18. bölüm · Toz Pembe Adalet
18. Bölüm: Ay Işığında Yasak ve Tutku
O görkemli nişan töreninin gürültüsü geride kalırken, denizin ortasında sadece Selim ve Eylül’ün nefeslerinin duyulduğu o
Sürat teknesinin motoru sustuğunda, dünya sanki bir anlığına durdu. İstanbul’un o uzaklardaki pırıltılı silüeti, sanki başka bir evrene aitmiş gibi pusluydu. Selim, denizin tam ortasında, sadece dalga seslerinin eşlik ettiği o sessizliğin içinde Eylül’e döndü. Eylül’ün üzerinde hala o uçuş uçuş, toz pembe nişan elbisesi vardı; ama saçları rüzgarın hırçın dokunuşlarıyla dağılmış, o "uslu kız" imajı yerini tamamen arzulu bir kadına bırakmıştı.
"Sadece Sen ve Ben"
Selim, teknenin kontrol panelinden uzaklaşıp Eylül’ün tam karşısında durdu. Gözleri, ay ışığının Eylül’ün omuzlarında ve göğüs dekoltesinde yarattığı gölgelerde geziniyordu. "Bitti Eylül," dedi sesi her zamankinden daha kısık, daha boğuk ve hükmediciydi. "Tüm o sahte gülümsemeler, kameralar, aileler... Hepsi kıyıda kaldı. Şimdi sadece bu deniz, bu gece ve biz varız."
Eylül, elindeki şampanya kadehini yavaşça kenara bıraktı. Selim’e doğru bir adım attığında, elbisesinin ince kumaşı rüzgarla Selim’in bacaklarına dolandı. "Korkmuyor musun Selim?" diye fısıldadı Eylül. "Bu sessizlik, insanın içindeki en derin gerçekleri ortaya çıkarır. Senin o ağır ceza hâkimi babanın oğlu, bu sessizliğe hazır mı?"
Selim, Eylül’ün belini öyle bir kavradı ki, Eylül’ün nefesi boğazında düğümlendi. Onu kendine sertçe çekti, aralarındaki mesafe artık sadece bir nefes kadardı. "Ben o kuralları o gün amfide, senin gözlerine baktığımda yıktım Eylül. Şimdi sadece senin kurallarına, senin tenine itaat etmek istiyorum."
Tenin ve Ruhun Teslimiyeti
Selim, elini Eylül’ün yüzünde yavaşça gezdirdi, başparmağıyla alt dudağını hafifçe aşağıya çekti. Eylül’ün kalp atışları, teknenin gövdesine vuran dalgaların ritmiyle yarışıyordu. Selim eğildi ve Eylül’ün boynuna, o hassas, kokusuyla başını döndüren tenine ilk öpücüğünü bıraktı. Eylül, başını geriye atıp inleyerek gözlerini kapattı. Selim’in sakalları tenini çizerken, Eylül’ün parmakları Selim’in smokin gömleğinin düğmelerine asıldı.
Selim, Eylül’ü kucağına alıp teknenin o geniş, deri kaplı arka kısmına yatırdığında, ay ışığı tüm ihtişamıyla üzerlerine düşüyordu. Eylül’ün o toz pembe elbisesinin ipek kumaşı, Selim’in elleri altında adeta eriyordu. Selim, Eylül’ün üzerine eğilip gözlerinin içine baktı; o an ne hukuk vardı ne de kariyer. Sadece birbirine aç, birbirini aylardır hayal eden iki beden vardı.
"Sen benim en güzel sınavımsın Eylül," diye fısıldadı Selim, dudakları Eylül’ün dudaklarına değerken. "Ve ben bu sınavda kaybolmak, senin içinde yok olmak istiyorum."
Sessizliğin İçindeki Çığlık
Eylül, Selim’in gömleğini omuzlarından sıyırdığında, onun o sert ve sıcak teniyle buluşmanın verdiği heyecanla titredi. Selim’in elleri Eylül’ün vücudunda bir keşfe çıkmış gibiydi; her dokunuşu, Eylül’ün daha önce hiç tatmadığı bir yangını başlatıyordu. O gece, denizin ortasında, rüzgarın ve ayın tanıklığında; Eylül’ün neşesi Selim’in tutkusuyla, Selim’in vakur duruşu Eylül’ün teslimiyetiyle birleşti.
Aralarındaki o elektrik, artık bir patlama noktasına ulaşmıştı. Selim’in her öpücüğü bir mühür, Eylül’ün her dokunuşu bir yemin gibiydi. O toz pembe elbiseye sığmayan o büyük aşk, şimdi bu sessiz teknenin her köşesine yayılıyordu. Eylül, Selim’in adını gecenin karanlığına fısıldarken; Selim, dünyadaki tek mülkiyetinin bu kadın olduğunu o an iliklerine kadar hissetti.
Şafak sökene kadar, o dalgalı denizin üzerinde sadece ikisinin nefesleri ve birbirlerine duydukları o doymak bilmez arzu yankılandı. Eylül’ün toz pembe dünyası, o gece Selim’in karanlığıyla harmanlanıp efsanevi bir renge büründü.
