4. bölüm · TANIŞTIĞIMIZ KONSER/Yarı Texting
4.BÖLÜM
Bu bölüm biraz düz yazı oldu maalesef😔 ama diğer bölümlerde toplamaya çalışıyorum cnmlar 🌸💓
Gözlerim acıyordu. Grip olmuşum gibi dakika başı burnumu çekip duruyor, gözlerimi ekrandan bir türlü ayıramıyordum. Yazışmalarımızı tam üç kez baştan okumuştum. Yazdığım sinirli ve öfkeli mesajları bile gülerek okuyordum, bende öyle bir etki bırakmıştı. Onunla olan serüvenimiz biraz uzun olur sanmıştım, yani en azından bir sıkıntı çıkar ve telefonlar birkaç gün verilmez sanmıştım ama hiç de tahmin ettiğim gibi gerçekleşmemişti.
Neden böyle olmuştu, bilmiyordum.
Belki de tek eğlence kaynağım gittiği için canım sıkılmıştı. Yine de... Her neyse. Aklıma diyecek bir şey gelmiyordu. Şu an için tek bildiğim, özlediğimdi.
Tanımadığım adamı özlüyordum.
Gözlerimi daha fazla açık tutamadığım için telefonumu kapatıp yatağımın yanındaki komodine koydum. Birkaç dakika boşluğa bakarak kendi içimde bir şeyler düşündüm. Daha sonrasında göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı. Beynimi kemiren tüm düşüncelerden sıyrılarak kendimi uykunun kollarına bıraktım.
***
Dış kapıya üç kez sertçe vurulmasıyla irkilerek uyanmıştım. Hızla yataktan kalkıp kapıya doğru koştum ve kapıyı açtım. Karşımda annem ve babam vardı, onları görünce bir an şaşırdım. Bir hafta önce memlekete gitmişlerdi, bugün dönecekleri tamamen aklımın ucundan çıkmıştı. Yüz ifadelerine baktığımda sinirli olduklarını gördüm.
"Günaydın, konser kızı." dedi annem alayla. "Kusura bakma, güzellik uykundan uyandırdık."
Haklıymış gibi elimi salladığımda, "Sorun değil," dedim.
"Bak bir de sorun değil diyor." Elini kaldırıp tokat atar gibi yaptı. "Bir tane geçireceğim ya."
Gözüm çapaklandığı için ovuşturdum. "Sabah gerginliği ve siniri diyerekten pek aldırmıyorum, anneciğim." dedim gülerek.
"Çok konuşma da al şunları," Elindeki büyük poşetleri kaldırıp birazını bana uzattı. Poşetlere, önlerine koydukları bidon ve kolilere şok geçirerek baktım. "Oha! Bunlar ne böyle?"
Dediklerim arasında sadece oha kelimesine takılan annem hafifçe koluma vurdu. "Düzgün konuş! Al şunları." Elime inatla tutuşturduğu poşetlerle, yerdeki iki bidonu aldım. Birinde yeşil zeytin, diğerinde lahana turşusu vardı. Lahana turşusunu görünce -sabahın körü olmasına rağmen- ağzım sulanmaya başlamıştı. Açgözlülüğüme engel olmaya çalışıp hızla mutfağa doğru ilerledim. Mutfağa girdiğimde poşetleri tezgaha, bidonları ise yere koydum. Daha sonrasında tekrar kapıya gittim.
Annemler içeri girmiş, kapıyı kapatmıştı. Babamın kaldırmaya çalıştığı koca koliyi görünce hızla yanına gidip omzuna dokundum. Babam durup bana baktığında göğsümü gururlu bir ifadeyle kabartarak, "Dur, babacığım," dedim tok bir sesle, kahramanlar gibi yukarı baktığımda. "Sen yorma kendini," İşaret parmağımı boşluğa doğrultarak ağır ağır başımı salladım. "Ben taşırım." Babam yüzüme şaşkınca bir bakış atıp, "Sen nasıl taşıyacaksın kızım? Bırak ben hallederim." diyordu ki, kutuyu tek bir hamlede kucakladım. Ağırlıktan dolayı yüzümün domates gibi kızardığını hissedebiliyordum.
Yine de çakma üstünlük taslamaya devam ettim. "Hem ne demişler; 'Gerçek güç, fiziksel kapasiteden değil, boyun eğmeyen bir iradeden gelir.' Bütün mesele bu işte." dedim ıkınırmış gibi. Yalnız, kutu fena ağırmış ya. Fıtık olacaktım yeminle.
Annemle babam kendini tutamayıp güldü. "Öyle mi?" dedi babam alayla.
"Öyle tabii," Hâlâ neyin artistliğini taslıyordum, anlamıyordum.
"Meydandaymış gibi göğsünü gere gere Mertlik taslayacağına, telefonlarını neden açmadığını söyle, kızım sen." dedi annem. "Bütün mesele az önceki söylediklerin olmuyor işte." Zurnanın zırt dediği yer buymuş sanırım.
Daha fazla dayanamayarak kutuyu yere bıraktım. Rahat bir nefes verip, "Aradınız mı?" diye sordum şaşkınca ve cıklayarak ekledim. "Hiç duymamışım, tüh..." Gerçekten duymamıştım bu arada.
"Ayı gibi yatarsan duymazsın tabii,"
Dudaklarımı büzdüm. "Alınıyorum anneciğim."
"Alın be birazcık."
"Ya siz her şeyi bir boşverin de bunlar ne, Allah aşkına? Tüm köyün rızkını mı aldınız?" derken bütün kutulara ve poşetlere hâlâ şaşkınca bakıyordum.
"Ne biçim konuşuyorsun sen, Gökçe! Ağzını topla almayım seni ayağımın altına." dedi annem sinirlenerek. O değil de, annem bu kadar gergin değildi, sanırım yengem köyde sinirini bozmuş olmalıydı.
"Off neyseee," dedim lavaboya doğru ilerlediğim sırada. "Ben Gece'lere gideceğim. Kahvaltıyı orda yaparım. Bir de, anne şey..." Yönümü değiştirip hızlıca ona koştum. "Bir, iki gün Gece'lerde kalsam olur mu? Siz şimdi memleketten döndünüz, çok gergin oluyorsunuz." Annem sert bakışlarından taviz vermeyince ellerini tutup, "N'olur, nolur, n'olur..." diye yalvardım sesimi yumuşatarak.
Masum bakışlarım annemi her zaman etkilerdi. Yine etkilemiş olacak ki dayanamayarak, "Tamam, tamam." dedi ve yüzüme işaret parmağını doğrulttu. "Ama bak çok dikkatli olacaksın, tamam mı?"
"Tamam annişkooom!" dedim neşeyle. Yanaklarını art arda öptüm. Aynısını babama da yaptıktan sonra odama doğru yol aldım. Odamdaki lavaboya girdikten sonra oradaki işlerimi hızlıca tamamlayıp çıktığımda, sırada ne giyeceğim vardı. Benim gibi kararsız biriyseniz, bu dolabın önünde en az on dakika oyalanırdınız. İşkence gibi bir şeydi resmen.
Klasik ve rahat bir şeyler giyineceğimi bilmeme rağmen düşündüm de durdum. Gözlerim nihayetinde siyah polo yaka bir tişörtün üzerinde durdu. Askıdan çekip aldığım gibi yatağın üzerine koydum. Ardından üzerimdeki tişörtü ensemden çekip çıkardıktan sonra yatağın üzerindeki tişörtün düğmelerini gevşetip giydim. Altıma da aynı renk, bol paça bir pantolon seçip hızlıca giydim. Ancak pantolonu giymek beni bir tık zorlamıştı. "Göbeğim çıkmış ya..." diye homurdanıp zıplayarak fermuarımı kapattım. Nihayet rahat bir nefes vermiştim ki cart diye bir ses duyunca gözlerim kocaman açıldı.
Yuh ya!
Et ve tavuk yemeye ara versem iyi olacaktı. Göbeğim normalde bu kadar yoktu. Sinirim bozulmuştu gerçekten. Kendimi yirmi iki yaşında değil de, kırk yaşında hissediyordum şu an. Oflayarak bakışlarımı aşağı indirdim. Fermuar bozulmuştu. Pantolunu çıkarıp yerine bol kesim bir eşofman giydim. Yemin ediyorum, üzerimden büyük bir yük kalkmıştı. Rahat bir nefes verdikten sonra pantolunu buruşturup dolabın içine, kıyafetlerin arasına koydum. Umarım annem görmezdi.
Kombinimi tamamladıktan sonra gümüş takılarımı takıp makyaja geçtim. Gözaltlarıma kapatıcı sürüp dağıtmaya başladığım sırada telefonum çaldı. İlay arıyordu. Yanıtlayıp hoparlörü açtım. "Efendim kanka?"
"Nasılsın aşkııım?" diye soran neşeli sesini duydum.
"İyi, sen?"
"Bende iyiyim,"
"İyiymiş," Kapatıcıyla işimi bitirdikten sonra kirpiklerimi kıvırıp maskara sürdüm hızlıca. Hemen ardından dudak kombomu yaptım. Klasik, hafif bir makyaj yapmıştım. Normalde makyaj yapmayı pek sevmezdim. Üşengeçliğime gelmezse yapıyordum. Cilt bakımı daha önemliydi benim için. Saçlarım katlı kesim olduğu için sadece saç spreyi sıkıp taradım. En sonunda parfümü sıktığım sırada İlay bir şeyler anlatıyordu. Demin de bir şeyler demişti ama anlamamıştım. Feci bir odak sorunum vardı.
Çantamı alıp odadan çıkarken hoparlörü kapattım ve telefonu kulağıma yasladım. "Anne, baba!" diye seslendim içeriye doğru. "Ben çıkıyorum!"
"Tamam, dikkatli ol. Gidince aramayı unutma beni!" diye seslendi annem. Her dışarı çıktığımda bunları söylediği için bir şey demedim. Hızlıca ayakkabılarımı giyip evden çıktım. Aklıma hâlâ dünkü olanlarda kaldığı için bir yanım çok mutsuz hissediyordu. Bu konseri aylardır beklemiştim. Sonucunun böyle olması beni üzmüştü. Diğer yanım da o adamı düşünüyordu. Kafam bayağı karmakarışıktı yani.
Otobüs durağına doğru giderken birden telefonum çaldı. Ay, İlay'ı unutmuştum! Benim şu odak sorunu yok mu, başa belaydı cidden. Telefonu açar açmaz, "Off kanka, çok özür di-" diyordum ki, "Sorun değil." dedi hızlıca. Ardından meraklı bir sesle ekledi. "Gökçe, ben neler gördüm, neler..."
Afallayarak, "Neler gördün?" diye sordum merakla.
"Bizim seninle olan o mesajlaşmalarımız ne kız? Yani daha doğrusu sen ve o adam. Ayy... Çok heyecanlı." Konu bu muydu yani? Oflayarak derin bir nefes aldım. "Geçti gitti işte. Ayrıca sen o mesajları niye silmedin?"
"Okuyup okuyup keyifleniyorum valla."
İçime anında kurtçuklar düşüverdiğinde, "Okudun mu bir de, gerizekalı!" diye yükseldim bir anda. Yanımdan geçen bir yaşlı teyze, aniden gelen bağırışımla dilini damağına vurup cıklayarak bana baktı. "Gençlik ne halde... Yazık." diye kendi kendine söylenerek yürümeye devam etti. Ona birkaç saniye bakıp göz devirmekle yetindim ve tekrar İlay'a döndüm. Bu sefer ses tonumu biraz daha alçaltarak, "Yaptığını beğendin mi?" dedim. "Senin yüzünden bir ihtiyara rezil oldum."
"Amaaan," dedi İlay rahat bir ses tonuyla. "Adı üstünde, ihtiyar. Beş dakikaya unutur gider." Şu laubali tavrından hiç ödün vermemesi sinirlerimi hoplatıyordu.
"Bir gün sende öyle olacaksın." dedim alaycı bir sesle.
"Olsun. Ben asla bir genci kınamam. Kendi gençliğimde öyle olduğumu bilirim yani."
"Çok büyük konuşma sen yine de."
"Neyse," İlay'ın karşı taraftan kükrercesine gelen esneme sesini duyduğumda telefonu kendimden hafifçe uzaklaştırdım. "Onu bunu boşver de, ne yaptın?" diye sordu İlay, hâlâ hafifçe esnerken.
"Gece'lere gidiyorum." Yolu kontrol edip karşıya geçerken yine odağım kayıvermişti. Bu yüzden, "Ne!" diye şok geçiren İlay'ın neden şaşırdığını anlayamamıştım. Bunda da bir tuhaflık vardı ama her neyse.
Nihayetinde otobüs durağına gelmiştim. Ancak geldiğime pek sevinememiştim çünkü bana laf atan, daha doğrusu gençliğe sallayan teyze de burdaydı. Bu kadın bastonla taa buraya kadar nasıl gelmişti, anlamış değildim. Onu görmezden gelip boş yere oturacaktım ki elindeki bastonu kaldırıp oturacağım yere koydu ve bakışlarını kaçırıp iç çekti.
Olduğum yerde kaldığımda ilk birkaç saniye yaşadığım şoku atlatamadım. Sonrasında İlay'a bir şey demeden telefonu kapattım. Onu daha sonra arardım. İnatla kadının suratına bakıp bir açıklama bekledim ama bakmadı. En sonunda, "Ne yapıyorsun, teyze?" dedim anlam veremeyerek.
Duymazdan gelmeyi denemişti. Bana bakana kadar bakışlarımı ondan çekmedim. Utanmasam yüzümü onunla aynı hizaya getirecek, akşama kadar gözlerinin içine bakacaktım. İnsan yaşından başından utanırdı. Gelmiş kaç yaşına, yaptığı hareketlere bak. Benim şalterler yavaştan atmaya başladığı için derin bir nefes alıp öfkemi dizginlemeye çalıştım. Şayet sakin kalmazsam birazdan olay çıkarabilirdim.
"Teyze," dedim bir kez daha. Gözlerim ve çenem seğirmişti. "Acaba bende mi otursam şuraya, ha?"
Aşiret ağası gibi bacağını genişçe diğerinin üzerine attığında, "Oturma." dedi pişkin pişkin.
Anlam veremeyerek kafamı salladım. "Sebep?" diye sorduğumda telefonum çalmıştı. Şu an konuşacak durumda olmadığım için tam kapatacaktım ki kadının, "Ah, şu gençlik..." diyen mırıltısını duydum. Yok, ben daha fazla dayanamayacaktım. Kadının bastonunu sertçe kavrayıp çekip aldığımda irkilerek bana baktı. Göz devirip yanındaki boşluğa oturdum ve bastonunu tekrar kucağına tutuşturdum. Yalnız, oturmasam daha iyiymiş. Oturaklar metal olduğu için güneşi fena çekmişti. Kalçam cayır cayır yanıyordu resmen.
Neyseki fazla beklememe gerek kalmadan otobüs geldi. Yanımdaki kadın tam, "Yardım e-" diyecek oldu ki onu beklemeden hızlıca otobüse bindim. Kartımı akbile basıp en arkada, güneş almayan bir koltuğa oturdum. Klimanın çalışması da bu yaz günlerinde beni epey mutlu etmişti.
O sıkıntılı ihtiyardan kurtulduğum için sevinerek telefonumu elime almıştım ki, yanımda hissettiğim hışırtıyla başımı çevirdim. Kuyumcu çantası, ilaç poşeti, eteğe benzeyen köy şalvarı, kırışık eller, baston ve dahası... Siktir ya! Ben bu kadından kurtulamayacak mıydım! Yok, ben anladım, bu kadın kafayı bana takmıştı. Otobüste o kadar yer varken gelip yanıma oturmuştu.
Dakikalar içinde birçok yer değiştirdim hatta tekli koltuklara oturdum ama kadın kuyruk gibi peşimde dolanmaya resmen yemin etmişti. Kendimi patlamamak için o kadar zor tutuyordum ki, sabrım gerçekten takdire şayandı. En sonunda ayakta durmuş, demirlere tutunmuştum fakat o, yaşından başından utanmayarak yine dibimde bitmişti. Artık saçımı başımı yolacaktım sinirden. Otobüsteki birkaç kişi ona yer vermek istese de oturmuyordu. Birazdan ineceğim, deyip duruyordu ama inmiyordu.
Otobüs bir durakta durduğunda fırsat bilerek biraz daha uzaklaştım ama küçük küçük adımlarla tekrar yanıma geldi. Hani bir şey dese anlayacaktım, bir şey de demiyordu ki! Yanımda boş boş durmaktan başka bir halt yaptığı yoktu. Normalde böyle tipler, kendine yer veren genç olmadığında tüm gençliği eleştirip dururdu. Ama neredeyse herkes ona yer vermişti, inatla benim yanımda duruyordu. Kimseye de bir şey demiyordu.
Derin bir nefes alıp, dilimi dişlerimin üzerinde gezdirdiğim sırada otobüse şapkalı bir adam bindi. Boş duran ikili koltuklardan birine oturduğunda göz ucuyla yanımdaki kadına baktım. Dalgındı. Bunu son fırsat bilerek hızla adamın yanındaki boş yere oturdum. Panikten bacağına çarpmıştım. "Özür dilerim, özür diler-" diyordum ki adam bir anda başını kaldırdı. Tanıdık gelen mavilerle bakışırken benim için dünya bir anda durdu. Hassiktir!
Günümü güzelleştiren tek şey bu olabilirdi!
