30. bölüm · Uzak Gelecek

Şile

Tolunay Erel

Bu Saat sabah 06.30'du Âlim gözünü açtı yanında onun omzunda uyuyan Gizem'i görünce yüzünde ufak bir tebessüm oluştu, üstünde hâlâ takım elbise oluşunun farkına vardığında sakince
Gizem'i uyandırdı "Evet küçük hanım 2 koca günümüz var, lütfen ufak ama çok güzel bir valiz hazırlayın kendinize ve mayonuzu koymayı ihmal etmeyin ben de eve gidip hem üstümü değiştireyim hem de bavulumu alayım, 1 saate kapındayım" deyip gülümsedi.
Gizem uykulu gözlerle Âlim'in dediklerini dinledi sonrasında kendini tutamayıp
"Sen valizini ne zaman yaptın nasıl bir plan performanstır bu"deyip güldü...
Kapı kapandıktan sonra ev bir anlığına sessizliğe gömüldü.
Gizem yatağın kenarında oturur halde kaldı. Saate baktı. 06.37.
“İki koca gün,” diye mırıldandı.
“Kim veriyor bu cesareti sana Âlim Doğan?”
Kalktı. Aynaya bakmadan geçti. Çünkü bakarsa uyanacaktı, uyanırsa heyecanlanacaktı, heyecanlanırsa da hiçbir şey düzgün ilerlemeyecekti. Dolabı açtı. Valizi yatağın üzerine çekti. Fermuarın sesi sabahın sessizliğinde fazla iddialıydı.
Mayoyu koy dedi.
Mayoyu özellikle dedi.
Bu bir plan değilse ben hiçbir şey bilmiyorum.
Elini askıların arasında gezdirdi. Elbise mi, tişört mü, rahat bir şeyler mi?
“Abartma,” dedi kendi kendine.
“Bu bir kaçamak, defile değil.”
Ama yine de beyaz keten elbiseyi koydu.
Sonra siyah bir tişört.
Şort.
Bir ince hırka.
Akşam serin olur.
Her şeyi düşünmüş gibi yapmayayım.
Çekmeceyi açtı. Mayoyu eline aldığında durdu.
Bir an.
Gülümsedi.
Bak şu işe, diye düşündü.
Daha dün mezuniyet, bugün birlikte yola çıkmak.
Tuvalet çantasını hazırlarken elleri hızlandı. Diş fırçası, krem, tokalar. Bir an durdu. Küçük defteri gördü. Yeşil lastikli olan değil, kendi defteri. Tereddüt etti. Sonra onu da valize koydu.
“Bu da gelsin,” dedi fısıltıyla.
“Belki yazılır.”
Telefonuna uzandı. Saat 06.54.
Kalbi garip bir ritimde atıyordu. Ne telaş ne korku. Daha çok… bir eşiğin sesi gibi.
Valizi kapattı.
Fermuar bu kez daha yumuşak geldi kulağına.
Salona geçti. Pencereye yaklaştı. Sabah, Edirne’nin üstüne usulca serilmişti. Sokaklar henüz karar vermemişti güne. Gizem alnını cama yasladı.
Bu, diye düşündü,
kaçmak değil.
Bu kalmayı öğrenmenin başka bir hali.
Anahtarı çantasına koydu. Ayakkabılarını kapının yanına çekti. Son bir kez evi süzdü.
“Bir saat,” dedi kendi kendine.
“Bir saat sonra her şey biraz daha başka olacak.”
Tam o sırada telefon titreşti.
Âlim:
“Yoldayım.
Ve evet, planlıyım.
Kahvaltıyı da düşünüyorum.”
Gizem gülümsedi.
Mesaj yazmadı.
Sadece telefonu kalbinin üstüne koydu.
Hazırdı.
Âlim arabayı durdurup yukarı çıktı Gizem'i alıp aşağı indi Gizem şakacı bir sitemle "Ben indirirdim valizi niye yordun kendini"dedi Âlim cevap vermeden bagajın kapağını kapadı. Arabaya oturduklarında Âlim'in üstünde siyah tişörtü altına krem rengi kapri şortu ve yeşil spor ayakkabı vardı. Boynunda yıllardır çıkarmadığı gri zincir kolyesi sol kolunda liseden beri kullandığı gri Casio saati ve sol kılağında gri küpesi , gözlüğünün üzerine mıknatıslı çerçeveyle kullandığı güneş gözlüğü vardı. Gizem ise siyah kısa bir şort üstünde beyaz oversize bir tişört saçları topuz kıskaç tokayla toplanmış haldeydi...
Âlim Gizem'in gözlerine baktı,
"Sen beni yorduğunu mu düşünüyorsun?"dedi
Gizem bir an durdu.
Âlim’in sesinde ne sitem vardı ne meydan okuma.
Daha çok… yerini bilen bir kesinlik.
“Yormak değil de,” dedi omuz silkerek,
“insan alışık değil böyle şeylere.”
Âlim kontağı çevirmeden önce ona döndü. Direksiyonun üstünde duran eli gevşekti ama bakışı netti.
“Ben,” dedi,
“yorulacağım şeyleri seçiyorum artık.”
Gizem’in dudakları istemsizce kıvrıldı.
“Bu bir tehdit mi?” diye sordu.
“Haber verme,” dedi Âlim.
“Önceden.”
Araba yavaşça hareket etti. Sabah yolları henüz kalabalık değildi. Şehir uykusundan yeni uyanıyordu; dükkan kepenkleri yarım, sokaklar esnemeye devam ediyordu. Radyoda tanıdık bir şarkı çalmaya başladı, sesi kısık ama yeterince yer kaplayan cinsten.
Gizem camdan dışarı baktı.
“Biz nereye gidiyoruz?” diye sordu.
Âlim gözünü yoldan ayırmadan gülümsedi.
“İlk durak kahvaltı,” dedi.
“Sonrası… sana sürpriz demiştim.”
“Bak,” dedi Gizem,
“sürprizleri severim ama kontrol bende olsun isterim.”
Âlim başını hafifçe ona doğru çevirdi.
“Direksiyon bende,” dedi.
“Kontrol sende.”
Bir süre konuşmadılar. Yol, ikisinin arasında üçüncü bir varlık gibiydi. Gizem’in eli koltuğun kenarında duruyordu. Âlim fark etti ama hemen dokunmadı. Kırmızı ışıkta durduklarında eli yavaşça uzandı. Parmakları onun eline değdi.
Ne sıkıydı.
Ne çekingen.
Tam kararında.
“Hafta sonu,” dedi Âlim,
“ilk defa bir yere yetişmeyeceğim.”
Gizem başını ona çevirdi.
“Ben de,” dedi.
“İlk defa bir yerden kaçmıyorum.”
Yeşil ışık yandı. Araba yeniden akmaya başladı. Şehir arkalarında kalırken, iki günün ağırlığı değil hafifliği doldu içeri.
Ve yol,
ilk kez,
acele etmiyordu.

Tekirdağ gelmişlerdi Âlim'in en sevdiği kahvaltıcıya, bir dönem Güneş halası burada yaşıyordu tüm esnafı bilirlerdi ahbap olmuşlardı. Deniz kenarında bir mekandı dalgalar kayakara vuruyor deniz kokusu buram buram mekanın verandasında yankılanıyordu. Dükkandan içeri girdiğinde gülen yüzüyle Cüneyt abi karşılamıştı onları, dükkanın sahibiydi doğma büyüme Tekirdağ'lı... İçerisi ne çok kalabalık ne çok boştu aileler çocuklarıyla birlikte cıvıl cıvıl kahvaltı edip konuşuyorlardı...
"Hoş geldiniz Âlim'im gözüm yollarda kaldı"dedi Cüneyt abi babacan bir sesle, el sıkıştılar
"Geldik Cüneyt abim sağ olasın"dedi Âlim.
Kafasını çevirip "Kız arkadaşım, Gizem"dedi ve Gizem'i tanıttı...
Cüneyt abi bakışlarını Gizem’e çevirdi. O bakışta süzmek yoktu, tartmak hiç yoktu. Daha çok, “demek” diyen bir tanıma vardı.
“Hoş geldin kızım,” dedi içtenlikle.
“Deniz ilk defa kimle geldiğini bu kadar belli ediyor bugün.”
Gizem hafifçe gülümsedi.
“Hoş bulduk,” dedi. “Belli ki burası sadece bir mekân değil.”
Âlim omzunu silkti.
“Burada insan rahatlıyor,” dedi. “Gürültü yok ama sessizlik de boğmuyor.”
Cüneyt abi eliyle verandayı işaret etti.
“Denize en yakın masa boş,” dedi. “Size yakışır.”
Verandaya çıktıklarında ahşap zeminin hafif gıcırtısı, dalgaların ritmiyle karışıyordu. Masaya oturduklarında deniz neredeyse ayaklarının dibindeydi. Tuzlu hava, sıcak ekmek kokusu ve çayın buğusu aynı anda dolaşıyordu ortalıkta.
Gizem sandalyeye yerleşirken etrafına baktı.
“Burası… iyi hissettiriyor,” dedi.
“Sanki acele etmek ayıpmış gibi.”
Âlim çayları söylerken başını salladı.
“Aynen öyle,” dedi. “O yüzden seviyorum.”
Kahvaltı gelene kadar konuşmadılar. Gerek de yoktu. Gizem denizi izledi, Âlim onun yüzündeki o sakin ifadeyi. Bir ara rüzgâr saçlarının arasından bir tutamı kaçırdı. Gizem toparlamaya çalışırken Âlim eliyle nazikçe yardım etti. Dokunuş kısa ama tanıdıktı.
“Bak,” dedi Gizem alçak sesle,
“burada da plan mı yaptın?”
Âlim güldü.
“Hayır,” dedi.
“Burası plansız olduğum yer.”
Masaya serpme kahvaltı geldiğinde Cüneyt abi tekrar uğradı.
“Bir eksiğiniz olursa seslenin,” dedi. Sonra Âlim’e dönüp göz kırptı.
“Deniz sabahları iyi gelir,” dedi. “İnsanın içini açar.”
Gizem çayından bir yudum aldı.
“Doğru,” dedi. “İçimde bir şeyler yer değiştiriyor sanki.”
Âlim ona baktı.
“Benim de,” dedi.
“İyi bir yer değişimi bu.”
Kahvaltı ilerledikçe konuşmalar açıldı. Küçük anılar, yarım cümleler, araya giren kahkahalar… Ne geçmişin ağırlığı vardı masada ne de geleceğin telaşı. Sadece o an.
Gizem tabağını kenara çekti.
“Biliyor musun,” dedi,
“bu sabah valiz hazırlarken hiç ‘sonra ne olacak’ diye düşünmedim.”
Âlim çay bardağını masaya bıraktı.
“Ben de,” dedi.
“İlk defa.”
Deniz bir dalga daha vurdu kayalıklara.
Sanki anlaşmayı onaylar gibi.
Tam da tabaklar toparlanırken Cüneyt abi bir kez daha uğradı masaya. Bu sefer elinde iki ince belli çay vardı ama gelişi servis niyetine değildi belli.
Çayları bırakırken eğildi, sesi hafifçe kısıldı.
“Âlim’im,” dedi, “ben seni bilirim. Yanına herkesi almazsın.”
Gizem çay kaşığını bardağa koyarken duraksadı. Âlim kaşlarını kaldırdı, yarı gülümseme yarı savunma.
“Abartma Cüneyt abi,” dedi.
Cüneyt abi gülerek başını iki yana salladı.
“Yok yok,” dedi. “Abartı değil bu. Deniz abartır, ben söyleyeni duydum.”
Sonra bakışlarını Gizem’e çevirdi. Bu kez sesi daha yumuşaktı.
“Kızım,” dedi, “bu çocuk buraya yıllardır gelir. Ama ilk defa masadan kalkmak istemediğini gördüm.”
Gizem’in yanaklarına hafif bir sıcaklık yayıldı. Gülümsedi ama gözlerini kaçırdı.
“Deniz yüzündendir belki,” dedi, utangaç bir kaçamakla.
“Olabilir,” dedi Cüneyt abi.
“Ama deniz herkese aynı kokmaz.”
Âlim boğazını temizledi.
“Cüneyt abi,” dedi, “sen bugün fazla şiirselsin.”
“Yaş aldıkça oluyor,” dedi Cüneyt abi.
“Bir de doğru insanlar yan yana gelince.”
Bir anlık sessizlik oldu. Küçük ama tatlı bir mahcubiyet. Gizem çayından bir yudum aldı, Âlim masadaki peçetiyi düzeltti. İkisi de aynı anda gülümsedi, fark edince daha da utandılar.
Cüneyt abi doğrulurken son taşı bıraktı:
“Yolunuz açık olsun,” dedi.
“Ama acele etmeyin. Bazı yollar hızlı gidince eksik kalır.”
Âlim başını salladı.
“Eyvallah abi,” dedi. “Aklımızda.”
Mekândan çıkarlarken Gizem fısıldadı:
“Bayağı rezil ettin beni.”
Âlim kapıyı açarken ona baktı.
“Bak,” dedi, “utangaçlığın bile sakin.”
Arabaya bindiklerinde Gizem emniyet kemerini takarken hâlâ gülümsüyordu.
“Şimdi nereye?” diye sordu.
Âlim motoru çalıştırdı, denize son bir kez baktı.
“Şimdi,” dedi,
“yol bizi nereye çağırıyorsa.”
Ve Tekirdağ arkalarında kalırken, ikisi de şunu biliyordu:
Bu yol, flörtle başlamıştı.
Ama başka bir yere gidiyordu.
Yol uzundu Şile'ye gidiyorlardı tabii Gizem hâlâ bilmiyordu. Âlim bungalov tipi bir ev kiralamış 2 günü doya doya geçirmek için bir kaçamak planlamıştı. şarkılar dinlendi şakalar yapıldı derken Gizem yolda uyuyakaldı Âlim onun uyuduğunu görünce arabayı sağa çekip arka koltuktan ince bir battaniye alıp üzerine örttü...
Sakince Gizem'i izledi, derin bir nefes aldı içinden "Tüm ömrümü adasam yine az gelir, söyle be Karadeniz kızı seni yaşamaya ömrüm yeter mi?"dedi
Âlim kontağı tekrar çevirmeden önce bir süre öylece kaldı. Yolun kenarında duran araba, rüzgârın salladığı otlar, uzaktan gelen deniz kokusu… Hepsi susmuştu sanki. Sadece Gizem’in nefesi vardı. Düzenli. Güvende.
Battaniyenin ucunu biraz daha düzeltti. Saçlarının bir kısmı yüzüne düşmüştü, elini uzatıp geri almak istedi ama vazgeçti. Uykusuna dokunmak istemedi. Bazı anlar korunmalıydı, müdahale edilmeden.
İçinden geçen cümle boğazında asılı kaldı.
“Tüm ömrümü adasam…”
Devamını söylemedi. Söylerse eksilecek gibiydi.
Arabayı tekrar yola çıkardığında hızını düşürdü. Müzik çok kısık bir tonda çalıyordu, neredeyse hatıra gibi. Yol kıvrıldıkça yeşil yoğunlaştı, şehir geride kaldı. Şile tabelasını geçtiğinde gökyüzü daha geniş görünüyordu.
Bir süre sonra Gizem kıpırdandı. Gözlerini açmadan battaniyeye sarıldı.
“Üşüdüm sandım,” dedi uykulu bir sesle.
Âlim gülümsedi.
“Üşüme,” dedi. “Daha var.”
Gizem gözlerini açtı. Camdan dışarı baktı, tanımadığı ağaçlar, daha ıssız bir yol. Kaşlarını çattı.
“Biz… neredeyiz?” dedi.
Âlim gözünü yoldan ayırmadan konuştu.
“Birazdan anlarsın.”
“Âlim,” dedi Gizem, bu sefer daha uyanık. “Beni kaçırmadın değil mi?”
“Henüz değil,” dedi. “Ama niyet var.”
Gizem güldü. O gülüş, sabah uykusundan kalma bir kırılganlık taşıyordu.
“Benim haberim yok ama,” dedi.
“Var,” dedi Âlim sakin bir sesle. “Sadece henüz bilmiyorsun.”
Yol daraldı, toprak yola saptılar. Ağaçlar iyice sıklaştı. Bir süre sonra küçük, ahşap bungalovların olduğu bir alana girdiler. Deniz görünmüyordu ama hissediliyordu. Hava başka kokuyordu.
Âlim arabayı durdurdu. Kontağı kapattı.
“İndik,” dedi.
Gizem önce etrafa baktı, sonra ona.
“Şile mi burası?” diye sordu.
Âlim başını salladı.
“İki gün,” dedi. “Sadece iki gün. Kimse yok. Program yok. Saat yok.”
Gizem bir şey söylemedi. Arabanın kapısını açtı, battaniyeyi omzuna alıp indi. Derin bir nefes aldı. Gözleri dolmadı ama içi genişledi.
“Bunu ne zaman planladın?” diye sordu.
Âlim omuz silkti.
“Sen uyurken,” dedi. Sonra ciddileşti.
“Aslında… seni tanıdığım günden beri.”
Gizem birkaç adım attı, ahşap evlere doğru. Sonra durdu, geri dönüp ona baktı.
“Bak,” dedi, “ben sürprizi severim ama kaçışları daha çok.”
Âlim yanına geldi. Aralarında çok az mesafe vardı.
“Kaçıyoruz,” dedi. “Ama kendimizden değil.”
Gizem başını salladı.
“Tamam,” dedi. “O zaman gidelim.”
Anahtarı aldıktan sonra bungalovun kapısını açtıklarında içerisi serindi, sade ama sıcaktı. Büyük bir pencere, ahşap bir masa, köşede küçük bir kanepe. Her şey yerli yerindeydi. Gösterişsiz ama niyetli.
Gizem içeri girip pencereden dışarı baktı.
“Burada uyku başka olur,” dedi.
Âlim kapıyı kapattı.
“Burada uyanmak da.”
İkisi de sustu. Yol bitmişti.
Ama asıl başlayan, o sessizliğin içindeydi.
Kapıyı kapattıklarında dışarının sesi içeride ince bir uğultuya dönüştü. Ahşabın kokusu, serinlik, camdan sızan gün ışığı… Ev küçük ama niyetliydi. Gizem çantasını koltuğun kenarına bıraktı, yavaş adımlarla dolaşmaya başladı. Raflara dokundu, pencereye yaklaştı, perdeleri araladı. Yeşil, her yerden içeri bakıyordu.
“Burası…” dedi, kelimeyi bitirmeden.
“Tam senlik,” diye tamamladı Âlim. Sesinde emin bir yumuşaklık vardı.
Gizem mutfağa göz attı, sonra banyoya. En son kapısı yarı aralık olan odaya yöneldi. Adımı eşikten içeri attığı an durdu. Sanki zemin hafifçe yer değiştirmişti.
Ortada tek bir yatak vardı.
Çift kişilik.
Toparlanmış, bembeyaz nevresimler, pencereye bakan başucu.
Gizem bir an kıpırdamadı. Kaşları yavaşça kalktı. Sonra arkasını dönmeden sordu:
“Âlim?”
“Efendim,” dedi Âlim, kapı eşiğinde durmuştu. Sesinde bilerek yapılmış bir masumiyet.
“Biz,” dedi Gizem, kelimeyi tartarak, “iki gün için… tek yatak mı?”
Âlim içeri bir adım attı. Yatağa bakmadı önce, Gizem’e baktı.
“Evet,” dedi. “Ama panik yapma diye söylüyorum… bu bir plan değil. Bu bir ihtimal.”
Gizem ona döndü. Gülüyordu ama gözlerinde hafif bir şaşkınlık vardı.
“İhtimal mi?” dedi. “Bayağı somut bir ihtimal bu.”
Âlim omuz silkti.
“Ben iki ayrı yatak isterdim,” dedi. “Ama ev böyle.”
“Tabii,” dedi Gizem. “Ev böyle.”
Bir an sessizlik oldu. İkisi de yatağa bakıyordu şimdi. Sanki yatak onları izliyordu. Gizem saçını kulağının arkasına attı, boğazını temizledi.
“Yani,” dedi, “dünyanın sonu değil.”
“Değil,” dedi Âlim hemen. Sonra ekledi:
“İstersen kanepede yatarım.”
Gizem kaşlarını çattı.
“Saçmalama,” dedi. “Bunca yol geldik. Bir de kahramanlık yapma.”
Âlim gülümsedi.
“O zaman,” dedi, “kurallar koyarız.”
“Kurallar,” dedi Gizem, yatağın kenarına otururken. Elini örtünün üzerinde gezdirdi. “Bunu sevdim.”
Âlim de oturdu ama aralarında küçük bir mesafe bırakarak.
“Bir,” dedi. “Kimse kimseyi rahatsız etmiyor.”
“İki,” dedi Gizem, gözlerini kaçırmadan.
“Kimse kimseyi yanlış anlamıyor.”
“Üç,” dedi Âlim, sesi biraz alçalarak.
“Gece uyanırsak… konuşabiliriz.”
Gizem gülümsedi.
“Bu kural biraz tehlikeli.”
Âlim başını salladı.
“Evet,” dedi. “Ama dürüst.”
Gizem derin bir nefes aldı. Oda artık daha sıcaktı. Ya da ona öyle geliyordu. Ayağa kalktı.
“Tamam,” dedi. “Yatağı sonra düşünürüz. Şimdi bir çay koyalım.”
Âlim de kalktı. Kapıya yönelirken durdu, arkasını döndü.
“Şunu bil,” dedi. “Bu evde acele yok.”
Gizem ona baktı.
“İyi,” dedi. “Ben de tam bunu istiyorum.”
Yatak arkalarında kaldı.
Ama varlığını unutturmadı.
Mutfakta su kaynarken pencereyi açtılar. İçeri denizle orman arası bir hava doldu. Gizem kupaları tezgâhın üzerine dizdi, biri beyaz biri lacivert. Bilerek mi seçti, farkında mıydı, belli değildi. Âlim arkasında durdu, dokunmadı. Dokunmamak da bazen bir temas biçimiydi.
“Şu an,” dedi Gizem, çayı dökerken,
“garip bir şekilde çok huzurluyum.”
Âlim başını eğdi.
“Ben de,” dedi. “Normalde böyle anlarda insan ya çok konuşur ya da kaçar. Ben… kalmak istiyorum.”
Gizem ona döndü. Kupayı uzattı. Parmakları değdi. Çok kısa. Ama ikisi de fark etti.
Salona geçtiler. Kanepeye yan yana oturdular, aralarında yine o küçük mesafe. Pencerenin önünden geçen rüzgâr tül perdeyi hafifçe oynattı. Zaman, hızını düşürmüştü.
“Biliyor musun,” dedi Gizem, sesi alçak ama netti,
“mezuniyet kalabalığında, herkes veda ederken… ben sadece seninle buraya gelmeyi düşünüyordum.”
Âlim başını ona çevirdi. Gözlerinde acele yoktu.
“Ben de,” dedi. “İlk iş günü, yeni hayat… hepsi gözümde büyüyordu. Sonra seni düşündüm. Küçüldüler.”
Gizem gülümsedi. Dizlerini kendine çekti.
“Bu kaçamak,” dedi, “sadece tatil değil sanki.”
Âlim hafifçe yaklaştı. Mesafe eridi ama tamamen kaybolmadı.
“Değil,” dedi. “Bu… ayakta durma provası gibi.”
Bir süre sustular. Çaydan bir yudum aldılar. Sonra Gizem’in sesi geldi, bu kez daha yumuşak.
“Yatak konusu,” dedi. “Hâlâ masada mı?”
Âlim güldü, kısa bir nefesle.
“Gündemden düşmedi.”
Gizem ona baktı. Gözleri ciddi ama dudaklarının kenarı oyunluydu.
“Benim için sorun şu,” dedi. “Yakınlık değil. Yakınlığın sorumluluğu.”
Âlim başını salladı.
“Ben de tam oradayım,” dedi. “O yüzden buradayım.”
Bir an… çok kısa bir an… Âlim elini uzattı. Gizem’in elinin üstüne koydu. Sıkmadı. Tutmadı. Sadece oradaydı.
Gizem gözlerini kapattı.
“Bu,” dedi fısıltıyla,
“şu ana kadar doğru gelen en yavaş şey.”
Âlim cevap vermedi.
Sadece elini biraz daha sabit tuttu.
Akşam, yavaşça eve çökmeye başladı.
Ve onlar, acele etmeden, birbirlerini seçmenin ne demek olduğunu ilk kez bu kadar net hissettiler.
Evden çıktıklarında hava hâlâ pırıl pırıldı. Şile’nin sokakları sabahla öğle arasında o kararsız saatlerdeydi; ne kalabalık ne yalnız. Ahşap evlerin gölgeleri kaldırıma düşüyor, rüzgâr tuzla karışık çam kokusunu yüzlerine taşıyordu.
Gizem, elini cebine sokup derin bir nefes aldı.
“İyi ki erken geldik,” dedi. “Gün sanki bize daha uzun.”
Âlim gülümsedi.
“Bilerek,” dedi. “Bazı günler hızlı yaşanmamalı.”
Sahile indiler. Ayakkabılarını çıkarıp kumda yürüdüler. Konuşmadıkları anlar da vardı ama bu bir boşluk değil, birlikte susabilmenin rahatlığıydı. Gizem bir ara durdu, denize baktı.
“Hayatımda ilk kez,” dedi, “bir şeyleri düşünmeden sadece burada olmak istiyorum.”
Âlim başını salladı.
“Ben de ilk kez,” dedi, “geleceği planlamadan bugünü seviyorum.”
Öğleden sonra küçük bir markete girdiler. Sebzeler, taze balık, makarna rafları arasında dolaştılar. Gizem eline bir paket makarna aldı.
“Bunu severim,” dedi.
Âlim hemen sepete attı.
“Not edildi.”
“Bu kadar kolay mı?”
“Ben mutfakta zorlanmam,” dedi. “Ama bugün yemekler benden. Tartışmaya kapalı.”
Gizem kaşlarını kaldırdı.
“İddialı.”
“Kararlı,” diye düzeltti Âlim.
Akşamüstü eve döndüklerinde güneş daha alçaktı. Mutfakta hafif bir hareket başladı. Âlim kollarını sıvadı, tezgâhın başına geçti. Gizem arada yardım etmek istedi ama çoğu zaman sadece izledi. Onu izlemek de bir şeydi.
“Biliyor musun,” dedi Gizem,
“senin bu hâlin… beni garip bir şekilde sakinleştiriyor.”
Âlim arkasını dönmeden konuştu.
“Ben de seni bildiğimde sakinim.”
Yemek masaya geldiğinde gün yavaş yavaş akşama teslim olmuştu. Mum yakmadılar. Gerek yoktu. Işık zaten yeterince yumuşaktı. Konuşmalar derinleşti. Çocukluk, korkular, yarım kalmış hayaller… Kelimeler artık daha cesurdu.
Gece ilerledikçe sessizlikler uzadı ama ağırlaşmadı. Pencere açıktı. Dışarıdan cırcır böceklerinin sesi geliyordu. Gizem koltuğa yaslandı. Âlim yanına geçti. Bu kez mesafe yoktu.
Bir an durdular. Bakıştılar. Bu bakışta tereddüt değil, karar vardı.
Âlim sesi çok alçak bir tonla konuştu:
“Geri çekilmemi ister misin?”
Gizem başını iki yana salladı.
“Hayır,” dedi. “Ama acele de istemiyorum.”
Âlim hafifçe gülümsedi.
“Zaten bu ateş,” dedi, “aceleden değil. Bilmekten.”
Elini Gizem’in beline koydu. Gizem geri durmadı. Yaklaştı. O an, romantik olan her şey cesur bir netliğe dönüştü. Ama hâlâ kontrollüydü. Hâlâ saygılıydı. Hâlâ ikisinin de içinde doğru yerdeydi.
Gece onları yutmadı.
Onlar geceyi seçti.

Gece artık tamamen çökmüştü. Salonun ışığı kapalıydı, sadece mutfaktan sızan loş aydınlık vardı. Gizem masanın kenarına yaslanmıştı, ayakları çıplak, omuzları günün yorgunluğundan gevşemişti. Âlim birkaç adım ötede duruyordu. Az önce konuşulmamış ama ikisinin de zihninde dönüp duran tek konu vardı.
Yatak.
Âlim sessizliği bozdu.
“Bunu,” dedi, sesi alçak ama net,
“yok sayarak geçemeyeceğiz.”
Gizem başını kaldırdı. Gözlerinde artık çekingenlik yoktu.
“Geçmek istemiyorum zaten,” dedi.
Âlim bir adım attı. Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu.