21. bölüm · Toz Pembe Adalet
21. Bölüm: Yüksek Yüksek Tepelere Toz Pembe Bir İsyan
Eylül’ün mahalle kültürünü, o fıkır fıkır neşesini ve Selim’in "Nişantaşı beyefendisi" halinin o kına basma anındaki şaşkınlığını düşününce, ortaya efsanevi bir bölüm çıkıyor.
İşte her detayıyla, o upuzun ve eğlenceli Kına Gecesi bölümü:
Düğünden önceki o son büyük durak gelmişti: Kına Gecesi. Eylül, bu gecenin sadece ağlamalı bir tören değil, gerçek bir "Eylül Festivali" olmasını istiyordu. Mahallenin o geniş bahçeli konağı kiralanmış, her yer kıpkırmızı tüllerle değil, Eylül’ün imzası olan toz pembe şifonlarla donatılmıştı. Binlerce pembe mumun ışığı, gecenin karanlığını delip geçiyordu.
Eylül, odasında kına kaftanını giyerken aynadaki aksine bakıp gülümsedi. Üzerindeki kaftan, geleneksel ağır işlemelerin toz pembe ipeklerle buluştuğu modern bir şaheserdi. Başındaki o uzun, şeffaf pembe duvağı düzeltirken Merve içeri daldı: "Eylül, mahalle yıkılıyor! Selim Hoca ve ekibi birazdan kapıya dayanacakmış, hazır mısın?"
Eylül, elindeki tefi sallayarak o meşhur ritmini patlattı:
"Yo, kına yakılır ele, sevda düşer dile,
Selim geliyor bak, çekilsin herkes şöyle!
Ağlamak yok bugün, sadece neşe ve dans,
Bu aşkın kanununda herkese bir şans!"
"Kız Tarafı"nın Zaferi ve Gözyaşları
Tören başladığında, Eylül elinde mumlarla o hüzünlü ama umut dolu ezgi eşliğinde salona girdi. Annesi Leyla Hanım, kızının o çocuksu neşesinin artık bir yuvaya uçtuğunu görünce gerçekten ağlamaya başladı. "Yüksek yüksek tepelere" şarkısı çalarken Eylül, annesinin dizine yattı. Bir an için o her şeyi dalgaya alan Eylül gitmiş, yerine yuvasından ayrılan o duygusal genç kız gelmişti.
Tam o sırada, adet yerini bulsun diye Eylül elini açmadı. "Gelin elini açmıyor!" sesleri yükselirken, Münevver Hanım (Selim’in annesi) öne çıktı. Avucuna o en nadide altınlardan birini bıraktığında, Eylül göz kırparak elini açtı. Kına yakılırken Eylül’ün aklında tek bir şey vardı: Selim’in bu gürültülü mahalleye nasıl "basacağı."
Selim’in "Kına Basma" Operasyonu
Gecenin en heyecanlı anı, dışarıdan gelen davul zurna sesleriyle başladı. Selim, üzerinde beyaz gömleği ve her zamanki karizmasıyla, arkasında "Erkek Tarafı"nın o ciddi avukat arkadaşlarıyla mahallenin ortasından göründü. Selim’in o Nişantaşı ciddiyeti, mahalleli gençlerin eline verdiği meşalelerle bir anda dağılmış gibiydi.
Selim, kapıyı "yıkarcasına" çaldığında Eylül ve arkadaşları kapıyı vermemek için direniyordu. Selim, kapının arkasından bağırdı: "Eylül! Dürüstlük kuralını ihlal ediyorsun, mülkiyetime girmeme izin ver!"
Eylül içeriden kahkahalarla cevap verdi: "Önce o meşhur rap şarkımın nakaratını söylemezsen bu kapı açılmaz Selim Bey!"
Selim, tüm o profesör ağırlığını bir kenara bıraktı, derin bir nefes aldı ve sokağın ortasında bağıra bağıra: "Toz pembe hayaller, bitti artık beklemeler! Aç kapıyı Eylül, geliyor en büyük sevmeler!" dediğinde mahalle alkıştan inledi.
Gece Yarısı Halayı ve Papatyalı Kına
Kapılar açıldı, Selim içeri girdi ve Eylül’ün duvağını yavaşça açtı. Eylül’ün kınası, Selim’in avucuna da yakıldı. Ama Eylül bu; kınanın üzerine bile küçük bir "papatya" figürü yaptırmıştı. O gece mahallenin o dar sokaklarında, Nişantaşı’nın en seçkin isimleriyle mahalleli amcalar omuz omuza halay çektiler.
Selim, Eylül’ü belinden tutup kendine çektiğinde; kına kokusu, şakayıkların kokusuyla birleşmişti. "Bu geceyi asla unutmayacağım," dedi Selim. "Hukuk kitaplarında 'Kına Gecesi' diye bir başlık yok ama bu gece, hayatın en gerçek sözleşmesini imzaladık."
Eylül, kınasını Selim’in gömleğine hafifçe bulaştırarak fısıldadı: "Bu leke çıkmaz Selim Bey, artık resmen benimlesiniz!"
Gece bittiğinde, konfetiler toz pembe bir kar gibi yerlere serilmişti. Eylül ve Selim, elleri kınalı, kalpleri mühürlü bir şekilde o geceden, hayatlarının en büyük sabahına, yani düğün gününe doğru yürüdüler.
