6. bölüm · TENEBRİS

6. Bölüm “Yanlış Yol”

Pink Po

Noah Nelson

Doğru yoldan gidip yanlışa sapabilirsin ama yanlış yol hiçbir zaman doğruya çıkmaz.

Ben yanlış yolum. Bu yüzden terk edilmeye mahkumum.

Bunu düşünmek bana bir zamanlar okuduğum şu cümleleri hatırlatmıştı.

Gençtim. Ömrüm tükendi ama hiç görmedim doğru insanın terk edildiğini.

İçimde bir yerlerde hala umut varken ben de bir şeyleri yoluna sokabileceğime inanıyordum. Belki de terk edilmeyeceğime ama hayat bana ne yaparsam yapayım bir hayal kırıklığı olacağımı anne ve babam öldüğünden öğretmiştim. O günden sonra bir daha yeni bir güne umutla başlamadım.

Yıllar önce kötü hissettiğim gecelerde kendime aynı cümleyi tekrarlardım. Sorun değil. Geçecek. Yarın ayağa kalkabilmem için bu gece dizlerimde morluklarla uyuyabilmem gerek ama gerçek anlamda hiçbir zaman ayağa kalkamadım, değil mi? Bu bir yalandı. Kendim uydurmuş, kendim kanmıştım. Hiçbir şey geçmemişti sabah olunca ve ben de topallayarak yola devam etmek zorunda kalmıştım.

Çok nadir görülecek bir şekilde doğumumdan birkaç ay sonra lösemi hastası olduğum ortaya çıkmıştı. İyileşebilmem için kemik iliğimdeki hasta hücrelerin yerine sağlıklı kök hücreler gerekiyordu. Bunun için de bana doku uyumu sağlayacak bir donör bulunmalıydı. Annemle babam günlerce, haftalarca umut aramıştı. Akrabalara bakılmış, kayıtlar taranmıştı ama bana uygun bir donör bulunamamıştı.

Bazen insanı öldürmeye çalışan şey yalnızca hastalık olmuyor. Bazen en ağır yük beklemek oluyor. Bir gün bir telefonun çalmasını, bir yerde sana uyacak bir insanın bulunmasını beklemek…

Sonunda o telefon çaldığında iki yaşındaki bir bebeğin kök hücrelerinin dolularıma çok iyi uyduğu ve bana donör olabileceği tespit edilmişti. O bebek Adrian Nelson’du. Okşan Kılıç Adrian’ın bana donör olmasına bir şartla izin vermişti.

Annem ve babam Adrian’a nüfuslarına alıp benim gibi büyüteceklerdi. Böylece Levent Polat’ın oğlundan hiç haberi olmayacaktı.

Annem ve babam beni kurtarmak için bu teklifi kabul etmişlerdi. Adrian’a benden ayrı tutmamışlar. Aynı sevgiyi ve ilgiyi göstermişlerdir. Ben de Adrian’dan alınan kök alınan kök hücrelerle iyileşmiştim.

Ben yedi yaşına girine kadar her şey mükemmeldi. Gerçekleri hiç bilmeden Adrian’la birbirimize öz abi kardeş gibi bağlanmıştık.

Sonra her şey bir gecede alt üst oldu. Okşan Kılıç yanında bir sürü adamla evimize gelip annem ve babamı öldürdü. Adrian ve ben kaçıp kurtulduk ama sokaklarda yaşamaya başlamıştık.

Annem ve babamla parla gittiğimizde, arabada yolculuk yaparken gördüğüm mendil ve su satan çocuklardan biri olmuştuk. Büyü bozulmuştu.

Bir gün mendil satarken kaybolmuştum. Amacım sattığım mendillerin parasıyla Adrian’a pasta almaktı çünkü doğum günüydü. On yaşına girecekti. Ben sekiz yaşındaydım.

Ne kadar ilerleyebildiğimi hatırlamıyorum bile. Tek hatırladığım şey yorgunluktan dizlerimin bağı çözülene kadar koştuğumdu. Gördüğüm ilk benzin istasyonunda durdum. Planım içerideki çalışandan bir bardak su istemek ve kaybolduğumu söylemekti.

Boş benzin istasyonunda sadece bir araba vardı. İki kapısı da açık olan siyah bir SUV. Benzin istasyonunun çalışanlarından birisi arabaya benzin dolduruyordu. önündeki kapıya doğru ilerlerken Anton Belov’u görmüştüm. Her zaman giyindiği gibi beyaz bir gömlek, siyah bir kumaş pantolon giyiyordu. O beni fark etmemiş olsa da ben yüzünü inceleyecek kadar uzun bir süre bakmıştım ona. Yanağının ortasındaki o kocaman yarık izi ürpermeme neden olurken sonunda gözlerimi kaçırmak zorunda kalmıştım. Birkaç saniye sonra ise yine onu incelerken bulmuştum kendimi.

Başını kaldırdı ve gözleri beni teğet geçerek arkamda olan, muhtemelen tuvaletten gelen adamına döndü. O an ilk kez sesini duydum.

“Sabaha kadar seni mi bekleyeceğim?” diye sormuştu öfkeyle.

Bana söylemiyor olmasına rağmen nedensizce korkmuştum. Adam koşar adımlarla onun yanına geçerken beni görmesinden kaçmak istermiş gibi başımı eğmiştim. Belki de bir şeyleri hissetmiştim. Sanki her şeyin mahvolacağını o ilk anda biliyordum.

İçeri girdiğimde çalışan kızdan bir bardak su istedim. Belki de halimi görüp acıdığından hiç sorgulamadan bana kendi içtiği su şişesini uzattı ve bardağı olmadığını ama iğrenmezsem bundan içebileceğimi söyledi. Çok susadığım içim hiç düşünmeden suyu tek seferde bardaktaki bütün suyu içtim. Nefes nefese kalmıştım. Sonunda boğazımdaki kuruluğu giderebildiğimde ona telefonunu kullanıp kullanamayacağımı sordum.

“Mağazadaki telefon bozuk ama cep telefonumu kullanabilirsin.” Kahverengi gözlerinde sıcak bir ifade vardı. “Dışarıdaki adamda. Şarjı bitmiş. O da kullanmak için rica etti. Ondan isteyebilirsin. İşi bitmiş gibi görünüyor.”

Teşekkür ederek başımı sallamıştım. İçimden bir ses gitmemi söylüyordu. Gidip de o adamla konuşmak istemiyordum ama daha ne kadar yürümem gerektiğini de bilmiyordum. Nereye nasıl gidiliyor, hiçbir fikrim yoktu. Adrian neredeydi, bunu bile bilmiyordum.

Benzin istasyonundan çıkmadan önce, “Burada merkez ne kadar sürüyor acaba?” diye sordum.

“Kırk kilometre.” demişti kız. Kırk kilometreyi bu halde yürümeme imkan yoktu. Ayrıca tek başıma Adrian’ı bulamazdım.

“Yol üzerinde başka bir şey bulma şansım var mı?”

“Beş kilometre ileride bir benzin istasyonu daha var canım.” diye açıkladı kız .

Beş kilometreyi yürümeyi başarabilirdim ama vakit kaybetmek istemiyordum. Adrian da benim kaybolduğumu anlayınca endişelenecekti. Bu yüzden hemen polise ulaşmam lazımdı.

Yine de o adama yaklaşıp telefonu istemek yerine beş kilometre yürümem gerektiğini hissetmiştim. Benzin istasyonundan çıkarken az önce azarladığı adamın söylediği bir şeye kahkaha attığını fark ettim. Gözlerim tekrar onu buldu. Az önceki gibi korkutucu gelmemişti gözüme. Belki de abartıyordum ama ondan telefon istemek yerine yürümeye karar verdim.

Tam yanından geçip gidecekken arkamdan, “Yardıma mı ihtiyacın var?” diye seslenmişti.

Anton Belov benimle ilk kez o zaman konuşmuştu işte.

Ona dönmeden, “Yok, teşekkürler.” dediğimi hatırlıyorum.

“Emin misin?” diye sormuştu. “Az sonra bayılacakmış gibi görünüyorsun.”

Ona doğru döndüğümde ilk kez göz göze gelmiştik. Yüzünde içten, oldukça temiz bir gülümseme belirmişti. Öyle bir gülümsemeydi ki bu az önce bu adamı neden ve nasıl ürpertici bulmuştum, bir anda anlayamaz hale gelmiştim. Şimdi doğrudan yardım isteyebileceğim biri gibi görünüyordu.

Zaten artık çoktan dikkatini çektiğim için, “İçerideki çalışanın telefonu sizdeymiş sanırım.” demiştim. “Onu kullanmak için izin istedim. Sizden alabileceğimi söyledi. Alabilir miyim?”

“Telefonu istiyorsan az önce neden istemeden geçip gidecektin yanımdan?” diye sormuştum.

“Rahatsızlık vermek istememiştim.” demiştim çekingen bir ifadeyle.

“Neden rahatsız olayım?” Omzunu silkti. “Ne yazık ki telefon çekmiyor.”

Bu kaşlarımın hafifçe çatılmasına neden olmuştu. Elini üzerindeki pahalı siyah paltonun cebinden çıkardığında taktığı deri eldiveni fark etmiştim. Sanki ona inanmadığımı fark etmiş gibi, “İnanmıyor musun yoksa bana?” diye sormuştu. “Al da kendin bak.”

Telefonu elinden alırken parmak uçlarım bile titriyordu. O ana dair en net hatırladığım şey buydu. Söylediği doğruydu. Telefon gerçekten de çekmiyordu.

“Kimi arayacaktın?” diye sormuştu. “Babanı mı?”

Onun gibi adamların sorduğu ilk şey bu olurdu. Nasıl göründüğünüze aldanmazlar. İlk önce hiç kimseniz olmadığına emin olmak isterler çünkü hiç kimsesi olmayan bir çocuğa her şeyi yaptırabilirsiniz. Her şeye inandırabilirsiniz. Her yere götürebilirsiniz. Arkalarından onları hiç kimse bile olmaz. Hiç kimsenin o çocukların çektiği acıları ruhu duymaz.

“Hayır.” Keşke babam hayatta olsaydı ve onu arayabilseydim. Bunu yapabilecek durumda olsaydım bu hale düşmezdim.

“Kimi arayacaksın o zaman?” Sesi meraklıydı.

Telefonu ona geri vermek için elimi uzatarak, “Hiç kimseyi.” diye yalan söylemiştim. “Gitsem iyi olacak.”

Telefonu elimden alırken, “Ne kadar tatlı bir çocuksun.” demişti.

Utanarak sadece, “Teşekkür ederim.” demiştim.

Başıyla önümüzdeki SUV’u işaret ederek, “Gel, seni gitmen gereken yere bırakalım.” demişti.

O an tenimi büyük bir yangının ortasında kalmış gibi ateş basmıştı. Buna hayır deme şansım olduğunu biliyordum ama kurumuş dudaklarımı hareket ettirirken sanki söyleyeceklerimin hiçbir anlamı olmayacağını hissediyordum.

“Gerek yok.”

Elindeki telefonu az önce azarladığı adama uzatmıştı. Adam telefonu kıza geri bırakmak için içeri girdiğinde bakışları tekrar bana doğru dönmüştü.

“Merkeze kırk kilometre uzaktayız. Belli ki buraya koşarak inmişsin. Kırk kilometre daha koşabileceğini sanmıyorum.”

Ona söyleyecek bir şeyler bulmaya çalıştığım sırada siyah arabanın arka kapısı açılmış ve bir çocuk
başını dışarı çıkararak, “Ne zaman gideceğiz?” diye sormuştu. “Dolmadı mı depo artık?”

“Gidiyoruz şimdi.” demişti Anton. Ardından bakışları tekrar bana dönmüştü. “Oğlum gitmek istediğine göre artık gitmemiz lazım. Teklifim hâlâ geçerli. Geliyor musun?”

Neden bilmiyorum, o an arabada bir çocuk daha olması bana bir güven vermişti. Ayrıca onun baba olmasına da şaşırmıştım. Kısa bir an düşündüm. Beş kilometreyi kırk dakikadan daha kısa sürede gitmeme imkan yoktu. En azından orada inebilirdim. Arabayla çok kısa sürerdi. Daha fazla vakit kaybedip Adrian’ı endişelendirmemin anlamı yoktu.

Bu yüzden kabul etmiştim. Eğer zamanı geri alabilseydim bunu yapacağıma o an kendimi öldürürdüm. O an ölüp gitseydim daha iyiydi.

Hayatta yüzlerce pişmanlığı olan birisiyim ben. Hep böyle yaşadım ama en büyük pişmanlığım şüphesiz ki o arabaya binmek. Eğer o ana geri dönebilseydim, hiçbir şey bilmeyen, açlıktan ve yorgunluktan bayılmak üzere olan o çocuğa açlıktan ölse her şeyin daha iyi olacağını söylerdim.

Çünkü o zamanlar ölümden daha kötü bir şey olduğunu düşünmese de bunun yanlış olduğunu öğrenecekti. O çocuğun başına ölümden daha kötü şeyler gelecekti.

Bir yanımda ne yaparsam yapayım beni orada öylece bırakmayacağını düşünüyordu. Orada kendi isteğimle onu kabul etmesem bana silah göstermesi çok da zor olmazdı. Yine de beni zorla arabaya bindirirdi çünkü ona benim için karşı gelecek hiç kimse yoktu. Ona en büyük açığı vermiştim.

Benim kaderim kötüydü.

Tanrı beni sevmiyor olmalı.

Bu durumda kendimi suçlamama gerek yoktu.

Ama işte, ben bundan başka bir şey yapmayı bilmiyorum ki.

Anton gülümseyerek bana kapıyı açmış ve arabaya bindiğimde de arabaya binmişti. Arabayı yanında çalışan adam kullanıyordu. Daha sonraları onun Gölge Tarikatı için beraber çalıştıkları Levent Polat olduğunu öğrenecektim.

Levent Polat gaza bastığında araba çalışmıştı ve yolcu koltuğunda oturan Anton’un bedeni yavaşça bana doğru dönmüştü. “Nerede inmek istiyorsun?”

“İlerideki benzin istasyonunda.” demiştim sessizce.

“Merkeze kadar seni götürebiliriz istersen çünkü muhtemelen orada da telefon çekmeyecektir.” demişti Anton.

Ona cevap verecekken yanımda oturan çocuk, “Sen de mi kayboldun?” diye sormuştu.

“Abini arıyorum.” demiştim. “Beni çok merak etmiştir.”

Siyah gözleri rahatsız edici bir şey duymuş gibi kısılmıştı. Aslında dehşete düşmüş gibi görünüyordu.
Bu tepkisine o an hiç anlam verememiştim. Ama zamanla neden böyle olduğunu anlayacaktım.

Dikiz aynasından babasıyla göz göz geldi. O bakışmayı fark etmemek imkansızdı. Arabanın içini buz gibi bir soğuk kaplamıştı sanki. Çocuk anında dudaklarını birbirine bastırmış ve oturduğu yere öylece sinmişti.

Birkaç saniye sonra arabadaki sessizliği bölen soru çocuğun bana, “Adın ne?” diye sorması olmuştu.

“Noah.” demiştim. “ Senin adın ne?”

“Derman.” dedi çocuk.

Onun aslında Anton’un bebekken kaçırdığı çoçuklardan biri olduğunu ve bana yalan söylediğini bilmiyordum. Okşan’ın Levent Polat’la ilişkisini, Okşan’ın Levent Polat’a Derman’ı oğulları gibi gösterip Adrian’ı ondan saklamak için benim annem ve babama verdiğini sonra öğrenecektim.

Anton üzerimdeki Levent Polat’a çıkararak Levent Polat’a vermişti ve “Bunu denize at.” dedi. “Abisi çocuğu aramak için polise giderse nehire düşüp öldü sa sansınlar.”

Levent Polat bunu yapmıştı. Öldüğümü sandıkları için bu evden hiç kurtulamamıştım.

İşte hepsi bundan ibaretti. Mahvolan hayatım sadece bu anıdan ibaret değildi ve benim yok oluşum çok daha önceden başlamıştı ama her şeyi paramparça eden an bu andı. Tabii ki beni beş kilometre uzaktaki benzin istasyonunda indirmemişlerdi ve tabii ki merkezde durmamıştık. Doğrusunu söylemek gerekirse o yolculuğun geri kalanı hakkında pek bir şey hatırlamıyordum. Uyandığımda Almanya’da değil, Türkiye’deydim. Anton beni benim gibi küçük çocukların olduğu bir evin önüne gelmiştim. Beni hırpalayarak eve sokmuştu. Ateş, Duhan ve Herman böyle tanıştım.

O gün o arabaya binmeseydim hayatım nasıl şekillenirdi acaba? Bazen merak etmeden duramıyorum. Aklıma gelen senaryoların hepsinde daha güzel hayatlara sahip oluyorum ama hayat bana hiçbir zaman acımadı. Muhtemelen o zaman da acımamaya devam edecekti. Muhtemelen her şey yine kötü olacaktı. Yine hayatımı mahvedecek bir şeyler olacaktı. Benim için mutlu son diye bir şey yoktu. Buna emindim.

Anton’un gerçek yüzü hemen ortaya çıksa da bütün gerçekleri öğrenmem zaman alacaktı. Küçükken Adrian’ı abim sanarak büyümüş ve seri katil olmak için diğer çocuklar gibi zorla eğitilirken hep onu aramıştım.

Gölge Tarikat’ta geçmişine dair bazı parçalar öğrenmeye başladığımda ise bazı tutarsızlıklar fark etmişim. Tedavim Türkiye’de yapılmıştı. Bir gün o hastaneye gizlice girip kameraları etkisiz hale getirmiştim ve bütün dosyaların olduğu odaya girmiştim. Tarihlere bakarak dosyayı bulduğumda dikkatle incelememiştim.

Donör: Adrian Nelson

Yaş: 2

Altta başka bir ifade daha vardı.

Biyolojik akrabalık: Yok.

Bebek annesi Okşan Kılıç tarafından bakamayacağı gerekçesiyle aileye teslim edilmiştir.

Adrian’ın gerçek abim olmadığını böyle öğrenmiştim. Okşan ve Levent Polat’a hiçbir şey belli etmeden araştırmaya devam ettiğimde de Okşan’ın Adrian’ı almak için annemi ve babamı öldürdüğünü öğrenmiştim. Böyle kafamda her şey yerine oturmuştu.

Planımı da buna göre yapmıştım. Anton Belov’u öldürecek Okşan Kılıç’ı da bildiğim gerçeklerle tehdit ederek Gölge Tarikatı’nın başına geçecektim.

Gerçek abim olmadığını bilsem bile Adrian’ı sevmekten ve aramaktan hiç vazgeçmedim. Bir gün kafa dağıtmak için gece kulübüne gittiğimde onu gördüm. Barmen olarak çalışıyordu.

İlk başta tanımam imkansızdı. Türkiye’de olduğunu bile bilmiyordum ama kolumdaki doğum lekesini hatırlıyordum. O lekeyi sevmediği için cipslerden çıkan dövme çıkartmalarını o lekenin üzerine yapıştırırdım. Bu çok hoşuna giderdi.

İlk düşündüğüm onu ne kadar özlediğim oldu. Hayat çok tuhaftı. Buraya binlerce insan geliyor, belki de onun yüzüne bakmadan içkilerini alıp gidiyorlardı. Onlar için Adrian tanımadıkları sıradan biriydi.

Oysa benim yıllardır yüzünü bir kere görmek için her şeyimi vereceğim tek insandı. Onu bulmak için Anton’un arabasına bindiğim abimdi.

Acaba ona öldüğümü söylediklerinde ne hissetmişti? Polise ne zaman gitmişti? Bunları hiçbir zaman bilemeyecektim.

Onu benim ıslak siyah montuma sarılıp ağlarken hayal ettim. Bu içimi parçaladı. Gözlerimi daldığı acı dolu hayalden koparıp tekrar gerçeğe, barın arkasındaki Adrian’a çevirdim. Mekânın loş, patlayan neon ışıkları altında yüzündeki yorgun ama bir o kadar da huzurlu ifadeyi izliyordum. Kendi kanlı ve karanlık hayatıma kıyasla onun bu sıradanlığı, bu aleladeliği bile benim için bir mucize gibiydi. Uzaktan da olsa onun nefes aldığını bilmek, tezgâhın arkasında dünyadan bihaber şekilde bardağını sildiğini görmek bana yetmeliydi.

Ta ki barın arka kapısından içeri giren Ateş’i görene kadar.

Benimle aynı cehennemde büyümüş, aynı eller tarafından tıpkı benim gibi bir canavara dönüştürülmüş Ateş.

Birden bedenimdeki bütün kanın çekildiğini hissettim. Ne işi vardı onun orada? Adrian'ın yanına nasıl bu kadar rahat, bu kadar fütursuzca yaklaşabiliyordu? Aramızdaki mesafeden ve içerideki sağır edici bas sesinden ne konuştuklarını duyamıyordum ama Adrian'ın ona dönerken yüzünde beliren o rahat, içten gülümsemeyi çok net görebiliyordum. Birlikte deponun olduğu tarafa yönelip üst üste dizilmiş ağır bira kasalarını omuzladılar. Ateş bir şeyler söyledi, dudakları o her zamanki alaycı, rahat tavrıyla kıvrılmıştı. Adrian ise omuzundaki ağır yüke rağmen başını geriye atarak bütün içtenliğiyle güldü.

Kalbimde hissettiğim acı yıllardır hissettiğim hiçbir fiziksel acıya benzemiyordu. Anton'un vurduğu darbeler, aldığım ölümcül yaralar, günlerce aç susuz kaldığım o soğuk, karanlık odalar... Hiçbiri ama hiçbiri, şu an gözlerimin önünde sahnelenen bu basit an kadar canımı yakmamıştı.

Kıskançlık kanıma karışan ölümcül bir asit gibiydi. Damarlarımda fokurdayarak kalbime, oradan da zihnimin en karanlık köşelerine doğru ilerliyordu. O kasaları onunla ben taşımalıydım. O aptal şakalara ben gülmeliydim. Ateş’in durduğu o yerde, Adrian'ın omuz hizasında ben olmalıydım. Onun hayatındaki o boşluğu ben doldurmalıydım, bir başkası değil.

Özellikle de Ateş değil.

Benim cehennemimi, benim ellerimdeki kanı ve nasıl bir canavara dönüştüğümü en iyi bilen adamın, benim masum cennetime bu kadar rahat, bu kadar kaygısızca dokunabiliyor olması çıldırmama neden oluyordu.

Ellerimi öylesine sıkı yumruk yapmıştım ki parmak boğumlarımın sızladığını çok sonra fark edecektim. Nefesim daralıyor, kulaklarımdaki kendi kalp atışımın uğultusu, gece kulübünün yüksek müziğini bile bastırıyordu.

Bir yanım oturduğum tabureden kalkıp onların yanına gitmek ve Ateş’e yumruk atmak istiyordu.

Adrian'ın omuzlarından tutup, sarsarak, "Ben buradayım!” demek istiyordum. “Senin için o gün öldüm ama hayattayım! Benim yerime başkasını koyamazsın!"

Ona her şeyi anlatmak, yılların hesabını Ateş'in gözleri önünde sormak istiyordum ama yapamazdım. Ben yanlış insanım. Onların masum, sıradan ve insani anına adım attığım an her şeyi kendi üzerimdeki pislikle kirleteceğimi, kendi felaketimi Adrian'a da bulaştıracağımı çok iyi biliyordum.

Yine de uzaktan izlemek, beni hayatta tutan tek nedeni, çocukluğumun en güzel yanını, bir başkasının sanki sıradan bir arkadaşmış gibi sahiplenişini izlemek benim için dayanılmazdı.

Ateş, benim olanı çalmış gibi hissediyordum.

Benim yaşamam gerekenleri Adrian’la yaşıyordu ve ben sadece barın en karanlık köşesinde oturmuş, sessizce yok olmaya devam etmekten başka hiçbir şey yapamıyordum.

Şimdi bunların üzerinden çok zaman geçmişti. Ben de çok değişmiştim. Yine de bazı şeyler aynıydı.

Rüzgârın uğultusu uçurumun kenarındaki kayalıklara çarpıp parçalanırken geçmişin zihnimde yankılanan sağır edici çığlıklarını bir an olsun bastırabiliyordu. Zaman geçmiş, bedenimdeki yaralar iyileşmiş, ellerimdeki kanın izi ruhuma kalıcı bir mühür gibi işlenmişti. Artık aynaya her baktığımda Anton'un yarattığı o soğukkanlı seri katili görüyordum. Yine de içimdeki o kimsesiz, sekiz yaşındaki çocuk hala benzin istasyonunda, arabanın arka koltuğunda sessizce ağlıyordu.

Ayaklarımın dibinde dolaşan burnunu beyaz spor sürterek dikkatimi çekmeye çalışan köpeğime doğru yavaşça eğildim. Siyah tüylerini okşadığımda kuyruğunu sallayarak avucuma yaslandı. Hayatımda bana ihanet etmeyeceğini, karanlığımdan korkmayacağını ve beni sırf ben olduğum için seveceğini bildiğim tek canlı oydu. Yerdeki kalın, kuru bir dal parçasını alıp uçurumun güvenli tarafındaki düzlüğe doğru fırlattığımda neşeyle havlayarak peşinden koştu. Onun bu telaşsız masumiyeti bana iyi geliyordu. Adrian'a uzaktan bakarken göğsümü kalbimi tarifsiz kimsesizliği sadece bu ıssız uçurum kenarlarında bu dilsiz dostumla dindirebiliyordum.

Gölge Tarikatı'nın içinde kendi krallığımı kurmak için attığım her adımda Ateş Adrian'ın yanındaydı. Benimle aynı cehennemden çıkmış, benimle aynı ateşlerde kavrulmuştu ama benim ait olduğum masum hayata o sahip olmuştu. Ondan delicesine nefret etmek istiyordum. Abimi, beraber yaşadıkları sıradan anları düşündükçe onu şu an durduğum uçurumlardan aşağıya ellerimle atmak istiyordum ama yapmıyordum.

Ateş'in Adrian'ın yanında olması, Adrian'ın bizim dünyamızdan, Anton'dan ve Okşan'ın kirli ellerinden güvende olması demekti. Ateş benim benim olamayan abimin hayatının tam merkezinde duruyordu. Hak etmediğim o mutluluğu başkasının üzerinden izlemek benim kendime verdiğim en büyük cezaydı.

Köpeğim fırlattığım dalı ağzında gururla taşıyarak geri döndüğünde önümde durdu. Kuyruk sallaması sallamayı bıraktı ve kulakları dikleşti. Başını patika yola doğru çevirdi. Ağzındaki dalı usulca yere bırakıp boğazından derin, boğuk bir hırlama çıkardığında yalnız olmadığımızı anladım.

Rüzgârın uğultusuna karışan adım ayak seslerini duymam birkaç saniyemi aldı. Çakıl taşlarının üzerinde ezilen botların bıraktığı ses yıllardır ezbere bildiğim bir sesti. Eğilip elimi köpeğimin başının üzerine koyup tüylerini okşayarak onu sakinleştirdim.

Doğrulduğumda Ateş birden siyah montumun yakalarını sertçe kavradı ve “Senin Öykü’nün yanında ne işin var lan?” diye bağırdı. “Senin benimle derdin ne?”

Ellerimi iki yana kaldırarak, “Sakin ol.” dedim. Başımla bize bakan köpeğimi işaret ettim. “Bana zarar vereceğini hissedersen saldırır he.”

Aslında köpeğim saldırgan bir köpek bir değildi. Dalga geçemiyordum. Ateş de bunu umursamazdı ama siyah montumun yakalarını sertçe bıraktı. Ben de ellerimi yanıma indirerek ona baktım.

“Öykü‘nün iki kelimesinden biri sensin. Sokaka çocukları arasında çok popülersin. Nasıl bir his?”

“Ne nasıl bir his?” diye sordu Ateş anlamayarak.

Gözlerimi kısarak, “Bu kadar sevilmek.” dedim.

Gözlerindeki öfke yerini alaycı bir ifadeye bıraktı. Benim bu psikolojik oyunlarıma, damara basma çabalarıma aşinaydı. Ne de olsa ikimiz de aynı şeytanlar tarafından bu hale gelmiştik.

“Sen insanların seni sevmesine izin vermiyorsun ki.” dedi. “Kendine bunu yapan sensin Noah.”

Haklı olması, içimdeki o karanlık gerçeği yüzüme vurması hiçbir şeyi değiştirmiyordu. İnsanlardan uzaklaşmayı kendim seçmiştim. Cevap vermediğimde bıkkınlıkla başını iki yana salladı.

"Öykü'den uzak dur!”

Arkasını dönüp çakıllı patikadan geldiği yöne, ileride park ettiği arabasına doğru umursamaz adımlarla yürümeye başladı. Uzaklaşırken köpeğim de aramızdaki gerilimin dağılmasını fırsat bilip neşeyle patikaya doğru koştu ve onun peşinden arabaya yöneldi.

Arabanın etrafında dolaşmaya başladığında, "Ateş!" diye bağırdım. "Gel oğlum!"

Ateş birden önüne dönerek, "Ne var lan?" diye bağırdı.

Kendimi tutamayarak kahkaha attım. Ona seslendiğimi sanmıştı.

"Sana demiyorum!" diye bağırdım ve başımla bana doğru koşan köpeğimi işaret ettim.

"Senin amına koyayım ben ya!" diye
bağırdı Ateş. "Ne utanmaz birisin!"

Arabaya bindi. Ardından hızla gözden kayboldu.

Ateş’in arabasının arkasında bıraktığı toz bulutu rüzgâra karışıp kaybolurken birden ciddileştim. Köpeğim yanıma gelip burnunu elime sürttüğünde başını okşadım. Gölgelerin içine, asıl ait olduğum karanlık çukura geri dönme vaktim gelmişti. Yıllardır içimde büyüttüğüm intikam ateşi artık tenimi yakmıyor, aksine damarlarımda buz gibi bir kararlılıkla dolaşıyordu.

Arabaya atlayıp şehirden uzaklaştığımda zihnim beni yine o benzin istasyonuna, sekiz yaşındaki çaresiz halime geri götürdü ama bu kez korkmuyordum çünkü hikayenin sonunu değiştirmeye gidiyordum.

Gölge Tarikatı’nın sınırları dışındaki eski, terk edilmiş depoya adım attığımda içerideki rutubet ve kan kokusu ciğerlerime doldu. Adımlarım beton zeminde yankılanırken deponun tam ortasında, tavandan sarkan paslı bir zincirle demir sandalyeye bağlanmış silüete doğru ilerledim.

Anton Belov.

Bir zamanlar siyah SUV'nin içinde, lüks paltosu ve deri eldivenleriyle tanrıcılık oynayan o yenilmez adam, şimdi kendi kanı ve ter içinde acınası bir haldeydi. Yüzündeki yarık izi günlerdir ona uyguladığım sistematik işkencenin bıraktığı derin kesiklerin, morlukların arasında kaybolup gitmişti. Ayak seslerimi duyduğunda şişmiş göz kapaklarını açmak için büyük bir çaba sarf etti. Beni gördüğünde boğazından hırıltılı, boğuk bir inilti koptu.

Tam karşısında durduğumda ifadesiz bir sesle, "Nasıl hissediyorsun Anton?" diye sordum. "Kırk kilometre daha koşamayacak kadar yorgun görünüyorsun."

Cevap verecek gücü yoktu. Kurumuş, patlamış dudakları titredi ama tek bir kelime edemedi.
Eğilip masanın üzerindeki aletlerin arasından sapı yıpranmış, çelik bir av bıçağını elime aldım. Bıçağın soğuk yüzeyini onun yanağında yavaşça gezdirdiğimde bedeni kasıldı.

“Beni o arabaya bindirdiğinde bana bir iyilik yaptığını söylemiştin." diye devam ettim. "Beni eğittin. Acıdan zevk almayı, merhameti zihnimden söküp atmayı, insanları parçalara ayırmayı öğrettin."

Bıçağın ucunu omzuna, daha önce açtığım derin yaranın tam içine acımasızca bastırdım. Anton'un boğuk çığlığı deponun duvarlarına çarpıp geri döndü. Zihnimdeki o sekiz yaşındaki ağlayan çocuğun sesini bastıran ilk şey bu çığlık olmuştu.

Kulağına doğru eğilerek, "Bugün senin en başarılı eserini izleme günün." diye fısıldadım. Bıçağı teninin içinde yavaşça çevirirken nefesimi tuttum. "Sen beni bir canavara dönüştürdün. Ben sadece senin bana verdiklerini sana geri veriyorum."

Bedeni artık acıyı bile hissedemeyecek kadar uyuşmuştu. Ağzına dolan kan sonunun geldiğini haber veriyordu. Bir zamanlar o hiç kimsesi olmayan çocukların gözlerindeki çaresizliği şimdi onun gözlerinde görmek, ruhumdaki boşluğu hazla dolduruyordu. Avucumdaki kanlı bıçağı yere bırakıp çenesini sıkıca kavradım ve başını yukarı kaldırdım. Gözlerindeki ışık tamamen sönmek üzereydi.

"Cehenneme gittiğinde beni orada bekle.” dedim. “Seni yetiştirdiğin canavardan başkası yakamaz Anton.

Uzun namlulu silahımı siyah kot pantolonumun arkasından çıkarıp doğrudan göğsüne, artık atmakta zorlanan kalbinin tam üzerine yasladım.

İşaret parmağım tetiğin üzerine gittiğinde gözlerinin içine baktım. Bu benzin istasyonunda çalınan çocukluğumun, kaybolan yıllarımın ve hiç olamadığım doğru insanın son çığlığıydı. Anton Belov öldüğünde beni içine hapsettiği o karanlık kafes de onunla beraber çökecekti.

Zihnimin Adrian, “Çok tatlı bir çocuktu kardeşim.” dedi. “Hiç kimse duymadı mı sesini?”

Tereddüt bile etmeden tetiği çektim. Patlama sesi depoda sağır edici bir şekilde yankılanırken Anton’un bedeni son kez sarsıldı ve cansızca öne yığıldı. Geriye sadece zincirlerin tiz şıngırtısı kaldı.

Ellerim kan içindeydi. Ruhum ondan çok daha kirliydi ama ilk kez zihnimdeki sekiz yaşındaki çocuk benzin istasyonunda ağlamayı bırakmıştı.

Ben artık Noah Nelson değildim. Gölge Tarikatı’nın başı Gölge’ydim.

TENEBRİS ve Ateş ve Mavi’yi yazarken tek amacım onlar gibi çocukların sesi olabilmekti. Onların hikayesini anlatmaktı. Yazarken içime ne kadar dokunduğunu tahmin bile edemezsiniz. Benim için her zaman ayrı bir yerde olacaklar.

Diğer bölüm final bölümü ve bölüm yine Duhan’ın ağzından olacak.