SÜRGÜN kitap kapağı

3. bölüm / 4

SÜRGÜN

2. Frezya

Vaveyla Yazarı: Melonistik

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 2. Frezya

2.
Frezya
Mabel Matiz, Evgeny Grinko - Vals
" Keşke tanımasaydım seni demiyorum,
Ama keşke tanıdığım gibi kalsaydın." - Küçük İskender

11 yıl önce,
Yediğim tokadın yeri hâlâ sızlıyordu. Artık sadece psikoljik olduğunu biliyordum bu acının ama acıyordu işte.
Eğer çok yaramaz bir çocuk olsaydım ya da ailemi utandırsaydım yine böyle acır mıydı canım bilmiyorum ama hasta olarak girdiğim sınavda üçüncü olduğum için yediğim bu tokat çok acıtıyordu.
Tüm gece uyumamıştım. Sabah kalktığımda yüzüm kızarmış olmasın diye de ağlamamıştım. Tüm gece pencerimin önünden geçen arabaların sesini dinlemiş, içindekilerin hayatlarını hayal ederek yatıştırmıştım kendimi.
Babam görev için birkaç gün önce gitmişti. Ne zaman dönerdi bilinmezdi. Bu yüzden annemle ne kadar yalnız kalacağımızı da bilemek korkutuyordu beni. Sürekli bir ip üzerinde yürümek gibiydi onunla yalnız olmak. Ayağın boşa düşerse sen düşmeyecek olsan bile bileğini çeker düşürür seni. Sonra tekrar kalkmanı emrederdi. Kalkıp en baştan başlamanı.
Babam varken ise kalın bir duvar üzerindeydi adımlarım. Daha güvenli, biraz daha kolay yürümesi. Annem babamdan çekindiği için değildi güvenliğim. Babam her adımımda beni desteklediği, düşmemi değil o duvarın üzerinde dans etmemi istediği içindi.
Annem de seviyordu beni, biliyordum. Kulağa öyle gelmese bile seviyordu beni. Sadece, sevdiğini göstermeyi bilmiyordu. Sadece, hep en iyisini istiyordu. Hep en iyisi...
Bazen olamazdınız.
Bu annem için geçerli bir cümle değildi.
Adım seslerini duyduğumda çoktan kalkıp yatağımı toplamıştım. Kırgınlığım geçmemişti , geçip geçmemesi de çok önemli değildi. Ben alışmıştım. Zaman akmaya devam ediyordu, güneş gökte yükselmeye devam ediyordu. Bugün yeni bir gündü ve dün artık geçmişti.
Ütülü formalarımı kırışmamalarına özen göstererek giydim. Belime uzanan sarı saçlarımın bir tutamını arkada birleştirdim ve bir kurdeleyle sabitledim. Kızarmasını engelleyemediğim mavi gözlerime aynada öylece bakarken odamın kapısı açıldı ve kız kardeşim, " Günaydın ablacığım!" Diye neşeyle girdi. Onu gördüğüm an yüzüme bir tebessüm yerleşti. Üzerinde beyaz mickey mouselı pijamaları, tıpkı babamınkiler gibi olan parlak kahverengi saçları ve uykudan yeni uyandığı belli olan biraz şiş sevimli suratıyla hoplaya zıplaya bana doğru gelirken dizlerimin üzerine çöktüm. Kollarımı ona açtığımda minim kollarını hemen boynuma sardı.
Karışmasına rağmen çok güzel olan saçlarını severken, " Günaydın gün ışığım." Dedim. Kendini geri çekti heyecanla ama hâlâ elleri omuzlarımdaydı. Benim de kollarım beline sarılıyken, " Abla, biz bugün geziye gidecekmişiz biliyor musun?" Diye şakıdı. Heyecanı yüzümdeki gülümsemeyi büyütürken merakla kaşlarımı kaldırdım. " Nereye gidecekmişsiniz?" Diye sorduğumda olduğu yerde zıpladı ve zaten kocaman olan koyu kahve gözleri daha da açarak, " Selalaya!" Dedi.
Kahkaha atmamak için kendimi tutarken belinden çektiğim elimle yüzüne düşen bir tutamı kulağının arkasına sıkıştırdım. " Selala değil kız, şelale o!" Dediğimde önce kendisinin ne dediğini düşünerek kaşlarını çattı ama sonra o da gülmeye başladı.
Kıkırdamalarımız odayı doldururken ayaklarım ağrıdığı için ayağa kalkmıştım ki kapıda yüzünde gülümsemeyle bizi izleyen annemle göz göze geldim. Anında gülümsemesi yerini her zamanki biraz sinirli ifadeye bıraktığında kendimdem şüphe ettim. Ama üzerinde çok durmadım.
" Günaydın anne." Dedim benim de gülüşüm solarken. Annem ise bakışlarını benden çekip hemen önümde duran kardeşime çevirdi. Kaşları daha çok çatıldığında koruma iç güdüsüyle elimi omuzlarına yerleştirdim. " Daha üzerini bile değiştirmemişsin Belçim. Geç kalacaksın !" Dedi. Babam ve ben kız kardeşime Parla derdik ama annem Belçim demekte ısrarcıydı.
Belçim ona doğru oflayarak yürümeye başladığında bir yandan da " Gidiyorum anne!" Diye söyleniyordu. Benim odamdan tamamen çıktığında annemin yanından geçip kendi odasına gitti.
Tekrar baş başa kaldığımızda tedirginlikle parmaklarımla oynamaya başladım. En sonunda cesaretimi toplayıp, " Anne, " dediğimde kabul etmek gerekirse ben de ne diyeceğimi kestiremiyordum. Annem de beni bu yükten, " Çantan hazır mı?" Diyerek kurtardı. Başımı öne eğip, " Hazır, " dedim.
" Ödevlerini bitirip çantana koydun mu?"
" Evet, anne."
" Gel hadi kahvaltını yap. " dedi ve arkasını dönüp gitti. Bakışlarımı gittiğine emin olduktan sonra kaldırdım. İçi boş sohbetimizin arkasından kalan boşluğa birkaç saniye öylece baktım. Ardından derin bir nefes alıp arkasından mutfağa gittim.
🍊
Okulda inanılmaz sosyal olduğum söylenemezdi. Herkesle sohbet edebilirdim ama sadece Gülse ile yakındım. Başka da kimseye ihtiyaç duymuyordum açıkçası.
Ta ki o güne kadar.
Okula geldiğimden beri biraz dalgındım ama bunu fark etmek için beni çok dikkatli incelemeliydiniz ve sınıftaki kimse bunu yapmazdı.
Türkçe dersindeydik ve öğretmenimiz kitaptaki bir metni deftere yazmamızı istemişti. Kendimi yazmaya o kadar kaptırmıştım ki içeriye giren rehberlik öğretmenini fark etmemiştim bile. Cam kenarında oturduğum için herkes ayağa kalktığında benim gözükmem imkansız oluyordu.
Birilerinin konuştuğunu duyuyordum ama şu an yazdığım metinden önemli gelmiyordu. Yazdığım paragrafı bitirip bir sonrakine geçmiştim ki bir anda duyduğum sözcükler ile kafamı kaldırma gereği hissettim. Usulca bakışlarımı defterden çekip rehberlik öğretmenime çevirdiğimde güler yüzlü, upuzun bir kadın olan rehberlik hocamız, " Ankara'dan Antalya'ya yeni taşındı arkadaşınız ," demişti.
Ankara'dan taşınmış. Hiç deniz görmemiş miydi yani?
Gözlerim, kömür siyahı olan gözlerini meraklı ancak bir o kadar da umursamaz bir şekilde etrafta gezdiren , en az gözleri kadar siyah saçları ve tamamen tezat bir şekilde bembeyaz tenli çoçuğa kaydı. Boyu yaşıtlarımıza göre oldukça uzun olan çocuğa bakarken içimde bir his canlandı.
Çok iyi gözlem yapardım. Henüz beşinci sınıftaydım ama yine de bir kişiyi, büyük veya küçük fark etmeksizin, analiz etmek için saatlere ihtiyacım yoktu. Bakışlarından ve hareketlerinden birkaç dakika içinde anlardım.
Ve ismini bile bilmediğim bu çocuğu gördüğüm an heyecanlanmıştım. Bu çocukla arkadaş olabilirdim. O, o beni anlayabilirdi. Gülse'ye anlattığımda genelde beni güldürerek kafamı o anlığına dağıtırdı ve bu beni çok mutlu ederdi. Ama bu çocuk farklıydı. Bakışlarından belliydi.
Gözler ruhun aynasıdır derlerdi. Gerçekten de öyleydi.
Onun simsiyah gözleri bile ruhunu olduğu gibi gözler önüne seriyordu.
Üstelik bakışlarında bir şeyler tanıdıktı. Bir şeyler benzerdi.
Gözlerindeki o şey her neyse kendimden biliyordum. Kendimden tanıyordum.
Ama ne olduğunu henüz çözemezdim.
Tanıştırma faslı bittikten sonra rehber öğretmenimin bakışları beni buldu. Öğretmenimden izin isteyerek beni yanına çağırdığında çocuk falan tamamen aklımdan çıkmış yerini tamamen telaş almıştı. Öğretmenimin peşine takılıp ilerlerken kapıyı benim için açtı. Çıkmadan önce gördüğüm son şey ise yeni gelen çocuğun hemen arkama oturmuş olmasıydı.
Rehberlik odasına girdiğimizde öğretmenim oturana kadar ayakta bekledim. Öğretmen , " Otursana Hilal'ciğim." Dedi nazik bir şekilde, sonra hemen ağzını kapatıp telaşla, " Ben Hilal dedim ama hangi ismini kulanıyordun tatlım?" Dediğinde içten ve biraz da utangaç bir gülümseme yerleştirdim dudaklarıma, " Önemli değil ama Burçin'i tercih ederim."
Öğretmenim anlayışla başını salladı ve artık konuya girdi. “ Evet Burçin, derslerine düşkün olduğunu biliyorum. Merak etme seni fazla tutmayacağım tatlım. Az önce gördüğün arkadaşının, Karan’ın yanında olmanı istiyorum senden. ” Demek ismi Karan’dı. Ona daha uygun bir isim olamazdı. Kafama takılan şey ise öğretmenimin neden özellikle benim onun yanında olmamı istediğiydi.
Yüzümdeki ifadeden şüphelerimi anlamış olacaktı ki, “ O sizin sınıfınızdaki erkeklere göre çok durgun Burçin. Ve bu yüzden yalnız kalmasından korkuyorum. “ söylemek istediği bir şeyler daha var gibiydi ama emin olamıyordu da. En sonunda verdiği sıkıntılı nefesten söylemeye karar verdiğini anladım. “ Şimdi söyleyeceğim şey aramızda kalsın tamam mı canım?” başımı olumlu anlamda salladığımda içimdeki heyecan daha da artmıştı.
“ Karan babasını çok yakın bir zamanda kaybetmiş. Babası,” bakışlarını benden kaçırdı, “ Babası şehit düşmüş.” Dediğinde benim de bakışlarım öne düştü. Kalbim acıyla kasılırken kendimi onun yerine koymaktan alıkoyamadım.
Ve bu canımı daha çok acıttı.
Rehberlik odasından çıkarken başımı yerden kaldırmadım, hatta sınıfa girdiğimde bile. Acısını düşünemiyordum bile. Üstelik düşünmek istemiyordum çünkü babam her göreve gittiğinde bunu düşünmekten uyuyamıyordum.
Ona acımak da istemiyordum ama kendime engel olamıyordum. Göz göze geldiğimizde ya da sadece onu gördüğümde bile ağlamak geliyordu içimden. Ne zaman konuşmak istesem boğazıma bir yumru oturuyordu.
Rehberlik öğretmeni o gün beni yanına çağırıp bunları söylemeseydi belki de bu kadar zorlanmazdım onunla konuşmakta ama olan olmuştu bir kere. Gelmesinin üzerinden neredeyse iki hafta geçmişti ancak hâlâ onunla tek bir kelime bile etmemiştim. Üstelik babamın da henüz dönmemiş olması her şeyi daha da zorlaştırıyordu.
Kulüp dersinde dans öğretmenimiz gelmemiş olsa bile odaya gelmiştim ve hemen çantamı yere atıp aklımın içinde çalan şarkının ritmiyle salınıyordum. Gözlerimi kapatıp karşımda bir partnerim varmışçasına yaptığım valse kendimi o kadar kaptırmıştım ki ne zilin çaldığını ne de kapının açıldığını duymuştum. Sağa, yana, geri ve ileri…
Bu şekilde tamamladığım son turun ardından nefes nefese gözlerimi araladığımda aynalı odayı aydınlatan tek ışık pencereden sızan güneşin son ışıklarıydı. Geç kalmanın verdiği telaşla arkamı dönmüştüm ki köşede öylece beni izleyen Karan’la göz göze geldim.
Olduğum yerde donakaldığımda, “ Ne işin var burada?” dedim. O da olduğu yerde durmaya devam ediyordu sadece önünde bağladığı ellerini çözmüştü. “ Çok güzel dans ediyorsun.” Dedi. İltifatı karşısında yanaklarım ısındığı için gözlerimi kaçırdım. “ Teşekkürler,” diyebildim zorlukla.
Ona bakmamaya devam ediyordum ki tam karşımda durduğunu hissettiğimde utanmam geçmemişti ama kabalık etmek istemediğim için ona çevirdim mavi gözlerimi. Benden uzun olduğu için başımı kaldırmak zorunda kalmıştım. Elini bana doğru uzattığında, “ karan ben,” diyerek tanıttı kendisini. O da benim ismimi biliyordu ama daha önce hiç konuşmadığımız için kendisini tanıtma ihtiyacı duymuştu. Elini sıkarken, “ Burçin,” dedim ben de. Elimi geri çektiğimde onun eli hala havada ve siyah gözleri gözlerimdeydi.
“Benimle dans eder misin Burçin?” dediğinde şaşırmıştım. Gözlerim hayretle açılırken boş bulunup, “Sen vals yapmayı biliyor musun?” dediğimde yüzünde hafif bir tebessüm oluşturdu sorum. “Annem öğretmişti.” Dediğinde yüzündeki ifadeye rağmen hüzünlendiği belliydi. Ona kötü hissettirdiğim için kendimi daha da kötü hissederken tam elini çekmeye yelteniyordu ki öne atılıp tuttum.
Gözleri önce ellerimize ardından da bana ulaştığında ben de gülüyordum artık. “Seninle dans ederim Karan.” Dedim düşünmeden.
İlk kez gözlerime baktığı andı bu. Gerçekten gözlerimin içine baktığı ilk an...
🍊
11 yıl sonra
Saçlarına ne yaptın portakal çiçeği?" Burun burunaydık. Kokusu kokuma, kalp atışları kalp atışlarıma karışıyordu. Elleri saçlarımdaydı, gözlerim yüzünde.
Sanki her şey aynıydı. Sanki o hiç gitmemişti. Sanki biz hiç büyümemiştik. O benim liseli sevgilimdi sanki. En yakın arkadışımdı hâlâ...
Değildi. Hiçbiri değildi. Hiçbir şeyim değildi.
Sadece bir katildi.
Gözlerimin önünde öldürmüşlerdi o adamı.
Kömür karası gözlerini saçlarımdan çekip yüzüme çevirdiği esnada gevşemiş olan tutuşunu fırsat bilerek elimi kurtardım ve yüzüne sert bir tokat attım. Başı omzuna düştüğünde omzuna ellerimi yaslayıp tüm gücümle ittirdim. Birkaç adım geri sendelediğinde hiç vakit kaybetmeden tekrar koşmaya başlamıştım ki kolumdan tutup beni kendine çekti ve bu sefer bütün ağırlığını üzerime verek beni duvarla arasına sabitledi. Üstelik elimi de aramızda sıkıştırmıştı, ne kadar debelensem de kurtaramıyordum.
"Bırak beni!" Diye bağırdım hâlâ debelenirken ama bırakmıyordu. Halbuki çok zor değildi onun için.
Karan bırakır giderdi. Burçin geride yollarını gözlerdi.
" Bırak beni! Çek ellerini üzerimden!" Diye tekrar çığlık attığımda, " Burada kimse duyamaz seni, boğazını acıtma boşuna." Dedi oldukça sakin bir tonda.
Dalga mı geçiyordu şu an?
Bir an debelenmeyi bırakıp sinirle ve hayretle baktım gözlerine. Rahatlığı mimiklerine de yansımıştı. Öyleyse ben de aynı şekilde davranacaktım.
" Ne yapacaksın bana ?" Çenemi kaldırdığımda " Esir mi alacaksın yoksa onun gibi öldürecek misin beni de ?" Dedim. Kaşları hafifçe çatıldığında ağzını aralamıştı ki ondan önce davranıp, " Ben olsam öldürürüm beni. Eğer beni esir almak gibi bir aptallık yapacak olursan kaçacağımdan hiç şüphen olmasın. Hatta işime bile gelir, direkt yakalanırsın. Ve beni öldürmezsen yarın gözlerini demir parmaklıklar ardında açacağın gerçeğine de hazırla kendini." Dediğimde gözleri çözemediğim bir şekilde bakıyordu gözlerime ve hiç çıt çıkarmıyordu. Kaşları çatıktı hâlâ ama kesmiyordu lafımı. Sadece izliyordu. Sadece dinliyordu ama bıkmış değildi. Özlemiş miydi? Hakkı mı vardı özlemeye?
Senin var mı Burçin görür görmez değişen her bir özelliğini fark etmeye?
" Devam et." Dedi . Sert duruşu çatlamıştı bir anlığına fakat hemen topladı duruşunu.
İçimdeki sinir artarken, " Az önce bir adamı öldürmemiş gibi sakin olmamalısın!" Diye haykırdım yüzüne, " Sen bir katilsin ve şu an kirli ellerinin elimin üzerinde olması bile midemi bulandırıyor!" Diye bağırmaya devam ederken elektrik çarpmış gibi çekti elini elimin üzerinden ve uzaklaştı benden.
Ama kıpırdayamadım olduğum yerden. Nefes nefese yaslandığım duvarın önünde dikilmeye devam ettim. Haklıydım söylediklerimde niye acımıştı kalbim yine?
Zorlukla yutkunduğunda göz ucuyla ellerine baktı. Ardından daha fazla görmek istemedi ve yumruk yaparak cebine soktu.
Diğer elinde ise telefonum vardı.
İleri atılıp, " Ver şunu!" Dediğimde kolunu geri çekti. Sinir krizi geçirmenin eşiğindeydim ve şansını çok zorluyordu. " Ver şunu!" Diye tekrar ettiğimde, " İşim bitince vereceğim merak etme. " dedi. Artık o da gerilmeye başlamıştı. Ben onu görmenin verdiği şaşkınlıkla fark edemesem de o en başta telefonumu almış ve hem aramayı hem de videoyu kapatmıştı.
Son gördüğüme göre oldukça belli olan yüz hatlarına dikkat etmemeye çalıştım ama istemsizce kaymıştı gözüm.
Salak Burçin.
Gözlerimi sımsıkı yumdum, " Son kez söylüyorum. Ya öldür beni ya da ver şu telefonumu." Dediğimde artık o da kontrolünü kaybetmiş olacak ki, " Bir daha sakın bana seni öldürmemi söyleme!" Dediğinde kömür gözlerine ateş bulaşmıştı. " Şimdi, buradan gidiyorsun. Gördüğün her şeyi unutuyorsun. Ben de yarın sana telefonunu gönderiyorum. Anlaşıldı mı?" Kaşları iyice çatılmıştı. Ben de onun gibi çattığımda, " Hayır. Ben telefonumu alıp buradan defolup gidiyorum ve sen de hak ettiğin yere yani hapse gidiyorsun ve bir daha ne karşıma çıkıyorsun ne de bana bir şey gönderiyorsun." Derken her bir kelimemde daha çok kasılmıştı çenesi, daha çok belirginleşmişti alnındaki damarlar.
" Burçim!"
" Burçin!" Diye bağırdım onun kısık tutmaya çaba sarf ettiği sesine tezat. " Benim adım Burçin!"
Tam o sırada sokağın başındaki çıkıştan iki adam bize doğru koşmaya başlamıştı. Gözlerimi tekrar Karan'a çevirdim. Yine anlayamıyordum bakışlarından . Unutmuştum sanırım. Ya da o değişmişti.
O değişmişti. O çok değişmişti.
Adamlar yanımıza vardığında ikinci bir şok dalgası yakaladı beni.
Dün çarptığım çocuk şu an tam karşımda duruyordu. Beni kurtaran oydu, arkama geçip beni esir alan adamı vuran oydu. Hatırladığım an boynumdaki küçük kesik sızladı ama umursamadım.
Gözlerim hayretle açılırken, " Sen," demiştim ki Karan ona telefonumu uzattı. " Hallet." Dedi sadece ve adam onaylar biçimde başını salladı ardından da öne eğdi ve bana bakmadı.
Sinirlerim iyice bozulduğu için güldüm istemsizce, " Nesiniz siz teşkilat falan mı?" Dediğimde Karan'ın hemen yanında duran ve bomboş gözlerle bana bakan adam, " Sana ne?" Dediğinde göz devirdim istemsizce.
Son kez Karan'a bakarak, " Vazgeçtim." Dedim. Anlamayarak bana baktığında, " Telefon da kalsın sende. Tek isteğim bir daha asla görmeyeyim seni. Ve, " dediğimde işaret parmağımı tehditkar bir şekilde yüzüne doğrulttum. " Bir daha sakın bana herhangi bir şey gönderme." Dedim tıpkı onun gibi.
" Ne diyorsun ya sen?" Dediğinde yüzümü buruşturarak, " Fare deliğine dön ve burnunu dışarı çıkarma diyorum." Diyerek ona son kez baktım.
Ardından arkamı dönüp hızlı adımlarla geride bıraktım her şeyi.
Hayır sadece fiziksel olarak geride bıraktım.
Saniyesinde gözlerimden yaşlar boşalmaya başladığında koşmaya başladım. Çok hızlı koşarsam unuturum gibi geldi. Çok hızlı koşarsam gözleri gider gözümün önünden gibi geldi. Çok hızlı koşarsam kalbim onun yüzünden değil sadece koştuğum için böyle çarpar diye kandırmak istedim kendimi.
En sonunda takılıp yere kapaklandığımda ellerimi son anda yaslamıştım yere. Ağlamam daha da şiddetlenirken çok fazla duyguyu aynı anda yaşıyordum içimde. Korku, endişe, öfke, nefret, özlem, acı, heyecan...
Ama en çok acı.
Çok canım acıyor. Çok acıyor. Sanki vurulan bendim ama ölemiyordum. Kan kaybediyordum ama kimse görmüyordu.
O adamın bedeni gözümün önünden silinmedikçe daha çok ağladım.
Karan'ın o adamı tehdit edişleri aklıma geldikçe daha çok ağladım.
Boğazımdaki bıçağı düşündükçe, ölümün nefesini hatırladıkça daha çok ağladım.
Onu gördüğüm için daha çok ağladım.
Büyürken yaşadıklarını düşündükçe o kadar çok ağladım ki nefes alamadım bir an.
Canım çok acıyordu ve ne yapacağımı bilmiyordum.
Bir çocuk parkındaydım. Ne kadar kaldım orada, düştüğüm yerde bilmiyorum. Ama en sonunda biraz sakinleştiğimde zorlukla doğruldum. Gözlerimi elimin tersiyle sildim.
O senin bildiğin, tanıdığın, sevdiğin adam değil. O bir katil. Sadece bir katil. Bak bakışlarını bile anlayamadın. Ancak bir yabancının bakışlarını çözemezsin. O bir yabancı.
Yabancı olması neden bu kadar acıtıyor?
Hayır. Acıtmıyor. Acıtamaz.
Sımsıkı yumduğum gözlerimi açıp yere baktım. Ellerim, bacaklarım içine düştüğüm çamura bulanmıştı ama umursamadan bir kez daha ellerimi bastım çamura ve zorlukla da olsa ayağa kalktım.
Yine kimse uzatmadı bana elini ve yine ben kendim kalktım düştüğüm yerden.
Düşürene kızdım fakat artık susmayacaktım.
Söz benim ağzımdan bir kere çıkardı. Benim sözüm kendime kanundu.
Gözlerimdeki yaşa dokunmadım, çamurlarımı silmedim. Bir kez daha düşünmedim ve doğrudan biraz ileride olduğunu bildiğim karakola yürümeye başladım.
Başlarda dengemi sağlayamadım ve birkaç kez tökezledim ama hedefimden şaşmadım. Karakolun kapısına ardından da bana bakan tüm gözlere rağmen içine girdim asla eğmedim çenemi.
Yanıma hemen iki polis memuru geldi ve beni onlara göre daha yaşlı olan amirlerinin masasına götürdüler. İkisi de aynı anda ortadan kayboldu ardından tekrar geldiklerinde birinin elinde ıslak mendil ve battaniye diğerinin elinde ise su vardı. İlk olarak suya atılıp büyük yudumlarla içerken amirleri de sabırla beni bekliyordu.
Suyu dudaklarımsan çekip masaya bıraktıktan sonra ikisine de tesekkür ettim ve saçları beyazlamış amire döndüm.
Bir yandan ıslak mendille kollarımı silerken bir yandan da olanları anlattım adama. Adının Vasfi olduğunu öğrendiğim amir ben bitirdikten sonra, " Vuran ya da vurulan şahsı tanıyor musun peki?" Demişti ki az önce bana su getirem memur tekrar yanımızda belirdi ve heyecanla, " Amirim bölüyorum ama aradığımız çete reisi iki arka sokakta ölü bulunmuş." Dediğimde bakışlarım anında ona döndü.
İki arka sokak.
O adamın beni esir aldığı yer.
Vasfi amir de anında ayaklandı, " Çocukları kaçırıp satan kansız mı?" Dediğinde dudaklarım aralandı hafifçe. O adam çocukları mı kaçırmıştı, bir de satıyor muymuş?
Neyin içine düşmüştüm ben?
Polis memuru kafasını sallayıp onaylayınca Vasfi Amir'in bakışları da bir an bana kaydı. Kafasında bir şeyleri tarttıktan sonra tekrar memura dönüp, " Fotoğrafını getir adamın." Dediğinde memur sorgulamadan arkasını dönüp iki masa ileriye gitti ve dönüğünde elindeki kağıdı hızla amire uzattı. Vasfi amir de biraz çekinerek kağıdı bana uzattığında zorlukla yutkundum ve kağıda uzandım.
Kağıda baktığımda ise sanki o bıçak tekrar boğazıma yaslandı ve sanki o pisliğin nefesi tekrar enseme vurdu.
Bu oydu. Kağıttaki resim beni esir alan adama aitti.
Sonuna kadar açılmış gözlerimi fotoğraftan çekemezken ikisi de anlamıştı bu adam olduğunu ama yine de, " O mu?" Diye sordular. Dudaklarımı cevap vermek için açtım ama sesim çıkmadı. Dünya biraz kararırken duyabildiğim son şey memurun, " Hanımefendi, boynunuz kanıyor." Dediğiydi. Ardından karanlık daha da büyüdü ve beni tamamen yuttu.

🍊
Göz kapaklarım birbirine yapışmıştı sanki. Ne kadar zorlasam da açamıyordum. Etrafta bir parlaklık hissediyordum, bir cihazın sesi ama ne tam olarak ne olduklarını anlayabiliyor ne de gözlerimi açıp bakabiliyordum.
En sonunda vazgeçip tekrar beni içine çekmek için bekleyen uykuya dalacaktım ki bir kapı açılıp kapanma sesi doldu kulaklarıma. Bu sefer gözlerimi aralamayı denediğimde başarmıştım. Görüntünün netleşmesi için birkaç kez gözlerimi kırpıştırdıktan sonra artık nerede olduğumu ve içeri girenin kim olduğunu net bir şekilde anlamıştım.
Hastanedeydim. Karakolda bayıldıktan sonra beni buraya getirmiş olmalılardı ve yanımda da Gül vardı.
Bir dakika.
Gül nereden çıkmıştı?
Gözlerimi sinirle yumdum tekrar. Karan haber vermişti!
" Burçin, iyi misin canım, dur ben bir doktor çağırayım," diyerek telaşla dışarı koşuşturan Gül'ün arkasından öylece bakakaldım.
Tavana baktım. Tekrar aralık kapıya baktım. Tekrar tavana baktım.
Yaşananlar gerçekti. Oysa rüya olmasını nasıl deli gibi isterdim.
Nereden mi emin olmuştum gerçek olduklarına.
Kapımın önünde iki tane polis memuru bekliyordu. Benim ne işim olurdu polisle!?
Olmuştu işte. Olmaz dediğim her şey oluyordu. Mesela o geri dönmüştü. Üstelik bir adamı öldürtmüştü!
Gül ve peşinden doktor ve bir polis girdiğinde bakışlarımı tavandan çekip onlara döndüm. Orta yaşlı doktor beni süzerken uzun koyu kahve saçlarını önlüğünün cebinden çıkardığı tokayla sımsıkı topladı. Yakasındaki gözlüğü de gözlerine geçirdiğinde sonunda bakışlarını benden önünde duran kağıda çevirmişti. " Nasıl hissediyorsun kendini?" Dedi bakışlarının aksine yumuşacık bir sesle.
"Yor," demiştim ki çatal çatal çıkan sesimden dolayı kaşlarımı çattım. Boğazımı temizledikten sonra bir nebze daha düzelen sesimle, " Yorgun," dediğimde kağıtları yatağın ucundaki ince masaya bıraktı.
" Gayet normal Burçin. " Derken hemen yanımda bitmişti. Eldivenli eli çenemi varla yok arası tuttu ve hafifçe sağa yönlendirdi. Ona karşı gelmeyip başımı sağa yatırdığımda boynumda ince bir sızı hissettim. O pisliğin bıçağı yasladığı yerdeki yaraya pansuman yapılmıştı sanırım ben baygınken ve doktor hanım sargıyı açana kadar bu tamamen aklımdan çıkmıştı.
Sargı bezini kapatıp birkaç kontrol daha yaptıktan sonra, " Yaran kötü durumda değil, başka bir sorun da gözükmüyor. Kendini iyi hissettiğinde ifadeni verip taburcu olabilirsin," demişti ki anında köşede duran polise dönerek, " Hemen, hemen şimdi verebilirim." Dedim.
Hepsinin ağzı söylediklerim karşısında açık kalmıştı. Doktor hanım, " Burçin Hanım biraz dinlenmeniz gerekiyor, " dedi fakat ben bakışlarımı polisten çekmiyordum. " Ben gayet iyiyim, bir an önce ifademi verip eve gitmek istiyorum." Diye karşı çıktığımda bu sefer Gül, " Ama Burçin," diyerek lafa başlamıştı ki bir anda bakışlarım ona döndü. " Burada olduğumu nasıl öğrendin?" Diyerek sözünü kestiğimde bir an afalladı ardından bakışları benimle polis arasında gidip gelirken, " Sen mesaj attın ya, " dedi.
İşte şimdi bittin Kibritçi!
Dudaklarım usulca kıvrılırken Gül 'ün yüzünde bu gülüşün altından yatanlardan hiç memnun olmayan bir ifadesi vardı. Ama ben memnundum. Hem de çok.
" Yapalım şu işi." Dediğimde polis memuru başını sallayıp çıktı. Doktor Hanım'a teşekkür ettikten sonra o da çıkmıştı.
Odada Gül'le yalnız kaldığımız an Gül hevesle ne olduğunu soracaktı ki polis memuru yanında bir ekip arkadaşıyla geri döndü.
Gül'e dönerek, " Her şeyi anlatacağım sana," dediğimde biraz öne eğildi ve, " Tabii ki anlatacaksın yoksa çatlatacağım meraktan!" Dedi . Ardından başımın üzerine bir öpücük bırakıp, " İyisin değil mi Burçin?" Diye sordu ciddileşerek..
Başımı olumlu anlamda salladım. " Olacağım canımın içi, olacağım." O da başını salladı ve olabildiğince yavaş adımlarla odadan çıktı. Hatta bir ara kalmayı teklif edecekti ki üçümüzün de dik bakışlarına maruz kalınca susup kapıyı kapatmak zorunda kaldı.
Her şeyi en baştan bütün detaylarıyla anlattıktan sonra sıra bayıldığım için cevabını veremediğim soruya gelmişti.
" Peki şüpheli gördüğünüz bir isim var mı?"
Karşımdaki kadının büyük kahverengi gözlerine bakarken bir an yutkunamadım. Doğru olan bu Burçin. Öldürülen adam bir suçlu ama ona cezayı kesmek Karan'ın işi değil.
Sonuç olarak bir insanın canına kıydı o.
" Var." Yap Burçin. Söyle.
Kadın başını hafifçe yukarı kaldırdığında daha fazla beklemeden, " Karan Meriç Kibritçi." Dedim tek nefeste.
" Şahsı tanıyor musunuz?"
" Evet, ortaokulu beraber okuduk, sınıf arkadaşımdı." En yakın arkadaşımdı, ilk aşkımdı...
Katil. Katil o.
" Emin misiniz o olduğuna?"
" Eminim. "
Kadın son detayları da ifademe ekledikten sonra kağıdı bana uzattı. " Başka eklemek istediğiniz ya da düzeltmek istediğiniz bir şey var mı?" Dediğinde bakışlarımı kağıda çevirdim. El yazısıyla yazılmış ifadeye kısaca göz attım. Ama isminde takılı kaldı gözlerim.
Doğru olanı yaptım.
" Hayır, her şey bu kadar. " Dediğimde kadın elindeki kalemi bana uzattı. İsmimi yazıp imzamı attıktan sonra kağıdı tekrar kadına uzattım.
İfadem dosyalandı ve diğer memurla beraber eşyalarını topladılar. Ardından geçmiş olsun dileyip Gül'ün ifadesini almak için dışarı çıktılar. Mesaj konusunu da dahil ettiğim için Gül de ifade vermek zorunda kalmıştı.
Onu beklerken tekrar uzandım yatağa. Aklımda ise bir sürü soru vardı.
Şimdi ne olacak?
Karan hapse mi girecek?
Girmezse bile burda mı kalacak?
Tekrar karşıma mı çıkacak?
Çıkmasın. İstemiyorum tekrar onu görmek. Tekrar nefesinin nefesime karışmasını da bana dokunmasını da istemiyorum.
Benim bir düzenim var. Ben zor da olsa ayaklarımın üzerindeyim. Eğer dönerse yine gelir alt üst eder, yine dengemi bozar diye çok korkuyorum.
Ben tekrar düşmek istemiyorum.
Gözümden bir damla yaş usulca yanağıma aktı.
Neden kalbim böyle sıkışıyor şu an? Neden acıyor böyle canım. Aldığım nefes ciğerlerimi yakıyor sanki. Neden?
Yüzü neden gözümün önünde?
Çok değişmiş gibi gelmişti başta ama aynıydı aslında. Sadece hatları belirginleşmiş, yüzü oturmuştu. Yoksa aynıydı bakışları.
Hayır, değildi.
Masumdu o çocuğun siyahları.
Bu gece karşımda duran adamın siyahlarında ise ölüm soğukluğu vardı.
Hemen sildim o yaşı.
Tam bu sırada odanın kapısı kırılırcasına açıldı ve içeri Gül girdi. Gözlerimi ona çevirdigimde sonuna kadar açılmıs gözleri ve ağzıyla bana bakıyordu.
" O ," dedi zorlukla. " O geri mi döndü?"
Umursamaz görünmeye çalışarak başımı salladım. " Döndü ve birini öldürdü." Dediğimde gerçekten şok olmuştu. Bakışlarını benden kaçırıp yere baktı. Kafasında oturtmaya çalışıyordu ama bir türlü başaramıyor olacak ki çatık kaşlarla bana döndü tekrar.
" O mu öldürdü? "
Yavaşça yattığım yerden doğruldum ve yere uzanıp Gül'ün getirdiği temiz ayakkabıları giymeye başladım. " Yani, tam olarak o öldürmüş sayılmaz ama liderleri oydu. Emri o verdi yani."
"O olduğuna nereden vardın Burçin?!" Diye sitem ettiğinde ellerim bağcıklarda duraksadı. Eğildiğim yerde ters bakışlarımı ona çevirdim. " Karan o çünkü, kokusundan bile tanırım. " Dedim fakat sonra dediğime pişman oldum. Kokusunu da unutmuştun hani Burçin?
Gül aralık dudaklarını kapatıp başını olumlu anlamda salladı. Ben de tekrar ayakkabılara döndüm ve hızlıca giyip ayağa kalktım. Fakat aniden kalktığım için başım döndü. Gül son anda beni tutmasaydı düşecektim fakat süperman misali kurtarmıştı beni lokumum.
Çatık kaşlarla koluma girip dengemi sağlamaya çalışırken bir yandan da , " Ne olurdu sanki biraz daha kalsaydın hastanede, dinlenseydin biraz? Ne oluyordu yani, yiyecekler miydi seni?" Diye bana laf atıyordu.
Tüm gece sonunda ilk defa yüzümde samimi bir gülümseme oluştu. Ayaklarımın yere sağlam bastığına emin olduktan sonra ters bakışları bana dönmüştü ki güldüğümü görünce o da gülümsedi. " Neden gülüyorsun deli?" Dediğinde omuz silktim. " Sen de gülüyorsun ya deli!" Dediğimde sen akıllanmazsın temalı bir kafa sallamayla kıkırdadı.
" Gül, " diye mırıldandım, " Evimize gidelim mi artık?" Dediğimde yüzündeki gülümseme silinmese de gözleri doldu. " Orası bizim evimiz , bütün kötülükler kapısının dışında," diye fısıldadığında benim de gözlerim dolmuştu. Bunu evimizde kaldığımız ilk gece söylemiştik birbirimize. Evimizde ne yataklarımız ne de koltuklarımız yoktu o zaman. Soğuk parkenin üzerinde tüm gece sohbet etmiştik. Sonra bir anda ağlamaya başlamıştık, en son da halimize kahkahalarla gülmüştük.
Ben de , " Orası bizim evimiz, bütün kötülükler kapımızın dışında," diye fısıldadım. "Hadi evimize gidelim,"dediğimde , "Hadi gidelim," dedi ve kol kola yola koyulduk.
Hastaneden çıktığımızda saat gece 4 olmuştu ve toplu taşıma çoktan bitmişti. Ev de çok uzak değildi bu yüzden yürümeye karar vermiştik. Yol boyu yaşananları bir turda Gül'e anlattım. Her bir kelimeyi ağzı açık dinleyip sürekli birilerine sövdükten sonra sıra polislere anlatmadığım tartışmamıza gelmişti ki apartmanın önüne geldiğimizi fark ettim. O kısımları anlatmayı es geçip Gül'ü durdurdum kapıyı açmadan önce.
" Gül, bu gece yaşananları Parla bilmeyecek, ben bir şeyler uydururum ama sakın, sakın Parla' ya Karan konusunu açmıyorsun. Bora'ya da bahsetme, aramızda kalacak bu tamam mı?" Demiştim ki cevap vermesine kalmadan kapı açıldı bir anda ve Parla, "Abla!" Diye şakıyarak boynuma atıldı. Kollarım hemen beline dolanmıştı fakat gözlerim Gül'deydi. Kaşlarımı kaldırdığımda derin bir nefes verdi ve dudaklarını oynatarak, anlaştık, dedi.
Parla aniden geri çekildi ve beni omuzlarımdan tutarken baştan aşağı süzdü. " İyi misin abla, bir şeyin yok dimi?" Derken sesi çok yüksek çıktığıni için, " Sshh, " diyerek böldüm onu, " Herkes uyuyordur ablacım bağırma," dedim. Önce, " Bana ne kim uyanırsa uyansın, ben seni ne kadar merak ettim haberin var mı?" Diye daha fazla yükseldi fakat sonra biraz daha geri çıkıp başını omzuna yatırarak apartmanı kontrol etti biri uyandı mı diye. Biz bu haline gülerken o diğer apartmanlara geçmişti.
Evimizin ilk ve tek kuralı aklı başında olan kimse giremezdi!
Tımarhane gibiydi mübarek...
Yan sokağa doğru ilerlemeye başladığında onu kolundan çekip " İyiyim ben ama bir karakol mesaisi daha kaldıramam!" Diyerek eve sürükledim. Sonunda evimizden içeri girdiğimizde derin bir nefes aldım.
Bitmişti bu gece. Sonunda!
Parla artık evin içinde olmanın verdiği rahatlıkla sorularını arka arkaya sıralıyordu ki Gül, " Parla!" Diye sitem ederek onu susturdu. Parlakuşumun bakışları anında Gül'e döndüğünde Gül hemen yüzüne bir gülümseme yerleştirdi ve, " Parlacım, canım benim. Ablan zaten zor bir gün geçirdi rahat bırakalım kızı da biraz uyusun değil mi canım?" Dedi fakat Parla'nın cevap vermesine izin vermeden onu kolunun altına sıkıştırıp salona götürdü.
Arkalarından bir müddet izledikten sonra banyoya doğru yürümeye başladım. Üzerimdekilerden kurtulup kendimi sıcak suyun altına attım. Bütün çamurları arındırmak biraz zamanımı almıştı fakat bandajıma dikkat ederek tamamen temizlenmiştim. Bornozuma sarılıp odama yürürken kızların hâlâ salonda olduğunu gördüm.
Parla, " Şimdi, doğru mu anladım ben?" Dediğinde Gül, " Of, Parla, yüz kere anlattım ya!" Demişti ki koluna bir şaplak yedi. " Nolur sanki bir kere de beni dinlesen!" Diye sitem eden Parla karşısında Gül artık kendini balkondan atma derecesine gelmişti. " Kızım sen de her seferinde bana geri anlattın ya!"
" Saat gecenin kaçı biliyor musun sen?"
" Ne alaka salak?"
" Ne demek ne alaka benim şalterler çoktan indi! Benim şu an uyuyor olmam lazımdı!"
" O zaman niye anlat anlat diye ısrar ettin yarın anlatsıydım ya!"
" Ama o zaman uyuyamazdım meraktan."
" Sabır!"
Gül'ün bağırışına minik bir kahkaha attıktan sonra bu kavganın bitmeyeceğine karar verdim ve odama girip kapıyı kapattım.
Tam kendimi yatağıma atacaktım ki odada yalnız olmadığımı fark ettim
Yatağımın üzerinde yatan kedimin uyuma pozisyonu beni daha da güldürdü. Sanırım rüyasında uçan sincaptı!
Kollarını ve bacaklarını açmış yüz üstü yatan kedimin yanına uzandığımda ondan biraz ilgi bekliyordum ama umrunda bile değildim. Biraz daha dibine girdim beni fark etsin diye. Bu sefer fark etmişti ama yaptığı tek şey gözlerini aralayıp bana bakıp geri kapatmaktı.
Tamam insan sevmiyordu kedim ama beni de mi sevmiyorsun be Memati ?
O beni sevmeyebilirdi ama ben onu seviyordum. Başının üzerine bir öpücük bıraktıktan sonra yastıkmışçasına ona sarılıp tüyleriyle oynamaya başladım. " O geri döndü." Diye fısıldadım kulağına. Ama bunu da umursamadı. Neyse en azından sadece benden nefret etmediğini kanıtladık.
Bir kez daha öptüm onu ve beraber uykuya daldık.
Ertesi gün uyandığımda kızlar çoktan gitmişlerdi. Ben raporlu olduğum için evde kalmıştım. Güllü lokumumun bana hazırladığı kahvaltıyı yapıp bulaşıkları yıkadım. Memati de bir güzel karnını doyurduktan sonra beraber salonda oturup dizi izleme faslına geçebilmiştik.
Kucağımdaki kediyle beraber kendimi de koltuğa attım. Uykusunu aldığı ve karnı tok olduğu için kucağımdan kaçmadı. Başını severken bakışlarım duvara dalmıştı. Aklım lanet olsun ki ondaydı. Ne olduğunu deli gibi merak ediyordum.
En son " Aptal Burçin!" Diye çemkirdiğimde kedim tedirginlikle dönüp bana baktı. Sonra deli herhalde diyip tekrar önüne döndü. " Memati, " dedim yine bakmadı. Kollarının altından kavrayıp onu kendime çevirdiğimde tekrar, " Memati!" Dilediğimde miyavladı. Efendim olarak düşünmek istesem de biraz " Ne? " diyen ters bakışları vardı.
" Ben salak mıyım? Hayır, yani ben gerizekalı mıyım neden onu düşünüyorum ki? " Kedimin bakışları koltuğun üstündeki oyuncağa kaydığında onu hafifçe sallayıp kendime çevirdim tekrar, " Bana bak Memo! Bana bak, senin yüzün gelsin gözümün önüne yoksa ben silemiyorum onu!" Demiştim ki ellerimden atlayıp kaçtı. Arkasından, " Git, sen de git! Acıkınca gelirsin! Yok sana yemek!" Diye bağırdım.
Oflayarak kendimi geri attım. Yanımdaki yastığı alıp önce kafama vurdum ardından da dizlerimin üzerine koydum.
Yine yalnız kalmıştım işte.
Dirseklerimi yastığın üzerine yaslayıp yanaklarımı ellerime yasladım. Tüm gece kabus görmüştüm ve o vardı hepsinde şimdi nasıl silebilirdim ki gözlerimin önünden.
Üstelik telefonum da yoktu ki bakıp kendimi oyalayayım!
Ya babam ararsa, baana ulaşamazsa?
Valla orduyu toplar başımıza...
Pffff.
Daha fazla sessizliğe dayanamadım ve televizyonu açıp karşıma ilk çıkan şeyi izledim.
İzlemez olsaydım.
" ALLAH SENİ KAHRETSİN ALÇAK HERİF!" Diye bağırdım televizyona, bir yandan da kaçıncı olduğunu bilmediğim peçeteyle burnumu silmeye çalışıyordum.
Dünya üzerinde başka bir film yokmuş gibi karşıma çıkan filmde adam onu her şeye rağmen seven kızı arkasında bırakıp ölmeyi seçmişti.
" APTAL! VİCDANSIZ! ALÇAK! PİSLİK!" diye bağırırken sahne çoktan akmıştı ve kız adamın bıraktığı mektubu okumaya başlamıştı. " BİR DE MEKTUP BIRAKMIŞ! AL GÖTÜNE SOK MEKTUBU!" diye bağırdım ama her kelimesinde daha çok ağlıyordum.
Daha fazla dayanamayarak filmi durdurduğumda ekranda tam adamın suratı kalmıştı. Sinirle elimdeki peçeteyi ekrar fırlattım , " BEYİNSİZ!" diye bağırarak.
"Bencil herif. Yazık değil miydi kıza? Öylece çekti gittin sonra da geberdin.Alçak. Haysiyetsiz. Sen kimsin ki bu kızı böyle bırakabiliyorsun? Namussuz!" Art arda peçeteleri fırlatıyordum ki rulo bittiğinde durmak zorunda kaldım.
Nefes nefese kalmıştım. Daha fazla bakarsam evde ne varsa fırlatmaktan kotktuğum için kulandaya basıp kökten kapattım. Her şey çok güzel gidiyordu. Çok mutlu olacaklardı. Sonra gitti şerefsiz bir de geberdi utanmadan. Kız, yavrum, hâlâ gelecek diye bekliyor!
"Hepsi aynılar, hepsi!" Diye bağırarak ayağa kalktım ve peçeteleri tek tek toplamaya başladım. Bir yandan da söylenmeye devam ediyordum ki kapı çalınca susmak zorunda kaldım.
Kalbim korkuyla hızlanırken olduğum yerde donakalmıştım. Kim gelmişti bu saate? O olamazdı değil mi, evimi nereden bulacaktı? Telefonum elindeydi, çok zor olmazdı bulması...
Kızların da anahtarı vardı kapıyı çalmazlardı.
Yavaş ve tedirgin adımlarla kapıya yaklaşırken çalan kişi her kimse daha da hızlandı vuruşları. Kalbim de daha fazla hızlandı vuruşuyla.
Tam salondan çıkarken gözüme masanın üzerinde duran cam şişe çarptı. Uzanıp elime aldım ne olur ne olmaz diye düşünerek.
Kapının önüne vardığımda derin bir nefes alıp gözden baktığımda o kadar evhamı boşuna yaptığımı fark ettim. Aldığım nefesi verip omuzlarımı düşürerek kapıyı açtım ve karşımdaki adama ters bakışlarla, " Allah seni de bildiği gibi yapsın!" Dedim ve içeri girmesini beklemeden arkamı dönüp tekrar salona girdim.
Arkamdan, " Ben ne yaptım şimdi ya? " Diye seslendiğinde onu umursamadan peçeteleri toplamaya devam ettim. Biraz fazla gaza gelmişim sanırım topla topla bitmiyordu.
Kapıyı kapatıp salona geldiğinde sonunda tüm peçeteleri toplamıştım. Tam yanından geçip mutfağa elimdeki poşeti atacaktım ki Bora bir anda beni kolumdan tutup kendine çekti ve sıkı sıkı sarıldı.
Ben de ellerimi sırtına koyduğumda, " Çok şükür, çok şükür buradasın," dedi. Sırtını sıvazlarken, " İyiyim ben Bora, ayrıca partini mahvettiğim için özür dilerim ." Demiştim ki aniden geri çekilip beni omuzlarımdan tuttu. Hafifçe üzerime eğilerek, " Hiçbir şey şu an burada olmandan daha değerli değil benim için duydun mu? Asla böyle bir şey düşünme," dediğinde başımı sallayarak onayladım onu ve bu sefer ben sarıldım ona.
Kollarının arasındayken derin bir nefes verdi ve daha sıkı sarıldı. Ardından yavaşça geri çekildi fakat bakışları baştan aşağı beni süzüyordu ki bakışları boynumdaki yarada takılı kaldı. Parlak kahverengi gözleri dehşetle açılırken öne atılacaktı ki, " Küçük bir sıyrık sadece," diyerek durdurdum onu.
Ama beni umursamadan, " Ve ben de doktorum," dediğinde karşı çıkmama izin vermeden elini kaldırıp koltuğu işaret etti oturmam için. İçi böyle rahat edecekse bakmasının benim için bir mahzuru yoktu.
Koltuğun ucuna oturup başımı havaya kaldırdığımda müstakbel doktor saçlarımı omuzlarımdan çekip bandajı yavaşça açtı. İki parmağını yaranın etrafına yerleştirip yaramın derin olup olmadığını iyice kontrol ettikten sonra bandajı tekrar kapatıp geri çekildi.
Kollarımı önümde bağlayıp" Küçük bir şey demiştim," dediğimde üstten bakıyordu bana. Kendisi zaten benden uzundu bir de ben şu an oturduğum için daha da uzun olmuştu. Üstten bakışlarına bir de tek kaşını havaya kaldırma eklenince susmak zorunda kalmıştım.
Bakışlarımı ondan kaçırdığımda iç çekti ve dizlerini kırıp karşımda diz çöktü. Benim dönmeme kalmadan çenemden hafifçe kavrayıp beni kendisine çevirdi. Tedirgin bakışlarını mavilerimden bir an çekmezken, " Anlat bana, neler oldu Burçin?" Dediğinde hem tedirginliği hem de ortamın kasvetli havası dağılsın diye yarım bir gülüşle, " Ne oldu Bora bey, çok mu korktunuz?" Diye takıldım. Fakat o ciddiyetinden ödün vermeden, " Ne kadar korktuğumu hayal dahi edemezsin Burçin," dedi.
Bilirim diyemedim. Bilirim günlerce, aylarca yıllarca o korkuyu ben taşıdım bilirim diyemedim.
Sustum sadece.
Durgunlaştığımı fark ettiğinde başını hafifçe eğdi anlatmam için. Derin bir nefes alıp olayları sabah Gül'ün odama bıraktığı nottaki gibi anlatmaya başladım. Parla'ya anlattığı halini kısaca özetleyip masamın üzerine bırakmıştı canım arkadaşım.
" Ben yanınıza gelmeye çalışırken yanlış yola girmişim. Doğru yolu bulmaya çalışırken de kayboldum. Sonra kendimi bir kavganın ortasında buldum. Adam beni rehin aldı sonra diğerleri adamı vurdu. " Dediğimde son cümlemle yutkunmak zorunda kaldım. Gözlerimin dolmasına engel olmak için yaşananları hızlıca ve önemsiz bir şeymiş gibi anlatıyordum Bora'ya. " Ben bu sırada polisi aradığım için telefonumu aldılar ama bana bir şey yapmadılar. " Dediğimde dudaklarından bir küfür yuvarlandı. Derin bir nefes alıp, " Sonra karakola gittim, hastaneye gittim, ifade verdim ve geldim." Diye tamamlamıştım ki aklıma gelen bir detayla, " Ha bir de üç gün rapor verdiler." Diyerek bitirdim.
Sinirli bakışlarına rağmen dudaklarına bir gülümseme yerleşti. Bakışlarım anlamaz bir şekilde ona bakarken aynı gülümseme benim de yüzüme bulaşmıştı. " Neden öyle bakıyorsun ?" Dediğimde başını iki yana salladı. " Anlayamıyorum," diye fısıldadı.
" Neyi?" Dediğimde, " Seni," diyerek cevapladı sorumu, " Nasıl bir insan ne yaşarsa yaşasın böyle güzel gülebilir anlamıyorum." Dediğinde ne diyeceğimi bilemedim. Başımı utanarak öne eğdim ve omuzlarımı indirip kaldırdım. " Keder sizi a noktasından b noktasına götürmez ama halay her yere götürür." Dediğimde ikimizin de sinirleri bozulmuştu. Kahkaha atmaya başladık aynı anda.
Gülüşlerimiz yavaş yavaş dinerken komşularım gerçekten deli olduğumu düşünüyor olabilirdi. Önce bağırıp çağırdım şimdi kahkaha atıyordum. Oysa hayattaydım sadece, yaşıyordum işte. Hayat buydu, ne hep ağlayabilirdim ne hep gülebilirdim.
Ama her daim çay içebilirdim.
Zar zor nefes alırken misafirime hiçbir şey ikram etmediğim aklıma gelince, " Aa, çay içer misin?" Dedim hemen. Ciddi misin temalı bakışlar atarken ben de ona çok ciddiyim bakışları attım. Minik bir kahkaha daha attı ve ayağa kalkıp elini bana uzattı. " Beraber hazırlayacaksak içerim," dediğinde, " Saçmalama ben demler gelirim," dedim ama ısrar ettiği için elinden tutup ayağa kalktım. Ardından elimi çekip önden mutfağa doğru yürümeye başladım. Diğer elimde ise hâlâ çöp poşetimi tutuyordum.
İlk iş ondan kurtulduğumda Bora da çaydanlığa su koyuyordu. Dalgın bir şekilde, " Şimdi ne olacak," dediğinde ellerimi iki yana açtım. " Hiçbir fikrim yok. Polisler arıyor, birkaç gün içinde bilgi vereceklerini söylediler. Zaten beni esir alan adam da aranan biriymiş. Ses kaydı falan olduğu için, diğerlerini bulmaları da zor olmaz diye düşünüyorum." Bora'ya isim verdiğimi söylemeyecektim. Bu kadar bilmesi daha iyiydi.
Elindekini ocağın üzerine bıraktığında ben de altını yaktım ve su kaynayana hatta kaynadıktan sonra ve çaylarımızı içerken bile bir daha bu konuyu açmadı.
Akşam kızlar da geldiğinde hep beraber yemek yedik. Makarnanın üzerine dikilmiş mumla Bora'nın doğum günü kutlayıp saatlerce sohbet ettik, gülüp eğlendik bol bol. Fakat ben ilaçların etkisiyle daha fazla direnemeyip koltukta sızarak kapatmıştım geceyi.
Son 2 gün geçmek bilmemişti resmen. 4 şiir kitabı bitirmiş, bir tuzlu bir tatlı kurabiye yapmış ve iki tane daha film izlemiştim. Akıllandığım için sadece komedi filmi seçmiştim ama bir o kadar da akıllanmaz bir insan olduğum için en üzücü şiir kitaplarını okumuştum.
Neyse ki artık hepsi geride kalmıştı ve ben okula geri dönmüştüm.
Üniversitenin kapısından içeri adım attığım an yüzüme bir gülümseme yayıldı. Hava pırıl pırıldı üstelik tam bir bahar havasıydı, ne çok soğuktu ne de çok sıcak tam kıvamında.
Fakülteye kadar en güneşli yerlerden yürüdükten sonra içeri girdiğimde hedefimde yine İhsan Abi vardı fakat kendisinin yerinde yeller esiyordu. Yerine bıraktığı yeğeninden köyde olduğunu öğrenmiştim ama neden gittiğini söylememişti.
Kahve alıp yalnız oturduğunu fark ettiğim Çağla'nın yanına oturmaya karar verdim. Bugün nedenini çözemediğim bir şekilde okul çok kalabalıktı. Kafeterya da bu yoğunluktan nasibini almıştı tabii.
Çağla sınıf arkadaşımdı. Sınıfta en iyi anlaştığım kişilerin başında geliyordu hatta. Bir de sevgilisi vardı, Berkay, o da tatlı bir insandı ama onu görememiştim . Çok üzerinde durmadan Çağla’ya doğru yürümeye başladım. Hem biraz sohbet ederdik hem de ben yokken işledikleri yerleri rahatça sorarım diye düşünerek masasına yaklaştım fakat oldukça dalgın görünüyordu. Gözlerini masanın üzerine dikmiş öylece bakıyordu. Kaşlarım hafifçe çatılırken,"Selam," dedim ama duymadı. Ellerimi masanın üzerinde sallayarak tekrar, "Selamm," dedim ama yine tık yoktu. En son , masayı hafifçe sallayarak, "Çağla," dediğimde sonunda bakışları bana dönmüştü.
"Ah,"diyerek ayağa kalktı hemen. "Kusura bakma Burçin dalmışım," dediğinde omuz silkip," Benim için sorun yok ama sende baya sorun var gibi," dediğimde sorma, der gibi dudaklarını büzdü. Ama çok geç kalmıştı, çoktan sormuştum.
Kolunu açtığında bardağıma dikkat ederek ona sarıldım. Normalden uzun süren sarılmamız da hoş şeyler olmadığına kanıt olan şeyler listesinde bir maddeydi. En sonunda ayrıldığımızda gözleri dolmuştu. “ Çağla,” dedim telaşla, “ Ne oldu?” diye sorarken kolundan destek vererek sandelyeye oturttum. Hemen kafeteryadan su alıp geldiğimde gözlerinden yaşlar süzülmüştü çoktan.
Suyu uzattığımda masumca teşekkür etti ve açıp birkaç yudum aldı. Masanın üzerindeki elini tuttuğumda bakışları ellerimize kaydı. “ Çağla, anlatmak ister misin canım?” dediğinde derin bir nefes aldı ve “ Ayrıldık,” dedi tek nefeste sonra elini elimden çekip yüzüne kapattı ve hıçkırmaya başladı. Vazgeçtim, Berkay o kadar da tatlı bir insan değilmiş.
“Canım benim,” diyerek ayağa kalktım ve yanında diz çöküp kollarımı omuzlarına sardım. Saçlarını okşarken gözlerimi yumuştum. Fakat içim ürperdi birden ve gözlerimi araladım hafifçe. Başımı kaldırdığımda ise ürpermemin boşuna olmadığını anladım.
Gözlerim sonuna kadar aralanırken elim Çağla’nın saçlarında donup kaldı.
Bir kez daha kapatıp açtım gözlerimi ama oradaydı.
Sonum beni bekliyordu sessizce...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

34okunma 7beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18