3. bölüm · THE WOLFES AND THE SORCERER

3-MUTLU AİLE TABLOLARI (MUTLUYSAN)

Eylül🫀

𝟹-𝐵Ö𝐿Ü𝑀

𝐵Ö𝐿Ü𝑀 Ş𝐴𝑅𝐾𝐼𝑆𝐼
𝑇𝑜𝑚𝑚𝑒𝑒 𝑝𝑟𝑜𝑓ı𝑡𝑡-𝑟𝑖𝑠𝑒 𝑎𝑏𝑜𝑣𝑒

𝐵𝑎𝑧𝑒𝑛 𝑏𝑖𝑟 𝑑𝑎𝑛𝑠 𝑏𝑖𝑟 𝑘𝑎ℎ𝑣𝑎𝑙𝑡ı 𝑖𝑛𝑠𝑎𝑛ı 𝑚𝑢𝑡𝑙𝑢 𝑒𝑑𝑒𝑟 ö𝑧𝑒𝑙𝑖𝑘𝑙𝑒 𝑠𝑒𝑣𝑑𝑖ğ𝑖 𝑖𝑛𝑠𝑎𝑛𝑙𝑎 𝑏𝑒𝑟𝑎𝑏𝑒𝑟 𝑖𝑠𝑒 𝑎𝑚𝑎 𝑏𝑎𝑧𝑒𝑛𝑠𝑒 𝑔𝑖𝑡𝑡𝑚𝑒𝑘 𝑧𝑜𝑟𝑢𝑛𝑑𝑎 𝑘𝑎𝑙ı𝑟 𝑎𝑟𝑘𝑎𝑑𝑎 𝑏ı𝑟𝑎𝑘𝑡ığı 𝑖𝑛𝑠𝑎𝑛 𝑦𝑜𝑘 𝑜𝑙𝑢𝑟 ö𝑧𝑒𝑙𝑖𝑘𝑙𝑒 𝑠𝑒𝑣𝑑𝑖ğ𝑖 𝑖𝑛𝑠𝑎𝑛ı𝑛 𝑎𝑏𝑖𝑠𝑖𝑛𝑑𝑒𝑛 𝑖ş𝑘𝑒𝑛𝑐𝑒 𝑔ö𝑟𝑑ü𝑦𝑠𝑒

𓃥

SABAH OLMUŞTU

Eleanor gözlerini açmaya çalışıyordu. Çok yorulmuştu; dünden beri yatağın içinde dönüp durdu. Gözlerini açıp etrafına baktı. Derek oradaydı. Anında doğruldu.

“Derek! Ne işin var, ne oldu?” dedi.
“Bir şey yok, sadece seni uyandırmaya geldim ama kıyamadım. Bizimkiler gelecek.”
“Pekâlâ, geliyorum.”

“Hadi, hadi! Giyineceğim.”

Cık cık diyerek Derek’i odadan çıkardı. Dünkü yaşadıklarını kızlara anlatacağı için heyecanlıydı. Yaşadığı bu karmaşık duygudan bir an önce kurtulmak istiyordu. Ayrıca geceliklerinden de kurtulup, ailesine çaktırmadan hazırladığı çantasını açtı. Mavi kot pantolonunu, üstüne beyaz crop’unu giydi. Aynanın karşısına geçti.

Bugün saçını açık bırakmak istemiyordu; dağınık bir ev topuzu yaptı. Kapının arkasında duran ceketini aldı, gözlüğünü taktı. Artık çıkmaya hazırdı.

Kapıyı açtı. Derek kapının biraz ilerisinde duruyordu. Eleanor resmen tekrar âşık olmuştu ya da âşık olmaya yer arıyordu.

“Günaydın.” dedi tekrardan.

Eleanor gülerek masanın üstündeki kulaklığı aldı, kulağına taktı ve şarkı dinlemeye, mırıldanmaya başladı. Mırıldanarak dışarı, bahçeye çıktı. Çiçekleri koklayarak şarkı söyleyip dans etti.

““don’t back down…”
“feel the power…”

Eleanor, Derek’e elini uzattı ve onunla dans etmeye başladı. Derek ona uyum sağlamıştı. Birlikte söylemeye devam ettiler:

“we won’t break…”
“stand your ground…”

Derek onu döndürdü, yanına çekti ve eğilip dans şovunu bitirdiler.

“Tebrik ediyorum.” diyerek elini uzattı.
“Bay Derek Hale.”

Derek de elini sıktı.
“Ben de tebrik ediyorum, Bayan Eleanor Wianse.” dedi gülerek.

Tam arkalarını döndükleri anda Liam ve diğerleri geldiler.
“Hoş geldiniz!” dediler.
“Hoş bulduk!” diye karşılık verdiler.

“Kahvaltı için bir sürü şey aldık.” dedi Isaac.
“Yalnız…” diye ekledi Derek, “Bugün kahvaltı erkeklerden.”

Herkes “Tamam.” dedi. Kızlar mutluydu. Milia, Stiles’i öptü ve “Kolay gelsin!” deyip onları yolladı. Eleanor ise onları bahçedeki banklara oturttu.

— “Sizinle bir şey konuşmak istiyorum.” dedi.
— “Şöyle…” diye araya girdi Kira.

Eleanor sustu.
— “Lidya, kötü bir şey mi oldu? Patlatma insanı söyle artık şunu!” dedi.

Ve Eleanor dünkü olayı baştan sona anlatmaya başladı. Onlar konuşurken Derek ve diğerleri kahvaltı hazırlıyorlardı.

𓃥

DEREK'İN ANLATIMIYLA

— “Böyle oldu işte.” dedi. O da başından sonuna kadar her şeyi kendi tarafından anlattı.
— “Bugün çok mutlu gözüküyordunuz.” dedi Scott.
— “Evet, ben de anlamadım.” dedi Derek.
— “Arkadaş olarak bakmadığımızı anlamadı herhâlde.” dedi Liam.
— “Bilmiyorum. Yani senin için onu bu sürüye aldık. Seviyorsun, âşıksın diye.” dedi Isaac.
— “Evet…” dedi Derek ama Stiles araya girdi:
— “Aşık mısın, yoksa hayran mı?”

Sessizlik oluştu. O sırada kızlar konuşmayı sürdürüyorlardı.

𓃥

ELEANORUN ANLATIMIYLA

— “Çok mutlu dans ediyorsunuz.” dedi Kira.
— “Evet ama bilmiyorum. Onu sevmiyorum, hayran bile değilim.” dedi Eleanor.
— “Arkadaş olarak baktığını anlamadı herhâlde.” dedi Lidya.
— “Arkalığı geç… Acaba hayran mı, yoksa gerçekten âşık mı?” diye sordu Milia.
— “Bilmiyorum.” dedi Eleanor.

Yine sessizlik çöktü.

𓃥

Bir saat kadar sonra…

— “Kızlar, kahvaltı hazır!” dedi Liam.

Kızlar heyecanla içeri girdiler. Teker teker dizildiler ve masayı görünce ağızları açık kaldı.

— “Bu kadarını beklemiyorduk!” dedi Kira.

Gülümsediler.
— “Bizim de kendimize göre yeteneklerimiz var.” dediler.
— “Eee o zaman siz de artık yemek yaparsınız.” dedi Lidya.

Herkes güldü.
— “Hadi oturalım.” dedi Isaac.

Derek, Isaac’in yanına oturdu. Herkes karşılıklı oturuyordu: Kira-Scott, Milia-Stiles, Lidya-Isaac, Derek-Eleanor… Liam da masanın başında, adeta ağa gibi oturuyordu. Onun bir kız arkadaşı vardı, evet, ama bunlardan habersizdi. Yazık olmuştu; olsun.

Herkes Isaac’in koluna vuruyordu. Başını kaldırdı.
— “Şükür…” dedi Derek.

Onlar güldü. Bizler ise bir şey anlamıyorduk, birbirimize bakıyorduk sadece.

Isaac, Lidya’nın elini tuttu.
— “Lidya, benimle çıkar mısın?” dedi.

Herkes sırıtıyordu. Kimse bir şey anlamamıştı ama onlar her şeyi planlamışlardı. Lidya kafasını kaldırdı ve:

— “Evet!” diye bağırdı.

Gülerek masaya geri oturdu. Derek bana bakıyordu, “Ne kadar tatlılar.” diye el hareketi yapmıştı. Derek içinden, “Biz de o kadar tatlı olabilirdik.” dedi.

— “Bana mı dedin?” diye sordu Eleanor.
— “Hayır.” dedi Derek.

Yemek yiyene kadar neredeyse öğlen olmuştu. Eleanor’un annesi o gün eve gelecekti. Sözde ev bulmuştu, Eleanor kendine. Bir saate kadar gelirdi. O bir saatte mutfak toparlandı, kızlar da oturmayı hak etmişlerdi.

Bir saat dolmuştu bile. Eleanor’un annesi aradı.

— “Neredesin?” dedi.
— “Ev var karşımda.” dedi Eleanor.
— “Evet, orası işte. Satılık yazıyor mu?”
— “Evet.”
— “Tamam, geliyorum.”

Kapıyı açtı.
— “Hoş geldin anne.” dedi Eleanor.
— “Ben burayı kiraladım artık.”
— “Güzelmiş ama gitmem lazım, teyzen bekliyor.” dedi annesi ve gitti.

İçinden, “Vay be, bu kadar kolay mı oluyordu?” dedi Derek.

— “Gelin hadi.”
— “Gitti mi?” diye sordu Eleanor.
— “Evet, gitti.”
— “Pekâlâ. Uykum geldi.”
— “Hadi biz de gidelim.” dedi Scott.
— “Pekâlâ, görüşürüz.” deyip uğurladılar.

Ve yine baş başa kaldılar.

𓃥

Eleanor’un gözlerinde artık korkudan çok umut vardı. Bu evde, bu masada, bu dostlukta yeni bir hayat başlıyordu. Derek ona bakarken içinde belirsizlik olsa da gülümsedi. Çünkü biliyordu: Ne olursa olsun, artık yalnız değillerdi. Birlikte her şeyin üstesinden gelebilirlerdi.

Ama derinlerde bir sessizlik vardı. Eleanor da Derek de gülümsüyordu, fakat ikisinin de içinde sorular dönüp duruyordu. Bu mutluluk ne kadar sürecekti? Her şey bir anda ellerinden kayıp gidebilir miydi? Güneş batarken yüzlerine gölgeler düştü. O an anladılar ki bazen umutla dram, aynı anda yaşanabilirdi. Ve böylece ikisi de her zamanki gibi, huzurlu bir uykuyu hak ettiler bir kaç dakika boyunca tavanı izliyip uydular

𓃥

Eleanor, her zamanki gibi normal bir güne uyanmak istiyordu — ama mümkün değildi. Gene güzel bir akşam geçmiş, beklenilen güzel bir sabah gelmişti; Eleanor her sabah olduğu gibi uyanmıştı. Bu sefer evde kimse yoktu. Ayrıca başında bekleyen bir Derek…

Eleanor kalktı, odadan çıktı ve etrafa bakınarak banyoya doğru gitti. Aynadan kendine baktı; az da olsa tipi kaymıştı. Yüzünü yıkadı ve etrafa bakınmaya başladı. “Derek, Derek… neredesin?” diye seslendi; çıt yoktu. Ardından dış kapının ardında konuşmalar duydu. Kapıya elini uzatıp güçleriyle açmaya çalıştı — uzun zamandır kullanmamıştı ama tek seferde açmayı başardı. “Neredesin sen ya?” dedi. “Buradayım, buradayım,” dedi Derek. “Tuttun yanaklarını, korktun mu?” dedi. “Hopp,” dedi Eleanor, “Korkmam ben.”
“Pekâlâ,” dedi Derek. Arkasından gelen adama baktı; kolundan çekip birazcık uzağa götürmüştü. “Kim bu, katile benziyor,” dedi Eleanor. Derek’in konuşmasına izin vermeden, “A-aa, ben sizi duyabiliyorum,” dedi Eleanor. Derek’e baktı; kaslarını kaldırdı. “O benim abim, ailemden son kalan kişi,” dedi.
“Pekala,” dedi Derek. Eleanor elini uzattı; amcası elini tuttu ve selamlaşmaya karşılık verdi. “Eleanor, ben ondan da gidiyorum,” dedi. Derek elini kaldırdı; “Görüşürüz,” dermişçesine durdu. Derek, “Ben sürünün yanına gideceğim, okula kaydını yaptıracağım. Sen de burada kal,” dedi. “Tamam,” dedi Eleanor. Derek çıktı ve abisi ile baş başa kaldı. Hep birileriyle baş başa kalıyordu.

Eleanor telefonunu aldı, Derek’i aradı. Birkaç defa çaldıktan sonra Derek açtı. “Alo, ne zamana kadar gelirsin?” dedi. “Akşama kadar gelemeyebilirim. Dışarıda ayrıca işlerim var,” dedi Derek. “Tamam, görüşürüz. Keşke kahvaltı yapıp gitseydin,” dedi Eleanor. “Boş ver, sen beni… ben Scott’un yanında yerim,” dedi Derek. “Pekâlâ, görüşürüz,” deyip kapattı. Eleanor iç çekti.

“Gönlün el vermiyor değil mi, sevgilinin yemek yemeden gitmesine?” dedi Peter. Eleanor arkasına döndü; “Sevgili?” sorgularcasına. “Pardon, sevgili değilsiniz; dışardan öyle görünüyorsunuz,” dedi Peter. “Hayır, sevgili değiliz,” dedi Eleanor. Peter kafasını sallayıp balkona çıktı; otuz saat kadar balkonda kaldı, sesiz sedasız. İçeri sessizce girdiğinde Eleanor fark etmemişti. Kollarını kaldırırken arkadan bir şey ona sarıldı; ağzını kapattılar, bağırıyordu, kendini savunuyordu ama ne çare — bırakmıyorlardı. Son anda kurtulduğunu zannederken Peter pençelerini boynuna saplamıştı. Baygın, ölü gibi bir şey oldu.

Peter, boynuna sağladığı pençeler sayesinde bütün geçmişini güne kadar öğrenmişti; ama uyanmadan onu bağlaması gerekiyordu. O an düştüğü yerdeki sandalyeye bağlamıştı. Eleanor sonunda uyanmıştı; boynundaki o ağrı yüzünden elini ilk oraya attı. Kan doluydu. “Ne istiyorsun benden?” dedi Eleanor. Peter güldü. “Kötü bir geçmişin var,” dedi Eleanor sesiz kaldı. “Pekala, ben her şeyi biliyorum. Derek her seferinde yanıma geldi, seni anlattı ve seni kendime aşık ettirmeyi başardı,” dedi Peter. Eleanor hâlâ dinliyordu. “Sen…” diye ekleyerek, “Artık benimsin. Eğer ki bu işten Derek’in haberi olursa annen… annen olur,” dedi, alaycı bir sesle. “İşkence ailenimsin; burada olmamın sebebini sen bilmiyorsun belki ama kardeşim çok iyi biliyor,” dedi.
“Ne?” diye bağırdı Eleanor. Peter ona yaklaşmaya çalıştı; Eleanor güçleriyle durdurdu. “Ne cüret!” dedi Peter. Eleanor durdu; durmak zorundaydı. Peter gözlerine baktı: “Benimsin,” dedi. “Artık benim deneğimsin,” diye gülerek ekledi. “Hem sever hem de öldürürüm.” Eleanor’un boynunun kendini yenileyip yenilemediğine baktı — yenilenmişti — ve onu saldı. “Eğer ki söyleme cüretini edersen, sevdiklerin, sürün, ailem — hepsi olur. Bu kadar gücüm var, emin ol,” diye gülmeye devam etti.

Annesi ve ailesi, dediği sürüsü, ölmemeliydi. Ne yapardı? Direnmek zorundaydı. Yeni bir savaş onu bekliyordu; daha savaşın içindeyken başka bir düşmanla yüzleşmesi gerekiyordu.

𓃥

Korkuyordu, "Bırakmayacak mısın?" diye sordu Eleanor.
"Derek gelecek birazdan," dedi.
"Her şey öyle, biraz akıllı ol küçük," dedi Peter.

Eleanor sessizliğini bozmadı.
"Konuşmayacak mısın peki? Dediğim gibi, bu olaydan haberi olduğu an ölürsünüz," dedi Peter.

"Burak beni artık!" diye bağırdı Eleanor.
"Hayır, bekle," dedi.

Peter korkutucu bir ses tonuyla, "Daha işim bitmedi," dedi. Ayağa kalktı, güldü ve sandalyeye tekme attı. Attığı tekmeyle Eleanor’un yere kapaklanması bir olmuştu. Eleanor’un gözlerinden bir damla yaş akmıştı.

"Bu aslında sürün ya da annen ile alakalı değil," dedi Peter. "Tek alakası olan kişi sensin. Ve sana karşı koyamamam... O kadar lanet bir şeysin ki, kendine doğru çekiyorsun."

Eleanor hâlâ yerde can çekişiyordu. Peter Eleanor’un üstüne yürüdü. Eleanor hâlâ yerde yatıyordu. Peter eğildi ve Eleanor’un tişörtünün yakasından kavradı, onu kaldırdı. Eleanor’un burnundan kan akıyordu.

"Neden Derek’i aramıyoruz?" dedi.
"Hayır," dedi Eleanor.
"A-aa, ama doğru," dedi Peter. "Derek gidiyor. Seni bu beladan kurtarmak için harekete geçecek ama başına başka bir bela gelecek. Sevdiğin..." dedi.

"Derek bir saate kadar gelir. Eşyalarını toplar ve gider. Sana söylememiş olabilir ya da başka bir şey söyleyecek olabilir," dedi Peter. Güldü, biraz daha yaklaştı, nefes sesini duyabileceği kadar yakındaydı. Eleanor kafasını geriye doğru çekmişti.

Peter kaşını kaldırdı ve yine yakasından tuttu. Bu sefer daha yakın bir şekilde kendine çekti. Nefes sesi duyuluyordu. Gözlerine baktı; Peter’in gözleri parlıyordu resmen. Ardından dudaklarına baktı, yutkundu, dudağını ısırdı.

"Keşke bu kadar güzel olmasan," deyip fısıldadı.

Kısa bir aradan sonra Peter tekrar dudaklarına baktı. "Özür dilerim," deyip yutkundu ve öptü. Evet, daha sevdiği adamı öpemezken abisini öpmek zorunda kalmıştı. Eleanor elleriyle Peter’i itmeye çalıştı, ne çare... Peter bırakmıyordu. Eleanor hızlı bir şekilde kafasını döndürdü, Peter’i itip odasına gitti.

Peter bu yaptığına sinirlenmişti. Ayağa kalktı, kapıyı zorladı ama Eleanor açmadı.
"Bu başlangıç," dedi ve gitti.

Eleanor uzun süre boyunca odasında kapalı kaldı, çıtı bile çıkmıyordu. Korkmuştu, ne yaptığını bile bilmiyordu. Sadece ailesi dediği sürüyü ve annesini korumak istiyordu. Ne yaparsa yapsın Eleanor dimdik ayakta duracaktı. Çünkü durmak zorundaydı.

Kapı uzun bir süre sonra tekrar zorlandı. Bu sefer Peter değil, Derek’ti.
"Eleanor, iyi misin?" dedi Derek.

Eleanor hızlı bir şekilde kapıyı açtı ve sarıldı. Derek neye uğradığını şaşırmıştı.
"Ne oldu?" diye sordu. "Kötü bir şey mi oldu?" dedi Derek panikle.
"Hayır, ama bana söylediğin şeyi abin söyledi," dedi Eleanor.

Abisine sert bir bakış attı. Abisi sadece gülüyordu.
"Evet, gitmek zorundayım. O herifler sana bir şey yapmamalı. Şans değil, sadece kimseye bir şey yapmamalı. Gitmek zorundayım," dedi Derek.

"Bizim iyiliğimiz için... Sonuçta hazırladın mı eşyalarını?" diye sordu.

Derek arkaya baktı ve kanlı peçeteleri gördü.
"Ne oldu?" diye sordu apar topar.
"Bir şey yok," dedi Eleanor. "Sadece güçlerimi deniyordum. Uzun süredir kullanmıyordum, böylece burnumdan kan aktı."
"Korkma," dedi Eleanor.

Derek, "Doğru, unutmuşum. Eşyalarımı toparladım bu arada," dedi.
"Pekâlâ," dedi Eleanor. "Ne zaman çıkacaksın?"
"Şimdi," dedi Derek.
"Pekâlâ, uğrayalım seni," dedi Eleanor.
"Ben annemin yanına giderim birkaç gün," dedi Derek.
"Git, git... Aklım sende kalmasın," dedi Eleanor gülümseyerek.

Eleanor Derek’i geçirdi ve odaya geçmeye çalıştı. Ama ne çare, Peter onu salmadı. Hızlı adımlarla gitmeyi planlıyordu. Peter elini kapının üstüne koydu.
"Yalnız seninle işimiz bitmedi," dedi.

𓃥

Kapı aralandığında Eleanor bir an umutlanmıştı ama yanılmıştı. Karşısında duran Peter’dı. Gözlerinde daha önce hiç görmediği bir öfke vardı. Eleanor’un kolunu sertçe yakaladı.

“Ben sana işimizin bitmediğini söylemiştim,” diye fısıldadı, sesi buz gibiydi. Eleanor çırpındı ama Peter çok güçlüydü. Onu sürükleyerek odadan çıkardı.

Eleanor bağırıyordu:
“Bırak beni! Derek geri gelecek!”

Peter alaycı bir kahkaha attı. “Gelecek elbette… Ama geldiğinde seni böyle görecek. O zaman bak bakalım nasıl bir kurtuluş olacak.”

Karanlık bodruma indirdiler onu. Nemli taş duvarlardan sular damlıyordu, zincirlerin sesi kulakları tırmalıyordu. Peter, Eleanor’u bir sandalyeye zorla oturttu, bileklerini zincirlerle bağladı.

Eleanor nefes nefese kalmıştı. Gözleri korkudan büyümüş halde Peter’e baktı.
“Bunu neden yapıyorsun? Ben senin kardeşin gibiyim!”

Peter yüzüne eğildi, neredeyse nefesini hissediyordu.
“İşte sorun da bu… Sen kardeş değil, lanetli bir cazibesin. Ve ben bundan nefret ediyorum!” diye bağırdı.

Sonra eline aldığı bıçağı masanın üstüne bıraktı. Metalin sesi odada yankılandı. Eleanor titredi.

Peter, onun saçlarını tutup başını geriye çekti. “Bundan sonra acının ne demek olduğunu öğreneceksin. Derek geldiğinde… çok geç olacak.”

Eleanor’un kalbinde korku ve çaresizlik büyüyordu. Ama derinlerde bir yerde, zincirlere rağmen, içinde küçük bir kıvılcım yanmaya başlamıştı.

𓃥

Eleanor yerde nefes nefese yatıyordu. Bilekleri kan içindeydi, vücudu titriyordu ama Peter hâlâ işini bırakmamıştı. Sessizliği bozan tek ses, onun zincirlere vurulan elleri ve Peter’ın yaklaşan ayak sesleriydi.

Peter geri döndü, yüzünde daha da soğuk bir ifade vardı. “Hala direniyorsun,” dedi, sesi bir tehditten çok bir meydan okuma gibiydi. Yaklaştı, nefesi Eleanor’un kulağına değdi. “Bunu kıracağım… ruhun bile olsa.”

Bir adım daha yaklaştı, sandalye gıcırdadı. Eleanor iradesini topladı, gözlerini Peter’dan ayırmadı. Onun yaklaşmasıyla vücudu irkilse de ruhu sarsılmamıştı. Peter yüzüne eğildi, elleriyle onu kontrol etmeye çalıştı, ama Eleanor içindeki kıvılcımı hissettirerek gözlerini dik tuttu.

Peter sinirlendi, masadaki demir bıçağı tekrar kaldırdı ve odada yankı yapan darbelerle onu korkutmayı sürdürdü. Her darbede Eleanor’un acısı artıyordu, ama o artık sadece acıyı hissetmiyordu; içinde bir öfke ve kararlılık büyüyordu. Peter’ın gözlerinde bir anlık şaşkınlık belirdi — Eleanor hâlâ korkmuyordu.

Peter, Eleanor’un gözlerine baktığında, orada bir kırılma bekliyordu. Ama o kırılma hiç gelmedi. Her darbe, her tehdit, onun ruhunu daha da güçlendirmiş gibiydi. Peter nefesini tutarak ona yaklaştı, sessizce fısıldadı:
“Bir gün… dayanamayacaksın.”

Eleanor dudaklarını ısırdı, titreyen vücuduna rağmen sesi kısık ama kararlı çıktı:
“Belki… ama bugün değil. Bugün senin oyununu bozacaksın.”

Peter bir an durdu. İçinde hem öfke hem de huzursuz bir merak vardı. Eleanor, zincirlerle bağlı ve bedeni acı içinde olmasına rağmen, ruhu hâlâ özgürdü. Karanlık bodrumda, zincirler onu bağlamıştı ama direnişinin ateşi sönmemişti.

Peter adım adım geri çekildi ve yine kısa bir süre için duraksadı. “İşimiz bitmedi,” dedi, sesi hâlâ tehditkârdı. “Ama bugünlüğüne… sabret.” Ardından karanlık koridorda ayak sesleri uzaklaştı. Eleanor yerde, titreyerek ama dimdik kalmaya devam etti.

İçindeki kıvılcım hâlâ yanıyordu. Zincirler onu bağlamıştı, bedeni acı içindeydi, ama ruhu hâlâ direniyordu. Peter’ın gölgesi odadan çıktığında, Eleanor bir kez daha kendi kendine fısıldadı:
“Ben hâlâ dimdik ayaktayım… ve bir gün kurtulacağım.”

Peter, bu çaresizliği izlerken zevk alıyordu. “Gördün mü?” dedi alayla. “Gücün seni kurtaramıyor. Sen burada benim oyuncaklarımdan birisin artık.”

Eleanor nefes nefese kalmıştı ama bakışlarını yere indirmedi. “Oyuncak olmayacağım,” diye fısıldadı. Sesinde korkudan çok, inat vardı.

Peter yüzüne doğru eğildi. “O zaman seni kırmam gerekecek,” dedi. Elini Eleanor’un çenesine koydu, başını zorla kaldırdı. “Ama korkma… yavaş yavaş olacak.”

Eleanor’un gözlerinden yaşlar süzüldü. Zincirler onu tamamen esir almıştı, gücünü kullanamıyordu. Ama yine de başını dik tutmaya çalıştı.
“Beni kırabileceğini sanıyorsun… Ama aslında sen benden korkuyorsun, Peter,” dedi.

Bu söz Peter’i anlık olarak duraksattı. Gözlerinde öfke ve huzursuzluk bir arada parladı. Eleanor zincirleri kıramasa da ruhuyla direniyordu.

Karanlık bodrumda bir şey belliydi artık:
Onu serbest bırakamayacaklardı, ama Eleanor’un içindeki irade zincirlerden çok daha güçlüydü.

𓃥

Peter, bıçağı elinde çevirirken gözleri parlıyordu. Eleanor’un zincirlenmiş hâli, onun için bir zafer oyuncağıydı.

“Bak bakalım… ne kadar direnebileceksin,” dedi alaycı bir sesle.

İlk darbeyi masanın kenarına vurdu, metal çarpmanın sesi odada yankılandı. Eleanor iradesini kaybetmemek için gözlerini sıkıca kapattı, nefesini tutmaya çalıştı. Ama acı tüm bedenine yayıldı.

Peter, soğukkanlılıkla her hareketini hesaplıyordu. Eleanor’un bileklerine ve kollarına acı veren küçük darbeler, onu tamamen kontrol altında tutmayı amaçlıyordu. “Haydi, bağır! Bana korktuğunu göster,” dedi, yüzünde zalim bir gülümseme.

Eleanor titriyordu, ama ses çıkarmadı. İçinde küçük bir kıvılcım hâlâ yanıyordu. Peter bunu fark etti ve daha da acımasız oldu. Odayı darbelere ve tehditlere boğarken Eleanor’un direnişi onun için daha da sinir bozucuydu.

“İnan bana, Derek gelirse de bu seni kurtaramayacak,” dedi Peter. “Sen artık benim ellerimdeki bir oyuncaksın. Ama bil… ruhun her zaman bana karşı gelecek, değil mi?”

Eleanor nefesini tuttu, gözlerinde acıya rağmen bir direnç ışığı parlıyordu. Zincirler onu bağlamıştı, gücü ellerini terk etmişti ama ruhu hâlâ özgürdü. Peter bunu anladığında bir an için duraksadı; işte o an Eleanor’un direnişinin gücünü fark etti.

Ama zincirler hâlâ sağlamdı ve Eleanor hâlâ serbest değildi. Her darbede acısı artıyor, ama içindeki kararlılık sönmüyordu.

𓃥

Peter bir an için durdu, gözlerindeki alaydan sanki zevk aldı. Ardından yüzünde soğuk bir ifade belirdi; daha önce yaptığı hamleler yetmemiş gibiydi. Odaya yayılan sessizlik, Eleanor’un nefesinin sesinden başka bir şey duymuyordu.

“Çok ayakta duruyorsun,” dedi Peter, sesi sessiz ama keskin. “Bunu kıracağım.”

İlk olarak sandalye ayağını sertçe yere vurdu; çarpmanın sesi küçücük hücrenin köşelerinde öylece asılı kaldı. Sonra Eleanor’un çenesine bir tokat attı — tokat sertti ama kanatmaktan çok utandırıcıydı. Eleanor gözlerini kapatmadı; başı yana kaydı, dudaklarının kenarı çizildi ama ses çıkarmadı.

Peter hemen ardından yaklaştı. Elleri soğuk ve kontrollüydi; bileklerindeki zincirlerin sesiyle birlikte Eleanor’un yüzünü, omuzlarını yokladı. Bir eli saçlarını kavrayıp hafifçe çekti; bu hareket acı vericiydi ama daha çok korku yaratmayı amaçlıyordu. “Bak… seni kimse bulamayacak,” diye fısıldadı. “Derek gelse bile… seni böyle bulacak.”

Peter daha ileri gitti — fiziksel darbeler arttı; elinin tersiyle yüzüne, karnına birkaç sert darbe daha indirdi. Arada bir, Eleanor’un tepkisini ölçer gibiydi; ne kadar direndiğini görmek istiyordu. Her darbe Eleanor’un bedenini sarsıyor, ama ruhunu kıramıyordu. Gözlerinde sönmeyen o inat, Peter’ı daha da hırçınlaştırıyordu.

Yanına eğildiğinde nefesi Eleanor’un kulağına kadar geldi; kelimeleri alçak ama tehditkârdı. “Bağır, yalvar… ne istersen yap,” dedi. “Ama kimse sana yardım etmez.” Sözleri soğuktu; intensty’i, davranışlarının acımasızlığını pekiştiriyordu.

Peter bir süre daha yakın durdu; eliyle yüzünü yokladı,
Yüzünde yaralar oluşmuştu. Peter, öfkesiyle Eleanor’a çok kötü vurmuştu. Yüzü, adeta bir kan göletine dönmüştü. Ama yine de... yüzünde pes etmeme arzusu vardı. Gözleri hâlâ parlıyordu; korkudan değil, direnişten.
Peter, onun gözlerinin içine baktı. O bakışlardaki inat, içindeki öfkeyi bir zehir gibi yayıyordu damarlarına.
O arzu... O inatçı parıltı... Peter’i delirtiyordu. Eleanor’un bu kadar kırılmışken bile yıkılmaması, Peter’in kurmak istediği hâkimiyeti yerle bir ediyordu. Onu ezmesi gerekiyordu. Onu susturması. Ama başaramıyordu.
Eleanor yere yığılmıştı ama dimdikti. Bedeni kan içindeydi ama bakışları hâlâ ayaktaydı.
Peter başını eğdi, yavaşça çömeldi yanına. Elini Eleanor’un çenesine uzattı, zorla yukarı kaldırdı yüzünü. Teni sıcak değil, alev gibiydi. Ama dudaklarının kenarında, acı içinde bile belli belirsiz bir alay vardı.
“Yenildin,” dedi Peter fısıltıyla. “Bunu kabullen. Herkes kırılır, Eleanor. Sen de kırılacaksın.”
Eleanor gözlerini kaçırmadı. Dudakları titredi, kanla karışık bir gülümseme belirdi yüzünde.
“Senin gibi adamlar... önce bedenimizi kırar. Ama ruhum hâlâ burada, Peter. Hâlâ sende değilim. Ve bu seni delirtiyor.”
Peter’in gözlerinde bir an için karanlık bir gölge belirdi. Sanki içindeki tüm kontrol birden çökmüş, onun yerini bilinçsiz bir öfke almıştı. Elini geri çekti. Yumruklarını sıktı. Nefesi hızlandı. Eleanor’un bu sözleri, ondan çok daha güçlü bir darbeydi.
“O kadar kolay değil Eleanor. Ruhunu da alacağım. Parça parça sökeceğim senden. Nefesin kaldıkça bana ait olacaksın.”
“Senin olmam için önce ben olmaktan vazgeçmem gerek. Ama ben buna doğduğum gün bile razı olmadım, şimdi mi olacağım?”
Odada bir sessizlik çöktü. Saatin tik takları, içeride yankılanan tek sesti. Peter, bir adım geri çekildi. Nefesi hâlâ düzensizdi. Eleanor’un gözleri ise sabitti; korkmuyordu.
Belki de ilk kez Peter, kendini zayıf hissetti. Elinde bir kadının kanı vardı, ama zafer yoktu. Eleanor hâlâ kaybolmamıştı. Hâlâ direniyordu. Hâlâ kendiydi.
İşte bu, Peter’i asıl yıkan şeydi.
Çünkü bir zalim için en büyük ceza, mağdurun hâlâ insan kalabilmesiydi.

𓃥