2. bölüm / 6
TENEBRİS2. Bölüm “Şeytan’ın Attığı Zar”
Bölümler 6Şu an: 2. Bölüm “Şeytan’ın Attığı Zar”
- 1 1. Bölüm “Olmadığım Bir Adam”1.032 kelime
- 2 2. Bölüm “Şeytan’ın Attığı Zar”2.028 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm “Kaybedilen Masumiyet”3.045 kelime
- 4 4. Bölüm “Cehennemde Açan Gül”3.209 kelime
- 5 5. Bölüm “Yakın Mesafe”4.468 kelime
- 6 6. Bölüm “Yanlış Yol”3.544 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
O gece şeytan bir zar attı.
Tanrı beni seçti.
Karanlık ruhumu ele geçirdi.
Babamın öldüğü geceydi. Levent Polat cenaze bitene kadar beni arabasında bekletmişti. Babamın mezarına bile götürmemişti. Babamı nereden tanıdığını ve babam öldükten sonra beni nasıl bulduğunu bilmiyordum.
Cenaze bittikten sonra bir eve gelmiştik. Evde bizi bekleyen sarışın bir çocuk gördüğümde şaşırmıştım. Koltukta uyuyordu ve başında da siyah takım elbiseli bir adam bekliyordu. Bizim geldiğimizi fark ettiğinde bakışlarını elindeki telefondan çekmişti.
“Benimle biraz dışarı gelsene Celal.” dedi Levent Polat.
Celal telefon elinde ayağa kalktı ve Levent Polat açık kapıdan dışarı çıktığında onun peşinden gitti. Dışarı çıkıp kapıyı kapattığında sarışın çocuğun yanına giderek koltuğa oturdum.
Varlığımı hissetmiş gibi uyandı. Uykulu gözlerini ovuşturarak bana baktığında ona içim ısınmıştı. Çok tatlı görünüyordu ve masum… Ben hiçbir zaman böyle bir görünüme sahip olmamıştım. Her zaman yaşıtlarımdan daha uzun ve kalıplıydım. Yaşımdan büyük gözüküyordum. Onunsa benim aksime bebek gibi bir yüzü ve yemyeşil gözleri vardı.
Koltukta doğrularak, “Sen Duhan mısın?” diye sordu.
“Beni tanıyor musun?” diye sordum şaşkınlıkla.
Başını hafifçe sallayarak, “O adamlar konuşurken duydum.” dedi. “Biz kardeşmişiz.”
“Bu imkansız.” Kafam karışmıştı. “Benim hiç kardeşim yok ki.”
Bana masum masum bakarak, “Ben senin kardeşin olamaz mıyım?” diye sordu. “Abim olmaz mısın?”
“Bilmem.” dedim. “Benden iyi abi olur herhalde.”
Gözlerimi kapattığımda annem ve babamın tartışmalarını hatırladım. Annem ağlayarak babama bağırıyordu. Bunun nedeni babamın annemi başka bir kadınla aldatmasıydı. Daha çocuktum. Bir şeyleri henüz tam olarak görmüyor, sadece bakıyordum ama bunu anlamıştım.
“İğrenç bir adamsın Hazer.” diye bağırdı annem. “Bir de karşıma geçip pişkin pişkin o kadından bir oğlun olduğunu söylüyorsun! Bu evde bir dakika bile kalmam.”
Annemin gitmesinden korkarak hemen odamdan çıkmıştım. Onların kavga seslerine uyandığım için üzerimde siyah pijamalarım vardı.
Babam beni gördüğünde, “Hemen odana dön Duhan!” diye bağırdı.
Annem koşarak bana sarıldığında ben de kollarımı ona sardım. Annem beni kucağına alıp evin kapısına yöneldi. O zaman daha yedi yaşındaydım.
Annem kapıyı açarak, “Oğlumu alıp gideceğim!” diye bağırdı. “Sakın peşimden gelme.”
Babam kapıya ulaşmamıza izin vermeden annemin önünü kesti. Annem beni göğsüne sıkıca bastırarak geri adım atmaya çalıştı ama babam çok hızlıydı. Ellerini bana uzattığında annemden ayrılmak istemediğim için yüzümü annemin boynuna gömmüştüm. Babam beni zorla annemin kollarından aldı ve yere fırlatır gibi kendi arkasına, karanlığa doğru savurdu. Annemin kucağındaki o güvenli sıcaklık saniyeler içinde yerini buz gibi bir korkuya bırakmıştı.
“Sen istediğin yere gidebilirsin Ahu.” dedi babam. “Duhan benimle kalacak.”
Annem babamın bu sözleri üzerine sarsıldı. Ardından birden ileri atılıp bana ulaşmak istedi ama babam aşılmaz bir duvar gibi önünde duruyordu. Annemin gözleri doldu. Yüzündeki öfke yerini derin bir çaresizliğe bıraktı. Gözyaşları gözlerinden yanaklarına süzülürken bana son bir kez, içi paramparça olmuş gibi baktı.
“Özür dilerim." diye fısıldadığını dudaklarının kıpırtısından anladım.
Bana arkasını döndü. Kapıya doğru yönelen adımları o kadar ağırdı ki sanki ruhunu bu evde, benim yanımda bırakıyordu. Kapının kapanma sesini duyduğumda çocukluğumun bittiğini sanmıştım ama yanılmıştım.
Çocukluğum babam öldüğünde bitecekti.
Babamın iyi bir adam olduğunu söyleyemezdim ama kötü bir baba sayılmazdı. Annemi sevmemişti ama beni sevdiğine inanıyordum. Yine de ben onu affedemiyordum. Ölmesine üzülsem de bir yanım ona çok kırgındı. Onun yüzünden o günden sonra annemi bir daha görememiştim.
“Uyudun mu?” diye sordu Herman.
Gözlerimi açıp ona baktım ve “Hayır.” dedim.
Birden kollarını bana sardığında ilk önce hiçbir tepki veremedim. Ardından garip bir içgüdüyle kollarımı ona sardım.
“Ben o adamlardan korkuyorum.” diye fısıldadı. “Şeytan onlar.”
“Babam bir adam hiçbir şeyden korkmamalı der.” dedim. “Korkma.”
“Ben daha adam olmadım ki.” diye itiraz etti Herman. “Çocuğum.”
Haklıydı. Daha çocuktuk ama ben hiç çocuk gibi hissetmiyordum.
“Kaç yaşındasın?” diye sordum merakla.
“Sekiz.” dedi sadece.
“Ben de dokuz.” dedim. “O zaman artık sen sekizsin. Ben dokuz.”
Bu hoşuna gitmiş gibi güldü. Ardından aklına bir şey gelmiş gibi gülmesi kesildi ve dudaklarını büzdü.
“Yarın okul var. Ben okula gitmek istemiyorum. Boyum kısa diye benimle dalga geçiyorlar.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Boyun uzar ki. Ayrıca hiç kimse seninle dalga geçemez abim. Ben onların hepsini döverim.”
Kapının açılma sesini duyduğumda kollarımı Herman’dan çekip kapıya baktım. Levent Polat ve Celal içeri girdiler. Celal kapıyı kapattığında yavaş adımlarla yanımıza geldiler.
Celal bakışlarını Herman ve benim üzerimde gezdirerek, “Bence esmer olanı eğitelim abi.” dedi. “Çok kalıplı bir çocuk. Diğeri daha küçücük. Silah bile tutamaz.”
Hangi çocuk silah tutabilir ki?
“Sana anlattıklarımdan hala hiçbir şey anlamadın mı Celal?” diye sordu Levent Polat. “Önemli olan bu değil. Önemli olan hiçbir zaman kimin ne yapabildiği değildir. Ne yapmayı göze alabildiğidir.”
Celal kaşlarını hafifçe çatarak, “Valla söylediklerinden hiçbir şey anlamadım abi.” dedi. “Neden ikisini de eğitmiyoruz?”
“Çünkü birini seri katil, diğerini de onun zaafı yapacağız.” diye açıkladı Levent Polat. “Böylece biri diğeri için her şeyi yapacak. Bir nevi motivasyon gibi düşün.”
“Peki hangi çocuğu eğiteceğimize nasıl karar vereceğiz abi?” diye sordu Celal.
Sanki karşılarında biz yokmuşuz gibi konuşmaya devam ediyorlardı. Sanki hayatımızı mahvedecek bir şeye karar vermiyorlarmış gibi rahatlardı. O an hiçbir şey anlamadığımız için biz de öylece onlara bakıyorduk. Ne konuştukları hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu.
Levent Polat siyah paltosunun cebinden bir zar çıkararak, “Olasılıklara inanır mısın Celal?” diye sordu.
“İnanırım abi.” dedi Celal ve bakışlarını bize çevirdi. “Şimdi bu zar mı çocukların kaderini belirleyecek?”
“Tek gelirse Duhan.” dedi Levent Polat. “Çift gelirse Herman.”
Elindeki zarı bizim oturduğumuz koltuğun önündeki sehpanın üzerine attığında zara baktı. Üstte üç siyah nokta vardı.
Tek gelmişti.
Bunun ne anlama geldiğini biliyordum.
Tek gelirse Duhan.
Levent Polat sonuçtan memnunmuş gibi bana doğru eğildi. Dürüst olmak gerekirse ben de memnundum. Eğitim derken neyi kast ettiklerini bilmesem de abi olan bendim. Herman’ı her şeyden korumalıydım. Abiler öyle yapardı.
Kendimi hiçbir şey beceremeyen bir çocuk gibi hissediyordum. Abi olmayı becermeliydim.
“Yarından itibaren Gölge Tarikatı’nda eğitimlere başlayacaksın.” dedi Levent Polat. “Anlaştık mı Duhan?”
“Neden eğitim almak zorundayım?” diye sordum. “Ben zaten okula gidiyorum.”
Levent Polat çenemi kavrayarak başımı çevirdi. Koltuğun köşesine kıvrılmış korku dolu gözlerle bizi izleyen Herman’la göz göze geldim.
Levent Polat yüzümü tekrar kendi yüzüne çevirerek, “Bu tatlı kardeşinin yaşaması için.” dedi. “Herhalde kardeş olduğunuzu öğrenmişsindir.”
“Eğitimlere katılacağım efendim.” dedim. “Kardeşime dokunmayın.”
Levent Polat çenemi bırakarak, “Aferin sana Duhan.” dedi. “Senin akıllı bir çocuk olduğunu biliyordum. Eğitimlerde de başarılı olacağına eminim.”
Her şey böyle başladı.
Şeytan attığı bir zarla beni karanlığa böyle çekti.
Şimdi gecenin bir yarısı, hiç kimsenin uğramadığı, etrafı paslı tellerle çevrili eski basketbol sahasındaydım. Kahverengi spor ayakkabılarımın yıpranmış beton zeminde yankılanan sesi beni zihnimdeki düşüncelerden koparıp aldı. Elimdeki turuncu topu sertçe yere vurdum. Ardından geçmişi arkamda bırakmak ister gibi potaya doğru hızla koşmaya başladım. Sıçrayıp havaya yükseldim. Topu çemberden geçirirken çemberin soğuk demirine tutundum ve bir saniye kadar havada asılı kaldım. Aşağı düştüğümde dizlerim esnedi ve top fileden süzülüp beton zemine çarptı. Alnımdan sızan soğuk ter damlalarını elimin tersiyle sildim.
Bedenimi yormak ruhuma her zaman iyi gelmişti çünkü bedenim yorgunluktan tükendiğinde zihnim bana oyun oynamayı bırakıyordu. Kendi düşüncelerimden kaçmanın tek yolu fiziksel acıydı. Yine de ne kadar terlersem terleyeyim ellerimdeki o görünmez kan lekesini asla temizleyemediğimi biliyordum. Ben Gölge Tarikatı’nın yarattığı bir seri katildim. Ne kadar uzağa kaçarsam kaçayım bu gerçek peşimi hiçbir zaman bırakmadı.
Eğilip topu tekrar yerden aldım ve doğrulup üçlük çizgisinin gerisine doğru ağır ağır adımladım. Tam atış pozisyonu alacağım sırada sahanın girişindeki paslı demir kapının kulak tırmalayan gıcırtısını duydum. Bedenim birden kasıldı. Gözlerim karanlığın içinde potansiyel bir tehlikeyi aradı. Bir elimi istemsizce belime, silahımın olması gereken yere doğru götürdüm ama üzerimde sadece teri emmiş kolsuz siyah kapüşonlu ve siyah bir eşofman vardı. Gölge Tarikatı’nın bana öğrettiği ilk ve en önemli kural buydu.
Her an tetikte ol.
Karanlıktan gelen her ses yaklaşan ölümün fısıltısı olabilirdi. Nefesimi tuttum ve gözlerimi kısıp sahanın soluk sokak lambalarının zar zor aydınlattığı noktaya doğru dikkatle baktım.
Işığın altına çıkan siluet beklediğim düşmanlardan biri değildi. Arya’ydı.
Üzerinde kırmızı bir kapüşonlusu ve altında siyah bir şort vardı. Sarı saçları dağınıktı. Her zaman içimi ısıtan tatlı gülümsemesiyle bana doğru yürüdü. O an bütün savunma mekanizmam çöktü.
Arya benim karanlık dünyamın tam zıttıydı. Kana bulanmamış, masumiyetini kaybetmemiş, hayat dolu bir nefes gibiydi. Neden gecenin bu saatinde burada olduğunu sorgulamadım bile çünkü onun varlığı benim gibi karanlıkta yönünü kaybetmiş biri için beklenmedik bir ışık kadar büyüleyici ve bir o kadar da güven vericiydi.
Ellerini kırmızı kapüşonlusunun ceplerine sokarak bana yaklaşırken, "Gecenin üçünde basketbol oynamak için harika bir zamanlama.” dedi.
"Uyku tutmadı.” dedim. “Zihnimi boşaltmam gerekiyordu. Sen neden buradasın?"
Arya anlayışlı bir ifadeyle ellerini kırmızı kapüşonlusunun ceplerinden çıkardı. Gözleri içimdeki fırtınaları gördüğünü belli ediyordu ama beni yargılamadı. Sadece yanımda durdu. Her zaman böyle yapardı.
"Beni de uyku tutmadı. Hem tek başına oynamak sıkıcı değil mi? Beraber bir maça ne dersin?"
Kaşlarımı kaldırıp ona şaşkınlıkla baktım. Ardından topu yavaşça ona uzattım.
"Kuralları ben belirlerim.”
Arya topu havada kavradığı gibi hiç beklemediğim bir hızla bana doğru atıldı. "Göreceğiz.”
Benim için karanlık düşüncelerden bir kaçış alanı, bir içsel savaş meydanı olan bu saha birden gerçek bir oyun alanına dönüştü. Arya topu ustalıkla sektirerek etrafımda döndü. Sahte hareketlerle beni şaşırtmaya çalıştı. Hızlı ve inanılmaz çevikti. Onun hırsı bana da bulaştı. Topu elinden çalmak için ciddi olmayan bir hamle yaptığımda hızla geri çekildi ve dengesini kaybedip hafifçe göğsüme çarptı. Omzu omzuma çarptı. Bedeninin sıcaklığı, teninden yayılan güzel kokusu bir anlığına aklımı başımdan aldı.
Arya topu benden uzaklaştırıp potaya doğru zor bir atış yaptı. Top çemberin etrafında dönüp dışarı çıktı.
"Çok zayıf bir atıştı.” dedim alaycı bir sesle. “Bileklerini daha sert kullanmalısın. Sadece kollarından güç alıyorsun."
Bana dil çıkardı. "Sen çok biliyorsun."
Topu tekrar ona attım. Saatler boyunca böyle oynadık. Kaç sayı attığımızı umursamıyorduk bile. Kazanmak ya da kaybetmek o an en önemsiz şeydi. Sadece koştuk, güldük ve gecenin sessizliği içinde kaybolduk. Arya benim için normal bir hayatın, sıradan bir gençliğin nasıl olabileceğine dair kanıttı. Onunlayken Gölge Tarikatı’nın karanlığında büyüyüp eğitilmiş bir adam değildim. Sadece sıradan bir adamdım. Sadece Duhan’dım.
Bir anlık dalgınlığımdan faydalanıp topu ellerimin arasından aldı ve çevik bir hareketle turnikeye girdi. Top fileden pürüzsüzce geçtiğinde zaferle ellerini havaya kaldırdı.
"Seni yendim!”
Nefes nefese kalmıştık. Göğsüm aldığım derin nefeslerle hızla inip kalkıyordu. Onun da yanakları koşuşturmaktan kızarmıştı. Sahanın etrafında yanan sokak lambasının ışığı yüzündeki güzel gülümsemeyi aydınlatıyordu.
Ona öylece bakarken içimde, kalbimin çok derinlerinde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Ona böyle yakın olmak, bu kadar masum, lekesiz bir anın içinde onunla var olmak, hem dünyada tadabileceğim en güzel duygu hem de en büyük, en felç edici korkumdu. Ben bir seri katildim. Ellerimde, vicdanımda başka insanların hayatları, son nefesleri vardı. Arya ise saf, güneş gibi parlayan bir ışıktı. Kendi bitmek bilmez karanlığımın onu yutmasından, hayat dolu, güzel gülüşünü soldurmaktan, onu da kendim gibi bir enkaza çevirmekten ölesiye korktum.
Adımlarımı yavaşlatıp durdum. Gülümsemem yüzümde dondu. Arya bendeki bu ani değişimi, araya ördüğüm görünmez duvarı hemen fark etti. Onun da yüzündeki gülümseme kayboldu. Elindeki topu yavaşça yere bırakıp ağır adımlarla bana doğru geldi.
"İyi misin Duhan? Birden durgunlaştığını anlayacak kadar seni tanıyorum.”
Gözlerine bakamadım. Eğilip topu aldım ve parmaklarımın arasında çevirmeye başladım.
"Benden uzak durmalısın Arya.” dedim. “Ben senin bildiğin, dışarıdan görünen o iyi insanlardan biri değilim. Benim dünyam çok karanlık ve kirli. Seni de o karanlığa çekmek, o pisliğe bulaştırmak istemiyorum."
Topu bırakmadan potanın altına uzandım. Gözlerimi karanlık gökyüzüne dikerek topu parmaklarımın arasında çevirmeye devam ettim. Arya da yanıma gelip benim gibi yere uzandı.
"Sen kendini nasıl görürsen gör ve geçmişinde ne yapmış olursan ol Duhan. Ben senin içindeki saklamaya çalıştığın ışığı görüyorum. Sen istesen de istemesen de hiçbir yere gitmiyorum. Ayrıca seni eğiten adam babam. Bu durumda babamı da mı sevmemem gerekiyor?”
İtirafı karşısında dumura uğramış gibi hissederek, “Sikeyim.” dedim. “Sen beni seviyor musun?”
Gözlerini devirerek, “Bu zamana kadar anlamamış mıydın?” diye sordu. “Seni sevmesem bu saatte yanında ne işim var aptal?”
Ne diyeceğimi bilemedim. Kelimeler boğazıma dizildi. Sadece minnetle ve şaşkınlıkla ona baktım. O zarın kaderimi acımasızca belirlediği geceden beri kalbimin ilk kez böyle hızlı attığını hissettim.
“Ben de seni seviyorum Arya.”
Bakışları parmaklarımın arasında döndürdüğüm topa ve ellerime kaydığında hayranlıkla, “Ellerin çok güzel.” dedi.
Ben de başımı çevirip ona baktım ve bakışlarım dudaklarına kaydı. “Senin de dudakların çok güzel. Dudaklarında dolgu mu var?”
Onunla uğraşmak için söylemiştim ama ciddiye alarak, “Benim dudaklarımda dolgu falan yok.” dedi. “Delirtme beni.”
Yüzümü yüzüne yaklaştırarak, “Bakayım.” dedim.
Beni hafifçe iterek, “Beni öpmek için girdiğin hallere bak.” dedi. Amacımı anlamıştı. “Bana siyah gül almadan asla öpemezsin.”
“Güzelim siyah gülü nereden bulayım?” diye sordum.
“Bul.” dedi. “Bana ne?”
Siyah gül bulamamıştım. Bunun yerine elimin üzerine siyah gül dövmesi yaptırmıştım.
Bu novella toplam 8 bölümden oluşacak. Fazla uzun yazıp da karakterlerin gizemini kaybetmek istemiyorum.
Duhan’ı ayrı bir kitap yazdıracak kadar sevmeniz benim için büyük mutluluk.
Bölüm etkileşimi
