2. bölüm / 4
SÜRGÜN1. Krizantem
Bölümler 4Şu an: 1. Krizantem
- 1 0. Portakal Çiçeği.3.022 kelime
- 2 1. Krizantem5.004 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2. Frezya6.423 kelime
- 4 3. Nergis3.365 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1.
Krizantem
Göksel – Sen Orada Yoksun
“ Sana ait olan seni bulur” -Şeker Portakalı
"Heyecan verici bir yıl olacak gibi ne dersin?"
Karan.
Hayır. Gitti o. Gelmeyecek.
Benzer bir olay geçen yıl da yaşanmıştı ama üzerinde herhangi bir not yoktu o portakalın. Ayrıca kış mevsimiydi yani herhangi biri de unutmuş olabilirdi masanın üzerinde.
Gerçekten böyle mi düşündün Burçin? O portakalı çöpe atıp iki gün ağlayan kimdi Burçin?
İlk şoku atlattıktan sonra yine aynı şeyi yaparak portakalı ve kağıdı aldığım gibi sınıfın diğer ucundaki çöpe ilerledim. Elimde buruşturduğum kağıdı paramparça ettikten sonra çöpe savurdum. Aynı şekilde portakalı da fırlattığımda çöp neredeyse düşecekti.
Gözlerime dolan yaşları elimin tersiyle sildim. Neden yapıyordu bunu bana? Ne hakla kendisini sürekli hatırlatıyordu? Ben zaten unutamıyordum ki neydi bu ekstra çaba? Sonbaharın başında portakal bulacak kadar değerli olsaydım onun için gitmezdi değil mi?
Ellerimi saçlarımın arasına daldırıp çekiştirdim. Yetmedi çöpe tekme atıp, " AL SANA HEYECAN! AL SANA ADRENALİN AL! AL SANA PORTAKAL! SAPINI..." diyordum ki sınıfın kapısı açılıp içeriye iki kız girince susmak zorunda kaldım.
İkisi de dik dik bana bakarken kendilerine en kibarından, 'Kurabiye var simit var ne bakıyon?' Diyen Kuzey Tekinoğlu bakışı attım. Bu sırada hâlâ sinirim geçmiş değildi ve kalbim deli gibi hızlı atıyordu.
Ee tabii onlar da bana, 'Mayak mısın nesin?' Bakışı atınca, " Manyağım lan mayağım!" Diye bağırma isteğimi zorlukla bastırarak sırama döndüm ve çantamı aldım. Ağız tadıyla bir sövdürtmediler ya!
Ters bakışlarımı üzerlerinden çekmeden elimdeki çantayı oturmaktan en nefret ettiğim yer olan duvar kenarı en arkaya attım. Aynı şekilde dik bakışlarımı çekmeden telefonumu açtım ve kulaklıklarımı taktım. En sonunda bakışlarımı üzerlerinden çektiğimde masanın üzerine kollarımı, kollarımın da üzerine başımı yasladım.
Sınıf dediğim yer altı kişilik grup masalarından oluşan bir yer olduğu için yerler dolmaya başladıkça oturabilir miyim diye soranlar oldu. Hiçbirine cevap vermedim. Daha doğrusu duymadım bile dediklerini çünkü profesör gelene kadar kendimi tamamen kulaklığımda çalan şarkıya vermeye çalışmıştım. Ancak sonunda yine o şarkıya vardığımda kulaklıkları çıkarıp telefonumla beraber çantanın derinliklerine attım.
Şarkı dinlemeye çalışmak başarısız bir girişim olmuştu fakat yine de kendimi daha iyi hissettirmişti. Yıllardır ne kadar farklı şarkı dinlemeye çalıştıysam bile sonunda yine kendimi "Döneceksin Diye Söz Ver" şarkısında buluyordum. Ve bu durum her seferinde içimde telefonu duvara fırlatma isteği uyandırıyordu.
Sevgili Yüksek Sadakat, neden? Sadece soruyorum neden bu şarkı?
Bir ömür gibi geçen 4 dersin ardından eşyalarımı hızla topladım ve sınıftan çıktım. Tüm ders notu düşünmekten bir an bile konuya odaklanamamıştım. Gerçekten çok heyecan verici bir yıl oluyor!
Hız kesmeden mimarlık fakültesinden çıkıp doğruca edebiyat fakültesine yönelmiştim ki bahçede oturmuş beni bekleyen Gül'ü ve Parla'yı görünce rahat bir nefes verdim. Derin bir sohbet içinde olmalılardı ki beni ancak yanlarına oturunca fark edebildiler.
Bankın arkasına bir kolumu yasladığımda bacak bacak üzerine attım ve siyah güneş gözlüklerimi gözlüklerime taktım. Malum gözlerim dolabilirdi. Bu yaşansın istemiyordum. Sohbetini kesen ikilinin garip bakışlarının üzerimde olduğunun farkındaydım ama dönüp bakmıyordum.
"Üzerinden tır mı geçmiş?" Diye mırıldandı Parla elini gözlerimin önünde sallarken.
"Sadece birazcık temel tasarım." Dedi Gül oldukça normal karşılayan bir edayla. Değilim lokumum, şu an hiç normal değilim.
" Emin misin?"
" İsmimin Gül olduğu kadar."
" Senin ismin Gül değil ki zaten. Emin misin değil misin ya?"
" Emin değilim Gül'üm canım." Dediğinde buruşturuduğum yüzümle ona gerçekten mi temalı bir bakış attım. İğrenç espirisine büyük bir keyifle gülüyordu. Parla ise sonunda tepki verdiğim için rahatlamış olacak ki hemen kollarını boynuma doladı. " YAŞIYORRR!! GERÇEKTEN YAŞIYORRR!!" diye bağırarak daha da sıkı doladı kollarını. Biraz daha sıkarsa artık nefes alamayacağım için ablalık forsumu kullanarak bir çırpıda uzaklaştım kollarından.
Birkaç kere öksürdükten sonra, " Biraz sakin mi olsan Parla, boğuluyordum!" Dediğimde bana yavru köpek bakışları atarak, " Ama ben senin öyle durgun durgun oturduğunu görünce bir şey oldu sandım." Dediğinde eski pozisyonuma geri döndüm. Tek fark kollarımı önümde bağlamıştım.
" Olmadı demedim zaten." Dedim buz gibi bir sesle. Gül de çatık kaşlarıyla tamamen yönünü bana çevirdiğinde, " Burçin, noldu canımın içi?" Diye sordu elime uzanırken. Tırnaklarımla parmaklarımın kenarını yolduğumu ancak Gül elimi tutmaya çalışınca fark ettim.
Hemen oldukça kaydığım bankta oturuşumu dikleştirdim. " Boşver, sonra anlatırım. " dediğimde Gül ısrar edecekti ki telefonumun sesi aramıza girdi.
Elimi elinin altından çekip ayağa kalktım. Bir yandan da ekranda gördüğüm isimden dolayı daha fazla gerilmiştim.
Duyamayacaklarına emin olduğum bir uzaklığa geldiğimde, " Anne? " diyerek açtım telefonu. İçimi hem gerginlik hem de heyecan kaplarken karşıdan gelen sesle hepsi yok oldu.
" Babacım," dediğinde elimde olmadan ekranı kontrol ettim yanlış mı gördüm diye. Hayır yanlış görmemiştim, arama annemin numarasındandı fakat arayan babamdı.
Zaten annemin beni arayacağını neden düşünmüştüm ki?
" Nasıl geçiyor ilk gününüz güzel kızlarım benim?" Dediğinde yine yüzümü gülümsetmeyi başarmıştı. Bu çocukluğumdan beri hiç değişmemişti. Annem yaralar açar, babam sarardı yaralarımı. Annem gözyaşımdı babam yanağımdaki gamze.
"İyiyiz babacım, hiç merak etme." Dediğimde güzel gülüşü doldu kulaklarımda. " Babayım ben, sen yanımdayken de merak ederim." Dediğinde güldüm ben de. Bir yandan da ayağımın ucundaki taşla oynuyordum.
" Parla da iyi değil mi Burçin? Şimdi yeni arkadaşları falan vardır yanında rahatsız etmeyeyim diye aramadım ama çatlayacağım meraktan." Dediğinde arkadan tıkırtılar gelmeye başlamıştı. Yüzümdeki gülümsemeyle donarken onun sesini duydum. " Kiminle konuşuyorsun?" Diye sordu babama ters bir şekilde. Fakat babam bütün sevecenliğiyle, " Burçin'le konuşuyorum, hayatım." Dediğinde benim bile canım acıdı ama annem ikimizi de umursamadı. Ne konuşuyorsunuz demedi, nasılmış demedi, bir şey isteyip istemediğimi sormadı.
" O da iyi babacım. Gül ile oturuyorlar şimdi ben de birazdan giderim yanlarına." Dediğimde, " Aman kızım sahip çıkın birbirinize." Dedi. Başımla onayladım görmeyeceğini bildiğim halde.
Sesim biraz kısık çıktığında, " Siz neler yapıyorsunuz? Annem, iyi mi?" Diye sordum bir çırpıda. Babam sesimdeki durgunluğu fark etti bu yüzden beni güldürmek için daha neşeli bir sesle, " Annen formunda ama benim formumu bozmak için uğraşıyor. Mesela," dedi harfleri uzaatarak, " Bugünkü menümüzde ıspanaklı börek varmış. Yanında da ayran. Ohhh gelsin kilolar gitsin kaslarr!" Diye kafiye yaptığında kıkırdadım istemsizce.
Sonrasında o da bir tık durgunlaşarak, " ama hep ben yiyorum. O hiçbir şey yemiyor." Diye bana annemi şikayet etti. Arkadan annemin bir şeyler söylediğini duydum ama anlayamadım.
"Ne diyor annem?" Dediğimde derin bir nefes verdi. "Telefonu kapatmam gerekiyor güzelim benim, sonra konuşalım tekar olur mu?" Annem telefonu kapat demişti babama. Canımın acısı daha da derinleşti.
Bu günü sıfırlayıp en baştan başlayabiliyor muyduk?
Vedalaşıp telefonu kapattığımızda yavaş adımlarla kızların yanına döndüm. Banka oturmadan direkt çantamı aldım ve "Hadi eve gidelim," dedim neşeden uzak bir sesle. Parla hemem ayağa kalkıp koluma girdi fakat Gül biraz işi olduğunu söylediği için onunla yollarımızı ayırdık.
🍊
Eve geldiğimizden beri odamı topluyordum. Daha doğrusu kafamı toplamak için odamı topluyordum. Son tişörtü de katlayıp dolabı kapattıktan sonra gözlerim hemen yanımdaki boy aynasına takıldı.
Ellerimi belime koyup kendimi baştan aşağı süzdüm. Sadece evde giydiğim gri şortum üzerimdeki açık mavi Stich baskılı tişörtüm ve yarım topladığım kısa sarı saçlarımla oldukça derbeder gözüküyordum. Ama umursamadım çünkü kafamı da odamı da toplamıştım.
Burçin 1, hayat 1 milyon ama olsun bugünün ilk sayısını aldığım için kendimle gurur duyuyorum!
Uzanıp tül perdeyi açtım ve pencerenin kolunu çevirerek kendime doğru çektim. Camı açar açmaz yüzüme çarpan mis gibi yemek kokusundan alt komşumuzun yine enfes yemekler yaptığı anlaşılıyordu. Ve midem kokuyu alır almaz aç olduğumu bana guruldayarak hatırlattı.
Ah, keşke Gülüm olsaydı şu an burada da beş dakikada mis gibi yemek yapsaydı bize. Şimdi mecburen sucuklu tosta kalmıştık.
Terliklerimi sürüyerek odadan çıktığımda koridorda hiç ses olmaması şaşırtmıştı beni. "Parla!" Diye seslendim ama hiç ses gelmedi. Tekrar, " Parla, neredesin!" Diye bağırırken hemen yan tarafımdaki odasına doğru ilerledim ve çalma zahmetine girmeden içeri daldım.
Eğer odasında olsaydı kapı kolunun hareketini gördüğü an çığlık atardı ama ses gelmediğine göre burada değildi. Yine de kapıdan kısacık bir bakış attım yeşil tonlarının hakim olduğu odasına. Gerćekten de orada olmadığını anladığımda kapının önüne çarpmasını engelleyen tahtayı yerleştirip salona doğru yol aldım.
" Parlakuşş!" Diye bağırarak salona yürürken önünden geçtiğim mutafağa da göz gezdirdim ama en sonunda aranan kişiye salonda ulaştım.
Parla'nın kolunu sımsıkı doladığı insan sevmez kedim bana sessiz yardım çığlıkları atarken kıkırdayarak berjerin üzerindeki pikeyi aldım. Onlara yaklaştıkça onu unutmamam için kısık sesle miyavlıyordu sarı gözlerini gözlerime dikerek. Önce Parla'nın üzerini örttüm. Ardından kolunu uyandırmamaya dikkat ederek Memati'nin üzerinden çektim. Kedim bu anı on yıldır bekliyormuş gibi hemen koltuktan atladı. Ayaklarını götüne vurarak mutfağa koştuğunda gülerek takip ettim onu. Anlaşılan doyurmam gereken bir mide daha vardı.
Mutfağın önüne oturmuş heyecanla beni bekliyordu eşşek sıpası. Uzanıp onu kucağıma aldığımda hemen yerleşti kollarımın arasına. Kırçıllı tüylerini okşarken bir yandan da onu öpücüklere boğmakla meşguldum.
Yıllar önce tanışmıştık kendileriyle ancak o zaman eve getiremeyeceğim için sokakta bakmak zorundaydım. O zamanlarda bütün kedilere kafa tutan, insanlara nefret dolu bakışlar atan ancak sadece ben yanına geldiğimde onu sevmem için ayaklarıma dolaşan bir yavru kediydi. İstanbul'a gelirken en büyük soru işaretlerimden biri Memati'yi ne yapacağımdı. Mahallede bırakırsam büyük ihtimal yine kendinden büyük kedilere dalaşırdı ve bu sefer onu koruyamazdım. Ben de çözüm olarak onu da yanıma aldım ve beraber geldik.
Kendisi artık nefret ettiği ırkıyla muhattap olmak zorunda olmadığı için çok mutluydu ama hâlâ insanlara karşı olan nefreti geçmemişti. Keşke ben de kendi ırkımla iletişimi kesebilsem Memati!
" Gel bakalım oğluşum senin göbüşünü doyuralım önce!" Diye melodik bir sesle şakıdım ve kucağımda onunla mamasının olduğu dolaba doğru dans ederk yürüdük. Bir yandan aklımda çalıp duran Me and My Husband şarkısının melodisini mırıldanırken bir yandan da Memati'yi dans ettirmeye çalışıyordum ama kendisi " Boş yapma , mama bul" bakışları atıyordu bana. Bir kolumu biraz daha sıkı dolayıp diğerini çektiğimde önce burnunun ucuna dokundum. Kaşlarını daha çok çattığında işaret parmağımı ona doğru salladım. " Annelere kaş çatılmaz, çok ayıp!" Dediğimde bu çok da umrunda olmamıştı.
Ama mamasını dolaptan çıkardığım an öyle hızlı kucağımdan atlayıp mama kabına koştu ki gören çölün ortasında susuz kaldı zannederdi.
Sen adam olmazsın bakışlarımla yaş mamanın paketini açıp mama kabına koyduğumda iştahla yemeye başlamıştı. Sevecenlikle başını okşayıp onu yemeğiyle baş başa bıraktım ve kendi yemeğimi hazırlamaya koyuldum.
Parla gerçekten yorulmuş olmalıydı çünkü hiçbir sese uyanmamıştı ki ben mutfakta çok fazla ses çıkarırdım. Mesela iki kere çaydanlığı tezgaha çarptım, tost makinesini indirirken fişini dolaba çarptım. Buzdolabının kapağını açık unuttuğum için ötmeye başladı ve ben de öttüğü için ona bağırdım...
Sakar bir insan değilimdir ama mutfakta bulunmak, yemek yapmak hiç hoşlanmadığım şeylerdi. Yine de sanılmasın ki yemek yemeyi sevmem. Severim, çok severim. Özellikle portakallı ve vanilyalı şeylere bayılırım.
Bu yüzden ev arkadaşımı gastronomi okuması konusunda sonuna kadar desteklemiştim ve desteklerimin hakkını sonuna kadar alıyordum!
En sonunda başarıyla çayımı ve tostumu hazırladığımda artık hayatla aramızdaki fark 999.998'di . İşte bu kızım! İşte böyle devam!
Mamasını bitiren mutlu Memati peşime takılarak benimle beraber odama geldi. Önce yatağıma oturacağımı düşünerek oraya çıktı ama ben ona başımı salalyarak camın önündeki koltuğa oturduğumda hemen yanıma zıpladı. Dizime başını yasladığında bir yandan onun tüyleriyle oynadım bir yandan da birkaç gün önce başladığım fakat bitiremediğim filmi izleyerek yemeğimi yedim.
Yemeğim ve film aynı anda bittiğinde memati ve ben de oldukça mayışmıştık. Fakat kapının açılma sesiyle ikimiz de yerimizden sıçradık. Aynı saniyelerde odamın kapısı açıldı ve Gül başını içeri uzattı. " Selam!" Diye neşeyle seslendiğinde ben de ona gülümsedim ve oturuşumu düzelterek yanımda ona da yer açtım. İçeri girip elindeki poşetleri masanın üzerine bırakırken hayretle paketlere bakıyordum, " Hayırdır Lokumum, bunlar ne?" Dediğimde yüzünde cilveli bir gülüşle kıvırtarak bana doğru yürüdü ve yanağımdan bir makas aldı. " Sizi büyük bir yükten kurtardım!" Dediğinde yorgunlukla kendisini koltuğa bıraktı.
Dirseğimi arkamızdaki camın pervazına yaslayıp ona döndüğümde Memati de aramızdaki yeni yerini almıştı. Bu sefer Gül onunla oynarken ben söyleyeceklerini merakla bekliyordum. " Parla nerede?" Dediğinde, " İçeride uyuyor." Diye cevapladım hemen.
" Yorulmuştur tabii ilk gün." Derken bir şeyler söylemek istediği ama söyleyemediği belliydi. Dudaklarıma yarım bir gülüş yerleşirken, " Öyle ," diye geçiştirdim.
Sonra bir anda bana döndüğünde daha fazla dayanamayacağını anladım. " Burçin çatlayacağım meraktan ne olur anlat bugün her ne olduysa?" Yalvaran tonda söyledikleri karşısında bu sefer konu saptırma sırası bendeydi. Çenemle masanın üzerindeki poşetleri işaret ederek, "Sen ne aldığını söylemedin!" Dediğimde gözlerini sinsice kıstı. " Önemli değil, Bora'nın doğum günü için bir şeyler aldım." Dediğinde tam yine konuyu oraya çekmeye yelteniyordu ki duygu sömürüsü kozumu da oynamak adına, " Şu bana söylemeye bile tenezzül etmediğin parti için yani!" Tek kaşımı kaldırarak söylediklerim karşısında, " Unutmuşum ne var!" Diye bağırdı ve bana doğru eğilerek işaret parmağıyla gözlerimin önünda daireler çizdi. "Ayrıca benden kaçamazsın, dökül bakalım!" Dediğinde parmağını sinek yakalar gibu yakaladım. " Seni beni hipnoz mu etmeye çalışıyorsun?". Diyerek yine kaçmaya çalışıyordum ki en son noktayı," Burçin!" Diye bağırarak koydu.
Bir yandan gülerken hemen elimi ağzına kapattım. " Tamam tamam, anlatacağım ama bağırma evden atacaklar bizi!" Elimi dudaklarının üzerinden çekti ve arkasından aldığı yastığa sarılarak gözlerini kırpıştırdı anlatmaya başlamam için. Ters ters ona bakarak, " Aferin uslu kız." Dediğimde gözlerini kırpıştırdı birkaç kez.
Derin bir nefes verip ellerimle oynama başladım yine. " Yani," diye söze girdim fakat devamını getirmek o kadar içinden gelmiyordu ki... Ama bir kere anlatacağım demiştim, Gül hayatta bırakmazdı yakamı.
Gül sabırla beni beklerken ben de söylemeye hazır olacağım anı bekliyordum. En sonunda hiçbir zaman hazır olamayacağımı anlayarak direkt konuya girmeye karar verdim. " Çok da bir şey olmadı sadece ben çok ani tepki verdim. "
" Neye?" Diyerek çok haklı bir soru sorduğunda gözlerimi tavana çevirdim. Tavan sıvasının bütün pürüzlerini sayabilecek kadar dikkatlice incelerken, " Sabah sınıfa girdiğimde hep oturduğum yerde bir not buldum." Dediğimde " Ne?" Diye bağırdı hemen. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alırken Gül kolumdan tutarak beni sarsıyordu, " Ne notu Burçin düzgünce anlatsana şunu!" Diye mızmızlanırken daha fazla dayanamadım ve pat diye, " Bir portakal ve üzerinde 'Heyecan verici bir yıl olacak gibi ne dersin?' diye bir şey yazıyordu." Dedim. Mavi gözlerimi sonunda ona çevirdiğimde ağzının fiziki bir şekilde açık kaldığını gördüm.
Uzanıp çenesini havaya kaldırdığımda zorlukla yutkundu. İri ela gözlerini gözlerimden ayırmazken, " Sen ne yaptın?" Dediğinde içime geri dönmeye yeltenen sıkıntıyı uzaklaştırmak için ayağa kalktım ve masama doğru ilerledim. " Ne yapacağım aldım notu çöpe attım. " Gül'ün getirdiği paketlerden birini aralarken göz ucuyla ona baktım. " Boşver sen de ya, biri uğraşmak istiyor belli ki." Dediğimde yere diktiği imalı bakışlarını bana çevirmişti ki, " Gül." Diyerek uyardım onu. İma falan görmek istemiyordum. Mümkünse bu konuyu bir daha asla açmak istemiyordum.
" Onu bunu boşver de eğer yarın Bora senin onun partisi için önemsiz dediğini duyarsa çok fena olur!" Dediğimde uyarımı ciddiye almış olacak ki konuyu değiştirmeme göz yumdu. Yanıma gelirken, " Sen beni yakmaya kıyamazsın değil mi canım arkadaşım?" Dediğinde dudaklarımı büzdüm ve , " Bilemiyorum yani bunun bir karşılığı olmalı." Dediğimde koluma girdi ve sanki odada sadece ikimiz yokmuşuz gibi kulağıma doğru, " Hediye arama derdinden kurtardım ve sana portakallı kurabiye aldım. Bunlar yeterli olur mu efendim?" Diye fısıldadı. Ben de onun gibi kulağına eğildim ve, " Fazlasıyla efendim." Dediğimde ikimizde geriye çekilip gözlerimizi kısarak birbirimize baktık. Ardından aynı anda kahkaha atmaya başladığımızda onu kendime çekip sımsıkı sarıldım.
Benim Gül'üm. Ne zaman üzülsem yüzümü güldüren güzel gülüşlüm. Hayatın yükü ağır geldiğinde elini benim için taşın altına koymaktan hiç çekinmeyen canım arkadaşım.
Onun varlığı bu hayatın bana en güzel hediyelerinden biriydi...
🍊
Bora için aldığı hediyeleri inceleyip yarın ne giyeceğimize bakmaya o kadar çok kendimizi kaptırmıştık ki havanın karardığını fark etmemiştik bile.
Sonunda odadan çıktığımızda saat akşam 8'e geliyordu. Gül mutfağa geçerken beni de Parla'yı uyandırmam için salona yollamıştı.
Kardeşimi uyandırıp Gül'e yardım etmek için mutfağa geri döndüm hemen . Biraz savaşarak, biraz dövüşerek ve bolca kavga ederek sofrayı hazırlamayı bitirdiğimizde yine de yüzümüz gülüyordu.
Parla yemekte ilk gününü ve sınıftakileri anlatırken açık oturum programına çevirmiştik sofrayı. Anlattığı her bir kişi hakkında uzun uzun yorum yaparken kaç saat oturduk hiç haberim yoktu. Masadan kalktıktan sonra sohbetimiz mutfakta ardından da koltukta devam etti.
Çok konuşup bir o kadar çok da güldüğümüz için gecenin sonunda herkesin sesi kısılmış ve yorgun düşmüştü. İyi geceler deme rutinimizi de gerçekleştirip kendimi odama attığımda saat gece yarısını çoktan geçmişti. Vakit kaybetmeden kendimi önce yorganımın altına ardından da uykunun huzurlu kollarına bıraktım.
Ertesi gün dersim öğlen 1'deydi ama yine de erkenden kızlarla beraber kalkıp okula gittim. Böylece kütüphanede çalışmak için bolca vaktim olmuştu.
Ödevlerimi ve birkaç işimi hallettikten sonra akşam yapmam gerekenleri erkenden bitirmenin verdiği mutlulukla bölüme doğru yola koyuldum.
Bugün içimde güzel bir his vardı. Normalde sonbahar çok da sevdiğim bir mevsim değildi ama yine de bugün çok güzel gelmişti gözüme. Altımda siyah şort eteğim üzerinde gece mavisi tişortüm ve üşürsem diye yanıma aldığım ama giymeme gerek kalmayan deri ceketimden oluşan kombinim aslında çok sıradandı ama ayrı bir sevmiştim. Bugün, bugünü gerçekten sevmiştim sanırım.
Doğruca İhsan Abi'nin yanına ilerlerken uzaktan beni görmüştü o da. Biliyordu tabii suçunu. Dün sırf yanımda Bora olduğu için beni erkenden göndermişti ama bugün elimden ve çenemden kurtulamayacaktı.
" Günaydın İhsan Abi!" Diyerek her zamanki yerime otururken asla arkasını dönmedi. Tam bu sırada telefonum çaldığında arayan bankaydı ve açmamıştım ama açmış gibi telefonu kulağıma yasladım. " Efendim Bora?" Dediğim an en huysuz ifadesiyle omzunun üzerinden baktı ancak gardını indirmek o kadar kolay değildi. Ben de hemen pes edecek değildim tabii ki!
" Evet, evet unutmadım tabii ki Boracığım!" Demiştim ki son kısmı duyar duymaz elindeki fincanı tezgaha vurarak bana döndü. İşte şimdi elime düştün İhsan Efendi!
Göz ucuyla ona bakarken umursamıyormuş gibi bir edayla, " Tamadır canım, istediğin bir şey olursa haber ver, " Sanki karşımdaki cevap veriyormuş gibi bir süre bekledikten sonra , " Anlaştık, öpüyorum çok!" Diyordum ki cümlemi tamamlayamadan telefon elimden çekildi. Sahte bir şaşkınlıkla ona dönmüştüm ki İhsan Abi'nin ekranda hiçbir şey olmadığını gördüğü an yüz ifadesi o kadar komikti ki rolü daha fazla devam ettiremedim. Yüksek bir kahkaha atarken, " Ne oldu bir kızardın sen! " diye takılmadan edemedim.
Ağzının içinde öfkeyle bir şeyler homurdanıp telefonu önüme bıraktı ve yine arkasını dönmüştü ki, " Sesli söyle duyamıyorum!" Diye seslendim. Daha çok ağzının içinde homurdandığında ben de kıs kıs gülmeye devam ettim. En sonunda önüme bir bardak çay bıraktığında bu beyaz bayrakları çektiğimizi gösteriyordu.
Arkasındaki tezgaha yaslanıp sonunda gül cemalini bana dönerek , " Akşam Aysun Ablan semizotu yemeği yapacak, seversin sen. " Dediğinde o partiye gitmemem için yaptığını biliyordum ve inkar edemezdim ki oldukça cazip bir teklifti. Kaşlarım çatılırken, " Off İhsan Abi ya! Niye eşşeğin aklına karpuz kabuğu düşürdün şimdi sen ?" Diye sitem ederken oldukça ciddi bir şekilde elini havaya kaldırarak beni susturdu. " Ben eşşek meşşek anlamam. Ama istersen karpuz da alırım." Dediğinde kalbim yumuşacık oldu. Yüzüme içten bir gülümseme yerleşirken, "Ben de çok meraklı değilim ama gitmezsem çok ayıp olacak abim. Biz bu planı başka zamana erteleyelim." Dediğimde yine homurdandı ağzının içinde ama bu sefer duymuştum. " Eşşekten anlamakta ne var al işte eşşek sana, " diyerek yine Bora'ya sövme moodunu açtığında anlamazlıktan gekerek, " Efendim? Ne dediğini duyamıyorum İhsan abi !" dedim.
Kızgın yeşil gözlerinin hedefi ben olduğumda, " Ben teklifimi yaptım diyorum. İster kabul et ister etme!" Diye haykırdığında çayımdan son bir yudum aldım. Ardından elimde bardağımla beraber ayağa kalktım ve büfenin arkasına geçtiğimde önce bardağımı lavobaya bıraktım. Ardından bana şaşkın şaşkın bakan ihsan abiye sımsıkı sarıldım. İri cüssesinin ve uzun boyunun yanında küçücük kalıyordum ama yine de içimden gelmişti. O da ilk şoku atlattıktan sonra bir elini başımın arkasını diğerini de omuzlarıma sardı ve birkaç kez hafifçe vurdu.
Bir anda nereden esti anlamadım ama sarılmak istemiştim işte. Geri çekilmeden önce, " Teşekkür ederim, " dediğimde duydu mu duymadı mı bilmiyordum ama geri çekidliğimde bir şey sormadı.
Arkamı dönüp bardağı yıkamaya başlıyordum ki kolumdan tutup daha ben ne olduğunh anlayamadan beni büfenin dışına çıkardı. Ağzımı açtığım anda da, " Dersine bak sen, benim işime karışma!" Diyerek ısrar kabul etmeyeceğini net bir şekilde ifade etmişti. O işinin başına dönerken yüzünde oluşan gülümseme gözümden kaçmamıştı.
Aynı gülümsemeyle sınıfa ilerlerken izlendiğimi hissettim. Başta görmezden gelmeye çalışsam da her adımımda biraz daha teslim oldum bu fikre ve en sonunda iç güdülerime güvenerek sağ tarafıma bir bakış attığımda bir adamın beni izlediğini gördüm. Kafeteryada yalnız başına oturmuş adam bir yerden tanıdık geliyordu ama nereden?
Gözlerimi kısarak biraz daha dikkatli bir şekilde incelediğimde onun dün çarptığım adam olduğunu fark ettim.
Üzerindeki beyaz tişörtü gözlerinin rengini daha da belki etmişti. Koyu kahve gözleri ciddi bir ifadeyle beni izliyordu ki onu tanıdığımı fark ettiğinde ciddi ifadesi yerini sempatik bir gülümsemeye bıraktı. Başını hafifçe salladığında ben de aynı şekilde gülümseyerek başımı salladım ancak acelem olduğu için daha fazla oyalanmadan yürümeye devam ettim.
Mimarlıkta olmadığına emindim bu adamın, üstelik geçen yıl da görmemiştim onu. Belki de yeni gelmiştir, diye düşünmemeye çalıştım ama içime bir kurt düşmüştü. Elimde olmadan dünkü notla bir bağı olup olamayacağını sorguluyordum.
Saçmalama Burçin! Komplo teorisi kurma Burçin!
Ama engel olamıyordum. Sınıfın önüne geldiğimde hatta içine girdiğimde bile geçmemişti içimdeki şüphe ve o çocukla konuşmadan da geçmeyecekti sanırım.
Dersimiz yine ve yine Haldun Hoca'nındı. Düne göre daha odaklı bir şekilde dinlemeyi başarmıştım anlattıklarını fakat bir noktadan sonra dalıp gitmeye başlamamak elde değildi. Hocamızı ve dersini ne kadar sevsem de biraz sıkıcı olduğunu kabul etmeliydim. Profesörün 65 yaşında olduğu göz önünde bulundurulursa iyi bile sayılabilecek bir enerjisi vardı aslında fakat katlanıpma süresi en fazla bir buçuk, iki saatti. Fazlası zarar aslanım. Fazlası bünyeye çok zarar...
Derste dikkatimi dağıtan diğer bir konu ise dünkü kızlar problemiydi. Ağız tadıyla sövmemi engelleyen kızlar bugün hâlâ bana dik dik bakıyorlardı. Tabii ki ben de hâlâ onlara poğaça var kurabiye var.temalı bakışlar atıyordum. Mükemmel bir iletişim!
Araya çıktığımızda sınıfın tam karşısındaki koltuklarda bölümden birkaç arkadaşımla havadan sudan muhabbet ettik. Bölümdekilerle aşırı bir yakınlığım yoktu ama aradaki birkaç istisnayı çıkarırsak kalanlar oldukça hoşsohbet insanlardı. Hatta üniversitesinin ilk günü akşam yemeğe gitmiştik ve o gün hayatımda en çok güldüğüm gecelerden biri olabilirdi.
Annemin tüm karşı çıkmalarına rağmen bu bölümü ve bu üniversitesiyi seçmek kesinlikle bu hayatta verdiğim en doğru kararlardı.
Bence bir insanın başına gelebilecek en güzel şey yaptığı, uğraştığı iş her neyse severek yapmasıydı ve ben bu konuda oldukça şanslıydım. Mesleğimi çok seviyordum öncelikle. Beni , mesleğim için çalışmak, hakkında bir şeyler öğrenmekten daha çok mutlu eden bir şey yoktu. Çok yorulduğum doğruydu ancak nasıl ki sevdiğiniz insan için yaptığınız şeylerin yorgunluğu bile size tatlı geliyorsa benim için de bu oldukça tatlı bir yorgunluktu.
Tüm bunları düşünerek dersi sonlandırdığda hızla eşyalarımı toplamaya giriştim. Bir an önce çıkmama gerekiyordu yoksa geç kalacaktım. Parla ve gül çoktan çıkmış olamalılardı, büyük ihtimalle partinin olacağının mekanın yakınındalardı şu anda. Benim ise oraya gitmem neredeyse iki saatimi alacaktı lanet istanbul trafiği yüzünden. Ve saat öğleden sonra 5.30'du!
Otobüs durağı okulun biraz yukarısında kalıyordu. Mesafe olarak kısa bir aralıktı ancak yokuş yukarı olduğu için durağa vardığımda soluk soluğa kalmıştım.
Nefeslerimi düzenlemeye çalışırken otobüsün gelmesine 5 dakika vardı. Gözlerimi etrafta gezdirirken bir anda görüş alanıma çiçekçi abla ve kolundaki sepette tuttuğu krizantem buketi takıldı. Beyaz krizantemler o kadar güzel gözüküyordu ki derin bir nefes çekmekten alıkoyamadım kendini. Merkezinin etrafını saran ince beyaz çiçekleri bana bir gözyaşını anımsatsa da güzelliğinden hiçbir şey götürmüyordu. Abla da çiçeklere bakışımı fark etmiş olacak ki bana doğru yürümeye başladı.
Başörtülü tombul yanaklı kadın çok tatlı gözülüyordu ancak onun da tıpkı krizantemler gibi hüzünlüydü gözleri. Bir şey demeden sepetini hafifçe öne doğru salladığında bne de tebessüm ederek çantama uzandım. Ücretini ödedediğimde kalan son buketi zarifçe bana uzattı. Bu sırada otobüs de tam yanımızda durmuştu.
Teşekkür ederek otobüse bindim ve şansıma arka kısımda boş bir koltuk buldum.
Sanırım o günü severseniz gün de sizi seviyordu...
Yolculuğumuzun başında sevecen bir gülümsemeyle krizantemlerimi inceleyip keyifle etrafı izledim. Ancak sonlarına doğru insan kalabalığı, sıcak ve trafik yüzünden kafamı cama yaslayıp sadece sabır dilerken buldum kendimi.
Çok sükür ki ineceğimiz durağa geldiğimizde çiçeklerimi ve çantamı korumaya çalışarak otobüsün içindeki trafiğe balıklama atlamak zorunda kaldım. Dalgalarla boğuşuyormus gibi insanlarla boğuşup kazanarak temiz havaya çıkmayı başardım.
Zorlu yolculuk ve kararan havaya rağmen gülmeye devam ediyordum. Telefondan Gül'ün attığı konumu açtım ve kısaca etrafıma bakınıp yol tarifinij söylediği yöne doğru yürümeye başladım.
Yolun bir tarafı park ve boğaz diğer tarafı yeni yeni ışıklarını açmaya başlamış evler ve evlerine gitmeye çalışan insanlarla dolu arabalardı. Tıpkı hayatın iki yüzü gibi olan yolun sonu maalesef ki karanlık bir ara sokağa bağlanmıştı.
Sokak lambalarının aydınlattığı izbe sokakta tedirginliğimi yok saymaya çalışarak yürümeye devam ederken bir yandan da iç sesimi sakinleştirmeye çalışıyordum.
Tam ana caddeye çıktığıma inanmıştım ki yol tarifi bana bir sürpriz daha yaptı. Tam karşımdaki duvara şaşkınlıkla bakarken telefonumdan, " Rota güncelleniyor," sesi yükseldi. Güncelleme ya, vallahi ne gerek var? Ben spiderman gibi tırmanırım düz duvara!
Yürüdüğüm yolun yarısını geri yürüp bulduğum ilk sola döndüm. Bir yandan da Parla'nın mesajlarına cevap veriyordum. Mesajlaşmak yerine telefon etmeyi teklif etmiştim ama yüksek sesten dolayı duyamadığını söylemişti.
Merak etme 10 dakikaya oradayım, yazıp göndermeme kalmadan bir omzuma çaptığı için geriye sendeledim. Adam telaşla özür dileyip koşmaya devam edecekti ki ilerideki bir ara sokaktan yükselen, " Nereye kadar kaçabileceğini zannediyorsun?" Sesiyle ikimiz de donakaldık. Fakat ben adamdan önce kendime gelip nereye çıkacağını umursamadan yanımdaki sokağa doğru koşmaya başladığımda kendine gelen adam benden hızlı davrandı ve beni kolumdan yakaladığı gibi kendisine çekip sırtımı göğsüne yasladı. Elimdeki çiçekler ve çantam yere düştüğünde, " Bırak beni !" Diye çığlık atarak ellerinden kurtulmaya çalıştım. Ancak can havli içinde olan adam beni o kadar sıkı tutuyordu ki kurtulmam imkansızdı. Yine de öylece kabul edemezdim, ona boyun eğemezdim. Bir yandan yardım umuduyla çığlık atmaya devam ederken bir yandan da ayaklarımı geriye doğru savurmaya devam ettim.
Adam saldırılarımdan etkilenmezken, " Kes sesini!" Diye tehditkar bir tonda bağırdı ve belinden çıkardığı bıçağını boğazıma dayadı.
Bu sırada az önce sesin geldiği sokaktan siyahlar içinde üç adam çıktı.
Siktir! Ne yapacaktım ben?
Debelenmeyi bırakıp hızlanan nefeslerimle inip kalkan göğsüme ve korkuyla çalışmayı durdurmaya yeltenen beynime inat düşünmeye ve sakin kalmaya zorladım kendimi.
İlk ve aklıma gelen en mantıklı fikir polisi aramaktı. Bu yüzden doğru yerlere basacağımı umut ederek parmaklarımı oynatmaya başladım.
Siyahlı adamlar gitgide bize yaklaşırken boğazıma bıçak saplayan adam da onları biraz daha yaklaşırlarsa beni öldüreceğiyle tehdit ediyordu.
Göz ucuyla ekrana baktığımda acil aramayı açabildiğimi görmek bir nebze olsun umut aşılamıştı bana. Aramayı başlattığımda telefonun sesini kısıp hopörlöre bastım. Gözlerim artık tam karşımızda duran üç iri ve uzun adama kaydığında az önce yüreğime dolan umut yavaş yavaş söndü. Boğazımdaki bıçağın baskısının arttığını hissettiğimde zorlukla yutkundum.
İki adama nazaran biraz daha önde duran adam, " Kızı bırak," dediğinde kalın ve biraz pürüzlü sesindeki ürkütücü sakinlik benim bile bacaklarımı titretmişti.
Dikkatlerinin benim üzerimde olmadığını fark ettiğim an ellerimi yavaş yavaş hareket ettirdim ve aramayı kapatmadan ana ekrana dönüp kamerayı açtım. Uzun süredir aynı telefonu kullandığım için alışkanlık kazanmış ellerime şükrederken gözlerimden akan yaşların farkında değildim. Video başlattığımda kulağımın yanından, " Yaklaşma öldürürüm onu!" Diye bir bağırış geldi. Titremelerim şiddetlenirken sımsıkı yumdum gözlerimi.
Ölümün nefesini ensemde hissederken henüz boğazımı kesmemiş bıçağın acısını hisseder olmuştum.
Bu muydu? Böyle mi ölecektim? Yapayalnız, hiç tanımadığım bir adamın kollarında mı verecektim son nefesimi?
Annem bir kez bana sarılmadan, son kez babamı görmeden, hayallerim henüz gerçekleşmemişken, onun sesini bir daha duymadan mı ölecektim?
Bir sokak kenarında, bir bıçak darbesiyle mi yazılmıştı sonum?
Olmasın, lütfen böyle olmasın sonum...
" Seni son kez uyarıyorum, bırak kızı yoksa seni öldürürüm." Diyen adamın sesiyle gözlerimi araladım ama gözlerimi dolan yaşlardan dolayı hiçbir şey göremiyordum. Yine de adama yalvaran bakışlar attığımı farkındaydım.
Fark ettiğim başka bir detaysa başından beri diğerlerinine göre bir tık karanlıkta kalan adamın artık yerinde olmadığıydı.
Arkamdaki adam ağladığı belli olan bir sesle, " Ben yapmadım diyorum, ben masumum diyorum!" Diye bağırdı fakat sözünü bitiremeden önde duran uzun boylu adam, " Siktir oradan şerefsiz! " diye öyle bir bağırdı ki artık sadece bacaklarım titremiyor yer de altımda sarsılıyormuş gibi hissediyordum.
" Öldür o zaman beni! Hadi yap!" Diye bağırdı arkamdaki adam da ama az önceki bağırıştan sonra çok cılız kalmıstı. Göz ucuyla tekrar kamerayı kontrol ettim. Çok şükür çekiyordu ama artık ne işe yarayacağını ben de bilmiyordum çünkü bana dolanan kollar bir adama değil de ölüme aitti su an. Adam da bunu onaylayacak şekilde, " Ama beni öldürdüğünüz an kız da ölür!" Dedi.
Benim buradan sadece cesedim çıkacaktı, artık buna emindim.
" Seni son kez uyarıyorum, " dedi sabrı taşmak üzere olduğu belli olan adam. " Kızı bırak, ben de yaşmaana izin vereyim."
Bir insanın yaşamının, başka bir insanın vicdanına bağlı olması ne kadar da acıydı. Benim nefesim arkamdaki adamın bir anlık kararına, onunki ise karşısındaki adamın insafına bağlıydı. Hatta benim için küçük bir ihimal olsa bile karşımdaki adamın onu yaşatmayacağını anlamıştım.
Gözlerimden akan yaşlar o kadar çoktu ki kendi gözyaşlarımda boğulmaktan korktum.
Bir antalyalıydım, denizde büyümüştüm ama şu an boğulmaktan deli gibi korkuyordum.
Ben bugün sevmiştim hayatı ancak o bana acımıştı. Tüm gün içimdeki bu anlamsız sevince karşın dikkatimi çeken krizantemler, o kadının yüzündeki gülümsemeye rağmen yüzündeki bu hüzün, gökyüzündeki güneş ve az önceki cıkmaz sokak bile belki de bir işaretti bana sadece ben anlamamıştım. Hayat da, ruhum da biliyordu belki bugünün son günüm olacağını fakat kalbim bir haberdi.
" Peşimi bırakacaksınız!" Diye diretmeye devam etti adam. Çaresizlikle öne eğdiğim gözlerimden bir damla doğrudan yerdeki krizantemlere düştü.
Bir yerde okumuştum. Krizantemler her daim mutlulukları kutlamak için tercih edilmez. Krizantem, bazı inanışlara göre ölüm çiçeğiydi. Güzel, beyaz gözyaşları sanki üzerine bulaşacak kanı hep biliyordu...
Yaşamama dair o küçük ihtimal bana o kadar uzak geliyordu ki kulakları sağır edici bir kurşun sesi sokakta yankılandığında bütün bedenimi bir acı kapladı. Gözlerim hâlâ krizantemlerdeyken üzerlerine bulaşan kanının benim olduğuna emindim. Bir yer, vücudumun bir parçası çok acıyordu ve az önce bıçağın yaslı olduğu yerde sertçe atan nabzım şimdi oradaydı ama neresiydi orası? Bilmiyorum, daha önce hiç ölmemiştim.
Bıçak boğazımdan yavaşça kayarken ve beni sımsıkı tutan kollar yavaş yavaş gevşerken gözlerim kararıyordu. Boğazımdan akan kanın ıslaklığı, az önce konuşan adamın haykırışı ve yanıma düşen adamın artık cansız bedeni sanki bir kabusun en belirgin parçalarıydı.
Hayır, ölen ben değildim. Henüz ben değildim...
Az önce boğazıma bıçak yaslayan adamı tehdit eden adam öne atılıp kayan bıçağı tutmuştu ve beni kurtarmıştı. Bunu farkına vardığım an bir an bile düşünmeden, dönüp ona bakmadan yerdeki çantamı kaptım ve koşmaya başladım.
Nereye koştum, ne kadar koştum bilmiyordum. Ancak peşime takılan adam döneceğim köşede beni yakaladı ve atacağım çığlığı bastırmak için büyük elini dudaklarımın üzerine kapatıp beni arkamdaki duvara yasladı.
Hissettigim tarifsiz acı, boğazımdaki yumruydu, acı kalbimdeki sızıydı, acı boynumdaki kesikti ama acı en çok beni kurtaran ama bir insanı öldüren adamın kapüşonu düstüğü için artık rahatça görebildiğim gözlerine baktığım andı.
Simsiyah gözlerindeki öfke yerini hayrete bırakırken bakışlarını mavilerimden çekti ve aceleyle bütün bedenimde dolaştı. Ben ise gözlerimi gözlerinden bir an bile çekemiyordum. Nefes anlamıyordum.
Siyahları en sonunda omzumun üzerindeki dağılmış ve kana bulanmış saçlarımda takılı kaldı. Kaşları çatıldığında, " Saçların, saçlarına ne yaptın Portakal Çiçeği?" Dedi tepeden tırnağa ürpermeme sebep olan sesiyle.
6 yıl sonra bana ilk söylediği cümle buydu.
Ben hiç ölmemiştim ama ölüm böyle hissettiriyor olabilir miydi?
Bölüm etkileşimi
