SÜRGÜN kitap kapağı

1. bölüm / 4

SÜRGÜN

0. Portakal Çiçeği.

Vaveyla Yazarı: Melonistik

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 0. Portakal Çiçeği.

0.
Portakal Çiçeği.
Madrigal – Geçme Artık Sokağımdan

"Ne zaman bir şeyden vazgeçerseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir." - Murphy Kanunu

İlkleri sever misiniz?
Ben sevmem. Hatta nefret ederim.
Çünkü ilk demek belirsizlik demektir.
İşte tam bu yüzden sevmem ilkleri de bilinmezlikleri de.
Alışamazsınız çünkü.
Her şeye alışır insan. Görmemeye, duymamaya, ; görülmemeye, duyulmamaya...
Bazen alışmaya alışır.
Hatta sevmemeye, sevilmemeye bile alışır da, bilinmezliğe alışamaz.
Çok pozitif bir başlangıç olmadı farkındayım ama şu an hayatımdaki tek pozitiflik kaynağım bile negatifken ancak bu kadar oluyor.
Gül'ümün bile negatif olduğu bir sabah ben nasıl pozitif olabilirim ki?
Neden mi negatif?
Şey... Bu biraz benim yüzümden olabilir...
" Burçin! Bağırtma beni insanların içinde! Kalk artık, bir durak kaldı!" Diye bağırarak yaklaşık bir saattir yaptığı gibi tek koluyla beni sarstı.
Sonuç: Homurdanmalar...
"Ne yapayım Gül, uykum var! Hem baksana," Yarı açık yarı kapalı gözlerle metrodaki insanları işaret ederek, " Herkes uyukluyor ama onları dürten yok!"
'Herkes' ten sabah sabah ücretsiz basım hakları ve onlara rezerve boş yerleriyle mutlu mutlu, güne veya gezmeye giden teyzeleri çıkartırsak tamamı benimle aynı pozisyondaydı.
Düşmemek için ilk bulunan yere tutunup, tutunulan kola yaslanıp uyumak. İşte bütün mesele bu!
Şimdi bir düşününce ben de teyzeler gibi güne gidecek olsam enerjik olurum. Ama Haldun hocanın muhteşem sıkıcı dersi hiç çekici değil !
Ya da tekrar bir düşündüm de, hocamın hakkını yemeyeyim. Teyzeler gibi olsam da, " Nasıl olsa güne gidince göbek atacağım, biraz enerji toplayayım" diye uyuklardım.
" Tabii efendim. Sizi dürtmeyeyim de gözlerinizi son durakta açın. Şükredeceğinize sövüyorsunuz bana!" Dediğinde kendine yeni bir hedef belirlemiş olacak ki beni bırakıp karşımda benden daha gamsız bir şekilde uyuyan şahsiyete döndü.
" Parla! Kalk Parla! Beni örnek al sen niye bu faydasızı örnek alıyorsun ablacım, kalkkk!!!"dediğinde bizi gram umursamayan sevgili kardeşime gülümseyerek omzuna birkaç kez vurdum. " Ablasının kardeşi." Dediğimde Gül iyice çileden çıkmıştı.
" Siz adam olmazsınız. Gerçekten olmazsınız! Ya daha ilk gün, ilk gün! Diğer günler ne yapacaksınız acaba?" Diyerek sert bir şekilde itekleyince düşmekten son anda kurtulan kardeşim huysuzca homurdanıp gözlerini açtı ve Gül'ün koluna okkalı bir şaplak atarak " Ne yapıyorsun be!' diye çemkirdi.
Fakat Gül kolunu sıvazlayarak söylenmeye devam etti, " Hadi Burçin neyse de , sana ne oluyor kızım! Daha hazırlıksın sen hazırlık! Bir heyecan olsun içinde be! Gençlik ölmüş," diyerek babanne modunu açtığında aynı anda Parla'yla birbirimiza döndük. İkimiz de Güllü lokumumun bu durumuna gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk.
" Biz böyle miydik? Koşarak okula gelirdik. Heyecanla dersi dinlerdik. Sen? Hiç." Dedi ve yanında boş boş etrafı izleyen teyzeye dönüp, " Ölmüş gençlik teyze ölmüş, sen hâlâ gün derdine düş!" Dediğinde teyze bir an endişeyle, " Ne? Kim ölmüş, neden ölmüş, ne zaman ölmüş, karı mıymış, adam mıymış?" Gibi sorular dizince teyzeden de aradığı desteği bulamayan Gül göz devirip bize dönecekti fakat teyze kolundan tutup onu çevirdiğinde, " Bak benim koca hayırsızın tekiydi, geberdi gitti zaten. Bir gram da para bırakmadı bana namussuz. Eğer ölen karının adam zenginse ben varam ona. Sana da para veririm!" Diye kıvırtarak dedikoduya başlayan teyzeye hepimiz şok içinde baktık.
Vah teyzem, amma da büyük dertler içindeymiş garibim. Nasıl bir dertteyse ölenin evli, kadın ve zengin kocası olduğuna inandırdı kendini. Üzerine bir de senaryo yazdı. Üzerine bir de rüşvet teklif etti.
Vay be!
Bütün ciddiyetimi toplayıp, " Teyze, adam zenginse ne kadar vereceksin?" Dediğimde Gül koluma vurup sinirle beni ittiğinde Parla kahkaha atıyordu. Oysa ben gayet ciddiydim. Hem teyze mutlu olcaktı hem bana para verecekti , niye araya girdin ki güllü lokumum?
Teyze de benim gibi çok ciddi bir şekilde dudağının bir ucunu kıvırarak hain bir gülümseme takındı ve, " Sana ne kadar lazım, güzel kız?" Dediğinde ben de aynı hain gülümsemeyi takınıp, " Elini korkak alıştırma ortak." Demiştim ki Gül yine aramıza girip, " Bakma buna sen teyze, şaka yaptım ben. Ölen falan yok." Deyip sabır çekerek kapıya doğru yürüdü.
Ben de elimi Parla'nın omzuna atıp kapıya yönelmiştim ki teyze beni durdurup, " Boşver sen o nemrut kızı." Dedi ve beni baştan aşağı süzüp, " Bak ne güzel mavis mavis gözlerin var, güzelsin de. Sen bana zengin koca bulursan ben de seni benim toruna alırım. Hem yeni dedesinin parasını yersiniz hem..." Deyip kıkırdadığında gözlerimi sonuna kadar açtım. Sen çok fenasın teyze, çokkk!!
" Yok teyzem sağ ol, benim başım bağlı." Dediğimde bir an yüzü düştü ama ardından, " Ama sana şöyle zengininden bir koca bakacağım ben." Diye ekleyince kocaman gülümsedi.
Metroda ineceğimiz durak ananons edilince teyzeye veda edip kapıya doğru ilerledik. İkimiz de kahkahlar atarak Gül'ün yanına gittiğimizde teyze arkamızdan, " Yakışıklı olsun ama he! İstemem ben çikin adam!" Diye bağırıyordu. Teyze senin kriterlere uygun biri varsa bir tanede bana lütfen ya!
" Teyzenin de kriterleri baya yüksekmiş ya, sen nereden bulacaksın böyle adamı abla?" Diyen Parla'ya döndüğümde , " Sence ben öyle adam bulsam teyzeye mi kaptırırım ablacım?" Dediğimde kapılar açılmıştı.
İnsan kalabalığının arasından kendimizi zorlukla dısarı attığımızda kan ter içinde kalmıştık.
Sıcak, kalabalık, uykusuzluk ve zengin koca arayan bir teyze...
Daha iyi bir üniversite 3. Sınıfın ilk günü düşünemiyorum.
Üçümüz kol kola üniversiteye giden yolda yürürken Gül imalı bakışlar eşliğinde, " Senin başın bağlı değil miydi, zengin bir adam için satacak mısın sevdiceğini?" Dediğinde bir an duraksadım ve teyzenin verdiği neşe de bu soruyla uçup gitti.
Benim başımın bağı kim bilir nerede kördüğüm oldu be güllü lokumum...
En son altı yıl önce gördüğüm gözleri, sevdiğim kalbi belki de çok uzaklarda başkalarına bakıyor, başkalarını seviyor.
Ben ise hâlâ onu bekliyor, başkaa birini sevebileceğime ihtimal dahi vermiyordum.
Çünkü onu o kadar çok sevmiştim ki.
Hem en yakın arkadaşım hem de sevdiğim olmuştu.
Sonra ne mi oldu?
Bir gün ansızın yok oldu.
Kalbimi de alıp gitti. Bana ise onsuzluğu bıraktı.
Oysa hasreti kalbimin ardında kalan boşluğa bile sığmadı; aklıma, ruhuma taştı.
Hayır, Burçin. Unuttun Burçin. Vazgeçtin Burçin.
Sırf Murphy Kanunu gerçek olsun diye ondan vazgeçmeyi bile denemiştim.
Ama artık fark ediyordum ki ben onsuzluğa da alışmıştım. Ben gidişlere de alışmıştım zaten.
İkimiz de asker çocuğuyduk. Beklemeye alışkındık. Bazen de beklememeye...
Böyle bir şey, onu hatırlatacak bir şey olmadıkça gelmiyordu artık aklına, dedi içimden bir ses.
Bu dediği koca bir yalandı işte. Kendimi inandırmaya çalıştığım fakat bir çocuğun bile inanmayacağı koskoca bir yalan.
Onu sadece yaşamaya devam edebilecek kadar unutabilmiştim ben.
Yüzümdeki gülümseme silindiğinde kolumu Parla' nın omzundan çekip" Bağ mağ yok. Hem zengin ve yakışıklı koca bulup da burun kıvırırsam çarpılırım." Diye geçiştirdim Gül'ün sorusunu.
Tabii ki ikisi de durgunlaştığımı fark etmişti. Fakat sevgili kardeşim bu gerilim hattına son vermek adına, " 'Daha hazırlıksın, hazırlıkkk ' dedin ya Gül abla," sesini incelterek Gül'ün taklidini yapışı gerilimi hattını çok da bitirmemişti sanki. Bir miktar arttırmıs bile olabilirdi.
Gül ağzında bir şeyler geveleyip, " Noldu içine mi oturdu ?" Dediğinde Parla kafasını olumsuz anlamda iki yana sallayıp, düşünceli bir ses tonunda, " İçime bir şey oturmadı da aklıma bir şey takıldı. Sen ne zaman hazırlık okudun ya, bizim niye haberimiz yok!?" Dediği an Gül hemen Parla'nın saçlarına yapışıp," İnsan büyüğüyle öyle mi konuşur hayırsız evlat!" Diye bağırınca bir yandan kahkaha atıp bir yandan saçını kurtarmaya çalışan Parla'yı kolundan tutup kendime çektim.
Kollarımı sımsıkı ona sardığımda, " Uzak dur kardeşimin saçlarından cani lokum!" Dediğimde şok olmuş bir şekilde bize baktı. Sonra yüzünü ekşitip, " Yazıklar olsun be size. Yemeğinizi yapayım, kahvaltınızı hazırlayıp sizi kaldırayım. Bu mu teşekkürünüz? Lanet olsun kan bağına. Yarın çıkıyorum evden!" Diye söylenip bize arkasını dönmüştü ki Parla 'yla aynı anda onu kollarından yakalayıp geri çektik ve boğana kadar sarıldık.
" Olur mu hiç öyle şey İstanbul'un en güzel Gülü, biz sensiz ne yaparızzz!" Diye yılışan Parla 'ya destek olup, " Biz sensiz iki gün yaşayamayız. Ne o öyle aç, susuz ve eğlencesiz." Dedim yüzümü buruşturarak.
Parla kollarının arasında baygınlık geçirmek üzere olan Gül'ü iki yana sallayıp, " Çok acıkırız, çok sıkılırız. Lütfen bizi bırakmaa!" Diye bağırınca Gül oflayarak ikimizi de itti ve hırpalamalarımız sonucu dağılan beyaz cropunu ve kahverengi gömleğini düzeltti. Tabii ki bir yandan da söyleniyordu.
"Eğlenceymiş. Sirk miyim lan ben. Gidin başka eğlence bulun. Hatunlara bak, yedirelim, içirelim, bir de eğlendirelim. Düğün müyüm ben, gidin bir düğüne, kız tarafına oğlan tarafı oğlan tarafına kız tarafıyız deyin eğlenin bana ne!"
"Bugün biraz aksi sanırım." Diye Parla'nın kulağına ciddiyetle fısıldayınca o da aynı ciddiyetle, " Ben de neden böyle oldu anlamadım valla." Dediğinde kollarımızı önümüzde bağlamış garip bakışlarımızı Gül'e gönderiyorduk.
Gül ise bir yandan üzerini düzeltiyor bir yandan da söylenmeye devam ediyordu ki attığımız garip bakışları fark edip durdu ve sinirle kızıl kahve saçlarını omzundan geriye atıp sert adımlarla yürümeye başladı.
Sabah sabah daha fazla sabrını sınamamak için biz de kuzu kuzu arkasına takıldık ve üniversitenin girişine kadar Parla'yla sağa sola laf atarak ilerledik.
Uzun bir yokuşun ardından sonunda üniversitemizin girişine varabilmiştik. Gül'le ortaokulun başında tanışmıştık. Lisede de aynı okulda olunca üniveritede de ayrılmaya gönlümüz el vermedi ve sonuç olarak aynı üniversitenin farklı bölümlerine yerleşmiştik. Kendileri gastronomi okuyordu ben ise mimarlık.
Aynı üniversite olmasına rağmen koca kampüsteki en uzak köşelere düşmemiz kaderin bir cilvesi olmalıydı ki birbirimizi gün içinde görmek için yarım saat yürümemiz gerekiyordu...
İstanbul'a gelir gelmez kardeşimin kaydını da buradaki bir liseye almak için annemle uzun uzadıya kavga etmiştim ama sonunda onu da yanıma almayı başarmıştım. Antalya'daki lisesini sevmediği için buraya gelmek onun için de iyi olmuştu.
En önemlisi ise annemden uzaktaydı. Annemin baskısından uzaktaydı.
Annem... Bana bir kez bile kızım demeyen annem... Birkez sarılıp gözlerimdeki yaşları silmeyen annem... Kendi annesinden öyle gördüğü için bana da hiç sevgisini göstermeyen annem...
Elalem için kendi kızlarını, zorla evlendirilmesine rağmen ona deliler gibi aşık babamı sürekli kırıp döken annem...
Küçüklüğümden beri hep bir yarış içindeydim. O yarışa beni annem sokmuştu ve beni en önde koşan at olmaya zorlamıştı. Olmuştum olmasına ama hiçbir zaman istememiştim. Ben sadece mutlu, huzurlu olmak istemiştim. En azından tökezlediğimde elimden tutsun istemiştim. Ama annem tökezlediğimde beni kurtarmak yerine itmişti.
Düşmeliydim. Düşmeliydim ki kalkmayı öğrenmeliydim.
Düşmeliydim, canım acımalıydı ki bir daha acımaması için daha dikkatli olmalıydım.
Düşmeliydim çünkü annem de düşmüştü. Düştüğü yerde hayata küsmüştü.
Ama düşmeden de öğreniliyordu. Annemin bana yaşattıklarını yaşamaması için Parla'yı sürekli korumuştum. Bana masal anlatan olmamıştı hiç bu yüzden bilmezdim masal falan ama Parla bilsin diye kafamdan birçok masal uydurmuştum. Tökezlediğinde düşmesini engellemiştim. Düştüğünde yaralarını sarmıştım. Başarısız olduğunda odaya kapatmamış, cezalar vermemiştim. Yardım etmiştim. Bunun doğal bir şey olduğunu anlatmıştım.
Elalemin dedikleri veya diyecekleri için ona kızmak, onu üzmek, çocukluğunu elinden alıp bir yetişkinmiş gibi davranmasını sağlamak yerine elalemin sesini kesmiştim.
Kısacası yaşamadığım ne varsa onun yasaması için çabalamıştım. O da karşılığında zamanında yaşamadıklarımı daha da geç olmadan yaşamam için her daim yanımda olmuştu. İkinci bir şans vermişti, yeniden başlama şansı vermişti.
Üç yılın ardından Gül'le gittiğimiz üniversitenin ingiliz dili ve edebiyatı bölümünü kazanmıştı. Bu yüzden gün içinde onunla da görüşemeyecek olsam da her sabah beraber gelip her akşam beraber dönecektik evimize!
Elimi boynuna sarıp kendime çektim ve saçlarına bir öpücük kondurarak, " Bol şans güzellik. Sakın ilk günden gidip birileriyle kavga etme, edeceksen de beni ara beraber dalalım." Mükemmel bir abla nasihatı...
Gülerek yanağıma bir öpücük kondururken asla bizden tarafa dönmeyen Güllü lokumum ağzının içinde , " Gören de hayatı sokak arasında kavga ederek geçti sanar." Diye homurdandı. Kolumu Parla'dan çekip arkadan lokumuma sarıldım. Omzunun üzerinden tatlı tatlı, " Yani fiziksel şiddet uygulamasam da az mı kavga ettik Gül hanım?" Dediğimde dik dik bana bakarak, " Ne kavga ne kavga! Sen dikleniyordun sadece, biri bir şey diyecek olsa zaten Kar-" diyordu ki son anda kendini durdurup " Her neyse işte, o dövüyordu. Yani seni çok da kavgacı göremedim Burçin Hilal Altaylı."
Yarım bıraktığı kelimeyi içimden tamamlamamaya çalışarak, " Teyze torununa beni alacak diye kıskanıyorsun Nemrut karı!" Diyip ikisi orada bırakarak kendi fakülteme doğru yürümeye başladım.
Boş konuşarak üzerini örtmeye çalıştığım dalgınlığım yalnız kaldığım an üzerindeki çarşafları attı .Eskiden merhem olan bir adam artık sadece zarardı. Hem kalbime hem ruhuma.
Yürüyen bir ölü modunda ilerlerken bir anda kendimi düşmekten son anda kurtulurken buldum. Neden mi?
Çünkü önümden gelen 190 civarı boyuyla görülmemesi imkansız bir adama freni tutmayan araba gibi bodoslama çarpmıştım. Resmen beton etkisi yaratmıştı adam.
Eli belimi sımsıkı tutarken filmlerdekinin aksine öyle burun buruna falan da değildik ama ben donakalmıştım. Koyu kahve gözleri endiseyle beni süzerken " İyi misin?" Dedi. İyi miyim? Cama yapısan sinek gibi hissediyorum kendimi, bu iyi mi paşam?
Sonunda kendimi toparlayıp doğruldum. O da ellerini belimden çektiğinde bir adım geriledim. Oldukça iri ve kaslı biriydi ama Kemikli yüzü ve bütün yakışıklılığını bir kenara bırakırsak küçük duruyordu. Amma küçük ha Burçin, cebine sok sığar belki ne dersin?!
Aslında büyük de olabilir gibi çok da bilemedim bir daha bakınca...
Önce çok olsa bir ya da iki yaş vardır diye kendimi , ardından da üzerimdeki yana doğru kayan tişörtümü düzeltip, " İyiyim. Çok özür dilerim ben görmedim seni!" Dediğimde gülümsedi. " Önemli değil. İyi günler." Diyerek yanımdan geçip gitti. Koyu kahve saçları ve koyu kahve gözleri iyi bir birleşim olmuştu ancak kendileri benim kriterlerime uygun değildi. Belki Parla'ya olurdu...
Yine mükemmel bir ablayım.
"Aman bana ne onu da kendisi bulsun," diyerek arkamı döndüm ve fakülteye girer girmez koşarak kafeteryaya gittim.
" İHSAN ABİ KAHVE AT ÜZERİME YOKSA BEN KENDİMİ ATACAĞIM!" dediğimde küçük kafeteryanın kasasında oturan ve bugün gözüme ekstra huysuz görünen İhsan Abi ters ters bana bakarak, " Sana da günaydın Burçin." Dedi.
Tezgahın önündeki bar taburelerinden birine kurulup az önce yüzüne bağıran ben değilimişim gibi sevimli sevimli göz kırparak, " Sen bana bir kahve ver de günüm aysın abim!" Dediğimde bir yandan söylenerek bir yandan da gülümseyerek kahve makinesine döndü.
İhsan abi ellilerinde ultra huysuz ama bir o kadar da babacan bir abimizdi. Kendisinin aksine çok tatlı bir eşi ve bir kızı vardı. Babam okula yerleşmeye geldiğimizde beni ona emanet etmişti. Başlarda nedenini anlayamasam da sonradan öğrenmiştim ki İhsan abi eskiden babam gibi askermiş ancak girdiği bir çatışmada bacağındaki bir sinire isabet eden kurşun yüzünden emekli olmak zorunda kalmıştı. Evde canı sıkılıp sağa sola sardığı için eşi ona kantinde çalışmasını önermiş fakat İhsan abi, " Çocuk mu avutacağım?" Diyerek reddetmiş. Sonunda bu kafeteryayı açmıştı .
Üç yıldır ise her kahrımı çekiyordu sağ olsun. İletişimimiz o kadar ilerlemişti ki artık bir bakışımdan bile anlayabiliyordu aslan abim. Mesela final haftamda her sabah ben söylemeden tek şekerli kahvemi hazırlıyordu. Normal okul günlerinde sade ve sütlü, eğer keyfi yerindeyse kahvenin yanında bir de çikolata koyuyordu. Ama yanımda Bora varsa şekersiz çaydan öteye gidemiyorduk. Bora'ya bir tık gıcık oluyor olabilirdi.
" Eee, Aysun ablam nasıl? "
" İyi."
" Buse ne yapıyor?"
" İyi."
" İhsan abi sabah sabbah ne kadar da konuşkansın."
Sessizlik.
" Ay İhsan Abi vallahi ruhum sıkıldı! Hiç dedikodu yapmıyorsun ya! Derste uyuyayım mı ben?" Kahveyi önüme bırakırken , " Uyuma diye kahve yaptık ya." Dedi yine en tersinden. Kınayıcı bir cıklama eşliğinde, " Elllerin dert görmesin abim ama şöyle birazcık dedikodu yapsak nolur sanki?" Dediğimde tövbe tövbe diyerek yerine geri döndü. Tam ağzımı açmıştım ki arkamdan bir ses konusmamı engelledi. " Ooo, kimleri görüyorum!" Diyerek yanıma gelen Bora hemen sağ tarafımdaki sandalyeye kendini bıraktı.
Gözlerini kısıp, ellerini önüne siper etti ve, " Hilal Hanım gündüz vakti bu kadar parlamayın güneşi küstüreceksiniz." Dediğinde gülümseyerek eline vurdum. O da kıkırdadığında keyifle İhsan Abi'ye, " Bir çay alabilir miyim?" Demişti ki İhsan abi bütün keyfini kaçıracak şekilde," Çay yok." Dedi.
" Kahve de olur abi."
" Bitti."
" Su?" Diyerek son şansını denemişti ki İhsan abinin öldürücü bakışlarını görünce vazgeçip bana döndü. İhsan Abi, Bora'ya birazcıktan fazla sinir oluyor olabilirdi.
Bora, tıpta okuyan yakın bir arkadasımdı. Daha doğrusu Gül'ün arkadaşıydi. Bora bir aile dostlarının oğlu olduğu için önceden de tanışıyorlarmış. Bizi de Gül tanıştırmıştı zaten. Tatlı biriydi Bora ,tıpkı gül gibi. Ancak ayrı ayrı çok tatlı olan bu iki insan bir araya gelince çok tehlikeli oluyorlardı.
Bu hayatta başınıza gelebilecek en kötü şey kesinlikle Bora Güner ve Gülse Devin' in ağzına düşmektir. Öyle bir dedikodu kabiliyetleri vardı ki en kral dedikoducu gelse yetişemezdi hızlarına. Bir bakmışsınız sizi konuşuyorlar bir bakmışsınız dedenizin dedesinin karısına laf sallıyorlar öyle bir hız bahsetttiğim ...
" Ee, yarın akşamki kutlamaya geliyorsun değil mi?" Dediğinde içtiğim kahve bir an boğazımda kaldı. Hafifçe öksürdüm ve tek kaşımı kaldırarak, " Ne kutlaması ya?" Dedim. " Benim kutlamadan falan haberim yok."
Bora yalandan kırgın bir ifadeyle, " Çok ayıp ettin be Burçin Hilal Altaylı. Çok ayıp... Çok..." dediğinde koluna tekrar bir sille çaktım. " Lafı dolandırma da anlat hadi ya!" Diye homurdanınca kıkırdayarak ayağa kalktı. Boğazını temizleyip yüzüne ciddi bir ifade yerleştirdi ve kendisini işaret ederek, " Yarın bu gördüğün mükemmel şahsiyetin doğum günü ve, " uzanarak yanağımdan bir makas aldı, " siz de bu şahsiyetin onur konuğusunuz hanımefendi!" O büyük bir neşeyle bunları söylerken İhsan abi yıkadığı bardağı tezgaha vurup bütün somurtkanlığıyla bize dönerek, " Burçin dersin başlayacak hadi kalk artık!" Dedi. Ki bu İhsanca dilinde bu herif bir daha sana dokunursa elini kırarım demekti.
İhsan Abi'ye uyaran bakışlar attığımda omuz silkip az önce neredeyse kırdığı bardağı kurulayıp rafa yerleştirdi. Bora'ya dönerek, " Kusura bakma bu ara kafam biraz dolu da, unutmuşum. Tabii ki geliyorum!" Dedim ve oturduğum sandalyeyi geriye iterek ayağa kalktım. " Ama şimdi derse gitmem lazım. Sonra konuşuruz olur mu?"
" Olur tabii ki mimar hanım. Size iyi dersler!" Diyerek arkasını dönmüştü ki kolundan yakalayıp, " Siz de mi biraz derslerinize girseniz doktor bey?" Demiştim ki hızlı bir hamleyle elimden kurtuldu. " Sizin ilk gününüz olabilir ama ben bir aydır buradayım. O yüzden protesto ediyorum tıp fakültesini! Tıp öğrencileri de vardır!" Diye bağırarak çıkışa doğru yürümeye başladı.
" En azından davar olduğunu kabul ediyor." Diyen İhsan abiye ya sabır çekerek masadaki kahvemi de alıp sınıfa gitmek için kantinden çıktım.
Koşarak sınıfa gidiyordum ki kolumdaki babamın hediyesi olan saate bakmak aklıma geldi. Nefes nefese saati okumaya çalışırken çoktan sınıfa varmıştım. Ve derse daha yarım saat olması gerçeği tam da o an yüzüme vurmuştu. Alacağın olsun ihsan abi!
Sıkkın bir nefes vererek içeri girdim. Ne demişler geç kalacağına erkenden gitmek gerekir.
Böyle bir söz yoktu sanırım ama artık var.
Her zaman oturduğum cam kenarındaki yerime geçiyordum ki masamın üzerinde duran bir şey olduğunu fark ettim. Ne olduğuysa daha fazla şaşırtmıştı beni.
Omzumdaki çantayı sakince sandalyeye bıraktım. Sınıf bomboştu. Gelirken de kimsenin çıktığını görmemiştim. Öyleyse bu portakalı buraya kim koymuştu ki, üstelik mevsimi bile değildi? Nereden bulmuştu? Kim bulmuştu?
Portakalın iki yaprağından birinde asılı duran kağıt gözüme çarptığında bir an tereddüt etsem de uzanıp elime aldım. İçinde yazan cümleyi okuduktan sonra ikiye katlanmış küçük kağıt ellerimden kayıp düştü. Fakat ben yarattığı boşluğa bakmaya devam ettim.
"Heyecan verici bir yıl olacak gibi ne dersin?"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

82okunma 26beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18