6. bölüm · THE WOLFES AND THE SORCERER

6-(ÇIKIŞI OLMAYAN) 5MEZAR

Eylül🫀

𝟼-𝐵Ö𝐿Ü𝑀

𝐵Ö𝐿Ü𝑀 Ş𝐴𝑅𝐾𝐼𝑆𝐼
𝑅𝑢𝑒𝑙𝑙𝑒-𝑔𝑎𝑚𝑒 𝑜𝑓𝑓 𝑠𝑢𝑟𝑣𝑖𝑣𝑎𝑙

𝑂 𝑖ğ𝑟𝑒𝑛ç 𝑘𝑜𝑘𝑢 𝑏ü𝑡ü𝑛 𝑚𝑢𝑡𝑙𝑢𝑙𝑢ğ𝑢𝑚𝑢𝑧𝑢 𝑏𝑜𝑧𝑚𝑢ş𝑡𝑢 𝑛𝑒 𝑘𝑎𝑑𝑎𝑟 𝑚𝑢𝑡𝑙𝑢𝑦𝑠𝑎𝑘 𝑡𝑎𝑏𝑖𝑖 𝑘𝑜𝑘𝑢𝑦𝑙𝑎 𝑑ış𝑎𝑟ı çı𝑘𝑚𝑎𝑚 𝑏𝑖𝑟 𝑜𝑙𝑚𝑢ş𝑡𝑢 𝑘𝑎𝑙𝑘𝑎𝑛ı𝑛 𝑔𝑒𝑙𝑚𝑒𝑠𝑖 𝑣𝑒 𝑠𝑒𝑣𝑑𝑖𝑘𝑙𝑒𝑟𝑖𝑚𝑖𝑛 𝑧𝑎𝑟𝑎𝑟 𝑔ö𝑟𝑚𝑒𝑠𝑖𝑑𝑒

___

Sabahın muhteşem kahkahalarından öğlen olmuştu. Herkes için unutulmaz bir sabah, hatta öğlendi. Eleanor’un, hatta herkesin mutluydu; kendini ait bir yer bulmuştu.

Eleanor kahvesini içerek Stiles’ın esprilerini dinliyor, Scott’un tavsiyelerini, Derek’in anlattığı anıları dinliyordu. Ne kadar da mutlulardı.

Ama o mutluluğun içinde, Eleanor’un gözlerinde kısa bir süreliğine beliren o eski gölgeyi kimse fark etmedi. Gülüyordu, ama gülüşünün ardında bir düşünce gizliydi — “Böyle anlar hep sürer mi?” diye.
Stiles bir espri daha patlatınca herkes kahkahaya boğuldu, kahve masası neredeyse sallandı. Scott, “Bak işte, sonunda hepimiz aynı masadayız,” dedi gülerek. Derek sadece başını salladı ama yüzündeki yumuşak ifade her şeyi anlatıyordu.
Eleanor o anın içinden çıkmak istemedi; kahvesinden bir yudum aldı ve fark etti — belki de ilk kez gerçekten bir yere, birilerine ait hissediyordu.

Stiles, elindeki kupayı masaya vurup dramatik bir ses tonuyla,
“Arkadaşlar, az önce kahveme süt yerine Derek’in kaslarından süzülen ter mi karıştı, niye bu kadar güçlü hissettim?” dedi.
Masadan kahkahalar yükseldi; Scott neredeyse kahvesini püskürtecekti.

Derek gözlerini devirdi ama gülümsedi, bu da zaten nadir bir olaydı. “Stiles, bir gün seni kendi antrenman rutinime sokacağım, o zaman kim terliyor göreceğiz,” dedi.

Eleanor gülmekten yanakları kızardı, “Ben gelmem, siz ölümüne çalışıyorsunuz!” dedi.
Derek bu kez ciddileşir gibi yaptı ama sesi yumuşaktı: “Biz eskiden sadece güç için değil, korkularımızdan kaçmak için de antrenman yapardık.”

Masaya bir sessizlik çöktü, ta ki Stiles yine lafa girene kadar:
“Ve şimdi korkumuz sadece kahvesiz kalmak, ne ilerleme ama!”

Herkes yeniden kahkahalara boğuldu. Eleanor içinden geçirdi; “Belki de bu kadar gülmek, geçmişi iyileştirmenin en iyi yoludur.”

𓃥

Milia mutfağın kapısında belirdi, elinde taze pişmiş kurabiyelerle. “Ben yokken bütün eğlenceyi başlamışsınız!” dedi, gözlerini devirdi ama yüzündeki gülümseme sıcaktı.
Kira hemen ayağa kalkıp tabağı kaptı, “Milia, sen kahramansın! Derek bile bunu reddedemez.”
Derek tam ağzını açacaktı ki Stiles yine araya girdi: “Evet evet, Derek zaten gizliden gizliye kurabiye bağımlısı. Dün gece rüyasında ‘çikolata parçalı’ diye sayıkladı.”

Masadaki kahkahalar bir anda patladı. Lydia, sakin ama zekice bir tebessümle Stiles’a baktı:
“Bence sen onun rüyalarına sızacak kadar fazla konuşuyorsun, Stiles.”
Stiles hemen savunmaya geçti: “Bu beynim hızlı çalıştığı için, suç bende değil!”

Eleanor kahvesini bitirirken o anı hafızasına kazıdı — Milia’nın gülüşü, Kira’nın ışıl gözleri, Lydia’nın keskin zekâsı, Derek’in nadir yumuşak gülüşü, Stiles’ın bitmek bilmeyen enerjisi…
Bir anlığına düşündü: “Belki de mutluluk, bu kadar farklı insanın aynı masada buluştuğu o saniyelerde saklıdır.”

𓃥

Scott, gülüşlerin arasından sesini alçaltarak konuştu:
“Biliyor musunuz, ilk avımızı hatırlıyorum… hepimiz darmadağınıktık. Derek önde yürüyordu, Stiles ise bir taşın arkasına saklanmış, ‘Ben dikkat dağıtma görevindeyim’ diyordu. Oysa dikkat dağılan bizdik.”

Masadan kahkahalar yükseldi, ama Lydia sessizce Stiles’a baktı. Stiles bunu fark etti, bir an sustu; sonra kısık sesle, “O zaman bile planım işe yaramıştı,” dedi.
Lydia gülümsedi, elini masanın altından onun eline değdirdi. Küçük, ama fark edilir bir temas. Stiles’ın kalbi hızlandı; ilk defa kelimeleri değil, sessizliğiyle bir şey anlatabiliyordu.

Derek onları fark etti ama hiçbir şey demedi — sadece kaşlarını kaldırıp Scott’a baktı. Scott ise gülümseyerek, “Bazı şeyler sessiz olunca daha güçlüdür,” dedi.

Eleanor o an etrafına baktı: dostluk, kahkaha, geçmişin izleri ve yeni başlangıçların sessizliği…
Ve içinden geçirdi: “Belki de iyileşmek, böyle bir masada başlıyordur.”

𓃥

Eleanor’un anlatımıyla:
“Bir koku alıyorum,” dedi Eleanor.
“Ne kokuyor?” diye sordu Derek.
“Bilmiyorum. Ama almıyor musunuz?” diye ekledi. Kimse ses çıkarmıyordu.
“Hayır, ama tarif edemez misin?” dedi Isaac.
“Kendim bile ne kokusu aldığımı bilmiyorum, ama gitmem gerekiyor,” dedi Eleanor.
“Nereye?” dedi Derek.

Eleanor, Derek’in gelmesine ramak kala bahçeden çıkmıştı. Derek elini bahçeden çıkardığı an, duvar gibi bir bariyer belirdi. Yeşil bir ışık bütün evi ve bahçeyi sardı. Eleanor çıkmıştı ama Derek çıkamıyordu.

“Hey, gelin!” dedi Kira Scoot. Herkes Derek’in başında toplandı. Herkes yeşil ışığa tek tek elini koydu, ama hiçbir işe yaramadı.

“Eleanor!” diye bağırdı Derek. Yüksek sesi ağaçları salladı.
“Belki kurt olursak geçebiliriz,” dedi Liam. Ama o an yapacak başka hiçbir şey yoktu. Bir ışık vardı ve Eleanor o ışığın dışındaydı, bizler ise içinde kalıyorduk.

𓃥

Eleanor’un iç sesinden:
Aldığım koku devam ediyordu. Orman derinliklerine doğru ilerliyordum. Kurt olmama rağmen korkmuyordum. Bu tarafı hiç görmemiştim; yemyeşil ormanın solmuş, mahvolmuş bir kısmı vardı. Salgınlık beni korkutuyordu.

Koku kesildi. Ormanın tam ortasında, beş taşın arasında kaldım. Artık kurta dönüşmenin zamanı gelmişti. Ama taşların arasında kurta dönüşemiyordum. Bu taşlar güçlerimi yiyordu. Kendi güçlerimi denedim; yaprağı yerden kaldırmayı denedim ama olmadı. Ne oluyordu bana?

O anda koku toprağın altına kaydı. Kazmaya başladım. İlk başta dönüşemedim, sonra kursa dönüşüyordum. Masmavi pençelerim, masmavi gözlerim çıkmaya başlamıştı. Ne oluyordu burada? Panik içinde kazmaya devam ettim.

Bir kutu ortaya çıktı; sanki yüzyıllardır orada kalmıştı. Buradan çıkmam gerekiyordu. Bu güçleri kontrol edemiyordum, ama kendi kendine olan şeyler kesindi.

𓃥

Derek’in anlatımıyla:
Bu yeşil bariyeri geçmek için defalarca denedik ama olmuyordu. Olmayacaktı. Eleanor o kapının arkasında kalacaktı. Kim bilir başına neler gelecekti? Kimse bilmiyordu; bilmeyecekti de.

İki olasılık vardı: ya başına hiçbir şey gelmeyecekti, ya da ölecekti. Bu bariyer neden olmuştu, ne için? Resmen bir lanetti. Ama başımıza gelen her şey zaten bir lanet değil miydi?

O anki çaresizlik ve sessizlik oyun gibiydi. Kimse anlamıyordu.

𓃥

Derek çaresizdi. Eleanor beş taşın, hatta mezarların arasında geziyordu. Ne olacaktı? İnanın, ben de bilmiyordum.

“Çok denedik, kırmalıyız, yeter!” dedi Derek. Bittmeli. Scoot, Kira ve Milia baygın düştü; kurta dönüşecek kadar güçleri kalmamıştı.

“Belki orası iyidir, o yüzden gitmemizi istemiyor. Anla, gittik artık,” dedi Scoot. Haklıydı.

“Ne yapabilirdik peki?” dedi Derek.
“İçeri yatırın, siz de dinlenin, ben tek denerim,” dedi Derek. Sin güçleri ile denemeye hazırdı.
“Hayır,” dedi Liam. “Yorgun olan dinlensin. Ben buradayım, seninleyim.”

Derek mutlu olmuştu. “Sağol,” dedi.

Lidya bağırmaya başladı: “Ölüm görüyorum! Ölüyor!” Taşların arasında…
“Hayır!” dedi Derek. “Orada olmamalı!” Liam son kuvvetiyle direniyordu ama olmadı.

Lidya tekrar: “Ölüm görüyorum!” diye bağırdı. Derek deliye dönmüştü. Son gücüyle bağırarak birşey olmasını bekliyordu

𓃥

Lidya elini ağzına götürdü, ağzını sıkı sıkı kapatmıştı. Kızlar, Lidya’nın bağırmasından dışarı çıkmış; panik ve korku içinde, Lidya’nın başka bir şey görmesini, Derek’in orayı kırmasını bekliyordu. Lidya son defa etrafına baktı, gözlerini sımsıkı kapattı ve bir şeyler daha duymaya, görmeye başladı ya da çalıştı, çabalıyordu ama herhangi bir ses gelmiyordu. Gelmeyecekti de.

Derek yerde oturmuş, sessizce düşünen Lidya’nın başına gitti. Gözleri dolmuştu ama yemin etmişti; böylesi herkes için iyiydi. Lidya, Derek’in sessizliğini böldü, elini kaldırdı ve “Duyuyorum.” dedi.

𓃥

---

Eleanor’un anlatımıyla:

Avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Kimse hiçbir şey görmüyor, duymuyor, hatta merak bile etmiyordu. Ya da bana öyle geliyordu. Bağırmaktan sesim titriyor, ellerim boşalıyordu. Bu mezarlarının içinde bulunmaktan bütün her şeyim bitmişti artık. Elimi kaldıracak dermanım kalmamıştı ama son bir defa, beni duyabileceklerinden emin olmadan bağırdım:

“Yardım edin!”

O son cümlemdi. Uyandığımda sıcak bir yatakta uyanmak istiyordum; solmuş çimenlerde değil…

𓃥
---

“Yardım istiyor bizden.” dedi Lidya.

Milia içerden fırladı ve o an zorladığı anda tıpkı turuncu bir tilkiye dönüşüp yeşil ışığa doğru koşuyordu. Bunu fark eden Stiles, Milia’ya doğru koştu.

“Yapma!” dedi.

Ama Milia kesindi, yapacaktı. Son süratle yeşil ışığa çarpmıştı. O da Milia’ya duvar gibi çarpmıştı.

“Yapma dedim sana, Milia!” dedi Stiles. Haklıydı; yapmaması gerekiyordu.

Ama o anda bir şey olmuştu. Yeşil ışık baştan sona çekiliyordu. Artık özgürlerdi ve Eleanor’u bulabilirlerdi.

Derek dışarı ilk adımını attığı an yerde bir yazı gördü. Toprağa kazınmıştı:

> “Bu kadarsınız. Üzgünüm ama öldü.”

Derek sinirlenmişti ama inanıyordu; yapardı yapabilirlerdi.

Arayın! — dedi Derek yüksek bir sesle, etrafa bakınıyordu. Kurda dönüşmeye başlıyordu. Arkasından gelen çatırtı gibi bir ses duydu, arkasına döndü. Arkasındakinin Lidya olduğunu fark etti. Şaşkın gözlerle baktı, çünkü Lidya bahçeden dışarı çıkmamıştı. Sanki az önce olduğu gibi hapisten kurtulmamış gibiydi.

Derek kaşlarını çattı ve Lidya’ya doğru yürüdü. Lidya’nın elleri birbirine kenetlenmiş, gözleri kapalıydı. Derek adımını bahçeye attığı an yeşil bir ışık evin bahçesini sarmıştı. Bunu anladığı an çıkmaya çalıştı, etrafına bakındı ama çıkamadı. Lidya onu tutuyordu. Zar zor da olsa yeşil ışık kapandığı anda Lidya onu bıraktı. Derek ona doğru yürüdü ve sert bir sesle sordu:

— Ne yapıyorsun sen? Her şeyi en başından beri sen mi yapıyorsun?
— Ne? Nasıl yapabilirsin bunu? — dedi Derek.

Lidya sırıtmaya başladı ve sonunda gözlerini açtı. Gözleri bembeyazdı; hiçbir şey yoktu, boş bir sayfa gibi… Derek bunu görünce ürktü ve geri adım atmaya başladı.

— Bu Lidya değildi… Bu kimdi? Gözlerin… — dedi Derek.

Lidya’nın gülüşü yankılandı. Derek korkulu bir şekilde sordu:

— Ne oldu sana?

Lidya konuştu:
— “Lidya” mı? O da kim? Tabii ya… şu yerde kanlar içinde yatan kızdan bahsediyorsun. Bedenini ondan ödünç aldım, ama o istemedi. Bense zorla girdim.

Derek koşar adımlarla Lidya’ya — yani o bedenin içindeki kimse ona — baktı.

— Sen… sen kimsin? Benden ne istiyorsun? — dedi.

— Aslında bir şey istemiyorum. Sadece geleceğimizi söylemek için bir mesaj getirdim. — dedi o.

Etrafında bir yuvarlak çizerek ekledi:
— Tabii ya, nasıl tahmin edemedim! — dedi Derek. — Sen… sensin! Sen mesaj taşıyıcısın! Mike’sın!

— Evet, — dedi Mike. — Ben o kişinin ta kendisiyim, sadece bedenler farklı.

Derek intikam dolu bakıyordu. Lidya’nın başında duruyordu. Elleri titriyordu. Yavaş yavaş teninde çilleri belirdi, kıpkırmızı alfa gözleri ortaya çıktı. Kontrol edemiyordu. Derek güçlü ve sert bir şekilde ayağa kalktı.

— Eleanor nerede? — dedi.

Mike sırıtarak cevap verdi:
— Eleanor’un nerede olduğunu mu soruyorsun? 5. mezarlıkta… Ve çıkması imkansız. Hatta güçlerini bile kullanması, kurta dönüşmesi imkansız. Sen de biliyorsun. Orada istediğim her şeyi ona yapabilirim. O insan… beni kimse tutamaz. Hatta akıl almayacak şeyler yapabilirim.

Bunu tehdit eder gibi söyledi. Ardından gülerek ekledi:
— Ama doğru… sadece ona yapamam, çünkü diğer sürü üyeleri de onun yanına gelecek. Onlar yavaş yavaş oraya yaklaşıyorlar. — dedi Mike.

𓃥

Scott ve diğerlerinin anlatımı:

Önümüzde mezara benzer taşlık bir alan vardı.
— Oraya gitmemiz gerekiyor, belki de gitmeliyiz. — dedi Stiles.
— Hey, bakın! Burada mezara benzeyen bir şey var. — dedi Malia.
— Girmeyelim oraya! — dedi biri.
Ama çok da uzak değildi, azıcık bir yürüme mesafesindeydi.

— Girmek zorundayız. — dedi Liam.

Evet, doğruydu. Girmek zorundaydık. Hava gittikçe daha çok çöküyordu ve bu beni korkutuyordu.
Sadece beni değil, herkesi korkutuyordu.
Ellerimiz birbirine kenetlenmişti. Ne olduğunu, ne yapabileceğimizi bilmiyorduk.

— Derek nerede? Lidya nerede? — dedim.
— Onları kaybettik, biz de bilmiyoruz. — diye cevap verdi Stiles.

Ardından çığlık sesleri yükseldi.
Kira çığlık atmaya başlamıştı. Bu ses beni korkuttu. Hızlı ve panik içinde yanına gittim.
Bildiğim kadarıyla 5. mezarlık buradaydı, ve Eleanor onun içinde baygın bir şekilde yatıyordu.

Kimseyi tutamadım.
Kira, Malia, Liam, Stiles, Isaac… hepsi hızlı adımlarla gitmişti.
— Nereye gittiniz?! Hey! Ne ara gittiniz?! — diye bağırdım.

Belki bir şey vardı… dedim.
Ama kimse birbirini dinlemiyordu. Herkes korkuyordu.
Korkmanın manası yoktu artık.
Benim de girmem lazımdı. Girdim de.

Girdiğim gibi çıkmak istedim ama bu mümkün olmadı.
— Buradan çıkamıyoruz! — dedim.
Kimse beni dinlemedi, umursamadı, kayda almadı.
Ama doğru söylüyordum. Onlar da denemeye başladılar.

Değişikti. Her yer siyah bir tozla kaplanmıştı.
Ben de bilmiyordum nedenini. Isaac’e döndüm.

— Hayır! — dedi. — Hayır! Bu toz… bu toz bizi buraya mühürler!
İstesek de çıkamayız, ancak dışarıdan açılması gerekiyor. Yani bir kalkan gibi!

Ve o an herkes umudunu yitirmişti.
Eleanor’dan ses çıkmıyordu.
Diğerleri panik halindeydi.
Tek bilinen şey, buradan çıkamayacağımızdı…
Belki de sonsuza kadar.

𓃥

Mike uzaktan gülerek izliyordu.
— Gördün mü? Onlar da tuzağıma düştü. Ben böyle, haber vermeden gelmeyi ve acı çektirmeyi severim. — dedi.

— Hayır! — dedi Derek. — Bize hiçbir şey yapamayacaksın!

— Emin misin? — dedi Mike, kızgın bir şekilde. — Belki de her şeyi zaten ben yaptım!

𓃥

Korkuyordu, korkuyorlardı, Derek sessiz kalmıştı, Mike'ın söylediğine anlam veremiyordu. Ortalık sis bulutu gibi sessizdi, sessizlik görünmüyordu ama belliydi. Scott'un anlamıyla "Gitmemeliyiz" dedim, kimse dinlemiyordu. Herkes bir ağızdan konuşuyordu, ama kimse birbirini dinlemiyor, kendi kafasına göre hareket ediyordu. "O beş mezarlık olmaz, s***ğimin mezarına gitmeyin, durun artık" dedim, bağırarak. Sesim etrafta yankılanıyordu, ama onlar dinlemiyordu. Yüzüme baktılar, Liam bir adım öne geldi. "Gitmemiz gerekiyor, Eleanor orda aylarca, hatta yıllarca onu aradık ve uğraştık. En küçük olayda onu bırakmayız, baksana çırpınıyor, ne kurt olabiliyor, ne de güçlerini kullanabiliyor. O bir kadın ve şu an baygın, belki de..." dedi, lafını devam ettirmedi. "Boşver, gitmemiz gerekiyor, sadece bunu bil" dedi. Haklıydı, fazlasıyla. Onun için çok uğraşmıştık, tekte onu bırakmazdık, bırakmamalıydık. Herkes etrafımdı, zor değildi, belki ölüm kalım meselesi gibiydi, ya da değil, daha kolaydı. Herkes ağzımdan çıkan kelimeleri bekliyordu. Son kez Eleanora baktim ve kafamı kaldırdım, hepsini tek tek süzdüm ve konuşmaya başladım.

𓃥

"Tamam, gidelim, ama bir kaç kişi dışarda kalsın" dedim. "Hayır" dedi Milia, kesin ve net bir şekilde. "Tamam, o zaman kurta dönüşüp birlikte gidelim" dedim. Kos, koca ormanın ortasında kavga edecek ne gücüm vardı, ne de tekatim. "O zaman herkes hazırsa gidelim" dedi Kira. "Ben dünden hazırım" dedi Stiles, son kes hepimizi güldürmeyi başarmıştı. "E, hadi yapalım" dedi Issac. Hızlı bir şekilde kurta dönüşmeye başlamıştık, köpek dişlerimiz upuzun, pençelerimiz ortaya çıkmaya başlamıştı, artık hazırdık.

𓃥