4. bölüm · Steril Günahlar 🩺

Bölüm 4 Acil Servisin Ritmi

Berra Koç

Astım atağı geçiren çocuğun saturasyon cihazındaki değerleri yavaş yavaş yükselirken odadaki o ağır ve gergin hava da yerini rahatlamaya bırakmıştı. Ekrandaki oksijen seviyesi 85’ten 96’ya çıktığında, küçük çocuğun gömleğimin ucunu sıkan parmakları gevşedi ve derin, rahat bir nefes aldı. Dudaklarındaki o korkutucu morluk kaybolmuş, yanaklarına yeniden kan gelmişti. Monitörün ritmik sesi artık bir tehlikeyi değil, normale dönen bir hayatı simgeliyordu.

Doktor, stetoskopunu boynuna asıp derin bir nefes alarak bana döndü:

* Harika iş çıkardın Sıla. Zamanında maskeyi takmasaydın durum çok daha kötüye gidebilirdi. Reflekslerin bir stajyere göre gerçekten çok hızlı. Fatma Hoca’nın seni neden buraya gönderdiğini şimdi daha iyi anlıyorum.
* Teşekkür ederim hocam, sadece yapmam gerekeni yaptım, dedim içimdeki heyecanı gizlemeye çalışarak. Aslında içimden bir ses *"Tıpkı dizilerdeki gibi tam zamanında yetiştin Sıla"* diyordu ama bunu yüksek sesle söyleyecek cesaretim yoktu. Tıp eğitimi almamış olabilirdim ama buradaki her saniye bana insan hayatının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu öğretiyordu.

Çocuğun durumunun tamamen stabilize olmasının ardından nöbetçi hemşire yanıma gelerek omzumu sıvazladı:

* Hadi bakalım Sıla, bugünlük bu kadar heyecan yeter. Fatma Hoca seni poliklinik katındaki küçük kütüphanede bekliyor. Gün sonu değerlendirmesini yapacakmışsınız.

Hastanenin üst katındaki sessiz kütüphaneye doğru yürürken koridorlardaki lambalar yavaş yavaş yanıyordu. Akşam stresi hastanenin üzerine çökmüştü. Kütüphanenin kapısını çalıp içeri girdiğimde Fatma Hoca’yı masanın üzerindeki kalın tıbbi mecmuaları incelerken buldum. Beni görünce gözlüklerini burnunun ucuna indirip gülümsedi.

* Gel Sıla, otur lütfen. Bugün acil gözlem ünitesinde olanları duydum. Nöbetçi doktor senden övgüyle bahsetti. Ameliyathanedeki o Pringle Manevrası sorundan sonra çocuk servisinde de bu kadar soğukkanlı olman beni şaşırttı doğrusu. Bazı öğrenciler tıp fakültesini bitirse bile bu kadar hızlı karar veremez.

Gururla karışık bir mahcubiyetle yerime oturdum:

* Teşekkür ederim hocam. Çocukların canının acıdığını görmek beni daha da odaklanmaya zorluyor galiba.

Fatma Hoca önündeki boş bir staj formunu imzalayıp bana doğru itti:

* Bu senin bugünkü performans notun. Tam puan. Ancak unutma ki tıp sadece pratik beceriden ibaret değildir. Yarın sabahtan itibaren seni hastanenin en yoğun ve en çok dikkat gerektiren bölümlerinden birine, Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesine kaydırıyorum. Orada çocuk polikliniğindeki gibi sadece ateş ölçmekle kalmayacaksın; karmaşık cihazlar, sürekli değişen vital bulgular ve her an tetikte olması gereken bir ekip göreceksin. Bu stajı başarıyla tamamlaman için oradaki sınavı da geçmen gerekiyor.

Dosyayı çantama koyarken içimi yine o tatlı sert endişe kaplamıştı. Yoğun bakım, televizyonda izlediğim o en dramatik, en kritik sahnelerin yaşandığı yerdi.

Ertesi sabah erkenden hastaneye geldiğimde Esra ve Aslı kantinde kahve içiyorlardı. Yanlarına gidip yeni görev yerimi söylediğimde Aslı’nın gözleri fal taşı gibi açıldı:

* Ne? Yoğun bakım mı? Kızım orası stajyerlerin cehennemi gibidir! Her saat başı kan gazı takibi, bitmek bilmeyen monitör alarmları... Fatma Hoca seni resmen ateşe atıyor.
* Olsun, dedim kendime güvenen bir ses tonuyla. Ameliyathaneden ve acilden alnımın akıyla çıktım, orayı da hallederim herhalde.

Esra gülerek fincanını kaldırdı:

* Hadi bakalım Beryal Hastanesi'nin dahi stajyeri, arkandayız. Ama dikkat et, oradaki başhemşire çok kuralcıdır, hata kabul etmez.

Yoğun bakım ünitesinin kalın, şifreli metal kapısının önüne geldiğimde kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissettim. Şifreyi girip içeri adım attığımda bambaşka bir dünyaya geçmiş gibiydim. Dışarıdaki o gürültülü hastane havası gitmiş, yerine sadece cihazların düzenli bip sesleri ve ventilatörlerin hava üfleme gürültüleri kalmıştı. Her yatakta hayata tutunmaya çalışan bir insan ve başlarında pürdikkat bekleyen sağlık görevlileri vardı.

Başhemşire hemen yanımda bitti. Yüzünde en ufak bir esneklik yoktu:

* Sıla sensin demek. Burada hata lükstür ve geri dönüşü olmaz. Şimdi beni iyi dinle; 3 numaralı yatakta kronik böbrek yetmezliği ve kalp yetmezliği olan yaşlı bir amcamız var. Monitorizasyon takibini yapacaksın. Tansiyonu, nabzı veya idrar çıkışı en ufak bir dalgalanma gösterirse anında bana haber vereceksin. Kendi kafana göre asla hiçbir şeye dokunmayacaksın. Anlaşıldı mı?
* Anlaşıldı hemşire hanım, dedim.

3 numaralı yatağın başına geçtim. Yaşlı adam maskeden soluyor, ekrandaki çizgiler düzenli bir şekilde inip çıkıyordu. Saatler birbirini kovaladı. Her şey yolunda görünüyor, ben de her yarım saatte bir değerleri karta işliyordum. Tam vardiyamın bitmesine yakın, monitör birden bire tiz ve kesik bir sesle ötmeye başladı. Ekrandaki kalp ritmi dalgalanmış, nabız hızı hızla düşmeye başlamıştı. Yaşlı amcanın nefesi sıklaştı ve göğsü hızla inip kalkmaya başladı.

Korkuyla etrafıma bakındım, başhemşire diğer yatakta başka bir hastaya müdahale ediyordu. Ekrandaki değerlerin hızla kırmızıya döndüğünü görünce durumun ne kadar kritik olduğunu anladım. Bir şeyler yapmalıydım ama yoğun bakımın kuralları çok katıydı.

Monitörün kırmızı alarm ışığı yaşlı adamın yüzüne vururken, kalbimin atışlarını kulaklarımda hissediyordum. Nabız hızı dakikada 45’e, ardından 40’a kadar gerilemişti. Ekrandaki dalgalar iyice düzleşmeye başlıyordu. Dizilerde izlediğim o meşhur "bradikardi" sahneleri gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Bu durumda hastanın kalbi durma noktasına geliyordu ve saniyeler bile altından daha değerliydi.

Başhemşireye seslenmek için arkamı döndüm ama o, diğer köşede durumu ağırlaşan başka bir hastaya resüsitasyon yapılması için doktor çağırmakla meşguldü. Yoğun bakımda tam bir kaos hakimdi. Kendi başıma hiçbir şeye dokunmamam gerektiği uyarısı kulaklarımda çınlasa da yatakta yatan amcanın göz kapaklarının titrediğini ve bilincinin kapanmaya başladığını gördüm. Kuralları çiğnemekle bir insanın hayatını kurtarmak arasında sadece tek bir saniyem vardı.

Hemen yatağın başucundaki acil müdahale arabasına doğru atıldım. Çekmeceleri hızla çekip içindeki ampullere baktım. Aradığım şeyi bulmuştum: Atropin. Kalp atış hızını acilen yükseltmek için bu ilacın yapılması gerektiğini çok iyi biliyordum. Ampulün boynunu tek bir hamlede kırıp enjektöre çektim. Hastanın halihazırda açık olan damar yolundaki mavi kapağı açıp ilacı yavaşça enjekte ettim. Hemen ardından serum fizyolojikle ilacın kalbe hızla ulaşmasını sağladım.

Ben enjektörü çöpe atarken başhemşire arkamda bitti. Yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu:

* Sıla! Sen ne yaptığını sanıyorsun? Doktor onayı olmadan o enjektörle ne enjekte ettin hastaya? Delirdin mi sen, burası çocuk oyuncağı değil!

Tam bana doğru bağırırken gözü monitöre kaydı. Az önce 38’e kadar düşen nabız, atropinin etkisiyle yavaş yavaş toparlanmaya başlamıştı. Önce 50, ardından 65 ve en sonunda 72’ye kadar yükselerek yeşil renge döndü. Yaşlı amcanın hızla inip kalkan göğsü sakinleşti, bilinci tekrar yerine gelmeye başladı ve hafifçe gözlerini aralayıp bize baktı.

Başhemşire şaşkınlıktan ve öfkeden donakalmıştı. Elindeki dosyayı masaya bıraktı:

* Sen... Sen hastaya atropin mi yaptın? Bir stajyer olarak nasıl böyle bir yetkiyi kendinde bulursun? Ya hasta reaksiyon gösterseydi? Ya ters bir durum olsaydı?

O sırada yoğun bakım kapısı açıldı ve içeriye nöbetçi uzman doktorla birlikte Fatma Hoca girdi. İçerideki gerginliği hemen fark etmişlerdi. Fatma Hoca sert adımlarla yanımıza geldi:

* Neler oluyor burada? Bu alarm sesi neydi?

Başhemşire hemen öne atıldı:

* Fatma Hocam, bu yeni stajyer Sıla... 3 numaralı hastanın nabzı aniden düşünce doktor çağırmak veya bana haber vermek yerine kendi kafasına göre çekmeceden atropin alıp hastaya vurdu. Yaptığı şey çok büyük bir kural ihlali!

Fatma Hoca önce monitördeki stabil değerlere baktı, ardından yatakta rahat nefes alan hastayı inceledi. Son olarak gözlerini bana çevirdi. Bakışları o kadar keskindi ki, tıp fakültesinde okumadığımın ve tüm bu bilgileri sadece ekran karşısında cips yiyerek izlediğim dizilerden öğrendiğimin bir anda ortaya çıkacağını sandım. Sırtımdan aşağı soğuk terler boşanıyordu.

Fatma Hoca derin bir nefes aldı ve başhemşireye döndü:

* Hemşire Hanım, Sıla’nın yaptığı şey usul olarak tamamen yanlış ve kesinlikle cezalandırılması gereken bir kural ihlali. Bir stajyer asla doktor talimatı olmadan ilaç uygulayamaz.

Kalbim resmen durmuştu. Buraya kadardı işte. Hastaneden kovulacaktım, belki de sahtekarlığım ortaya çıkacaktı. Ancak Fatma Hoca cümlesine devam etti:

* Ama tıbbi açıdan bakarsak, tam zamanında yapılan bu müdahale hastayı arrest olmaktan, yani kalbinin tamamen durmasından kurtardı. Eğer Sıla o saniyede donup kalsaydı, şu an bu yatakta bir eksitus vakasıyla uğraşıyor olabilirdik.

Hoca tekrar bana döndü, yüzündeki o sert ifade biraz olsun yumuşamıştı:

* Sıla, hayat kurtardın ama kuralları yıktın. Bu yüzden sana tam puan veremem. Bugün staj dosyana kural ihlali notu düşeceğim fakat pratik zekan için de seni tebrik ederim. Şimdi hemen üstünü değiştir ve hastaneden çık, bugünlük mesain bitti. Yarın sabah seninle odamda stajının geleceğini konuşacağız.

Yoğun bakımdan çıkarken bacaklarımın titrediğini hissediyordum. Soyunma odasına gidip normal kıyafetlerimi giydim. Aynadaki yansımama bakıp "Ucuz atlattın Sıla, gerçekten çok ucuz atlattın" diye fısıldadım. Hastanenin çıkış kapısına doğru yürürken akşam karanlığı tamamen çökmüştü. Bahçede Esra ve Aslı’nın beni beklediğini gördüm. Yüzümdeki bembeyaz ifadeyi görünce ikisi de hemen yanıma koştu.

Esra endişeyle kolumu tuttu:

* Sıla ne oldu? Yoğun bakımda bir şey mi yaşandı? Rengin kireç gibi!
* Kızlar, sormayın, dedim derin bir nefes alarak. Az kalsın hastaneden kovuluyordum. Bir hastanın kalbi duruyordu, dizilerden gördüğüm ilaçla müdahale ettim. Fatma Hoca yakaladı. Yarın sabah odasında geleceğimi konuşacakmışız.

Aslı elleriyle ağzını kapattı:

* İnanamıyorum sana! Yoğun bakımda tek başına ilaç mı yaptın? Sen gerçekten ya tam bir dâhisin ya da gerçekten delisin! Fatma Hoca yarın stajını yakmasa bari.

Birlikte hastane bahçesindeki banklardan birine oturduk. Kafam o kadar doluydu ki yarın sabahın provasını zihnimde yapmaya çalışıyordum. Tam o sırada hastanenin ana giriş kapısının önüne lüks, siyah bir araç yanaştı. Arka kapıdan inen takım elbiseli adam doğrudan bizim oturduğumuz banka doğru yürümeye başladı. Adamın bakışları doğrudan benim üzerimde kilitlenmişti. Yanımıza ulaştığında ceketinin önünü ilikleyip hafifçe eğildi:

* Sıla Hanım sizsiniz, değil mi? Beryal Hastanesi’nin yönetim kurulu başkanı Erkan Uyal sizinle acilen görüşmek istiyor. Lütfen benimle gelin.