çıktı.
‎"Hoş geldin Mina." Mina da gülümseyerek yanına gitti. "Tekrar hoş buldum." Selin Hoca onu içtenlikle kucakladı. "Yol nasıl geçti?"
‎"Gayet iyiydi."
‎"Yorulmuşsundur."
‎"Biraz."

‎Birlikte apartmana girdiler. Asansör üçüncü katta durdu. Kapı açıldığında Mina birkaç gün önce gezdiği daireyi yeniden gördü. Bu kez hissettiği duygu farklıydı. Artık burası sadece beğendiği bir ev değildi. Eviydi.
‎Selin Hoca anahtarı uzattı.
‎"Artık bu sana emanet." Mina anahtarı iki eliyle aldı. İçinde garip bir heyecan vardı.
‎"Çok teşekkür ederim."
‎"Ben teşekkür ederim."

‎Selin Hoca gülümseyerek mutfağı işaret etti. "Buzdolabına birkaç temel şey bıraktım. İlk gün market telaşı yaşama istedim." Mina'nın yüzü aydınlandı.
‎"Buna hiç gerek yoktu."
‎"Bence vardı." İkisi de gülümsedi. Bir süre daha ev hakkında konuştular. Sonra Selin Hoca çantasını omzuna taktı.
‎"Sana yerleşmen için zaman bırakayım."
‎Kapıya yönelirken durdu.
‎"Bir şeye ihtiyacın olursa saat kaç olursa olsun ara."
‎"Tamam."
‎"Tekrar hoş geldin."
‎"Teşekkür ederim."

‎Kapı usulca kapandı. Ev sessizliğe büründü.
‎Mina birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
‎Sessizliği dinledi. Sonra yavaşça kendi kendine gülümsedi.
‎"İşte..."
‎"Gerçekten başladı." Valizini salonun ortasına çekti. Ayakkabılarını çıkardı. Pencereleri açtı. İçeri hafif bir yaz rüzgârı doldu. Derin bir nefes aldı. Yeni evinin kokusu... Yeni hayatının ilk günü...

‎Telefonunu çıkarıp Üçlü Bela grubuna yazdı.
‎Mina: Eve geldim. Her şey yolunda.
‎Mesajı gönderdikten sonra telefonu masanın üzerine bıraktı. Kendi kendine gülümsedi. "Önce bir kahve..."

‎Mutfağa yürüdü. Dolaptan fincan çıkardı. Kahve makinesini tezgâha yerleştirdi. Tam kahve kapsüllerini aramak için döndüğünde... Bir an durdu. Kaşlarını hafifçe çattı.
‎"..."

‎"Kahve kapsülleri..." Onları valizin içine koyduğunu hatırlıyordu. "Önce valizi açayım." Salona geri döndü.
‎Bej renkli, kabartmalı sert kabuklu valizi önüne çekti. Dizlerinin üzerine çöktü. Derin bir nefes aldı. Fermuarın ucunu tuttu. Yavaşça çekmeye başladı. Cııırrtt...

‎Ses odanın sessizliğinde yankılandı. Mina valizin kapağını yavaşça kaldırdı.
‎En üstte bembeyaz, özenle katlanmış bir havlu duruyordu. Bir an durup kaşlarını çattı. "Ben bunu en üste mi koymuştum?"
Çok önemsemeden havluyu kenara bıraktı.
‎Altından bej renkli ince bir triko çıktı.
‎Kumaşını parmaklarının arasında hissetti.
‎Oldukça kaliteli görünüyordu.
‎"Garip..."
‎"Bunu aldığımı hiç hatırlamıyorum."

‎Kendi kendine gülümsemeye çalıştı.
‎"Herhâlde taşınma telaşında unuttum."
‎Trikoyu da kenara bıraktı. Altında siyah, düz bir tişört vardı. Onu görünce yüzündeki gülümseme biraz daha silindi.
‎"Yok..."
‎"Bunu kesinlikle ben koymadım." İçine açıklayamadığı bir huzursuzluk çökmeye başladı.

‎Bu kez valizi daha dikkatli karıştırdı. Katlanmış kıyafetlerin altında siyah deri kapaklı bir ajanda vardı. Üzerinde herhangi bir marka ya da isim yazmıyordu. Merak edip kapağını açtı. Sayfaların tamamı düzenli notlarla doluydu. Toplantı saatleri...
‎Proje tarihleri... Yapılacaklar listeleri...
‎Yanlarına küçük küçük alınmış notlar...
‎Hiç tanımadığı birinin düzenli hayatı, satır satır önündeydi.

‎Mina şaşkınlıkla fısıldadı.
‎"Bu... benim olamaz." Ajandayı yavaşça kapatıp yerine bıraktı. Hemen altında metal bir cetvel, teknik çizim kalemleri ve siyah bir çizim dosyası duruyordu. Bu kez kalbi biraz daha hızlı atmaya başladı. Çizim dosyasını açtı. İçinden büyük mimari planlar çıktı.
‎İnce çizgilerle hazırlanmış bina taslakları...
‎Cephe çizimleri... Teknik detaylar... Hiçbirine anlam veremiyordu. Derin bir nefes aldı.
‎"...Mimar mı?"

‎Tam dosyayı kapatacakken yanında duran siyah kapaklı eskiz defteri dikkatini çekti.
‎Defteri eline aldı. İlk sayfaları çevirdi.
Kurşun kalemle çizilmiş bina eskizleri... Köprü tasarımları... Eski taş binalar... Her çizimde inanılmaz bir özen vardı. Sayfaları çevirmeye devam etti.

‎Sayfayı çevirdiği anda eli durdu. Kurşun kalemle çizilmiş Eyfel Kulesi bütün sayfayı kaplıyordu. Çizgiler o kadar inceydi ki demirlerin arasındaki en küçük detay bile işlenmişti. Bu, birkaç dakikada karalanmış bir resim değildi. Birinin saatlerini verdiği belliydi. Çizimin sağ alt köşesinde küçük bir imza vardı. "Aras Koral" Mina istemsizce o ismi fısıldadı.

‎"...Aras." İsmin hemen altında küçük bir not gözüne çarptı. "Paris, un jour..." Mina birkaç saniye yazıya baktı. "Paris... bir gün..." Anlamını biliyordu. İçini tarif edemediği tuhaf bir his kapladı. Defteri yavaşça kapattı. Bu kez valizin diğer tarafını açtı.
‎Şık bir erkek parfümü... Şişenin kapağını istemsizce araladı. Hafif, odunsu bir koku birkaç saniye odada asılı kaldı.. Tanımadığı birine ait olmasına rağmen garip bir şekilde güven veren bir kokuydu. Hızla şişenin kapağını kapattı.
‎"Ne yapıyorum ben?" diye mırıldandı.

‎Parfümü yerine koyup devam etti. Gümüş renkli kol düğmeleri... Özenle katlanmış kravatlar... Saat kutusu... Ve en altta...
‎Bembeyaz ütülü bir erkek gömleği.
‎Mina'nın nefesi kesildi. Bir adım geriye çekildi. Bagaj bandı... Bej bavullar... Önünde bekleyen o genç adam... Her şey bir anda zihninde yerine oturdu. Başını iki yana salladı. "Yok artık..." Valize bir kez daha baktı. Gözlerine inanamayarak fısıldadı.
‎"Bu valiz benim değil."