5. bölüm · TANIŞTIĞIMIZ KONSER/Yarı Texting
5.BÖLÜM
Benim için günler ya kötü başlar, iyi biterdi ya da iyi başlar, kötü biterdi. Ben asla güne iyi başlayıp iyi bitirememiştim veya tam tersi olmamıştı. Depresyona girdiğim günlerde bile günümü hep güzel sonlandırırdım. Bu yüzden adam akıllı depresyona bile giremezdim. Günün sonunda bunun biteceğini bilirdim çünkü. Ama bazen umutsuzluğa kapıldığım olurdu; günüm her ne kadar pozitif veya tam tersi olursa o günü, o şekilde bitireceğime inanırdım.
Bugüne nasıl başladığımdan pek emin değildim ama şu ana göre nötr ilerlemiştim. Bugün canımı sıkan tek şey, şu bunakımsı ihtiyar olmuştu. Bunak mı yoksa değil mi, pek emin değildim ama canımı epey sıkmıştı. Can sıkıntımı geçiren şey ise yanımda oturan ve Yunan tanrısına benzeyen adamdı. Fena bir şeydi, fena. Ama hâlâ ismini öğrenememiştim.
Ona bakılırsa o da üzerindeki şaşkınlığı atamamıştı. "Gökçe Hanım?" dedi afallayarak, bana bakmaya devam ederken.
Alt dişlerimle gülümsediğimde, "Merhaba," dedim sevimli sevimli, ellerimi sallayarak.
"Sizin burada ne işiniz var diyeceğim de, halk otobüsü olduğu için saçma bir soru olur." Asıl bu soruyu ben kendisine sormak istiyordum. Onun burada ne işi vardı? Mafya değil miydi? Benim bildiğim mafyaların özel arabası olur ve arkasında resmen beş yüz kişilik kovboy olurdu. Bir mafyanın belediye otobüsünde olması her açıdan mantık dışı geliyordu.
"Aynı soruyu bende size sormak isterim. Şey..." İsmini öğrenmek için suratına baktım ama bana aval aval bakmak dışında bir şey yapmadı. Yakışıklı falandı ama pek salak gözüküyordu.
"İsminizi söylemeyecek misiniz?" diye sordum. "Yani genelde bir insan, bir insanın suratına bön bön bakıyorsa ismini söyle-" diyecek olduğumda elini kaldırarak beni susturdu. Hafifçe yüzüme doğru yaklaştığında gerildiğim için nefes almayı unutmuştum, o ise benim aksime gayet rahattı.
Tam bir şey diyecekti ki, cıklayan bir ses duyduğumuzda başımızı aynı anda çevirip sesin geldiği yöne baktık. Allah'ım çıldıracaktım. Yine bu kadın, yine bu kadın! Her yerden çıkıyordu. Bize bakarken cıklayıp, "Ah şu gençlik yok mu..." diye söylendi kendi kendine. Hay senin gençliğine...
Yaşlılara saygım kesinlikle sonsuzdur fakat böylelerinden de oldum olası nefret etmişimdir. Çoğusu gençlere bakıp kendine kendine konuşuyorlardı ve gençlerde, ne olduğunu sorduklarında çıtları çıkmıyordu. Bazıları ise pek sivri dilliydi. Bir konuştu mu, daha tövbe susmazdı.
Üstelik bu kadın bana cidden kafayı takmıştı. Valla diyorum bak. Adamın yanına oturmama rağmen yine dibimizde bitmişti. Buruşuk yüzü olduğu için kaşlarını çatınca korkunç gözüküyordu. Yaşlanmak çok korkunçtu. Bir gün böyle olacağım aklıma gelince tüylerim ürperdi resmen.
"Milletin içinde böyle davranmaya utanmıyor musunuz?" diye sordu kınarcasına.
Sinirle güldüm. "Nasıl davranıyormuşuz? Açıkça izah eder misin lütfen?" Hafifçe öne eğildiğimde adam aramızda kalmıştı. Ama hiçbir şey demedi, şaşkınca bizi izlemeye başladı. Kadın ise yutkunduğunda geriye doğru bir adım attı. Sanki saldıracaktım yahu.
"Böyle işte," dedi sadece. Bu sırada bastonunu daha sıkı kavradı. Bastonunu öyle sıkı tutuyordu ki parmak boğumları beyazlaşmıştı.
"Ama açıklaman lazım, teyzeciğim," dedim alayla. "Nasıl davrandığımızı söyle ki, ona göre davranalım." Dudaklarıma yapmacık bir gülümseme kondurduğumda sevimli sevimli ona baktım. Bir iki dakika boyunca suratıma boş boş bakmaya devam edince cevap vermeyeceğini anladım. Pekala der gibi güldüm. "Sen gençliği eleştirmeye devam et o zaman," Kirpiklerimi kırpıştırdığımda soru sorarcasına başımı salladım. "Ama az ötede et, tamam mı?" Yaşlı kadınla vs atıyordum resmen, halime bak.
Suratıma öfkeyle baktı. Daha sonrasında bir anlık hışımla elindeki bastonu kaldırıp ucuyla alnıma vurduğunda sendeleyerek kafamı cama çarptım. Bu sırada tüm otobüsten hayret nidaları döküldü. Önümdeki, ismini bir türlü öğrenemediğim adamda izlemeyi bırakıp bir anda ayaklandı. Kadının tam karşısında durduğunda, "Ne yapıyorsunuz siz, hanımefendi!" diye yükseldi. Ağrıyan alnımı ovuşturarak onlara baktım.
Kadın bakışlarını benden çekmezken, "Saygısızlık yaptı," diyerek cevapladı. Bu sırada gözlerimden istemsizce bir damla yaş süzüldü. Bana vurunca bir anlığına efkarlanmıştım işte. Böyle anlarda hep gözümden bir damla yaş süzülüyordu.
Ona baktığımda muhtemelen, kadınla daha fazla muhattap olmak istemedi. Otobüsün hareket halinde olmasına rağmen, "Durakta!" diye bağırdı şoföre. Öyle güçlü bağırmıştı ki, şoför ani fren yaparak otobüsü durdurmuştu. Öyle ki ani frenle yere sürtünen lastik sesini bile duymuştuk. Hatta birkaç kişi öne doğru savrulmuştu.
Bakışları beni bulduğunda parmakları sağ kolumu kavradı. Şaşkınca ona baktığım sırada beni kendine doğru çekti. Utandığım için yanaklarım kızarmaya başlamıştı ama bu önemli değildi şu an. Yanına geldiğim gibi sert adamlarla yürümeye başladı ve peşinden beni de sürükledi. Ama eririm kiiii. Neyse, neyse.
Otobüsten indiğimizde, otobüs ışık hızıyla önümüzden geçip gitti. Bende sonunda o kadından kurtulduğum için rahat bir nefes aldım. Nasıl bir belaydı ya bu... Çıldırttı beni iki dakikada.
Yolun karşısına geçene kadar kolumu bırakmadığında dejavu yaşamışız gibi hissettim. Konser günü, bende aynı şekilde onun kolunu bırakmamıştım. Karşıya geçtiğimizde, tam karşımda durdu ama hâlâ kolumu bırakmadı. Onun o günkü aksine ben, kolumdaki eline gülümseyerek baktım. Neye gülümsediğimi görmek için bakışlarını koluma indirdiğinde, aniden ellerini çekti ve yalandan öksürdü. Rahatsız olmamıştım aslında.
Birkaç saniye konuşmadık. Duyulan tek ses, esen rüzgarın ve ağaç yapraklarının sesiydi. Saniyelerdir göz göze gelip duruyorduk ama ikimizden de çıt çıkmıyordu. Bir kez daha göz göze gelince en sonunda o konuştu. "Neden böyle oldu?" Anlam veremeyerek suratıma baktığında, "Kadınla bir sorun mu yaşadınız?" diye sordu. O kadını anması bile sinirimi bozmaya yetmişti. Suratım asıldığında ofladım.
"Otobüs durağına giderken yanımdan geçiyordu. Ah şu gençlik diye bir şeyler söyleniyordu. Göz devirmekten başka bir şey yapmadım ve yoluma devam ettim. Sonra durakta denk düştük, orada kendi kendine bir şeyler dedi. Ben takılmak istemedim, otobüs gelene kadar oturayım dedim," Nefesim kesildiği için derin bir nefes alıp tekrar devam ettim. Pür dikkat beni dinliyordu. "Kırk yıllık husumetlisiymişim gibi davrandı bana. Bir de otobüse binerken yüzsüz yüzsüz yardım et dedi. Otobüs bindiğimizde de salmadı beni, bunak!" Sıkkın bir nefes verdim. "Amaaan, çok konuştum. Bu kadar zaten. Kendince triplere girdi işte, deli midir nedir... İnanabiliyor musun, bir yaşlıyla vs attım resmen."
Son dediklerimle gülmeden edemedi. "Ben geldiğim için şanslısın o zaman." dedi gülerek.
"Ne yalan söyleyeyim, evet." Bakışlarımı kaçırıp, "Ama yaralandım işte, çok geç artık." diye mırıldandım.
"Evet. Hafiften morarmış. İstersen gel, şu dükkanların birine girip buz isteyelim alnına."
Çocuk gibi omuzlarımı kaldırıp indirdiğimde, "Acımıyor ki." dedim dudaklarımı büzerek.
Bu halim hoşuna gitmiş gibi güldü. "Olsun, şişliğini alır biraz." Dostane bir tavırla omzuma dokunup beni karşıdaki dükkana doğru iteledi.
Karşıya geçtiğimizde ilk gördüğümüz yere, bir tane dondurmacıya girdik. Kasada orta yaşlarda, sarışın bir kadın vardı. Bizden epey büyük gözüküyordu. Önündeki ekrandan bir şeyler hallettiği için bizi görmedi. Başımı çevirdiğimde onun elini kaldırdığını gördüm. İsmini hâlâ bir türlü öğrenememiştim. "Kolay gelsin, abla," dedi kasadaki kadına.
Kadın duyduğu sesle hafif irkilerek başını kaldırıp şaşkınca bize baktı. Ama şaşkınlığı fazla uzun sürmedi. Yüzüne hoş bir tebessüm kondurduğunda, "Hoşgeldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?" dedi gülümseyerek. Nedense ChatGPT konuşuyormuş gibi hissetmiştim.
"Buz var mı?" diye sordu.
"Olacaktı, neden ki?" diye sordu kadın.
Beni işaret etti. "Arkadaş alnını bir yere çarptı da," demesiyle yutkunmam bir oldu. Ne? Arkadaş mı?
Bu söz, alnıma yediğim darbeden daha beterdi benim için. Neden böyle acıtmıştı canımı, bilmiyordum ama içimin cız ettiğini hissedebiliyordum. Bazı sözler, on dayaktan beter geliyordu.
Arkadaş demesini asla beklemiyordum.
