4. bölüm · TENEBRİS
4. Bölüm “Cehennemde Açan Gül”
Arya benim için cehennemde açan bir gül gibiydi.
Arya yanımdayken kendimi iyi bir adam gibi hissedebiliyordum. Tehlikelerden, silahlardan ve ölümden uzak... Sadece onun gülümsediği, çocukça heveslerle gözlerinin parladığı o küçük dünyada var olmayı öğreniyordum. İşte tam da bu yüzden haftalardır planladığımız o günü sıradan bir insan gibi geçirmek istedim.
Zemininde cam küpleri, yüksek tavanları ve parlak projektörleriyle şehir merkezindeki alışveriş merkezi sıradan insanlar için bir hafta sonu kaçamağı ya da alışveriş cenneti olabilirdi. Benim içinse sadece hedef küçültmenin imkansız olduğu, yüzlerce potansiyel tehdidin cirit attığı kontrolsüz bir açık alandı. Cam kaplı zeminlerden yükselen topuk sesleri, çocuk çığlıkları, mağazaların havalandırmalarından yayılan yapay parfüm kokuları ve her köşeye yerleştirilmiş güvenlik kameraları... Zihnim bir refleks olarak kaçış yollarını, kör noktaları ve olası bir saldırı anında kendimizi siper edebileceğimiz beton kolonları hesaplıyordu. Gölge Tarikatı’nın, Anton’un ve o karanlık geçmişin zihnime attığı dikişler böyle kalabalık alanlarda birer birer sızlıyordu.
Yine de parmaklarını parmaklarımın arasına kenetlemiş şekilde yürüyen Arya tüm bu paranoyak gürültüyü tek bir dokunuşla susturmayı başarıyordu. Üzerindeki sarı tişört, altındaki gri mini etek ve örgülü saçlarıyla o kadar canlı, o kadar hayat doluydu ki bu beton yığınının içinde parıldayan tek gerçeklik gibi duruyordu.
Kısa adımlarla yanımda yürürken ara sıra parmak uçlarında hafifçe yükseliyor, sanki adımlarıyla bir ritim tutuyordu. Yoldan geçen birkaç adamın bakışlarının ona kaydığını fark ettiğim her an ensemdeki Tenebris dövmesinin olduğu yer karıncalanıyor, içimdeki sahiplenici ve tehlikeli dürtü ayağa kalkıyordu. Bedenimi hemen arkasına, onu kalabalıktan tamamen soyutlayacak bir kalkan gibi yerleştirdim. Elini biraz daha sıktım. Benim yanım onun bu dünyada en güvende olduğu yerdi ve bunu etraftaki herkesin anlamasını sağlayacak sert bir ifade takınmış durumdaydım.
AVM'nin yürüyen merdivenlerine doğru ilerlerken Arya elini elimden çekip belime doladı. Yürüyen merdivenlere bindiğimizdeyse başını omzuma yasladı.
Yürüyen merdivenlerden indiğimiz başını omzumdan kaldırarak, “Her an birine kafa atacakmış gibi bakmayı keser misin?” diye sordu.
“Onlar sana bakmayı kessin.” dedim ters bir sesle.
Burnunu yanağıma sürterek, "Ben sadece seninle eğlenmek istiyorum." dedi.
"Ben de seninle eğleniyorum zaten." dedim alçak bir sesle. "Senin yanında olmak benim için en büyük eğlence."
Birlikte üst katta yürürken önü rengarenk ışıklarla aydınlatılmış, koleksiyon oyuncakları satan geniş bir dükkana doğru beni çekmeye başladı. Vitrinlerde anime figürleri, peluş oyuncaklar ve garip heykeller vardı. Normal şartlarda önünden bile geçmeyeceğim bu mağazaya onun gözlerindeki çocuksu hevesi gördüğümde hiç tereddüt etmeden girdim.
İçerisi hafif bir plastik ve yeni eşya kokuyordu. Arya elimi bırakıp doğrudan dükkanın ortasında kurulu olan raflara doğru koştu. Birkaç kutuyu inceledi, ardından arkasını dönüp ellerini çenesinin altında birleştirdi. Raflarda dizili duran, uzun kulaklı, sivri dişli ve garip bakışlı peluş figürleri gösterdi.
“Şu labubuların tatlılığına bak!”
Kaşlarımı hafifçe çatarak raflardaki o garip yaratıklara baktım. Ne kulakları simetrikti ne de gülüşleri insanı rahatlatıyordu. Gece vakti ıssız bir sokakta bir insanın karşısına çıksa korkudan adamın aklını alacak türden bir görünüşe sahiptiler.
Oyuncağın adını anlamayarak, “Ne bu?” diye sordum.
Arya omuzlarını silkip kutulardan birine uzandı. Ardından tekrar bana doğru dönüp çocuksu bir ısrarla gözlerimin içine baktı.
“Ya labubu! Bana labubu alsana Duhan!”
Siyah kot pantolonumun ceplerinden birine elimi atıp raf boyunca dizilmiş sivri dişli, uzun kulaklı oyuncağa bir kez daha baktım. Yüzündeki çarpık ifadenin neresinde bir tatlılık bulduğunu anlamaya çalışıyordum. Yüzümdeki ciddiyeti korumaya çalışarak oyuncağa doğru eğildim.
“Güzelim bunlar çok çirkin. Yüzlerine baksana.”
Arya ellerini beline koydu. Sahte bir öfkeyle kaşlarını çatarak başını hafifçe yana yatırdı.
“Sensin çirkin!”
Yüzümde sadece onun görebildiği hafif bir tebessüm belirdi. Doğrulup ona doğru bir adım attım. Mağazanın loş ışıkları altında yüzlerimiz arasında sadece birkaç santimlik bir mesafe kalana kadar yaklaştım.
“Ben çok yakışıklıyım yalnız.”
Arya gözlerini devirdi ama dudaklarından kaçan o tatlı kahkahaya engel olamadı. Eliyle hafifçe göğsüme vurdu.
“Alacak mısın almayacak mısın?”
Ona hayır deme ihtimalimin bu evrende var olmadığını çok iyi biliyordu. Raftaki en büyük mor labubunun olduğu kutulardan birini aldım. Yanındaki pembe kulaklı başka bir versiyonuna daha gözüm kaydığında Arya’ya hiç da hiç sormadan onu da aldım.
"Neden iki tane alıyorsun?" diye sordu şaşkınlıkla.
"Biri kaybolursa üzülme diye." dedim alaycı bir tavırla. "Hem pembe olan senin yatağının kenarına yakışır."
"İnanılmazsın gerçekten." dedi ama mutlu olduğunu biliyordum.
Kasaya yürüdüğümüzde siyah tişörtümün yakasından görünen ensemdeki dövmeye ve elimdeki sivri dişli peluş oyuncaklara bakan genç kasiyer çocuk dudaklarının kenarına yayılan gülümsemeyi gizlemeye çalışarak bana baktı. Yüzümdeki sert ifadeyle kucağımdaki tüylü oyuncakların yarattığı tezat onu eğlendirmiş gibiydi. Barkodları okuturken neşeli bir tavırla bana takılmadan edemedi.
"Abi ne yalan söyleyeyim, bu karizmanın altına bu oyuncaklar pek uymadı ama kızı mutlu etmenin yolunu bulmuşsun."
Hafifçe öksürüp gözlerimi çocuğa diktiğimde gülüşünü toparlayıp hızla ödemeyi aldı. Ödemeyi yapıp paketleri Arya’ya uzattığımda hiç beklemediğim bir anda parmak uçlarında yükselip kollarını boynuma sıkıca sardı. Güzel kokusu ciğerlerime dolduğunda alışveriş merkezinin tüm gürültüsü, arka planda çalan müzikler ve etraftaki insanların yok oldu.
"Teşekkür ederim.” diye fısıldadı ve geri çekildi.
Kolumu omzuma atarak dudaklarımı saçlarına bastırdım ve "Sana her şey feda olsun güzelim.” dedim.
Dükkandan çıktığımızda üst kattaki oyun alanına yöneldik. Oyun makinelerinden yükselen dijital melodiler, biletlerin sesleri ve basketbol atış alanından gelen gürültüler alanı kaplamıştı. Arya elimden tutup beni doğrudan yan yana dizilmiş basketbol makinelerinin önüne getirdi. Yandaki makinede iki genç kendi aralarında yarışıyor, bağırarak sayı yapmaya çalışıyorlardı.
"Bakalım sadece basketbol sahasındaki potada mı iyisin?” diye sordu. “Yoksa burada da iddialı mısın?"
"Benimle basketbol iddialarına girme Arya.” dedim kendimden emin bir sesle. “Üzülürsün."
Gözlerinde sevdiğim meydan okuyan bir ifadeyle, “Oynayalım o zaman.” dedi.
Siyah kot pantolonumun cebinden bozuk paraları çıkarıp makinenin jeton yuvasına attım. Dijital ekranda altmış saniyelik geri sayım başladığında Arya hiç beklemeden sepetteki ilk topu aldı potaya fırlattı. Top potanın demirine sertçe çarpıp dışarı sekince öfkelenerek küfür ettirdi. Yüzümdeki tebessümü gizlemeden arkasına geçtim. Göğsümü sırtına dayadım, kollarımı kollarının etrafından dolayarak eline yeni bir top yerleştirdim. Bedeninin sıcaklığı ve kokusu göğsüme yayılırken dudaklarımı kulağına yaklaştırdım.
"Teknik yanlış güzelim. Bileğini biraz daha esnek tutacaksın. Kollarından değil, bileğinden güç al. Bak işte böyle."
Elimi elinin üzerine koydum. Birlikte topu yukarı doğru hafif bir açıyla bıraktık. Top pürüzsüz bir kavis çizerek filenin içinden geçti. Arya başını çevirip bana baktığında dudaklarında kocaman bir gülümseme vardı. Birkaç saniye boyunca skoru, geri sayımı ve etraftaki onlarca insanı tamamen unuttum. Sadece onu izledim. Onun bir gülüşü için bütün dünyayla savaşabilirdim.
Sonlara doğru tempoyu artırdık. İkimiz de ardı ardına topları fırlatmaya başladık. Daha küçük bir çocukken Anton’dan öğrendiğim ölümcül kas hafızası burada, bu renkli makinenin önünde sadece Arya’yı eğlendiren bir araca dönüşmüştü. Attığım her top filenin ortasından geçerken Arya da ritmini bulmuş, peş peşe sayılar yapıyordu. Yandaki çocukların gözleri bizim makineye kaymıştı. Ekranda puanlar 300'ü, 400'ü aştıkça arkamızda küçük bir kalabalık birikmeye başladı.
Arya neşeyle, "Duhan bak, rekoru kırıyoruz!" diye bağırdı.
Sepetten aldığım topu ona vererek, "Ritim bozma güzelim.” dedim. “Devam et.”
Son saniyede fırlattığım turnike atışıyla makinenin dijital ekranı çıldırdı ve yeni rekor uyarısı vererek uzun bir düdük çaldı. Arya küçük bir zafer çığlığı atıp doğrudan boynuma atladı. Bacaklarını belime doladığında düşmemesi için kollarımı kalçasının altından geçirip onu sıkıca tuttum. Etraftaki gençlerin alkış sesleri yükseldi ama umurumda bile değildi. Arya mutluysa dünyanın geri kalanı kül olabilirdi.
Onu yere indirdiğimde nefes nefese kalmıştı. "Sen gerçekten normal bir insan değilsin. Bileklerinde nasıl bir güç var?"
"Eğitim diyelim." dedim gülerek.
O eğitimin kanlı ve karanlık odalarda verildiği gerçeğini düşünmemeye çalıştım. Bu anın tadını bozmaya hakkım yoktu.
Alışveriş merkezinden çıktığımızda akşamın serinliği yüzümüze çarptı. Şehrin caddelerden süzülen araba ışıklarıyla aydınlanıyordu. Otoparktaki siyah arabama bindiğimizde Arya pembe tüylü labubuyu hemen siyah deri çantasının fermuarına taktı. Ardından büyük kutudaki diğer figürü açıp arabanın torpido gözünün üzerine, klimanın hemen yanına yerleştirdi.
"Burada durup bize baksın."
Sivri dişli, garip bakışlı o küçük yaratığa bakıp, "Arabamın karizmasını yerle bir ettin." dedim.
"Çok tatlı oldu işte!” dedi. “Ayrıca bu araba artık sadece senin değil, bizim."
Arabayı çalıştırarak, "Öyle mi?" diye sordum. "Ruhsatı da üzerine yapayım istersen."
"Gerek yok.” dedi hiç düşünmeden. “Sürücü koltuğundaki adam zaten benim.”
Söylediği cümle içimdeki tüm karanlık köşeleri aydınlatacak kadar güçlüydü ama yorum yapmadım. Direksiyonu sola kırıp arabayı Küçükçiftlik Park’a doğru sürmeye başladım. Bu gece Arya’nın haftalardır beklediği bir geceydi. Arctic Monkeys konserinin biletsiz hiçbir yerinin kalmadığı, şehirdeki tüm gençlerin o alana aktığı gece... Arya yol boyunca radyodaki şarkılara eşlik ediyor, camı hafifçe aralayıp rüzgarın yüzüne vurmasına izin veriyordu. Saçları rüzgarda savrulurken onu izlemek huzur vericiydi.
Onu izlerken kendi karanlığımdan ne kadar uzaklaştığımı hissediyordum. Ellerinde masum bir adamın, yaşlı bir babanın kanı olan bir canavardım. Oysa şimdi sadece sevdiği kadını konsere götüren, onun çocuksu heyecanlarıyla mutlu olan normal bir adamdım.
Küçükçiftlik Park’ın etrafına vardığımızda cadde tamamen kilitlenmişti. Siyah giyinmiş, ellerinde içeceklerle bağıran, şarkılar söyleyen binlerce insan alanı doldurmuştu. Normal şartlarda bu kadar kontrolsüz bir kalabalığın ortasına girmek benim için tam bir kabustu. Her bir insan potansiyel bir tehdit, her bir gölge gizlenmiş bir tehlikeydi. Güvenlik aramasına yaklaştığımızda belimde silahımın olmaması içimde garip bir boşluk hissi yarattı. Normalde silahtan ayrılmazdım ama bugün Arya’nın yanında o soğuk metali taşımak istememiştim. Üstümüz arandıktan sonra konser alanının geniş çim alanına adım attık.
Sahnenin ışık sistemleri ve kule gibi yükselen kolonları gökyüzüne doğru uzanıyordu. Havada hafif bir bira, sigara ve yaz akşamı kokusu vardı. Arya elimi sımsıkı tutarak insanları hafifçe yarmaya ve sahnenin en önüne, bariyerlere yakın bir yere doğru ilerlemeye başladı. Kimsenin ona çarpmasına ya da rahatsız etmesine izin vermeyerek arkasından bir kalkan gibi ilerledim. Omuz atan birkaç gence attığım tek bir sert bakış yollarını değiştirmelerine yetiyordu.
En ön sıralara ulaştığımızda bedenimi tam onun arkasına koydum. Kollarımı belinin iki yanından uzatarak onu kalabalığın baskısından koruyacak aşılmaz bir kalkan oluşturdum. Sırtı göğsüme yaslandı, arkaya bakıp bana gülümserken başını da omzuma yasladı.
Işıklar birden karardı.
O an binlerce insanın aynı anda attığı devasa çığlık alanı kapladı. Elektro gitarın hoparlörlerden duyulduğunda zemin ayağımızın altında titredi. Do I Wanna Know çalmaya başlamıştı. Alex Turner’ın sesi geceyi bir fırtına gibi yardığında Arya çığlık attı. Bedenini ritme uydurarak yavaa sallıyordu. Ben ise bakışlarımı sahneden çok onun yüzüne odaklamıştım. Sahneden vuran kırmızı ve mor ışıklar sarı saçlarında, beyaz teninde süzülüyordu. Onun neşesi, şarkının ritimiyle sallanışı dünyadaki her şeyden daha büyüleyiciydi. Şarkının meşhur temposu yükseldiğinde Arya başını geriye çevirip bana baktı. Şarkının sözlerini gözlerimin içine bakarak, bağırarak söylemeye başladı.
"Crawling back to you. Have you got colour in your cheeks? Do you ever get that fear that you can't shift the type that sticks around like something in your teeth?"
O an etraftaki binlerce insanın çığlıkları arasında, patlayan ışıkların ve sağır edici bas seslerinin ortasında tamamen kaybolmuş gibiydim. Eğilip dudaklarımı Arya’nın dudaklarına bastırdım. Ruhumu tutkuyla sarsan, şarkının ritmine karışan son derece derin, zamansız bir öpücüktü bu. Arya ellerini ensemdeki saçlarıma doladı ve parmakları dövmemin üzerinde yavaşça dolaştı. Dudakları dudaklarımın arasında aralanırken gürültülü dünyanın bütün kirliliği yok oldu. Şarkı bittiğinde dudaklarımız birbirinden ayrılsı ve alnını alnıma dayadı. Nefes nefeseydi ve yanakları kızarmıştı.
Müziğin sesini bastırmak istercesine bağırarak, "Seni çok seviyorum Duhan!" dedi.
"Sana tapıyorum güzelim." dedim kulağına doğru.
Gece boyunca ritim bir an bile düşmedi. 505 şarkısı çalmaya başladığında Arya kollarımın arasındaki yerini biraz olsun kaybetmedi. Şarkının hüzünlü melodisi etrafımızı sararken başını göğsüme yasladı. O şarkının her bir notası sanki benim ona olan çaresiz bağımlılığımı anlatıyordu. Ben onun 505 numaralı odasıydım. Ne kadar karanlık olursam olayım, döndüğü yerdim.
"I'm going back to 505, if it's a 7 hour flight or a 45 minute drive..."
Çenesini parmaklarımın arasında nazikçe tutup başını kaldırdım ve gece boyunca kaç kez olduğunu bilmeden dudaklarımı onun bana sanki can veren dudaklarına tutkuyla bastırdım. Dillerimizin birbirine karıştığı her öpücükte de ruhum tamamen arınıyordu. Dudaklarının eşsiz sıcaklığı dudaklarıma dokunduğu her öpücükte, ruhumdaki lekelerin yavaşça temizlendiğini hissediyordum. Onun teni bana adeta şifa gibi geliyordu.
Konserin sonuna doğru I Wanna Be Yours başladığında etraftaki binlerce insan telefonlarının flaşlarını yaktı. Gökyüzü yapay yıldızlarla kaplanmıştı. Arya ile o yıldız denizinin ortasında sarılmış bir halde sallanıyorduk. Işıklar yüzünü aydınlatırken gözlerindeki saf huzuru izledim. Şarkının yumuşak sözleri gecenin içinde süzülürken başını göğsüme koydu ve kalbimin atışlarını dinledi.
"Secrets I have held in my heart, are harder to hide than I thought...”
Evet, kalbimde sakladığım sırlar vardı. Çok büyük, çok kanlı sırlar... Ama bu gece o sırların hiçbiri bize dokunamazdı. Dünya dışarıda kendi pisliğiyle dönmeye devam edebilirdi. Hepsi birkaç saatliğine, bu stadyumun ışıkları altında, müziğin sesinde ve Arya’nın kokusunda eriyip gitmişti. Onun elimi sımsıkı tutuşu bana hayatta olmanın ne demek olduğunu hatırlatıyordu.
Ama o an bilmiyordum. Fırtına öncesi sessizlik tam olarak böyle büyüleyici bir huzurla gelirdi. Ruhuma dolan bu sahte ışık çok yakında karanlığın en zifiri haliyle beni yutulacaktı.
Arya’yı evine bırakıp bir süredir Herman’la beraber yaşadığımız eve dönmüştüm. Arabanın motorunun boğuk homurtusu sustuğunda sessizlik çökmüştü. Lastiklerin çakıl taşları üzerinde çıkardığı son ezilme sesi de kesildiğinde gecenin karanlığı etrafımızı tamamen sardı. Rüzgarı arabanın kapısını açtığımda yüzüme çarptı ve arabadan indim. Arabanın kapısını kapatıp eve yöneldim. Kapının önünde durduğumda elimi yumruk yaparak kapıya hafifçe vurdum.
Anahtar taşımayı sevmiyordum. Belki de bu bana kapıyı açacak birinin olduğunu bilmenin rahatlığıydı. Ne zaman dışarıdan eve gelsem Herman genelde evde olurdu ve bana kapıyı açardı. Evde olmadığı zamanlarda da kapının önünde oturup sigara içerken onu beklerdim.
Herman kapıyı açarak, “Bir kere de şu anahtarı alsan da beni her seferinde kapıyı açmakla uğraştırmasan diyorum abicim.” dedi.
Elimi uzatıp sarı saçlarını karıştırdım. “Abi olmanın faydaları işte. Sen anlamazsın.”
İçeri girdiğimde kendine has güvenli kokusu beni sarmaladı. Sanki bu evin sadece bize ait olan tanıdık bir dinginliği vardı.
Herman kapıyı kapattığında Ateş’in koltukta salondaki koltukta oturduğunu fark ettim. Yanında da Öykü vardı. Ateş’in omuzları hafifçe çökmüştü ve vücudunun ne kadar yorulduğunu, ne kadar limitlerinde gezindiğini ele veriyordu. Onun bu hali benim kendi yorgunluğumu yüzüme vurdu. Ben de en az Ateş kadar bitkin, en az onun kadar yorgun ve bu dünyaya tahammülsüzdüm.
Herman hiçbir şey söylemeden mutfağa doğru yöneldi. Yemek hazırladığını anladım. Onun zihnini boşaltma yöntemi de buydu. Ne pişirdiğinin hiçbir önemi yoktu, sadece ellerinin ve zihninin meşgul olması yeterliydi.
Mutfaktan gelen ritmik doğrama ve cızırtı sesleri salona dolarken yavaş adımlarla Ateş’in yanına gittim. Öykü’yle beraber oturdukları koltuğun yanındaki tekli koltuğa oturup bacaklarımı iki yana açtım.
Ateş’in göz altındaki morluklar yine ne tür bir pisliğin içinde debelendiğinin açık bir kanıtıydı ama Öykü’ye belli etmemek için sormadım. Öykü evdeki havayı tek başına dağıtmaya yetiyordu. Bu küçük yaşında yaşadığı her şeye rağmen bizim aksimize ışığını kaybetmemişti. Ateş onu o karanlıktan söküp aldığından beri hepimizin hayatında garip bir sığınak olmuştu.
Şimdi kucağındaki renkli defteri ve etrafa saçılmış çıkartma sayfalarını büyük bir ciddiyetle inceliyordu. Üzerinde pembe, kollarında küçük çizgi film karakterleri olan pijama takımı vardı. İki yana örülmüş saçları ben içeri girdiğimden beri hareket ettikçe sallanıyordu.
Beni fark ettiğinde başını kaldırdı ve gözlerinin içi parladı. Elindeki çıkartma kartını hemen yanındaki yastığın üzerine bırakıp koltukta dizlerinin üzerinde doğruldu.
“Duhan abi geldin mi? Ben de seni bekliyordum!”
“Ne yapıyorsunuz burada bakalım?” diye sordum.
Ateş derin bir iç çekti. Başını koltuğa yaslamış, gözleri kapalı bir haldeydi ama dudaklarının kenarında hafif bir kıvrılma vardı. Sağ kolunu öne doğru uzatmıştı ve kaslı ve yara izleriyle kaplı kolunun üzerine çıkartmalar yapıştırılmıştı. Kolunun üst kısmında simli bir unicorn çıkartması vardı. Biraz aşağısında, bileğine yakın bir yerde ise pembe bir prenses tacı ve sarı bir gülen yüz vardı. Dövüşlerde aldığı dikiş izlerinin, eski kurşun yaralarının tam üzerinde de parıltılı kelebekler vardı.
“Sana çok yakışmış.” diye ona takıldım. “İmajına tarz katmış. Yavrum benim be. Arabayla üç beş tur atalım mı?”
“Hiç dalga geçme yavrum.” dedi Ateş. “Sıra sana geliyor, haberin olsun. Kaçışın yok.”
Öykü hemen koltuktan aşağı kaydı. Küçük çıplak ayakları ahşap parkeye vurarak yanıma kadar koştu. Elinde en simli, en renkli çıkartma kağıtlarından birini tutuyordu. Tekli koltuğun önünde durdu ve ellerini dizlerine koyup bana baktı. Bakışları o kadar net ve ısrarcıydı ki dünyadaki hiçbir silah ya da tehdit beni bu kadar çaresiz bırakamazdı.
“Şimdi senin sıran Duhan abi.” dedi büyük bir otoriteyle. “Ateş abiyi iyileştirdim. Şimdi seninkileri süslemem lazım. Çok yorgun görünüyorsun. Sen de uf olmuşsun.”
Kaşlarımı kaldırarak. “'Uf mu olmuş?” diye sordum.
“Evet.” dedi Öykü. “Ateş abi de eve geldiğinde öyle bakıyordu ama ona unicorn yapıştırdım. Bak şimdi hiç yorgun görünmüyor.”
Ateş başını hafifçe sallayarak, “Harika bir tedavi yöntemi.” dedi.
Öykü hiç vakit kaybetmeden yanıma tırmanmaya çalıştı. Koltuğun kenarına tutunup kendini yukarı çekti ve bacaklarımın arasındaki boşluğa oturup bağdaş kurdu. Kolumu tutup kendine doğru çekti. Siyah tişörtümün sıvanmış kolları sayesinde kaslarım ortaya çıkmıştı. Dün gece öldürdüğüm adamlara boğuşurken kolumda oluşan yara izlerine parmak ucuyla hafifçe dokundu. Hiç korkmuyordu. Bbu evdeki hiç kimseden korkmuyordu çünkü biliyordu ki Ateş onu dünyadaki tüm kötülüklerden korumak için vardı.
Aynı şekilde ben. Hatta Herman da.
Öykü, gözlerini çıkartma tabakasına dikip, “Bunu ister misin?” diye sordu. Bana gösterdiği şey etrafında pembe kalpler olan devasa bir civciv çıkartmasıydı.
“Öykücüm, canım benim.” dedim. “Bu civciv sanki biraz fazla mı tatlı benim için? Yani ben böyle daha karizma, Batman falan...”
Öykü gözlerini devirdi. Tıpkı Arya’nın az önce AVM’de yaptığı gibi bir hareketti bu. Kadınların yaşı kaç olursa olsun jestlerinin bu kadar benzer olması karşısında şaşırmadan edemedim.
“Ama bu sıradan bir civciv değil ki Duhan abi!” dedi Öykü. “Bu süper kahraman civciv. Bak, gözünde gözlüğü var. Hem sana benziyor. O da senin gibi kaşlarını çatıyor.”
Ateş kahkaha attı. “Hiç itiraz etme.”
“Sen sussana.” dedim ters bir sesle ama Öykü çıkartmayı tabakadan özenle soyarken kolumu tamamen ona teslim etmiştim. Öykü çıkartmayı dikkatle kolumun tam ortasına yapıştırdı. Ardından elinin tersiyle çıkartmanın üstünü bastırarak iyice yapışmasını sağladı.
“Harika oldu.” Başını yana yatırıp kolunu inceledi. “Bir tane de şuraya lazım.”
Kolumun üst kısmına da beyaz bir kedi çıkartması yapıştırdı. Sağ kolumu tamamen bitirdikten sonra sol koluma geçti. Birkaç dakika içinde sol kolum da gökkuşağı renginde çilekler, neşeli mantarlar ve kedilerle kaplanmıştı. Her bir çıkartmayı yapıştırırken bana uzun uzun ne işe yaradıklarını anlatıyordu.
Tam o sırada mutfaktan elinde dumanı tüten bir tepsiyle Herman çıktı. Üzerinde siyah bir önlük vardı, sarı saçları biraz dağılmıştı. Salona adım attığı an Ateş’in ve benim kollarımızı gördü. Olduğu yerde durdu kahkaha atmaya başladı.
“Karizmanız yerlerde sürünüyor.”
Kolumu havaya kaldırıp gösterdim. “Bu süper civciv. Gözlüğü bile var.”
Herman bu sefer daha yüksek bir sesle kahkaha attı. Öykü ise elini beline koyup Herman’a doğru yürüdü.
“Onlarla alay ettiğin için sana yapıştırmayacağım işte Hermişko!”
“Lütfen yapıştırma fındık faresi.” dedi Herman. “Hem ben size yemek hazırladım.”
Öykü elini beline çekti ve kağıttaki en büyük, en simli ve rengarenk bir kelebek çıkartmasını çıkardı. Herman koluna yapıştırdı.
“Bu bize yemek yaptığın için.”
Herman elindeki tepsiyi koltuğun önündeki sehpanın üzerine bıraktı. Hazırladığı sandviçleri ve meyve sularını dağıttı. Öykü sandviçini ve meyve suyunu alarak Ateş’in kucağına oturdu. Sandviçini yerken uykusunun geldiği belli oluyordu. Küçük eli Ateş’in kolumdaki unicorn çıkartmasının üzerindeydi. Sanki onun kaçmayacağından emin olmak ister gibi bastırıyordu. Ateş’in yüzünde de günlerdir görmediğim bir huzur ifadesi vardı. Herman ise sandviçini yerken kolundaki kelebeğe bakıp hafifçe gülümsüyordu. Ben meyve suyumdan içerek kendi kollarıma baktım.
Öykü sandviçini bitirip meyve suyunun hepsini içtiğinde Ateş onun elindeki bardağı aldı. Sehpanın üzerindeki tepsinin üzerine bıraktı. Bir süre sonra Öykü yorgunluktan onun kucağında uyuyakalmıştı. Ateş onu kucağında incitmekten korkarak yavaşça havalandırdı. Ben de doğrulup kanepeye serilen battaniyeyi aldım ve açıp koltuğun üzerine serdim. Ateş onu yavaşça koltuğa yatırıp üzerini örtttü. Saçlarına bir öpücük kondurup geri çekildi ve ışıkları kıstı.
O sırada telefonum gelen mesaj bildirimiyle titredi. Siyah kot pantolonumun cebinden telefonumu çıkarıp açtım. Mesajlar uygulamasına girdiğimde mesaj atan kişinin Noah olduğunu gördüm.
Anton Noah’ı özel olarak eğitmek için on beş yaşına girdiğinde yanımızdan almıştı. Uzun zamandır konuşmamıştık bile. Bu yüzden bana mesaj atmasına şaşırmıştım. Çocukken dördünüz de çok yakındık. Büyüdüğünde Noah bizden uzaklaşmıştı. Nedenini hiçbir zaman anlamamıştım.
Mesaja tıklayıp ne yazdığına baktım.
Noah: Bugün Anton’un yanındaydım. Çok sarhoştu. Sarhoş olduğunda çok konuştuğunu bilirsin. Bana ağzından çok önemli bir bilgi kaçırdı.
Noah: Babanı öldüren Anton Belov.
Ekrana bakakaldım. Kelimeler zihnime bir zehir gibi yayıldı. Göğsüm nefessizlikle daralırken içimi kavuran şaşkınlık yerini saf ve yakıcı bir öfkeye bıraktı. Yıllardır büyüttüğüm o acı nihayet net bir hedefe kavuşmuştu.
Anton Belov babamı öldürdüyse ben de onu öldürürdüm.
Bu bölüm kitabın en tatlı bölümü olabilir. Noah Nelson karakterine özel bir bölüm de olacak. Son bölüm işleyeceğim onun yaşadıklarını da.
