3. bölüm / 6
TENEBRİS3. Bölüm “Kaybedilen Masumiyet”
Bölümler 6Şu an: 3. Bölüm “Kaybedilen Masumiyet”
- 1 1. Bölüm “Olmadığım Bir Adam”1.032 kelime
- 2 2. Bölüm “Şeytan’ın Attığı Zar”2.028 kelime
- 3 3. Bölüm “Kaybedilen Masumiyet”3.045 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4. Bölüm “Cehennemde Açan Gül”3.209 kelime
- 5 5. Bölüm “Yakın Mesafe”4.468 kelime
- 6 6. Bölüm “Yanlış Yol”3.544 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Böyle bir adama bir anda dönüşmedim.
Masumiyetim bir noktada elimden mi alındı? Yoksa masumiyetimi feda eden ben miydim, emin değilim. Emin olduğum tek şey her şeyin bir gecede mahvolmadığıydı. Aslında parçalanmam oldukça uzun sürdü.
Bir süre sonra direnmeyi bıraktım. Gerçekten hiç direnmeye çalıştım mı, bundan da emin değilim. Bir şeylerin tam anlamıyla farkına vardığımda artık geri dönmek için çok geçti.
Çoktan kendimi kaybetmiştim. Bu hayattaki amacımı da...
Hayat başladığın noktada kalmana izin vermiyor. Yürümek zorundasın. İlerlemek zorundasın. Komik aslında, değil mi? Çünkü ileride sana ait hiçbir şey yok. Sana dair olanlar geride. Adım attıkça kendinden uzaklaşacaksın ama yine de bunu yapmak zorundasın.
Bazıları buna ilerlemek diyor, ben ise kendini kaybetmek diyorum.
İlerledikçe sana ağır gelen şeyleri kabulleniyorsun. Kamburun çıkmıyor artık, bedenin güçleniyor. Zihnin de...
Eskiden her şeyin bitmesi için yalvarırken zamanla daha fazlası için hazır olduğunu söylüyorsun kendi kendine.
Bana daha fazlasını ver. Kaldırabilirim. Her şeyi kaldırırım.
Kaldıramazsın.
En azından ben kaldıramamıştım.
O gün eğitimlere katılmak istemediğim için bilerek okuldan geç dönmüştüm. Dokuz yaşındaydım. Ben, Ateş ve Herman eğitimlerin yapılacağı günler küçük bir evde kalıyorduk. O evde bizimle beraber kalan, Levent Polat’tan bile kötü bir adam vardı.
Anton Belov.
Gölge Tarikatı’nın kurucusuydu. Benim ve Ateş gibi oğlan çocuklarını eğitip seri katil yapıyordu. Yetiştireceği oğlan çocuklarını da ona Levent Polat buluyordu.
Bugün de eve bir oğlan çocuğu getirmişti. Çocuk korkudan titriyordu. Anton beni umursamadan onu sertçe ittiğinde dengesini kaybedip yere düştü. Ona yardım etmek istedim ama yapmadım. Eğer ona yardım edersem ceza alırdım. Ceza alırsam Herman’a zarar verirlerdi.
“Ateş nerede?” diye sordu Anton. “Yine eğitimlerden kaçtıysa kemiklerini kıracağım.”
“Kaçmadı.” diye yalan söyledim. Ateş’in her gece kaçmaya çalıştığını biliyordum. Bazen de sadece işkence görmeye dayanamayıp Levent Polat’ın yanına gidiyordu. Sanki orada hiç dayak yemiyormuş, orası daha güvenliymiş gibi.
Bir keresinde annem babamdan gizli beni görmeye gelmişti. Evin bahçesindeki küçük potada kendi kendime basketbol oynarken onu görmüş ve yanına koşmuştum. Kollarımı ona sıkıca sardığımda o da kollarını bana sarmıştı. Beni koklamış, yüzümün her yerini öpmüş ve ağlamaya başlamıştı. Çocuk aklımla beni özlediği için ağladığını düşünmüştüm çünkü ben onu çok özlemiştim.
Babam gelene kadar bahçede vakit geçirmiştik. En son giderken ona, “Anne gitme.” diye yalvardığımı hatırlıyorum. Beni götürmesini istememiştim çünkü bunun mümkün olmadığını o zaman bile biliyordum.
Annem yanağımı öperek, “Yine geleceğim.” demişti. “Bırakmayacağım seni cehennemin dibinde.”
Ama bir daha gelmemişti. Ona bir daha hiç ulaşamamıştım ve aramayı bırakmıştım. Annem de beni bulamamış ve aramaktan vazgeçmiş olabilirdi.
Neden gelip beni kurtarmıyorsun anne?
Neden bıraktın beni bu cehennemin dibinde?
Anton hiçbir şey söylemeden gittiğinde çocuk yattığı yerden doğrulmadı bile. Sonunda dayanamayıp yanına gittim ve yere oturup dikkatle ona baktım. Mavi gözleri ve siyah saçları vardı. En fazla sekiz yaşında olmalıydı.
“Sen kimsin?” diye sordum merakla.
“Noah Nelson.” dedi. “Abimi istiyorum. Abime gideceğim.”
Bir an onun yerinde Herman’ı düşündüğümde içim paramparça olmuştu. Herman gibi Türkçesi de çok bozuktu. Zamanla Almanya’dan Türkiye’ye abisini aramak için geldiğini öğrenecektim.
O çocuk büyüyecekti. Zamanla güçlenecek ve Gölge Tarikatı’nın yeni lideri Gölge olacaktı.
“İçerideki odada uyuyabilirsin.” dedim ama anlamamış gibi bana baktı. Ayağa kalktım ve kolundan tutarak onu da kaldırdım. Bizim kaldığımız odaya doğru ilerlemeye başladığımızda şaşkındı ama itiraz etmedi. Bana güvenmişti.
Kapıyı açtığımda Herman’ın yerde uzandığını gördüm. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı yerde sağa ve sola doğru sürüyordu.
Beni fark ettiğinde, “Nerede kaldın abi?” diye sordu. “Çok sıkıldım.”
Ona cevap vermeden Noah’ı boş bir yatağa yönlendirdim. Noah yatağa uzanarak bozuk bir Türkçeyle, “Teşekkür ederim.” dedi.
Yatağın üzerindeki battaniyeyi üzerine örttüm ve Herman’ın yanına gittim. Onun gibi yere uzanarak oynamadığı oyuncak mavi arabayı kenardan aldım. Oyuncak arabayı onun kendi oyuncak arabasını sürdüğü yönün tersine sürmeye başladığımda dudaklarında bir gülümseme belirdi. Benimle oyun oynamayı çok sevdiğini biliyordum. Ben de onunla oyun oynamayı çok seviyordum ama sadece izin verdikleri kadar oynayabiliyordum.
Anton geçen gün beni çizgi film izleyecekken yakalayıp öldüresiye dövmüştü. İlk kez o zaman dayak yemiştim.
Anton’un bu evde bir işkence odası vardı. Bizim kaldığımız odanın hemen yanındaydı o işkence odası.
Birden evin içinden bağırma sesleri geldiğinde Anton ve Ateş’in sesi olduğunu anlamıştım. Sanırım Anton Ateş’i yine yakalamıştı ve onu işkence odasına götürüyordu.
Omuzumun üzerinden Noah’a baktım. Muhtemelen korkudan ve yorgunluktan hemen uyuyakalmıştı. Seslere bile uyanacakmış gibi durmuyordu.
Ama Herman’ın sesleri duyarsa korkacağını biliyordum.
Bu yüzden elimdeki oyuncak arabayı bırakmadan doğruldum. Kenardaki siyah kulaklığı alıp başının üzerinden Herman’ın kulağına yerleştirdim. Bu kulaklığı Herman Ateş işkence odasında işkence görürken bağırma seslerini duymasın diye Anton’dan çalmıştım. Fark etmemişti bile çünkü fark etse çok kızardı.
Herman her zamanki gibi neden kulağına kulaklık taktığımı sorgulamadı. İlk sorduğunda ona sorgulamaması gerektiğini söylemiştim. Anton gibi bir adamın elinde sorgulayarak hayatta kalamazdın. Olanlara gözlerini kapatman, kulaklarını tıkaman lazımdı. Kalbinin varlığını bile unutman lazımdı. Bencil olman lazımdı.
Ben böyle olamıyordum. Böyle yapamıyordum. Yani en azından o zamanlar…
Herman’a okulda öğrendiğim bir şarkıyı öğretmiştim. Ona ne zaman kulaklık taksam o şarkıyı söylüyordu. Şimdi de oyuncak arabasını yerde sürerken söylemeye başlamıştı.
“Bir küçücük aslancık varmış. Çöllerde koşar oynarmış. Abisi onu çok çok severmiş. Sen benim canımsın dermiş.”
Ben de tekrar yere uzandım ve elimdeki arabayı yerde sürerek, “Bir küçücük aslancık varmış.” diyerek ona eşlik ettim. “Çöllerde koşar oynarmış. Abisi onu çok çok severmiş. Sen benim canımsın dermiş.”
Yandaki odadan Ateş’in bağırma sesleri geldiğinde gözlerimin dolmasına engel olamadım. Ateş’in yerine bana işkence etseler canım bu kadar yanmazdı. Ateş’i öyle çok seviyordum işte. Onu kurtarmak için hiçbir şey yapamamak ağrıma gidiyordu.
Yıllar geçse de bazı geceler hala aynı odada, aynı yaşta, aynı çaresizlikle kalıyordum.
"Duhan."
Arya'nın sesi karanlığın içinden bana ulaştığında birden gözlerimi açtım. Ter içinde yattığım yerden doğruldum. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlayamadım. Kesik kesik nefes alıp verirken etrafıma baktım.
Artık o küçük evde değildim.
Anton yoktu. İşlence odası da yoktu.
“Bu aralar çok sık kabus görüyorsun aşkım.” dedi Arya. “İyi misin?”
“Aslında bu aralar daha az kabus görüyorum.” dedim. “İyiyim güzelim.”
“Kabus görmemek için ne yapıyorsun ki?” diye sordu şaşkınlıkla.
Parmaklarımı saçlarında yavaşça dolaştırarak, “Bu aralar sadece seni izliyorum.” dedim.
Bir gün onun yatağında uyuyakalmıştım.
Sonraki gün de beraber uyumuştuk.
Ve ondan sonraki gün de.
Şimdi de onun yatağındaydık. Onun güzel yüzünü izlemek bana her şeyi unuttuyordu. Dün gece Anton’la yaptığımız konuşmadan sonra sarhoş olup gelmiştim. Gizlice odasına girdiğimde Arya uyuyordu. Beni beklerken uyuyakalmış olmalıydı. Ben de onun yanına yattığımda hemen sızmıştım zaten. Kabuslar da beni rahat bırakmamıştı.
Yataktan kalkarak, “Ben artık gideyim.” dedim. “Baban bizi görüp senin canını sıkmasın. Zaten birazdan Anton gelecek.”
Yüzü hemen asılmıştı. Bu hoşuma gitmiyordu.
“Asma yüzünü aşkım.” dedim. “Bu gece erken gelmeye çalışırım.”
Odanın çıkışına yönelerek kapıyı açtım. Odadan çıktığımda da ona öpücük attım ve kapıyı kapattım. Kapının kapanma sesi sanki iki farklı evrenin arasına çekilen aşılmaz bir duvardı. Kapının ardında Arya vardı. Bana huzurlu hissettiren bir aidiyet duygusu vardı. Kapının bu tarafında ise cehennemin kendisi beni bekliyordu.
Yavaş adımlarla merdivenlere yöneldim. Ahşap tırabzanlara tutunarak basamaainmeye başladım. Basamaklardan çıkan her gıcırtı içimdeki boşluğu deliyordu. Aşağıya yaklaştıkça Anton’un içtiği pronun ve viskinin kokusu ciğerlerime dolmaya başladı. Bedenim daha merdivenlerin yarısındayken kasılmaya başlamıştı bile. Salona adım attığımda onu gördüm. Salonun köşesindeki koltukta oturuyordu. Önündeki sehpanın üzerinde kül tablası, yarısı içilmiş bir viski şişesi, kirli bir bardak ve siyah, kalın bir zarf vardı.
Beni fark ettiğinde iki parmağının arasında tuttuğu prosunu kül tablasının içine bıraktı. Yanına geldiğinde gözlerim masanın üzerindeki o siyah zarfa takılı kaldı. Ne olduğunu sormama gerek yoktu. İçgüdülerim bana bunun ne anlama geldiğini zaten haykırıyordu.
Anton masaya doğru hafifçe eğilip işaret parmağıyla siyah zarfı bana doğru itti ve "Bu gece Levent’e olan sadakatini ve benim sana verdiğim eğitimlerin boşa gitmediğini kanıtlayacaksın.” dedi. “Alman gereken tüm eğitimleri aldın. Artık Gölge Tarikatı'nın bir üyesisin."
Titreyen parmaklarımı saklamak için ellerimi yumruk yaptım. "Ben daha on dokuz yaşındayım. Buna hazır değilim. Yapamam Anton."
Anton’un siyah gözlerinde beliren öfke içimi dondurdu sanki. Yavaşça ama bir o kadar da tehditkar bir ifadeyle ayağa kalktı. Boyu, cüssesi ve varlığı tıpkı çocukluğumdaki gibi üzerime çöktü.
Ensemi sertçe kavradı ve beni siyah zarfın durduğu masaya doğru eğerek, “Hazır olmama gibi bir lüksün yok!" dedi. "Seni yıllarca ne için eğittiğimi sanıyorsun? Geçmişini, kimliğini, inandığın her şeyi neden elinden aldım? İçindeki zayıf, acınası çocuğu öldürüp yerine bir ölüm makinesi koymak için! Şimdi bana yapamam diyemezsin!"
Nefes nefese kalmıştım. Ensemdeki baskı yüzünden başımı kaldıramıyordum.
"Eğer bu gece adamı öldürmezsen ne olacağını çok iyi biliyorsun Duhan.” diye fısıldadı. “Adam ölmezse senin ailem dediğin piç kuruları ölür."
Beni sertçe geriye doğru fırlattı. Dengemi zor sağlayarak ayakta kaldım. Gözlerimin dolmasına engel olamadım ama ağlamadım. Ağlamak sadece ona daha fazla zevk verirdi. Masanın üzerindeki siyah zarfı ve siyah paltosunun cebinden çıkarıp bana uzattığı 9mm’lik silahı elime aldım. Silahın soğuk metali avucuma değdiğinde içimdeki son masumiyet kırıntısının da can çekişerek öldüğünü hissettim.
"Hedefin adı Tayfun." dedi Anton. "Zarfın içinde adresi ve bilmen gereken her şey var. Şehirden kaçmaya çalışıyor. Liman tarafındaki eski depolarda saklanıyor. Sabaha karşı gemiye binecek. Gemiye binmeden önce onu öldüreceksin."
Hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm ve evin çıkışına doğru yürüdüm. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda gökyüzü delinmiş gibi yağmur yağıyordu. Aldırmadan kapıyı kapattım ve zarfı siyah montumun cebine koydum. Silahı da siyah kot pantolonumun arkasına sıkıştırdım. Gecenin zifiri karanlığına karışan o şiddetli yağmur damlaları yüzüme çarpıyordu ama umurumda değildi. Keşke bu yağmur içimdeki kiri, ellerime bulaşacak olan o kanı da yıkayıp temizleyebilseydi.
Limana doğru yürürken adımlarım ruhsuz, bedenim bana ait değil gibiydi. Zihnimin içinde sürekli aynı cümleler yankılanıyordu.
Ateş ve Herman için yapmak zorundasın. Başka çaren yok.
Silahın ağırlığı belimde bir demir yığını gibi değil, dünyalar kadar ağır bir şeymiş gibi duruyordu. Ben böyle bir canavar olmak istememiştim. Ben annesinin bahçede bırakıp gittiği, arkasından ağlayan o küçük çocuktum hala. Ne ara bir insanın canını almak zorunda kalacağım karanlık çukura düşmüştüm?
Limanın kasvetli, pas kokan havası burnuma dolduğunda adımlarımı yavaşlattım ve zarfı açıp içindeki kağıdı çıkardım. Kağıttaki krokide işaretlenen depo tam karşımdaydı. Deponun kırık camlarından içerideki loş ışığı görebiliyordum. Anton'un verdiği eğitimler, yıllarca zihnime kazınan hayatta kalma refleksleri benim kontrolüm dışında devreye girdi. Kağıdı yırtıp ıslak yere attım ve adım seslerimi yağmurun gürültüsüne saklayarak deponun arka tarafındaki kırık pencereye doğru ilerledim.
Depoya girdiğimde içerisi ölüm sessizliğindeydi. Rutubet ve çürümüş balık kokusu midemi bulandırdı. Siyah kot pantolonumun arkasına sıkıştırdığım silahımı çıkardım. Namluya mermiyi sürerken çıkan mekanik ses deponun duvarlarında yankılandı.
Hedefim oradaydı. Eski bir tahta kasanın üzerine oturmuş, elleri arasına aldığı başını yere eğmişti. Yanında küçük siyah bir bavul duruyordu. Belki de yeni bir hayata, kaçıp kurtulacağı o umut dolu yarınlara sadece birkaç saati kalmıştı. Belki de benim gibi bu cehennemden kaçmaya çalışıyordu ama Anton buna da izin vermiyordu.
Arkasına doğru sessizce yaklaştım. Aramızda sadece birkaç adım kaldığında zemindeki küçük bir su birikintisine basmamla çıkan ses onu yerinden sıçrattı. Hızla ayağa kalkıp bana döndüğünde namlunun ucunu tam göğsüne doğrultmuş bir halde duruyordum.
Adamın gözlerindeki dehşeti ve korkuyu gördüm. Yaşlı bir adamdı. Saçlarına aklar düşmüş, yüzü kırışıklıklarla doluydu. Göz göze geldiğimiz o ilk saniye neredeyse onu öldürmeden gidecektim.
Elleri istemsizce havaya kalktı ve titreyen bir sesle, “Yalvarırım yapma.” dedi. “Bırak beni gideyim. Hem daha çok gençsin.”
"Diz çök!” diye bağırdım. Sesim öylesine sertti ki bunu söyleyenin ben olduğuma inanamadım.
Adam ağlamaya başladı. Gözyaşları kırışık yanaklarından süzülürken dizlerinin üzerine çöktü.
"Lütfen.” dedi çaresizce. "Benim küçük bir kızım var. Çok hasta. Onu yaşatmak için o parayı çalmak zorundaydım. Anton beni öldürürse o da ölür. Ne istersen yaparım ama beni öldürme. Kızımın bana ihtiyacı var."
Silahı tutan ellerim titremeye başladı. Gözümün önüne bir anlığına Herman'ın o masum yüzü, elindeki oyuncak kırmızı arabası geldi. Bu adamın kızının yüzü belirdi zihnimde. Ben kimi öldürüyordum? Bu adamı mı, onun masum kızını mı, yoksa kendi insanlığımı mı? Nefeslerim hızlandığında göğsüm inip kalkmaya başladı.
"Sus!” diye bağırdım. “Bana kızından bahsetme!"
Ateş ve Herman’ın yaşaması için onu öldürmek zorundaydım. Başka seçeneğim yoktu. Hayat bana hiçbir zaman adil bir seçenek sunmamıştı. Seçimlerim sadece hangi cehennemde yanacağıma karar vermekten ibaretti. Gözlerimi sımsıkı kapattım ve işaret parmağımla tetiğe baskı uyguladım.
Bir küçücük aslancık varmış...
Zihnimin içinde o çocuk şarkısı yankılanıyordu. Herman'ın o kırık dökük Türkçesiyle söylediği şarkı.
Abisi onu çok çok severmiş.
Adam gözyaşları içinde hıçkırarak, "Kızım." dedi.
Ve tetiği çektim.
Deponun içinde patlayan silahın sesi dünyanın sonu gelmiş gibi büyük bir gürültüyle yankılandı. Gözlerimi açtığımda adamın cansız bedeni yere yığılmıştı. Alnının tam ortasındaki siyah delikten süzülen kan, yağmur sularıyla birleşip yavaşça bana doğru, kahverengi spor ayakkabılarımın ucuna kadar süzüldü.
Sıcak kanın kokusu keskin barut kokusuna karıştı. Silah elimden kayıp yere düştü. Dizlerimin üzerine, kanlı su birikintisinin tam ortasına çöktüm. Gözyaşlarım yağmur damlalarıyla birleşip yanaklarımdan süzülürken göğsümden kopan sessiz çığlık bütün limanı yutacak kadar büyüktü.
Öldürmüştüm. İçimdeki küçük çocuk çoktan ölmüştü ama bugün onun ruhunu kendi ellerimle toprağa gömmüştüm. Ben artık bir seri katildim.
Eve nasıl döndüğümü hatırlamıyordum. Sokakları, yolları, yağmuru hissetmeden, sadece etten ve kemikten ibaret bir ruh gibi eve girmiştim. Kapıyı sessizce kapattım. Evin içi karanlıktı. Anton muhtemelen çoktan sızmıştı.
Doğruca koridorun sonundaki banyoya koştum. Kendimi banyoya atar atmaz kapıyı hızla kapattım ve kilidi iki kez çevirdim. Kilit yerine oturduğunda bacaklarım beni daha fazla taşıyamadı. Fayans zemine yığıldım. Klozete doğru süründüm ve midemdeki her şeyi içimde kalan o son insanlıkla birlikte dışarı kustum.
Öğürüyordum, midem kasılıyor, boğazım yanıyordu ama duramıyordum. Sanki ruhuma bulaşan kanı, barut kokusunu, o yaşlı adamın son bakışını kusarak içimden atabilirmişim gibi aralıksız kusuyordum. Gözlerim bile acıyordu.
Kusmayı bırakıp yere yığıldığımda soğuk fayanslara yüzümü dayadım. Hıçkırıklarım boğazımda birer diken gibi batıyordu. Bedenim şiddetli bir titreme kriziyle sarsılıyordu. Ayağa kalkıp lavaboya tutundum. Suyu sonuna kadar açıp buz gibi suyu yüzüme, boynuma çarptım. Ellerimi sabunladım. Bir kez, iki kez, on kez... Tırnak diplerimi kazıdım. Tenim kızarıp kanayana kadar, derimi yüzmek istercesine ovaladım ama kan koku gitmiyordu. Ne yapsam, ne kadar yıkasam da ellerimdeki hayalet kan temizlenmiyordu.
Başımı kaldırıp aynaya baktım.
Gördüğüm yüz bana ait değildi. O an aynada gördüğüm adama öylesine büyük bir nefret duydum ki aynayı yumruklayıp paramparça etmek istedim ama kollarımda bunu yapacak güç bile kalmamıştı. Gözlerimdeki ışık sönmüştü.
Sırtımı duvara verip yavaşça yere kaydım. Dizlerimi kendime doğru çekip başımı kollarıma gömdüm. Sadece ağlıyordum. Sessiz, çaresiz ve paramparçaydım.
"Duhan?"
Kapının dışından gelen ses beni içimdeki cehennemden çekip aldı.
Ateş’in sesiydi. Endişeli ve uykuluydu.
Cevap veremedim. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve hıçkırığımı yutmaya çalıştım.
"Duhan içeride misin? Kapıyı aç.”
"Git Ateş.” dedim. “Yaklaşma bana.”
“O ne demek lan?” diye bağırdı. “Kapıya kafa attırma bana Duhan!”
“Git dedim lan!” diye bağırdım.
Ateş beni dinlemedi.
Ahşap kapıda şiddetli bir gümbürtü koptu. Menteşelerden gelen ses Ateş’in omuz darbesinin ne kadar sert olduğunu kanıtlıyordu.
İkinci darbe çok daha sarsıcıydı. Kilidin etrafındaki ahşap büyük bir çatlak sesiyle yarıldı. Üçüncü vuruştaysa menteşelerinden kurtulup geriye doğru savrulup sertçe duvara çarptı.
Ateş girdiğinde olduğu yerde donup kaldı. Beni gözyaşları içinde ve elleri kızarmış bir halde gördüğünde kaşlarını hafifçe çattı. Gözleri ayağımdaki kanlı kahverengi spor ayakkabılarıma, ardından ıslak ve titreyen bedenime kaydı.
Ateş benden daha çabuk anlardı karanlığı. Ne olduğunu ve neden bu halde olduğumu hemen anlamıştı.
Hiç düşünmeden kapıyı kapattı ve yanıma gelip dizlerimin üzerine çöktü. Kollarını bana sarıp sarsılan kendine doğru çekti. Ben ise onu itmeye çalıştım.
"Dokunma bana! Ben kirliyim! Ben mahvoldum! Ben bir adamı öldürdüm! Gözlerime baktı! Kızı için yalvardı ama ben onu vurdum! Ben bir canavarım!"
Ateş beni bırakmadı. Aksine daha sıkı sarıldı. Başımı göğsüne bastırdı.
"Hayır." diye fısıldadı. "Sen canavar değilsin Duhan. Bunu bizim için yaptığını biliyorum. O orospu çocuğu Anton seni bizimle tehdit etti, değil mi? Herman ve benim için yaptın."
Ellerimle üzerindeki beyaz tişörtü sıkarak, "Ben masum bir adamı öldürdüm." diye inledim. "O artık yok. Benim yüzümden yok. Nasıl yaşayacağım ben bu yükle? Söylesene, nasıl nefes alacağım?"
Ateş yüzümü ellerinin arasına alarak zorla ona bakmamı sağladı ve "Beraber alacağız," dedi. “Ben o kızı bulurum. Ne gerekirse yaparım.”
Çocuklar onun zayıf noktasıydı. Her çocuğun mutlu olmasını istiyordu. Ona bunun mümkün olmadığına inandıramazdım ama mümkün olsaydı bu acıları yaşamazdık.
Yine de ilk kez bu yalana inanmak isteyerek, “Gerçekten bulabilir misin?” diye sordum.
Sadece başını salladı. O sırada kapının eşiğinde küçük bir hareketlilik oldu. İkimiz de başımızı o yöne doğru çevirdik.
Herman kapının eşiğinde durmuş, şaşkınlıkla bize bakıyordu. Henüz on sekiz yaşındaydı ama Anton’un cehenneminde büyüdüğü için gözlerindeki yorgunluk ve burukluk yaşından çok daha büyüktü. Yine de Ateş ve benim gözümde ne pahasına olursa olsun sakınmamız gereken en küçük kardeşimizdi.
"Ne oldu?” Türkçesindeki o hafif yabancı aksan hala duruyordu. “Anton yine bir şey mi yaptı?"
İçimden bir şeyler daha kırıldı. On sekiz yaşında güzel bir hayat yaşaması gerekirken bu pisliğin ortasında bizimle çürüyordu. Onu bu karanlıktan korumak, Anton’un gazabından uzak tutmak için bu gece ruhumu satmıştım. Onun kapı eşiğinde duran endişeli yüzünü görünce yaptığım şeyin ağırlığı altında ezilsem de buna değdiğini hissettim.
Ateş benden uzaklaşarak. "Bir şey yok.” dedi. “Gel buraya.”
Herman yanımıza geldi ve fayansın üzerine çöktü. Uzanıp kızarmış, tahriş olmuş ellerimi tuttu. Yeşil gözlerinde derin bir acı vardı.
"Ellerin acıyor mu?"
"Yok." dedim sadece.
Herman siyah eşofmanının cebinden her zaman yanında taşıdığı, çocukluğumuzdan kalma köşeleri soyulmuş mavi oyuncak arabayı çıkardı ve kucağıma bıraktı. Ailemizden, geçmişimizden geriye kalan tek anıydı o araba.
"Çocukken canın ne zaman yansa bunu tutardın." dedi Herman.
Sırtını Ateş’in göğsüne yasladı. Ben de başımı onun omzuna yasladım.
"Kaçalım.” İçimdeki acı yerini büyük bir kararlılığa bıraktı. “Hiç kimsenin bizi bulamayacağı bir yere gidelim."
"Nasıl?” diye sordu Ateş. “Anton ve Levent Polat bizi dünyanın öbür ucuna da gitsek bulurlar. Hem senin omzun dolu zaten Duhan.”
"Yaşatmasınlar!” diye bağırdım. "Böyle yaşamaktansa kaçmayı denerken ölmeyi tercih ederim! Biz daha on dokuz yaşındayız Ateş! Herman on sekiz yaşında! Artık onlardan korkan küçük çocuklar değiliz! Bize öğrettikleri her şeyi onlara karşı silah olarak kullanacağız!"
Herman başını kaldırarak, "Nereye gideceğiz?" diye sordu. "Moskova’ya gidelim mi? Ben Moskova’yı çok özledim. Annemin yaptığı bliniyi de özledim.”
Bu çok normaldi. Sonuçta Moskova’da doğumuştu ve hayatının bir kısmı orada geçmişti. Babam öldükten sonra annesiyle kalmak yerine benimle kalmayı seçmişti. Bunun için ona minnettar olabilirdim.
Sanırım abi olmayı seviyordum.
Hayır, Herman’ın abisi olmayı seviyordum.
Onun yüzündeki umut dolu ifadeye bakarken dudaklarımda acı ama gerçek bir gülümseme belirdi. Sarı saçlarını hafifçe karıştırarak, "Gideriz." dedim. "Ben bir kere babamla Moskova’ya gitmiştim. Ateş de Moskova’yı görmüş olur. Soğuğu sevmiyor ama bence Moskova’yı çok sever. Bir evimiz olur. İstediğimiz gibi yaşarız. Ateş işkence görmez. Ben hiç kimseyi öldürmek zorunda kalmam. Sen blini yersin.”
Ateş elini benim elimin üzerine koydu. Ardından Herman elini ikimizin ellerinin üzerine koydu.
"Söz mü?" diye sordu Herman.
"Söz.” dedi Ateş.
İkisinin de elini tutarak, "Söz." dedim.
“Ben ölürsem arkamdan ağlamak yok.” dedi Herman.
“Sana abi dayağı atarsam görürsün.” dedim öfkeyle. “Böyle sik sik şeyler söyleme.”
O gece birbirimize söz vermiştik. Kimsesiz olabilirdik ama birbirimizin ailesi olmuştuk. Hep de öyle olacaktık.
Anton Belov, Ateş ve Mavi kitabında okumadığınız bir karakter çünkü Duhan’la ilgili ve bu kitapta önemli. Noah da soyadından anlayacağınız üzere Adrian’ın Almanya’da kardeş gibi büyüdüğü Gölge.
TENEBRİS aşk odaklı değil. Duhan’ın iç dünyası, kardeşlik ve dostluk üzerine bir kurgu. Aşk da tabi ki olacak ama bundan sonraki bölümlerde.
Bölüm etkileşimi
