6. bölüm · TEHLİKE KAPANI

TEHLİKE KAPANI- 5. BÖLÜM

Elifnaz

Elime bir adet yumurta aldım. Buzdolabını kapattım ve bir kaç adım geri çekildim. Yönümü değiştirdim. Dolaba yöneldim. Parmaklarım dolabın kulpunun etrafını sardı. Kendime çektim ve dolabı açtım. Elime bir cezve aldım. Yumurtayı yağda kızartmak gibi bir şeyle uğraşmaya hiç niyetim yoktu. Yağda kızartılmış yumurta kadar miğde bulandırıcı bir tadın olduğundan şüpheliyim. Dolabın yüzeyini avucuma alıp iterek kapattım ve mutfak lavabosuna yöneldim. Cezveyi musluğun altında tuttum ve suyu açtım. Kalın bir akıntıyla cezveye dolmaya başladı. Suyun yüzeyinde köpükler neredeyse çığlık atıyordu. Bu sese bayılıyordum. Kalın bir çizgi halinde akan suyun metale çarpıp bir yerden sonra dolan suyla farklı bir sese geçiş yaparken çıkarttığı o hoş ses. Cezveye yeterince su dolduktan sonra musluğu kapattım ve içine yumurtayı attım. Yumurtanın küçük bir ovallık kısmı suyun dışında kalmıştı. Suyun altında ki kısmı griye yakın bir tonda görünürken yüzeyde, suyun dışına çıkmış kısmı bembeyaz bir renkle duruyordu. Ocağa doğru ilerledim. Düğmeyi tuttum ve en küçüğünün altını açtım. Üzerine cezveyi koydum. Kafamı çevirip hemen yanımda duran pencereye baktım. Belkide şuan bile beni izliyordu. Yaptığım her bir hareketi, birazdan yiyeceğim şeyi, neyi sevdiğimi, sevmediğimi, günlük rutinimi... Belki de hepsini biliyordu artık. Ve bu çok sinir bozucu. Bir kerelik, bir anlık bile olsa böyle birine yenik düşmek. Onu kesinlikle öldürecektim. Tereddütsüz. Kafamı çevirdim ve tekrar cezve içerisinde haşlanan yumurtaya baktım. Su, sulu yumurta derecesinde fokurduyordu. Altını kapatmadım. Henüz değil. Kısa bir süre kendimi düşüncelerime boğdum. "Beni saat kaçta gözetlemeye başlıyor? 6? Yarın 5'de kalkmam gerekecek." Elimi kaldırdım ve başparmağım, işaret parmağım ve yüzük parmağım olmak üzere üç parmağımla ocağın altını kapattım. Cezvenin kulpunu kavradım ve elimin yüzünün bütünüyle etrafını sardım. Cezveyi ocaktan kaldırdım ve tezgaha koydum. Dolaba yöneldim ve bir tabak çıkartıp tezgaha koydum. Ardından az önce açtığım dolabın hemen yanında ki çekmeceye uzandım ve dizili mutfak gerekçelerinin arasından bir adet yemek kaşığı alıp dolabı kapattım. Kaşığı cezvenin yarısını dolduran suya sokup yumurtanın altına geçirdim. Kaşığı kaldırdım ve yumurtayı cezveden çıkarttım. Tabağa bıraktım. Elimi uzattım ve parmak uçlarımla tabağın içinde ki haşlanmış yumurtayı kavradım. Ucunu tezgaha vurarak çatlattım ve soymaya başladım. O sert dokulu kabuk şimdi en ufak darbelerle parçalara ayrılıyordu. Kabuk parçalarını tezgaha bıraktım. Tekrar elimi kaldırdım ve parmak uçlarımla yumurtada kalan son kabuğu söktüm. Tezgaha bırakırken bir yandan yumurtayı tabağa geri koydum. Yumurtaya baktım. Haşlanmış, bütün olarak beyaz renkte görünen oval şeklinde bir yiyecek. Elime bir bütün ekmek ekmek aldım ve bir parça kopartıp yemeye başladım. Tadı her zaman ki gibi harikaydı. Çünkü ben yapmıştım. Yine de garip bir şekilde tatmin olamadım. Bir şeyler eksik geliyordu. Ekmekten bir parça daha kopardım ve yumurtaya batırdım. Ağzıma attım. Burada bu şekilde çok saçma geliyordu. Dışarı çıkmam ve onu izlemem gerekiyordu. Cinayeti işleyeceğim yeri kararlaştırmam gerekiyordu. Yada en azından nasıl öldüreceğimi seçmem gerekiyordu. Ekmekten 3. bir parça koparmadım. Bunun yerine yumurtayı bütün olarak kavradım ve ağzıma attım. Şuan evimin neresinde olabilirdi? Muhtemelen beni pencereden izleyebileceği bir yer. Peki beni görmesini engellersem? Nereden çıkacağımı bilemez. Hemen yanımda duran pencereye doğru ilerledim ve perdenin kenarını kavradım. Yana doğru çektim ve pencerenin sonuna kadar çekerek görüşü kapattım. Mutfaktan çıktım ve salona doğru ilerledim. 2 pencere vardı. Soldakinin perdesi kapalıyken sağdakinin perdesi çıktı. Sağda ki pencereye ilerledim. Adımlarım hızlı, kontrollü ve kasıtlıydı. Acele etmiyordum ama acele ediyor gibi bir görüntü yaratıyordum. Perdenin kenarını kavradım ve aynı hareketle çekip görüşü kapattım. Sırada odam vardı. Arada çok mesafe yoktu. İlerledim ve odamın kapısından içeri girdim. Pencereye yöneldim ve tek hareketle perdeyi kapattım. Muhtemelen en son kapattığım için buradan çıkacağımı tahmin etmiştir. Odadan çıktım ve salona doğru ilerledim. Pencereye ulaştım ve perdinin ardından pencereyi açtım. Neden birden onun izlemesini engellemek için böyle saçma hareketler yaptığımı bilmiyorum. Ama yapmam gerektiğini hissediyorum. Perdenin ardına geçtim ve çıkmak için bir ayağımı dışarıya attım. İki elimle pencerenin pervazına tutundum ve destek aldım. Diğer ayağımı kaldırdım ve dışarıya attım. Aşağı atladım. Yaptığımın ne kadar aptalca olduğunu farkındaydım. Ama yapmam gerektiğini hissediyordum. Kolumu kaldırdım ve saate baktım. 10:07 idi. Refleks olarak etrafına baktım. Kimse yoktu. Peki şimdi ne yapacaktım? Onu bulup izleyen tarafta olacaktım. Hakkında tahmin edebildiğim bazı şeyler vardı. Mesela yalnız olması. Her seri katil yalnızdır. Her zaman. Yanında en fazla iş ortağı olur. O da muhtemelen yoktur. Yada evinin içi. Muhtemelen klasiktir. Her şeyiyle tahmin edilebilir. Eşyaların yeri, rengi, odaların yeri. Veya yetim olması. Yetim değilse görüşmüyor demektir. Duvardan köşeyi döndüm ve ilerlemeye başladım. Onu bulmam ve uzaktan izlemem gerekiyordu. Yanında durduğum duvarın ardından başka birinin silüetini gördüm. Bir erkeğin. Ahmet'in. Durdum. Ayaklarım adım atmayı bıraktı. Haklıydım. İzliyordu. İfadesi Yüzüme sahte, samimi duran bir gülümseme takındım. "Burada ne yapıyorsunuz?" Elini kaldırdı ve diğer eline götürdü. İşaret parmağını okşamaya başladı. Elime baktım. Daha sonra tekrar yüzüne döndüm. Cevap verdi. "Uhm... Yüzüğümü kaybettim." Devam etti. "Babamdan kalma." O son cümle kafamın içinde yankılandı. Babamdan kalma. Baba-çocuk ilişkileri hep en çok sinirimi bozan olmuştur. Babaymış. Peh! Ahmet'ten gözlerimi ayırmadım. Nötr bir fadeyle cevap verdim. "Buyurun." İlerledim. Yanından geçip gittim. Adımlarım ne hızlı ne de yavaştı. Ortalama bir hızdaydı. Yine de onun yakınından ayrılmadım. Köşeyi döndüğümde sırtımı duvara yasladım. Kollarımı bağladım. Şimdi öz babasının ölü olduğunu biliyordum. Üvey babası da olabilirdi. Belkide ölü değildi, kaçmıştı. Her neyse. İşime yaramayacak bir takım saçmalık. Nerede öldürmeliyim? Çocukluk evim? Son olanlardan sonra kimse taşınmıyor. Hayır. İnsan içinde öldürmeyi tercih ederdim. Peki önceki cinayet yerim? Polisler soruşturuyor. Belki de dimstri ormanı. Bataklıkların yoğunluğundan dolayı kimse gitmiyor. Onu yaktıktan sonra külleriyle bataklığa atabilirdim. Evet! Harika bir fikir. Ona özellikle acı çektirecektim. Gözlerini oyacak, tirnaklarını ve parmaklarını koparacak, uzuvlarınız kesecek, dişlerini sökecek, dilini kesecek, uzuvlarını kesecek, çeşitli bölgelerine derin kesikler atacak ve en sonunda diri diri yakıp bataklığa atacaktım. Ona bu dünyada iyilerin değil kötülerin kazandığını, bir masal kitabında olmadığımızı gösterecektim. Ahmet'in sesini duydum. "Ne zamandır biliyorsun?" Bu beklenmedikti. Onun gittiğini veya orada durduğunu düşünüyordum. Aniden onun sesini duymayı ve böyle bir soru sormasını beklemiyordum. Sırtımı dayadığım duvardan ayrıldım. Kafamı çevirdim ve duvarın köşesine baktım. "Ne?" Ses tonum kontrollü bir şaşkınlık taşıyordu. Baktığım duvar köşesinden çıktı. Kollarını bağlamıştı. Omzunu duvara yasladı. Bana bakıyordu. Yüzünde siyah bir maske vardı. Tekrar sesini duydum. "Seni izlediğimi. Ne zamandır biliyorsun?" O takındığım sahte cana yakın ifade uçup gitti. Bir anlamı yada bir önemi yoktu artık. Ellerimi cebime soktum. Endişeli veya korkmuş durmuyordu. Son derece sakin ve rahattım. En başından beri merak ettiğim şeyi sordum. "Gerçek adın ne?" Dudağının kenarı keyifle kıvrıldı. Bu onu daha karizmatik kılıyordu. Benim ise içimde bir karıncalanma hissettiriyordu. Çok garip bir histi. Belki de artık işlerin nasıl yürüyeceğini tahmin edemiyor olmamdan geliyordu.

Bölüm sonu... Devam edecek.