5. bölüm / 6
Unutma1.4 ~ Debutante Balo Hazırlığı
Bölümler 6Şu an: 1.4 ~ Debutante Balo Hazırlığı
Reni
Akademi'ye kabul edilmiş olması beni mutlu etmişti. Sonuçta, her ne kadar ona hiçbir zaman o gözle bakmamış olsam da, "hizmetçi" olarak görülen genç bir adamın Akademi'ye kabul edilmesi neredeyse imkânsızdı.
Babam öyle kolay kolay herkese iyilikte bulunmazdı.
Acaba bunun sebebi hâlâ eski dostunun oğlu olması mıydı, yoksa Lui benden bir şeyler saklamaya devam mı ediyordu?
Neden bunları benimle daha önce paylaşmadığını anlayamıyordum. Üzülmemek elimde değildi.
Doğum günümde, tek arkadaşım tarafından terk edilmiştim.
Her ne kadar geri döneceğine dair söz vermiş olsa da...
Artık yanımda değildi.
Ne kadar zamandır pencerenin önünde öylece oturduğumu bilmiyordum. Beni düşüncelerimden çıkaran şey, güneşin ilk ışıklarının odaya süzülmesi oldu.
Her sabah olduğu gibi odama ilk giren dadımdı.
~ "Erken kalkmışsınız, Küçük Hanım," dedi yumuşak bir ses tonuyla.
Küçük adımlarla yanıma yaklaştı ve elimdeki mektuba göz attı. Sanırım mektubun ne olduğunu biliyordu; zira ona hiç aldırış etmeden konuşmaya devam etti.
~ "Vakti geldiğinde yollarınız yeniden kesişecektir. Gözyaşlarınızı bir hizmetçi uğruna bu denli tüketmeyin," dedi bu kez daha soğuk bir tonla.
~ "Hizmetkâr mı? Lui'den bahsediyoruz. O yalnızca bir hizmetkâr değildi... O benim arkadaşımdı."
~ "Tek arkadaşınız Lui olmayacak. Yaklaşan baloda yeni kimselerle tanışma fırsatınız olacak. Hem de en önemlisi, Veliaht Prens ile."
...
Sessizliğimi bir cevap olarak aldı ve başını hafifçe eğerek odadan ayrıldı.
Dadım da Lui'yi severdi. Hatta onunla kendi evladıymışçasına ilgilenirdi. Ne zaman yere düşse veya Düşes tarafından azarlansa, onu ilk teselli eden hep dadım olurdu.
Peki şimdi neden Lui'ye karşı böylesine mesafeli davranıyordu?
Belki de sebebi, Lui'nin gideceğini çok önceden biliyor olmasıydı.
Kendisini buna hazırlamıştı.
Ben ise her şeyden bihaberdim.
Hazırlandıktan sonra kahvaltı için yemek salonuna indim. Yerime oturup sessizce kahvaltıma odaklandım.
Ağabeyim ve babam, sarayda yaşanan bazı meseleler hakkında konuşuyorlardı.
Görünüşe göre Veliaht Prens saraydan kaçmıştı. Şu anda hiç ilgimi çekmeyen bir konuydu fakat duymamak imkansızdı.
Aslında bu ilk kez yaşanmıyordu. Bu yüzden kimse pek şaşırmış görünmüyordu.
Veliaht Prens, Kral'ın üçüncü oğlu olmasına rağmen Kraliyet Ailesi'nde büyü yeteneğiyle doğduğu bilinen tek kişi olduğu için iki yıl önce Veliaht ilan edilmişti.
Kral Malcolm, büyünün beraberinde getirebileceği yıkımı çok iyi biliyordu.
Lui'nin ailesinin sonunu getiren de işte bu korkuydu.
Son zamanlarda sarayda Kraliçe ile Veliaht Prens arasında sık sık tartışmalar yaşandığı söyleniyordu. Bunun sebebinin ise Veliaht Prens'in Kraliçe'ye gereken saygıyı göstermemesi olduğu konuşuluyordu.
Veliaht Prens ile I. Prenses'in annesi olan II. Kraliçe, yıllar önce zehirlenerek hayatını kaybetmişti.
Şimdiki Kraliçe ise bir zamanlar yalnızca Kral'ın gözdesi olan bir kadındı.
II. Kraliçe'nin ani ölümünün ardından Kral, tahtının yanında boş bir makam bırakmak istemediği için onu Kraliçe ilan etmişti.
Kısa bir süre sonra IV. Prens dünyaya geldi.
Şimdilik Veliaht'ın yerine geçme ihtimali bulunan tek prens oydu.
Çünkü hem mevcut Kraliçe'nin oğluydu hem de büyü yeteneğine sahip olup olmadığı henüz bilinmiyordu ki böyle bir güce sahip olmasa dahi, Veliaht Prens için hâlâ bir tehditti.
Bunun cevabı ancak onuncu yaş töreninde ortaya çıkacaktı.
Ben düşüncelerime dalmışken ağabeyimin bana çevirdiği endişeli bakışları fark ettim.
Göz göze geldiğimizde gözlerimin şişmiş olduğunu fark etmiş olacak ki yüzünde üzgün bir ifade belirdi.
Kahvaltı sona erdiğinde birlikte bahçeye çıktık.
Sessizliği bozan ilk kişi ben oldum.
~ "Gideceğini sen de biliyordun, değil mi?"
~ "Evet, Küçük Prenses."
~ "Neden benim dışımda herkesin haberi vardı? Neden yalnızca benden sakladı?"
~ "Bunun cevabını bilmiyorum. Ama kötü bir niyeti olmadığından eminim. Senin üzülmeni istemezdi. Hele ki buna sebep olan kişi olmayı hiç istemezdi." Parmaklarını dalgalı saçlarımın arasında gezdirdi ve başımı okşadı.
...
Bahçede ağır adımlarla yürürken bir anda bugün balo için elbise seçmem gerektiğini hatırladım.
Hemen ağabeyime döndüm.
~ "Normalde Lui ile gitmeyi düşünüyordum ama beni terk ettiğine göre... Benimle şehre gelmek ister misin, ağabeyim?"
~ "Elbette gelirim!" dedi, konuyu değiştirmiş olmaktan memnuniyet duyduğu belli olan sıcak bir tebessümle.
•••
Bugün için son derece heyecanlıydım.
Normal şartlarda malikâneden ayrılmama pek izin verilmezdi. Fakat debutante balosu için kendi elbiselerini seçmek, sosyeteye ilk kez takdim edilecek genç hanımların yerine getirmesi gereken geleneklerden biriydi.
Bu günü Lui ile geçireceğimi düşünerek sabırsızlanmıştım. Fakat en azından ağabeyim yanımda olduğu için mutluydum.
Şehre vardığımızda ortalık adeta bir şenlik havasına bürünmüştü.
Binalar çatılarına kadar süslenmiş, sokaklarda birbirinden farklı ezgiler yankılanıyor, esnaf dükkânlarının önüne küçük tezgâhlar kurarak çeşitli mallarını sergiliyordu.
İnsanlar sokakları doldurmuş, kimi alışveriş yapıyor, kimi ise dükkânların önünde durup vitrinleri inceliyordu.
Arabamız kalabalık caddelerde ilerlerken, uzun zamandır görmediğim şehir hayatını seyretmekten kendimi alamadım.
Belki de uzun zamandır ilk kez, malikânenin yüksek duvarlarının dışında gerçek dünyanın ne kadar büyük olduğunu hissediyordum.
Bir süre daha şehrin hareketli caddelerinde ilerledikten sonra at arabası nihayet durdu.
Ağabeyim önce yere adım attı, ardından bana elini uzattı.
~ "Yardımımı kabul eder misiniz, güzel Hanımefendi?" dedi gülümseyerek.
~ "Elbette. Ne kadar centilmensiniz, Sör Sanderson," dedim, içimdeki burukluğu saklayam bir gülümseme ile elini tutarken.
Sokaklardaki dükkânları gezmeye başladık. Mücevherlerden zarif aksesuarlara kadar aradığım ne varsa bulmak mümkündü.
En sonunda şehrin en itibarlı elbise mağazalarından birine girdik.
~ "Hoş geldiniz, Sör Sanderson ve Leydim," dedi çalışanlardan biri bizi görür görmez.
Son derece güzel bir kadındı. Kızıl, kıvırcık saçları vardı; elmacık kemiklerinin üzerine serpiştirilmiş çilleri yüzüne ayrı bir zarafet katıyordu. Yanakları hafifçe kızarmış, kirpikleri ise uzun ve belirgindi.
Güzelliğine hayran olmamak mümkün değildi.
Bizi tek bakışta tanımaları gerçekten şaşırtıcıydı.
Fakat sanırım sarı saçlarım ve yeşil gözlerim, Dük'ün kızı olduğumu anlamaları için yeterliydi.
~ "Küçük Leydi'nin ölçülerini almak üzere geldik. Kendisi debutante balosu için en güzel elbiseyi seçmek arzusunda. Lütfen kataloğunuzdaki en yeni ve en seçkin tasarımları kendisine gösterin," dedi ağabeyim, kendinden emin bir tavırla.
Çalışan saygıyla başını eğdi ve mağazanın arka tarafındaki odaya geçti.
Kısa bir süre sonra elinde oldukça kalın bir katalogla geri döndü.
Kitabı bana uzattığında gözlerime inanamadım.
İçerisinde birbirinden farklı renklerde, kumaşlarda ve işlemelerde onlarca elbise bulunuyordu.
Her sayfayı çevirdikçe hayranlığım biraz daha artıyordu.
Neredeyse kataloğun sonuna geldiğimde lapis taşını andıran koyu mavi bir elbise dikkatimi çekti.
İpek kumaşının üzerine altın ipliklerle işlenmiş zarif motifler, bel kısmını süsleyen değerli taşlarla birleşiyor ve elbiseye adeta Kraliyet'e layık bir ihtişam katıyordu.
Elbiseyi gördüğüm anda âdeta büyülenmiştim.
Hemen ağabeyime döndüm.
~ "İşte bu..." dedim fısıltıyla. "Aradığım elbise bu."
~ "Tamamdır o zaman. Bu elbiseyi üç gün içinde almaya geleceğim. Lütfen o zamana kadar hazır olsun."
~ "Elbiseyi Dük'lüğe göndermemizi istemez misiniz? Tekrar buralara kadar zahmet etmenize gerek yok." dedi çalışan kadın çekingen bir tavırla.
~ "Elbise hazır olduğunda emin ellerde olsun. Başına herhangi bir şey gelmesini istemem." dedi ağabeyim gülümseyerek. "Madem işimizi bitirdik, artık eve dönme vaktimiz geldi." abimin çalışan kadınla garip bir samimiyeti var gibi görünüyordu ama üstüne fazla düşünmedim.
~ "Ama festivali daha tam gezemedim ki. Biraz daha kalalım, lütfen." dedim, ağabeyimi ikna edebilme umuduyla.
~ "Benim evde bitirmem gereken işlerim var. Ama aramızda kalıcağına söz verirsen, seni korumalardan biriyle bir süre daha etrafı gezmen için bırakabilirim."
~ "Evet! Çok hızlı olacağım, fazla oyalanmam!" dedim heyecanla. Yüzümdeki heyecandan mutlu olan ağabeyim alnıma bir öpücük kondurdu ve at arabasına doğru ilerledi.
Dükkândan dışarı çıktık. Korumalardan biri bana eşlik etmek için hazırda bekliyordu. Ağabeyime sarıldım ve yollarımız ayrıldı.
Sokaklar öylesine neşeli ve huzurlu görünüyordu ki buradan hiç ayrılmak istemiyordum. Evde ise her şey sessiz ve aynı düzen içinde ilerliyordu. Bu sadelik beni sıkmaya başlamıştı.
Bir süre daha etrafta dolaşırken bu şehrin gerçek yüzüyle karşılaştım. Her ne kadar sokaklar böylesine canlı görünse de, o neşenin ardına gizlenmiş hüznü fark etmemek mümkün değildi.
Ara sokaklardan birinin köşesinde, çamurun içinde oturan küçük bir erkek çocuğu dikkatimi çekti.
Muhtemelen benim yaşlarımdaydı. Açlıktan kemikleri belirginleşmiş, yüzü solgun ve bedeni son derece zayıf görünüyordu.
Arkamı dönüp bana eşlik eden şövalyeyle göz göze geldim. Ardından etrafa yeniden bakınırken karşıdaki dükkânın cam vitrininde sergilenen pahalı aksesuarlara gözüm ilişti.
~ "Benim için şu dükkânın vitrininde sergilenen aksesuarlardan birkaçını alır mısın?"
~ "Sizi tek başınıza bırakamam, Leydim."
~ "Hiçbir yere gitmiyorum. Şu bankta biraz dinleneceğim. Sen gidip aksesuarları al." dedim, ısrarcı bir tavırla.
Şövalye derin bir nefes verdi. Bana itiraz etmekten vazgeçmiş olacak ki arkasını dönüp dükkâna girdi.
Ben ise fırsattan yararlanıp ara sokağa doğru ilerledim.
Çocuğun yanına yaklaştım fakat varlığımı fark etmesine rağmen beni tamamen görmezden geldi.
Yavaşça onun hizasına çömeldim. Cebimden iki altın sikke çıkarıp avucumda ona doğru uzattım.
~ "Adın ne? Neden burada oturuyorsun? Ailen nerede?"
Yine cevap vermedi.
Altın sikkeleri yanına bıraktım ve ayağa kalktım.
Tam oradan ayrılmak üzereyken, arkamda olduğunu fark etmediğim biriyle çarpıştım.
Dengemi kaybetmem sonucu kendimi yerde bulacağımdan emin olmuştum, bu yüzden gözlerimi darbeye hazır bir şekilde sımsıkı kapattım.
Ta ki bir güç beni havada yakalayana dek.
~ "Burada ne yaptığını sanıyorsun? Soylu bir Leydi'nin böylesine sefalet içindeki sokaklarda görülmesi pek alışılmış bir şey değildir," dedi yabancı sert bir sesle.
Gözlerimi tekrar açtığımda karşımdaki kişinin bana gereğinden fazla yakın olduğunu fark ettim. Tam kendimi ondan uzaklaştıracaktım ki belime sarılmış olan kolunu fark ettim.
~ "Elini çekmeyi düşünmüyor musun?" dedim sinirli bir şekilde.
~ "Düşmeyi bu kadar istediğini bilmiyordum."
Elini bir anda çekti ve tekrardan dengemi kaybettim ama yere düşmedim. Yüzümde kızgın bir ifade ile kafamı hızlıca karşımda duran yabancıya çevirdim. Alaycı bir duruş ile beni izliyordu.
Koyu renkli, kapüşonlu bir pelerin giymişti, bu yüzden yüzünü seçemiyordum. Fakat pelerinin gölgesi altında bile dikkat çeken parlak mavi gözlerini fark etmemek imkansızdı.
Belinde asılı duran kılıcı fark ettiğimde istemsizce bir adım geriye çekildim.
~ "Sokakta tek başına oturduğunu görünce iyi olup olmadığına bakmak istemiştim." dedim kendimi açıklama ihtiyacı duyarak.
Karşımdaki yabancı memnuniyetsizliğini belli eden bir ses çıkardı. Elinde küçük bir kese taşıyordu.
~ "İki altın sikkeyle kimsenin hayatı düzelmiyor."
Bunun farkındaydım.
~ "Şövalyem beni bekliyor olmalı... Artık geri dönmeliyim."
Yanından hızlıca geçip yoluma devam ediyordum ki, yabancının kendi kendine mırıldandığı sözleri işittim.
~ "Parlayan yeşil gözler... Ha!"
Bu sözlerin ardından adımlarımı hızlandırdım ve ana sokağa geri çıktım.
Bir an duraksadım.
Gitmeden önce son kez arkamı dönüp peşimden gelmediğinden emin olmak istedim.
Fakat gördüğüm manzara beni şaşırtmıştı.
Kapüşonlu yabancı, küçük çocuğun önünde diz çökmüştü. Elindeki keseden çıkardığı, üzerine koyu renkli melas sürülmüş bir parça ekmeği çocuğa uzatıyordu.
Tam o sırada şövalyemin bana seslendiğini duydum.
Son bir kez yabancıya baktıktan sonra dükkânın önüne geri döndüm.
