15. bölüm · TAC MAHAL / Texting

15.Bölüm

Aurora Oylesineyazar

Güneş gözlüğümü düzelttim ve derin bir nefes verdim.

Ve evet, polisler beni gözaltına almıştı. Sadece beni değil, o iki şerefsiz ve kadını da almıştı.

O üçlü karşı nezarette dururken bende hemen onların karşısındaki nezarette bacak bacak üst üste atmış, sanki güneş varmış gibi gözlüğümü takmış bulunaktaydım.

Ben gayet iyiydim ama karşı taraftaki erkolar pek değildi.

Yüzleri morarmış, kan lekeleri kalmıştı. Hatta biri burnunu tutup yerde uzanırken diğeri bacak arasını tutuyordu.

İğrençti.

Onlar benden bakışlarını kaçırırken ben tüm benliğimle kristal mavi gözlerimi güneş gözlüğümün arkasından onlara çevirmiştim.

Avukatımı aramama izin vermişlerdi, bende aramıştım. İfadelerimizi vermiştik ama yine de burada tutmuşlardı bizi.

Avukatım gelmişti ve yukarıda bir şeyler yapıyorlardı. Polis veya karakol işlerinden asla anlamazdım.

İşimde ise bir haftalık rapor almıştım. Daha beş gün vardı raporumun bitmesine, bu günü saymazsak tabii.

Sabahın yedisiydi. Ve biz saatlerdir buradaydık.

Açtım, hemde öyle böyle değil.

Ayrıca tırnağım kırılmıştı!

Ben onu üç gün önce yaptırmıştım!

Allah harbiden belalarını versin, pislikler!

Bu tırnağa ne kadar verdim haberleri varmıydı acaba?

Etrafa baktım, parmaklıkları görünce ofladım.

Belim kırılmıştı sabahtan beri havalı görünmek için otumaktan.

İnşallah güneş gözlüğünü çaldığım için İdil bana çok sövmemiştir. Ben olsaydım söverdim valla çok pahalıdır şimdi bu gözlükler.

Tam o sırada karşı nezaretteki adamlardan biri homurdandı. "Senin yüzünden bu haldeyiz."

Güneş gözlüğümü hafifçe indirip ona baktım.
"Benim yüzümden mi?"

Adam cevap vermeden önce burnunu tuttu. "Sen saldırdın."

"Ben mi?" Kaşlarımı kaldırdım. "Gece üç buçukta sokakta tanımadığım insanlara 'bize katılmak ister misin' diye ben mi bağırdım?"

Adam sustu. "Ben mi kolundan tuttum?" Yine sustu.

"Ben mi rujunu bozmakla tehdit ettim?"

Bu sefer diğer adam da başını kaldırdı. Kadın ise köşede oturmuş, gözlerini yere dikmişti. Adam homurdandı. "Sen de bizi dövdün."

"Ee?"

Omuz silktim. "Ne yapacaktım? Size çay mı söyleyecektim?"

Adam ise gözdevirdi.

"Sizin gibileri yaşatmamak vardı da ucuz kurtuldunuz."diye homurdandım.

Polislerden biri yanımızdan geçerken bana şöyle bir baktı. Ben de ona baktım. "Memur bey."

"Efendim?"

"Açım."

Adam birkaç saniye yüzüme baktı. "Biraz daha bekle."

"Bekliyorum zaten."

"İfade işlemleri bitince."

Başımı salladım. "Peki."

Polis uzaklaşınca tekrar karşı tarafa döndüm. "Bu arada..."

İki adam da istemsizce bana baktı. "Çikolatalarımın başına bir şey gelmedi. Yatıp kalkıp dua edin bence."

Biri sinirle gözlerini kapattı. "Allah belanı versin."

Güneş gözlüğümü tekrar düzelttim. "Ben de aynı şeyi size diliyorum."

Tam arkamdan bir ses geldi. "Vera Hanım."

O sesi duyar duymaz başımı çevirdim. Avukatım nezaretin kapısının önünde durmuştu. Ayağa kalktım.

"Ne oldu?"

"Çıkıyoruz."

Gözlerim bir anda büyüdü. "Gerçekten mi?"

"Evet."

"Çok şükür." Çantamı omzuma geçirirken kırık tırnağıma son kez baktım.

"Bir daha da hastaneden kaçmayacağım."diye mırıldandım.

Polis nezaret kapımı açarken hızla kendimi dışarı attım. Avukatıma baktığımda ise karşı tarafın hâlâ gözaltında tutulacağını öğrendim.

"Vera Hanım, telefonunuz."diyip telfonumu uzattı avukat.

"Çok sağol."

Aradan geçen bir saat sonra telefonu hiç açmamış avukatımdan beni evime bırakmasını rica etmiştim. Bu süre zarfında ise arabada uyuklamıştım.

Cebimden anahtarı çıkarıp evin kapısını açınca içeri girdim. En acilinden eşyalarımı yerleştirdim. Laleleri suya koydum çikolata ve sütleri ise dolaba yerleştirdim.
Sonra duşa girdim.

Abartmıyorum tam tamına yarım saat boyunca duş aldıktan sonra kıyafetlerimi giyip saçıma havlu bağladım ve koltuğa oturdum.

Derin bir nefes verdim.

Gerçekten şans benden yana değildi. Allah'da o itlerin belasını versindi! Stresten regl olmuştum!

Şarja koyduğum telefonum aklıma gelince hemen yan taraftan telefonuma baktım. Telefonu alıp tekrar koltuğa oturdum. Kökten kapalıydı. Karışmadım. Telefonu sehpaya bıraktım ve odama ilerledim. Belim çok fazla ağrıyordu. İlaç ve yemek sonra yerdim şuan en acilinden uyumam lazımdı.

Kendimi yatağa bıraktım ve gözlerimi yumdum.

Acaba İdil ve Gökhan kaçtığımı fark etmişler midir?

Tabii ki de etmişlerdir. Ama şuana kadar pek bi hareketlilik hissetmedim. Olmasında zaten. Kimse ile uğraşacak durumda değilim. Kim ne yaparsa yapsın yeter ki bana bulaşmasın. Başka da isteğim yok. Kimse uğraşmadığı sürece zararsız biriyimdir. Bir karıncayı bile incitmem.

Uykum yavaş yavaş derinleşince bilincimi uykuya teslim ettim.

Gözlerimi yavaşça araladım. Uyuşan belime yatak çok iyi gelmişti sedyeden sonra acaba saat kaçtı? Ben kaç sattir uyuyordum? Hem daha kahvaltı bile etmemiştim.

Yavaşça doğruldum. Yastığı sırtıma dayayıp yatağın başlığına yaslandım. Birkaç saniye öylece oturdum.
Saçlarımın yüzüme düşen birkaç tutamını kulağımın arkasına attım.

Odaya baktım. Sessizdi. Fazlasıyla sessiz. Komodinin üzerinde duran su şişesine gözüm takıldı. Bir süre onunla bakıştım. "Sen niye buradasın?"

Şişe cevap vermedi. "Tamam." Bakışlarımı çevirdim.
Telefonum sehpanın üzerinde duruyordu. Ona baktım.
O da bana baktı. En azından benim kafamda.

"Seninle birazdan ilgileneceğim."

Telefon yine sessiz. "Trip atma." Elimi uzatıp telefonu aldım. Ekran kapalıydı. Güç tuşuna bastım. Ekran açıldı. Saat...

12.38.

Gözlerim biraz daha açıldı. "Ne?" Telefonu yüzüme biraz yaklaştırdım. 12.38. "Ben öğleni mi kaçırdım?"

Bir süre ekrana baktım. Sonra telefonun saatine bakıyormuşum gibi tekrar baktım. "Ben sabah yedi gibi eve geldim." Hesaplamaya çalıştım. Beynim henüz açılmamıştı. "Beş saat..."

Sonra kendi kendime baktım. "Beş saat uyumuşum."
Başımı yana eğdim. "Ben daha fazla bekliyordum."

Telefonu elimde çevirip durdum. Mesajlara bakmak aklıma geldi. Ama nedense bakmak istemedim. Telefonu tekrar sehpanın üzerine bıraktım.

Sonra odanın diğer tarafındaki sandalyeye baktım.
Üzerinde dün gece aceleyle çıkardığım kıyafetler duruyordu.

Bir süre onlara baktım. "Ne kadar dağınığım." Sonra yatağın kenarındaki çantaya gözüm ilişti. Çanta hâlâ oradaydı.

Dün gece hastaneden çıkarken içine tıkıştırdığım her şey hâlâ içindeydi.

Çantaya baktım. Çanta bana baktı. "Sen de çok şey yaşadın." Cevap yok. "Benim kadar." Bir süre sessizce oturdum.

Sonra nedensizce tavana baktım. Hayatımı düşündüm.
Daha doğrusu hayatımın neden sürekli böyle olduğunu düşündüm. Normal bir insan sabah uyanır. Kahvaltısını yapar. İşe gider. Akşam eve gelir. Belki arkadaşlarıyla buluşur.

Ben?

Hastaneden kaçıp gece yarısı sokakta koşuyordum.
Sonra üç kişiyle uğraşıyordum. Sonra karakola gidiyordum. Sonra sabahın köründe eve gelip uyuyordum. Bir de üstüne regl olmuştum. Gözlerimi kapattım.

"Offff!"diye çıkıştım kendi kendime.

Telefonu tekrar elime aldım ve şifreyi açıp ana ekrana girdim. Ama gördüğüm bildirimlerle sertçe yutkundum.

Tac Mahal'im'den +99 cevapsız arama.

Tac Mahal'im'den +99 mesaj.

Gözlerim yerinden fırlayacakmışçasına açıldı. Kaya beni mi aramıştı?

Oturduğum yerde dikleştim. Hızla mesajlara girdim ve ona ait olan bazı mesajlara baktım. Ama sondakilerini okudum.

Tac Mahal'im: Aç şu lanet telefonu!

Tac Mahal'im: Hastaneden kaçmak ne demek! Deli misin sen?!

Tac Mahal'im: Alis telefonu aç!

Tac Mahal'im: Neredesin sen?!

Tac Mahal'im: Şu siktiğimin saatinde ne belalar arıyorsun yine?!

Tac Mahal'im: Karakola düşmüşsün?

Tac Mahal'im: Karakolda ne işin var senin?!

Tac Mahal'im: Karakola düşecek kadar ne belalar almışsın başına?

Tac Mahal'im: Telefonu aç!

Tac Mahal'im: Sen gerçekten başına bela gelmeden bir gün geçiremiyor musun?

Tac Mahal'im: Adam mı dövmüşsün kızım sen?!

Tac Mahal'im: Manyak falan mısın?!

Tac Mahal'im: Gecenin o saatinde milleti dövmek ne demek?

Tac Mahal'im: Bir şey mi dediler o piçler sana?

Tac Mahal'im: Seni rahatsız mı ettiler gece gece?

Tac Mahal'im: İyi misin sen?

Tac Mahal'im: Bir şey yapmadılar dimi?

Tac Mahal'im: Mesajlara bak!

Tac Mahal'im: Rahatsız etmişler.

Tac Mahal'im: Ben şimdi onların belalarını sikmezsem banada Demirpençe demesinler!

Tac Mahal'im: Şu siktiğimin telefonuna da bak!

Gördüğüm mesajlarla derince yutkundum.

"Benim için mi bu kadar endişelenmiş?"diye mırıldandım sessizce.

Daha önce kimse bu denli endişelenmemişti benim için. İnsan bir garip hissediyordu. Bu mesajşarı gördükten sonra yıllardır yaşayamadığım tatlı bir şımarıklık yapmak istiyordum.

Çünkü hoştu. Birinin senin için endişelenmesi asla vazgeçilmez bir duyguydu. O yüzden insanlara bu duyguyu yaşatmak için karşılık beklemeden endişelenirdim.

Ama genellikle yanlış insanlara denk gelirdim.

Çünkü endişelendiğim, gerçekten güvendiğim insanlardı beni çok derinden yaralayan.

Mesela lise zamanlarında Nazlı diye bir kızla canciğer olmuştuk. Ama kendisi çok bencildi. Ben gerçekten birinin beni sevdiğini düşündüğüm için bu bencilliklerine göz yumardım.

O ise bir enayiymişim gibi kullanırdı beni.

Hiç sevilmemiş insanların kalbini kazanmak çok kolaydı, bir tebessümünü yollarsan birinin onu sevdi umuduyla, gün boyu umutlanır, neşelenirdi.

Bende öyle biriydim.

Ama sonra sevgilisi ben yere düştüğüm zaman kolumdan kaldırıp toparlanmama yardım ettiği için tüm okula beni 'Enişteci' diye yayıp, rezil etmişti.

Utangaç ve pısırık biri olduğu için Nazlıyı dövememiştim. Korkmuştum. Ama şimdi böyle bir şey yaşasaydım kızın ağzına ederdim.

Enişteci diye lakap takıp, öyle çağırıyorlardı. O zaman öyle utanırdım ki, yer yarılıp yerin içine girmek isterdim.

Ama en güzel intikamı hayat almıştı benim için. Belki bu konuda şanslıyımdır, bilemiyorum.

Nazlı şimdi köyde kocasının yanındayken ben işimde gücümde ve kendi ayaklarımın üstünde duran bir kadın olmuştum.

Hayatımdakilere yaşattığım en güzel intikam, başarımdı.

O yüzden kendimi bu denli seviyordum, iyi ki varım!

Ama gözüm bir mesaja takılınca ve oradaki bir kelimeyi okuyunca bocaladım.

Demirpençe mi?

Demirpençe de ne demekti? Soy adı falan mıydı?

Onu boş verip mesaj yazmaya başladım. Ama tam mesaj yazacakken, gelen aramayla parmaklarım duraksadı.

Tac Mahal'im arıyor...

Gözlerim kocaman açıldı. Hızla ayağa kalktım. Beni mi arıyordu? Neden arıyordu? Ne yapmalıydım? Ne demeliydim? Aramayı açmalı mıydım? Ya bana çok kızarsa? Ya bir şeyler olursa?

Telefon ısrarla çalarken yapabileceğim en saçma şeyi yaptım.

Aramayı reddedip Kaya'yı engelledim...

"Senin kadar geri zekalısı yok bu hayatta, Alis!"

Ofladım. Ellerimi saçlarıma geçirdim. Hayır yani neden engelledim ki şimdi? Mal mıydım ben?

Sonra omuz silktim. "Bana ne, canım engellemek istedi bir kere hem-"diyecektim ki diyemedim.

Tac Mahal'im kişisinin engelini kaldırdınız.

Bildirimini görene kadar.

"Laaan!" Hızla etrafıma baktım. Bu gün neydi?

Çarşamba değildi, bundan eminim. O zaman cinlerden başka kim açmıştı engeli?!

Hızla tekrar ayarlara girdim ve engel tuşuna bastım.

Ama gördüğüm yazı ile derince yutkundum.

Bu kişiyi engelleyemezsiniz.

NASIL ENGELLEYEMEM?!

Ben engellemek istiyorum, kardeşim! Size ne oluyor?!

Tekrar engel tuşuna bastım ama yine o yazı ekrada belirince ani bir tepki ile telefonun bir kısmını ağzıma atıp ısırdım sonra aklıma telefonun benim böbreğimden daha pahalı olduğu gelince hızla ağzımdan çıkardım.

"Allah'da senin belanı versin be adam!"

Kesin yine telefonuma sızdı kahrolası canavar!

Tekrar telefonumdan melodi sesi gelince arayanı adım gibi iyi bildiğim için bakmadım bile. Direkt olarak aramayı reddettim.

Bunu neden yaptığımı bile bilmiyorum! Hani neden engelledim ki mesela, manyak mıyım ben? Deli miyim?

Tekrar telefonumdan melodi sesi gelince oflaya puflaya aramayı cevapladım. Ama içimde sesini ilk defa duyacağıma dair bir heyecan kırıntısı vardı.

Diğer taraftan bir süre ses gelmedi. Bende konuşmadım. Ama sonunda onun konuşması ve sesinin bu denli yakışıklı ve erkeksi bir tonda olacağını ben bile düşünmemiştim.

"İyi misin sen?!"diye bir yükselme geldi diğer taraftan.

İçimde hafif ve nedensiz bir öfke vardı. O da uçtu gitti.
'Hadi bana eyvallah' der gibi bohçasını omzuna atıp katı misali...

Sesi tok, erkeksi, hafif sert ama bir o kadar da endişeli çıkmıştı.

Böyle bir ses vaauuuvvvv'du yani. Ve hayır, kesinlikle abartma tozu yok.

"Cevap versene."diye nazikçe (!) uyardı.

Bu yükselişi nedeniyle sesi falan siktir ettim. Sonra etkilenirdim sesine. Şuan kavga etmek gibi önemli konular vardı.

"Ne var be! Ne arıyorsun iki saattir? Başım şişti!"

Kaya bir dakika beklemedi bile. Sesimi duyduğu için etkilenme değerlendirmesi bile yapmadı.

"Neden arıyorum acaba?"diye sinirle konuştu. "Hastaneden kaçmak ne, kızım, manyak mısın sen? Deli falan mısın?"

Dudaklarımdan bir 'Hah' nidası döküldü. "Sana ne be! Vermişsin emirleri doktorlara neymiş efendim, 'benim iznim olmadan çıkamazmışmış' al bak nasıl çıktım oradan. Emir vermeyi kes, tamam mı?!"

Karşı taraftan bir süre ses gelmedi. Biraz bekledi, sonra derin bir nefes verme sesi geldi. "İyi misin şuan?"dedi sadece.

Az öncekine göre daha şefkatli çıkmıştı sesi. Hafif bocaladım ama hemen toparlandım. "Hı hı, iyiyim."diye mırıldanabildim.

"Aramaları niye açmıyordun? Erken çıkmışsın karakoldan."dedi aynı şefkat dolu ses.

Yavaşça yatağın bir köşesine oturdum ve başımı sola eğdim. "Uyuyordum, telefon kapalıydı."

İçli bir nefes sesi geldi tekrar kulağıma. "Meraktan geberdim. Bir şey oldu mu diye düşünmekten geberdim. Sakın bir daha kaçma fantezilerini uygulamaya kalkışma. Ayrıca o emri sana değil, doktorlara verdim."dedi. "Dua et başına bir şey gelmedi, yoksa sana bir şey olsaydı sakin kalamazdım, Alis."

İlk defa bu kadar uzun bir cümle kurmuştu. Hem anlayamadığım bir konu vardı. Neden bu denli meraklanmıştı benim için?

Ben onun için neydim ki? Daha yüz yüze bile gelmemiştik. Mesajdan öteye gitmemiştik. Ama o sanki yıllardır beni tanıyormuş ve ona göre davranıyormuş gibiydi. Anlayamıyordum. Hiç bir insan bu kadar çabuk bir sürede bir birine bağlanmazdı.

Hatta öyle ki bir sürü parasını benim için kullanmıştı. Bu devirde para önemliydi, para bencillik, nankörlük getirirdi. Ama o hiç düşünmeden parasını benim için harcamıştı. Bu bence bağlanmanın en büyük kanıtıydı.

Bu kadar sakin kalamazdım da diyordu hem. Başıma bir şey gelseydi ne yapardı ki? Neden bu denli konuşuyordu benimle? Aklımı başımdan alıyordu, yalan yoktu. Ama bu kadar çabuk bağlanmasını kavrayamıyordum. Yoksa gözümü mü boyamaya çalışıyordu, hiç bilmiyordum.

Sadece derinlerden bir ona içtenlikle güvenmemi ve yalnızca onun yanında tatlı, hafif şımarık olmamı istiyordu. Sadece ona sığınmamı ve onun yanında soluklanmamı istiyordu. Bu sese de anlam veremiyordum. Çünkü hislerim kuvvetliydi.

Ama içimdeki o hisi mi dinlemeli yoksa bu iletişimi sadece mesajlar üzerinden kurup daha ileriye mi gitmeli, hiç bilmiyordum. Sanki seçenek vermişlerdi, bir taraf cennet iken diğer taraf ise hiçlikti. Cehennem bile değildi. Yoğun bir hiçlik ve giderilmemiş özlem duygusuydu.

Ama benim yüreğim çok alelaceci bir tavırla cenneti seçiyordu sanki. Onu istiyordu, ondan yanaydı.

Ama onun yüzünü bile görmemişken her şeye anlam yüklemem garipti. Ama öyle ya; Bu hayatta bazen insan, hiç tanımadığı birinin yanında kendini yıllardır tanıyormuş gibi hissedebilirdi.

Belki de mesele tanımak değildi.

Belki mesele, bir insanın sana kendini ne kadar güvende hissettirdiğiydi. Ben Kaya'nın yüzünü bilmiyordum. Geçmişini bilmiyordum. Bana neden bu kadar sahip çıktığını bilmiyordum.

Hatta soyadının Demirpençe olduğunu bile daha yeni öğrenmiştim.

Ama sesini ilk defa duyduğum şu birkaç dakika içinde bile içimde tuhaf bir şey oluşmuştu. Sanki uzun zamandır aradığım bir sesi sonunda bulmuşum gibi.
Ve bundan korkuyordum.

Çünkü insan bazen birine güvenmekten değil, o güvenin elinden alınmasından korkardı. Ben daha önce birilerine güvenmiştim. Sonunda elimde kalan şey, kendime verdiğim sözler olmuştu.

Şimdi ise karşımda, beni tanımadan önce bile merak eden, hastaneden kaçtığım için öfkelenen, başıma bir şey gelmesinden korkan biri vardı.

Belki çok erkendi.

Belki de ben yine her şeyi fazla büyütüyordum.
Ama bildiğim tek bir şey vardı. İnsan bazen hayatına giren birini tanımadan önce bile, onun yanında kalbinin sesini duyabiliyordu.

Ve benim kalbim o an, ilk defa susmuyordu.
Sanki tek bir şey söylüyordu.

Belki de bazı insanlar hayatına geç kalmaz. Tam zamanında gelir.

《~~~~~~~》

Selamlar

Bölüm nasıldıı

Oy verip yorum yapmayı unutmayınn