Bölümler 7Şu an: 1.1 ~ Bir Hatıra
Reni
Bu anı benim sebep olduğum kazanın sabahıydı. Hiçbir şeyden habersiz, kendi akışında ilerleyen o sıradan hayatıma huzur içinde devam ediyordum ta ki kaderin kaçınılmaz gerçekleri ortaya çıkana kadar.
•••
Gözlerimi çimenlerin üzerinde açtım. İçimde bir huzursuzluk vardı, gördüğüm rüyanın fazla gerçekçi olması sebebi ile, duyduklarım, hissettiklerim, gördüklerim sadece rüya diyerek geçiştiremeyeceğim kadar gerçekti.
Etrafım oldukça gürültülüydü; kuşların neşeli ötüşleri, atların nal sesleri ve talim yapan ağabeyimin kılıcının havayı yaran sesi birbirine karışıyordu. Çimenlerin dün gece yağan yağmurdan hafif ıslak oluşları, sanki zemin beni kendine çekiyormuşçasına hissetmeme sebep oluyordu. İçimdeki huzursuluğu anında söküp atmama yardımcı olmuştu.
Çiçeklerin huzur veren kokusu eşliğinde kendimi tekrardan uykunun kollarına bırakmıştım ki birinin bana seslendiğini duydum.
~ "Reni! Reni! Baksana ne buldum!" sesi oldukça yüksek bir şekilde yanıma doğru koştu Lui.
Lui on iki yaşına basmak üzereydi, benden ise iki yaş büyüktü. Ailesinin talihsiz bir kazada hayatını kaybetmesinin ardından babam onu malikânemize hizmetkâr ve benim oyun arkadaşım olarak kabul etmişti. Lui ile babalarımız uzun yıllardır yakın dostlardı ve onların dostluğu zamanla bize de miras kalmıştı.
O zamandan beri tek dostum Lui'ydi.
Uyuyor gibi davranarak onu görmezden gelecektim. Ne de olsa buraya biraz huzur bulmak için gelmiştim, herkesten uzak. Fakat bir yandan da böylesine büyük bir heyecan ile bana göstermek istediği şeyi merak ediyordum.
Lui, tepki vermemiş olmama rağmen baş ucumda dikilmeye devam etti. En sonunda merakıma yenik düştüm ve tek gözümü açtım.
Karşımda, her zamanki gibi kocaman bir tebessümle duran Lui vardı. Siyah saçları güneş ışığını adeta bir ayna gibi yansıtıyordu ve neredeyse siyah diyebileceğim kadar koyu olan o gözleri üstümdeydi.
~ "Bana bir şey gösterecektin, değil mi?" Lui'ye baktım. Güneş ışığı görüşümün çoğunu engelliyordu.
O ise yalnızca gülümsemeye devam etti. Bir anda arkasında sakladığı ellerini bana uzattı ve sanki bıraktığı anda kaçıp gidecekmişçesine sıkıca tuttuğu kocaman çiçeği gösterdi.
Çiçeğin sayısız beyaz yaprağı vardı. Öylesine saf ve zarif görünüyordu ki neredeyse dalından koparılmış olmasına üzülmeme sebep olacaktı. 'Ancak bir yandan da böylesine güzel bir çiçeğe sahip olduğum için içimde tarifsiz bir mutluluk filizleniyordu.'
Yerimden doğruldum ve çiçeğe doğru uzandım Lui'nin hediyesini kabul ederek.
~ "Teşekkür ederim, Lui. Gerçekten çok güzel bir çiçekmiş. Nereden buldun bunu?" dedim merakla, daha önce karşılaşmadığım bir türdü.
Bunu sorduğum anda Lui'nin yüzünde tuhaf bir ifade belirdi. Sanki nereden aldığını söylemekte tereddüt ediyordu. Bu kendinden emin olmayan tavrının sebebini anlamam ise uzun sürmedi.
~ "Annemin bahçesine mi girdin?" dedim şüpheyle.
...
Cevap belliydi.
~ "Evet..." dedi mahcup bir tebessümle. "Ama biliyorsun ki o bahçedeki çiçekler uzak memleketlerden getiriliyor. Çok nadir ve oldukça güzeller. Ben de senin onlardan hiç değilse bir tanesine sahip olabileceğini düşündüm." yüzündeki ifade suç işlediğini bilen fakat yine de o yolda yürümeye devam eden biri gibiydi.
Suçluluk içeriyordu fakat pişmanlık yoktu.
~ "Öyleyse bu küçük hediyeni kabul edeceğim. Ama bir daha böyle bir şey yapmayacaksın." dedim gülümseyerek.
Annem, Lui'nin bahçesine izinsiz girdiğini öğrenirse hiç hoş bir manzara ortaya çıkmazdı ve sadece küçük bir hediye uğruna böylesine bir durum ile karşı karşıya kalmamıza gerek yoktu.
Tam yeniden konuşmak üzere ağzımı açmıştım ki ağabeyim yanımıza geldi.
~ "Ne yapıyorsun yerde, Küçük Prenses?" dedi, çamura bulanmış elbisemi işaret ederek. "Prenseslere böyle çamurlu elbiseler yakışmaz. Annem seni görmeden üzerini değiştirmelisin."
Yanakları antrenmandan dolayı kıpkırmızı olmuş ve saçları terden sırılsıklamdı. Nefesi ise yorgunluktan hızlanmıştı fakat kontol hala elindeydi. Elinde tuttuğu havlu ile ensesindeki teri silerken kılıcını toprağa sapladı ve olduğu yere sabitledi.
Ağabeyim kontrolu asla elinden bırakmazdı.

~ "Biz de zaten içeri geçiyorduk," diye belirttim Lui'ye işaret ederek. Ağabeyim gözleri ile Lui'yi süzdü ve ikimize de gülümsedi.
Yerimden kalkmam için bana sağ elini teklif etti, ben de kabul ettim. Ayağa kalktığımda ellerim ile önce dalgalı saçlarımı sonra da elbisemi biraz düzelttim.
~ "Elindeki çiçek nereden çıktı öyle?" dedi ağabeyim merakla, ya da şüpheyle. Gözleri bu sefer tehditkâr bir şekilde Lui'ye çevrildi. Havada oluşan hafif gerginliği dağıtmak amacı ile konuştum.
~ "Annemin bahçesinden aldım." Ağabeyime yalan söylemekten hiç hoşlanmazdım. Ancak bütün gerçeği de söyleyemezdim.
~ "Güzel bir çiçekmiş." Bu konuyu daha fazla kurcalamadı. "Annem az sonra talimimi izlemeye gelecektir." ikinci ve son kez uyardı içeri geçmemiz için.
Lui ile birlikte içeri girdiğimizde ben üzerimi değiştirene kadar oyun odasında beni bekledi. Bana verdiği çiçeği dadıma uzatıp güzel bir vazoya yerleştirmesini istedim. Ardından ben de oyun odasına geçtim fakat Lui, geldiğimi bile fark etmedi.
Yanına küçük adımlar ile yaklaştım. Pencere önü sedirinin üstünde duran yastıkları kenara çekmiş oturuyordu. Camdan dışarı izlerken yüzündeki ifade mutsuzdu.
~ "Aklın ağabeyimin taliminde mi kaldı?" Arkasından yaklaştım ve yanına oturdum.
Bunu sormamın sebebi ağabeyimin annemden gizli bir şekilde Lui'ye kılıç kullanmayı öğretmesiydi. Normalde bugün Lui'nin de talim yapması gerekiyordu. Fakat annem salonda bulunduğu sürece bu mümkün değildi.
Sonuçta annemin öfkelenmesi için Lui'yi görmesi dahi yeterliydi. Üstelik Lui'nin kılıç kullanmayı öğrenmesine kesinlikle karşıydı. Lui'ye karşı duygularının bu kadar yoğun olması sağlıklı olamazdı ama onu hissettiği duygular yüzünden suçlayamazdım. Sanırım.
~ "Daha çok vaktiniz var zaten, Lui. Başka bir gün talime devam edebilirsiniz." dedim, neşesini yerine getirmek için ki sözlerim pek etkili olmadı.
~ "Benim böyle boşa harcayacak vaktim yok."
Söylediği şey biraz kafamı karıştırdı. Söyleme tonu kaba değildi fakat içimde oluşan bu anlamsız üzüntüye bir ad koyamıyordum. Daha yaşımız küçüktü nasıl olsa, on bit yaşında kılıç ustası olmasına gerek yoktu.
Aramızda oluşan sessizlik fazla yoğunlaştığında daha fazla dayanamadım ve bir süre daha öylece Lui'yi izledikten sonra kaşlarımı çattım ve yerimden bir hışım ile kalkıp odama döndüm.
Odamın penceresi doğrudan talim alanına bakıyordu. Normalde buradan hep Lui ile ağabeyimin talimini izlerdim. Dövüşleri her zaman dostça bir antrenmandan ibaret olduğu için bana hep dansı anımsatırdı.
Önce karşısındakinin halmesini beklerdi ağabeyim, ona göre ilk hamlesini yapardı. Karşısındakinin hareketlerini analiz etmeden başlamadı savaşa. Dansta olduğu gibi birbirlerine ayak uydurarak ilerler ve geri çekilirlerdi.
Aslında Lui'yi anlayabiliyorum... Ya da en azından anladığımı sanıyordum. Ben de bir Leydi olmasaydım, ağabeyimin talimlerine katılabilirdim. Birbirimize siper alabilirdik ve birimiz kaybettiğinde, diğerine öğütler verirdi, güzel olmaz mıydı? Ama bırak ağabeyime talim yapmayı, savaş ya da dövüş hakkında kitaplar bile okuyamazdım.
Fakat bunun yerine yapabildiğim tek şey, onları penceremin ardından seyretmekti. Ne de olsa öğrenmemi gerektiren tek şey nasıl bir Leydi olarak dik duracağımdı, değil mi?
Annem her zaman, bir kadının en büyük silahının zarafeti olduğunu söylerdi. Başkalarının işlerine karışmadığım ve derslerime odaklandığım sürece güzel bir hayat yaşayabileceğime inanırdı.
Ama bu "güzel" hayat gerçekten benim arzuladığım şey miydi?
Bunu öğrenmek için henüz çok erken sanırım.
Bölüm etkileşimi
