7. bölüm · Son Sözüm

7.🍂

Rabia Kaya

Heyecandan gece uykumdan kaç kez uyandım bilmiyorum. Şuan aklımda ve kalbimde bildiğim tek şey Sevda’yla evlenmekti…

Üzerimdeki eşofman takımını çıkardım. Sevilay yengemden hatırladığım kadarıyla katlayıp dolabıma yerleştirdim. Sevilay Yenge’nin yarına hazır olsun diye ütülediği pantalonumu giyindim. Üzerime mavi kot pantalonumla uyumlu olacak şekilde mavi oversize kazağımı giydim. Siyah deri ceketimi de elime aldım. Herkes gideceğimi bildiğinden dolayı uyuyamamıştı. Ben hazırlanırken Sevilay yenge mutfakta yolda atıştırmam için hazırladığı patatesli ve peynirli poğaçalarından yemek kaplarına dolduruyordu.

Kokuyu takip edip mutfağa girdim. Omzunun gerisinden bana uykulu ama gülümseyen yüzüyle “ günaydın kuzum.” Dedi. Gözleri bir an elimdeki cekete doğru kayınca şuan gideceğimi zannedip “ hemen gitme dur!”

- Günaydın yenge.

-Dayın’da seni yolcu etmeye gelecek havalimanına kadar. Bekle, o da hazırlansın. Hem bir şey yiyin daha vakit var.

- Olur yenge, beklerim.

- Çayı açık sevmiyordun değil mi?

- Evet.

- Al bakalım, afiyet olsun.

Masaya koyduğu bardağımı elip alıp, yavaşça içtim. Bunlar yolculuk için, bunları da şimdi yiyeceğiz.

Önce poğaçaları sonra börekleri işaret edip gösterdiğinde gözlerim büyülenmiş gibi açılırverdi.
Hepsi leziz görünüyordu.

- Yaa yengem! Ellerine sağlık. Neden kendini bu kadar yordun? İki çeşit yemek hazırlamış etmişsin.

- Olsun, oğlum öyle aç aç mı yollayayım? Hiç benlik bir şey değil.

Gülümsedim ve böreklerden birini çatala batırıp tabağıma ekledim. İçi ıspanaklı ve peynirli olanlar olarak iki çeşit vardı. Ispanaklı olanı denediğimde ilk başta garip bir tat gibi gelse de yedikçe tadı daha da güzel geliyordu.

- Beğenmedin mi? Yüzümdeki ifadeden dolayı üzerine alınmasına şaşırmadım.

- Yok estağfurullah yenge, beğendim tabii ki. Sıcak diye bir an ağzım yandı.

- Hmm, anladım. Gülümseyip önündeki zeytin ve dilim dilim doğranmış salatadan tabağına ekledi.

Dayım, elinde traş köpüğü fırçası ile geldiğinde yengemin kaşlarını çattığını gördüm.

- Noldu hayatım?

- Traş olacağım ama köpüğü nereye koyduğunu, bulamadım.

- Üst dolapta, aynı yerde duruyor. Nasıl göremedin?

- Tekrar bakayım.

Yanımızdan ayrıldığında, ben ikinci böreği denemeye başladım.

- Bu gidişle dayım sofrada kalan kırıntılara anca yetişir yenge!

Naz’ı uyandırmak istemediğinden dudaklarını yumdu ve kahkahasını içine attı.

Dayım mutfağın kapısında bir anlığına durup bize baktı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibi hali vardı.

- Hayrola neye güldünüz? Televizyon da kapalı.

- Önemli bir şey değil, börekler soğumadan ye de öyle çıkarsınız.

Hanımcı dayım hemen usulca masadaki ona ayrılan boş sandalyeyi çekip oturdu. Kısa bir sessizliğin ardından dayım konuyu açıverdi.

- Sen bu teklif işini yaptın diyelim, sonrasında nerde ev tutacaksınız? Burada kiralar biraz pahalı ama bulursak uygun fiyata anlaşırız. Orada geçim sağlayamıyorsun diye zaten burada bir işe de başladın. Orada yapabilecek misiniz?

Bütün düşüncelerini tek bir seferde soran dayımı dinlerken gözlerimi ara ara bir yengeme bir ona çeviriyordum. Ne dediyse haklıydı. Orada imkanlar kısıtlı olduğu için geçinmek zor geliyordu.

- Haklısın dayı, ama ailem ve Sevda ne der? Bilmiyorum. Onlarla bu konuyu gidince konuşacağım.

- Bence sizin mutluluğunuz için, bu konuda size problem çıkarmazlar. Bayramda falan ziyarete gider gelirsiniz.

- Orası ayrı tabii gideceğiz. Ama onların bende de emeği çok büyük ve ben arkamda bırakmış gibi hissediyorum.

İkiside tabaklarındaki böreği yerken, bir yandan da beni can kulağıyla dinliyorlardı. Avcumda duran zeytin çekirdeklerini tabağın kenarına bıraktım. Mikrofondan gelen ağlama sesiyle, yengem sandalyesinden ani bir kalkış yaptı.

- Hay allah! Uykusundan uyandı! Siz devam edin de ben bir Naz’a bakayım.

- Bak hanım bak, uyut da şimdi biz çıkarken ağlamasın.

Telaşla Naz’ın yattığı odaya gittiğinde, sessizlik çöktü. Naz’a o kadar alışmıştım ki… Nasıl ona veda etmeden ayrılacağım? Bilmiyorum. Uyanır diye yanına gidip öpemediğim için içimde ukte kaldı.

Masada aynı anda hazır ola geçmek için kalkış yaptık. Cüzdanımı ve telefonumu pantalonumun cebine koydum. Tekrar burada kalmaya devam edeceğim için, yanıma sadece küçük bir çantaya sığacak kadar tişört ve pantalon ekledim ha bir de iç çamaşırlarımdan ekledim.

Kısık sesle konuşarak yanımıza gelen yengem,yüzünde endişe hissiyle bana bakıyordu.

- Dikkat et yolda kendine, kimselerle fazla konuşma evladım. Kimin ne yapacağı belli olmaz, eşyalarını iyi koru.

- Sağol yenge, sağ salim geleceğim inşallah.

- Geleceğiz diyecektin herhalde evlat! Dayım güldü ve elimdeki küçük bavulu aldı.

- Ben taşıyayım, sen geç asansörü çağır.

- Tamam. Dediği gibi yaptım ve seri bir şekilde ayakkabılarımı giydim. Asansörün butonuna bastığımda o kadar yüksek kattaydık ki; sayıların ilerlemesi bitmiyordu.

Kısa bir sarılmanın ardından asansöre bindiğimiz de daha şimdiden heyecanımı parmak uçlarıma kadar hissettim.

Garaja park ettiğim arabamın yanına doğru emin adımlarla ilerlerken, dayım da yanımda benim adımlarıma eşlik ediyordu. Arabanın küçük siyah kumandasına basıp kapıların açılmasını sağladım. Arkadaki boş koltuğa, çantamı bırakıp yan tarafımdaki koltuğa geçti dayım. İzmir’e attığım adımdan bu yana 6 ay ne çabuk gelip geçtiğini fark etmemiştim. Camı aralayıp son kez İzmir’imin kokusunu ciğerlerime topladım. Bu topraklara, gelecektim bu defa yalnız değil eşimle, Sevda’mla gelecektim.

Navigasyondan gelen yönlendirmeleri dinleyerek hareket ederken aklıma ona çiçek alsam daha da mutlu olurdu diye düşündüm.

- Dayı buralarda çiçekçi var mı?

- Var evladım. Eliyle sağı işaret etti.

- Sağ taraftan dön, orada bir dükkan olması lazım. Ordan alırsın.

Dediği yöne direksiyonu kıvırdım, navigasyondan gelen ses tam ters yönü söylese de aldırış etmedim. Çiçekçi dükkanının önünde arabayı durdum. Tam ineceğim esnada kolumdan tutup beni durdurdu. Cebinden çıkardığı parayı bana uzattığında başımı olumsuz anlamda salllayıp reddetmek istesem de kabul etmek zorunda kaldım.

- Al bunu, çekinme. Bende senin baban sayılırım. Senin paran sana lazım olur, bunla al çiçeğini.

Israrlarına ve gözünde o keskin bakışlarına dayanamayıp uzattığı parayı aldım.

Dükkanın kapısını ittirip içeri girdiğimde ortam beni o kadar mutlu etti ki burada saatlerce dursam sıkılmazdım.

Dükkan sahibi gülümseyerek bana baktığında başımla selam verdim.

- Merhabalar, hoşgeldiniz.

- Merhabalar efendim. Ben kız arkadaşıma evlilik teklifi yaparken bir çiçek almak istiyorum da ne önerirsin?

- Kadınlar çiçeklere bayılır. En çok sevdiği çiçek hangisidir?

- Zambak, papatya ve gülleri seviyor. Aslında bütün çiçekleri çok sever ayrım yapmaz. Hatta bahçesinde tonlarca çiçek var.

- Oo ne güzel!

- Evet efendim, hepsine şarkılar söyler, onlarla adeta sohbet eder. Böylelikle onların solup gitmeyeceğini daha da çok yaşayacaklarını düşünüyor.

- Evet çiçekler ilgi ister, bakım ister…

- Anladım.

Kırmızı güllerin olduğu tarafa ilerlediğinde bende takip edip yanında durdum.

- Bu güllerden yüz adet olacak şekilde bir buket ayarlayalım. Dilerseniz içine not da yazabilirsiniz.

- Olur olur! Çok iyi olur hem de! Heyecandan sesimin titremesiyle beyefendi gülümseyerek güllerle yanımdan ayrılıp içerdeki karanlık odaya girdi.

Saniyeler sonra yanıma buketi hazır şekilde getirdiğinde ben not için ne yazsam diye düşünmeye başladım. Çenemi sıvazlayarak düşüncelerimde kaybolurken önümdeki masaya not kağıdı ve kalemi bıraktı.

- Teşekkürler.

Aklıma Özdemir Asaf’ın şiiri geldiğinde, o sözün çok anlamlı ve güzel olduğunu düşünerek kâğıda yazıverdim.

“İmkanım olsa sana,
Güzel bir geçmiş de alırdım.
Baktıkça burulmazdın,
Gülümserdin hep.
Gülümserdin hep belirirverirdi iki yanağında gamzelerin.
Baktıkça hayat bulurdum, sevdikçe hayatın olurdum.”

“ Özdemir Asaf’tan içimdeki seni, anlatan şiiri.”

Not kağıdını uzattığı çiçeğimin arasına şimdilik koymak istemedim. O an ki telaşın içinde çiçeğin üstünden düşüp kaybolur diye. Cüzdanımın içine dikkatlice koyup tekrar cebime soktum.

- Fiyatı nedir efendim?

- 1200.

Cebimde dayımın verdiği paranın bir miktarını sayıp, abinin eline uzattım. O da hızlı ve seri bir şekilde parayı saydığında tam olduğundan iyice emin oldum.

- Teşekkürler yine bekleriz inşallah.

- İnşallah abi, kolay gelsin hayırlı işler diliyorum.

Başımla selam verip dükkandan çıktım. Güneşin karşıya geçene kadar gözlerime doğru vurmasıyla kısık bir şekilde etrafa bakmak zorunda kaldım. Elimle gölgeleme hareketi yaptım ve dayımın yanına ulaştım. Arkadaki boş koltuğa çiçeği bıraktım ve sürücü tarafına geçtim. Kemerimi taktığımda da seri bir şekilde geç kalmamak için kontakta takılı duran anahtarı çevirip çalıştırdım.

- Çok teşekkür ederim dayı.

- Rica ederim lafı bile olmaz böyle şeylerin, ben hep sana destek olurum.

Sırtını arkaya bakacak şekilde döndüğünde “ güller de pek harika görünüyor. Güzel bir seçim yapmışsın.”

“ Umarım, her şey yolunda gider ya! Çok endişeleniyorum.”

Nazan’a dükkandayken yardım etmesi için attığım mesaja daha yeni bakmıştı. Sinirimi içime atıp, telefonumun ekranındaki bildirim paneline baktım.

“1 yeni mesajınız var…”

Gönderen: Nazan

“Bence orkide ya da gül alabilirsin. Ama orkide biraz pahalıdır onu söyleyeyim de. “

Gönderilen: Nazan’a
“Bir fotoğraf gönderildi.”

“Bunlardan aldım. “ arkadaki çiçeklerin fotoğrafını çekip gönderdiğim de mesajımı henüz görmemişti. Telefonu kenara koyup navigasyonu dinlemeye devam ettim. Ara ara bildirim sesleriyle karışsa da sesini anlayabiliyordum.

Birlikte uzun bir yolculuğun ardından havalimanına vardığımızda çantamı ve çiçekleri elime aldım. Çiçeklerin zarar görmemesi için, korunaklı bir alana ihtiyacım vardı. Görevlilerden biri, çiçeği ve çantamı koymam için alan gösterdiğinde oraya doğru göz attım.

- Buraya mı koyayım?

- Evet efendim, yol boyunca elinizde durması ağrıya sebep olabilir.

- Tamamdır teşekkürler. Uçak kalmak üzere olduğu için dayımla sarılma fırsatı bulamadım. Cam kenarına geçip oturduğum da dayımla birbirimize el salladık. O da bende gözlerimizdeki yaşları tutmakta zorlansak da bu veda değildi, geri dönecektim. Bunu ikimizde biliyorduk.

Hostesin yönlendirdiği şekilde emniyet kemerimi taktığım an kalbim yerinde mi emin değildim. Yerinden çıkmış olabilirdi! Yükseğe doğru çıktıkça heyecanım da onunla birlikte artıyordu. Yükseklik korkumu ilk bindiğimde de yenmedim, hâlâ bununla cebelleşiyordum.

Gözlerimi kapatıp “ yolun sonunda, Sevda’nın gamzelerini öpmek var Mehmet!” Diyerek içimden söylediğim sözlerle kendimi avutmaya başladım.

••••

Zaman nasıl geçti bilmiyorum fakat gözlerimi açtığımda derin bir uykudan uyanmıştım. Ne gördüğümü yarı buçuk hatırlıyorum ama yapboz gibi parçaları birleştirmesi zordu. Esneyeceğim an ellerimle ağzımı kapatıp, sessizce kapadım. Kendime olan şaşkınlığımı üzerimden atıp çantamı ve çiçeği dikkat ederek elime aldım. Çantanın kulplarından tutarak omzuma taktığımda da daha rahat hissettim.

Saatlerce aynı pozisyonda kalmaktan her yerim uyuşmuş gibiydi. Uzun geçen uçak yolculuğumun sonunda memleketimin o güzel toprağına vardım. Birkaç adım ilerideki Rasim abinin marketine uğradım.

Yine market tıklım tıklım dolu haldeydi. “Sanırım yine indirimde olan ürünler için insanlar almaya çalışıyor.” Diye içimden öyle bir düşünce sezdim. Kasaya doğru yanaşıp sıramı beklerken elimde tek bir şişe vardı.

Beni daha fazla bekletmeden kıyak geçmesiyle “ herkesten özür dilerim. Sağol Rasim abi! Benim acil işim var para üstü sende kalsın!”

- Hayrola Mehmet! Sevincimi elimde duran güllerden dolayı anlamış gibi, beni lafa tutmayıp sözlerini kısa kesti.

- Sevda’ya evlilik teklifi yapacağım onun için hazırlandım. İzmir’de dayımın yanındaydım. İşleri hallettim birkaç ay sonra geleceğime dair söz vermiştim ve sözümü tuttum.

- Aferin sana evlat! Hadi hayırlı olsun şimdiden.

Kısa bir özet geçerek başımdan geçeni anlattığımda o da benim bu heyecanıma ortak olup, sevindi. Gülümsediğinde kırışan göz kenarları, yaşından giden ömrü anlatıyordu. Zorlukları aşarak eşi Seher teyzeyle elli iki yıllık evliliği vardı. Karısının son zamanlarda hastalığından dolayı, her gün iş çıkışında bir çiçek alarak hastaneye ziyarete giderdi. Refakatçi olarak en yakın arkadaşı Gonca Nur teyzeyi istediği için Rasim abi de evde üç çocuğuna bakıyor, akşam yemeklerini ise en büyük kızı Gözde Naz yapıyordu. Gözde Naz ilk doğan çocuğuydu, onun yeri hep ayrıydı ama hiçbirini birbirinden ayırt etmeden severdi. Diğer çocukları Seher teyzenin ilk eşinden olduğu için sorun yaşayacağını düşünen bütün mahalleliyi şaşırtan elli iki yıllık aşklarında, her gün aynı ilk gün gibi neşeyle balık tutmaya çıkarlar, bazen ise sorun yaşasalar da bunu kimseye yansıtmadan hallederdiler. Seher teyzenin ilk eşinden olan kızı Gözde Naz’dan birkaç yaş büyüktü ve iş gereği atandığı Samsun’da yaşıyordu. Diğer çocuğu Hakan Han ise askerdi, altı aylığına görevini yapmak üzere Hatay’a gitti. Ama o altı ay sanki Rasim amca ve Seher teyze için altı yıl gibi hissettiriyordu.

Kısa bir özet geçerek başımdan geçeni anlattığımda o da benim bu heyecanıma ortak olup, sevindi. Gülümsediğinde kırışan göz kenarları, yaşından giden ömrü anlatıyordu. Zorlukları aşarak eşi Süheyla teyzemle elli iki yıllık evliliği vardı. Karısının son zamanlarda hastalığından dolayı, her gün iş çıkışında bir çiçek alarak hastaneye ziyarete giderdi. Refakatçi olarak en yakın arkadaşı Gonca Nur teyzeyi istediği için Rasim abi de evde üç çocuğuna bakıyor, akşam yemeklerini ise en büyük kızı Gözde Naz yapıyordu. Gözde Naz ilk doğan çocuğuydu, onun yeri hep ayrıydı ama hiçbirini birbirinden ayırt etmeden severdi. Diğer çocukları Süheyla teyzenin ilk eşinden olduğu için sorun yaşayacağını düşünen bütün mahalleliyi şaşırtan elli iki yıllık aşklarında, her gün aynı ilk gün gibi neşeyle balık tutmaya çıkarlar, bazen ise sorun yaşasalar da bunu kimseye yansıtmadan hallederdiler. Süheyla teyzenin ilk eşinden olan kızı Gözde Naz’dan birkaç yaş büyüktü ve iş gereği atandığı Samsun’da yaşıyordu. Diğer çocuğu Hakan Han ise askerdi, altı aylığına görevini yapmak üzere Hatay’a gitti. Ama o altı ay sanki Rasim amca ve Süheyla teyze için altı yıl gibi hissettiriyordu.
••••
Siyah deri ceketimin cebinden telefonumu çıkarıp Ekrem'in numarasını tuşladım. Buraya geldiğimi Nazan'da, o da biliyordu. Süpriz yapmam için bana yardım edecekleri için benim gibi onlar da heyecan içindeydi.

Kısa bir bekleyişimin ardından hattın diğer ucundan sesini işittim.

- Alo kardeşim? Manisa'ya vardın mı?

- Evet evet, geldim. Sizin eve doğru geliyorum.

- Gelip alayım mı seni? Uzakta mısın?

- Yok yahu! Geldim sayılır, zahmet etmeyin.

- Tamam kardeşim. Hanım çayları demle de hep beraber içelim! Mehmet'im geliyor!

Telefonu kapatmadan Nazan'a seslenişini duyarken, içten bir gülümseme yüzüme yayıldı. Aramayı sonlandırıp, yokuştan yukarı çıkmaya devam ettim.

On beş dakikalık yürüme mesafemin sonunda Nazan ve Ekrem'in yeni aldıkları evine ilk defa geliyordum...

Kalbimdeki heyecan hâlâ devam ederken, zile bastım. İkisi de beni kucaklayarak içeri aldı. Gülüşerek salona doğru ilerlerken etrafa göz gezdirdim.

- Vay be! Evi şahane dizmişsiniz! Helal olsun.

- Teşekkür ederiz.

- Allahım, hep mutlulukla oturmayı nasip etsin.

İkisi aynı anda " amin " derken birbirlerine olan o sımsıcak aşk dolu bakışları beni mutlu ediyordu.

- Siz konuşun da ben, ikramlıkları ve çaylarımızı getireceğim. Önümüze kahverengi tonlardaki ahşap sephalardan koyup mutfağa doğru gitmek için yanımızdan ayrıldı.

- Ee neler yaptın İzmir'de? Nasıl gidiyor ?

- Valla işte bildiğin gibi iş yerinde bir kozmetik ürün elde ediyoruz, bunları önce kendimizde deniyoruz sonrasında icraata geçiriyoruz.

- En son bir proje toplantın vardı evet hatırladım.

- Aynen kardeşim, güzel geçti. Bakalım ne olacak bilmiyorum.

- Sevda ve senin gitmen için bir restorantta yer ayırttım. Akşam plana uygun hareket ederek onun oraya gelmesini sağlayacağız.

- Şu planı bana da anlat da bileyim! Eve gelince anlatırım demiştin.

- Evet. Şimdi şöyle yapacağız, Nazan Sevda'yı arayıp diyecek ki: " Ekrem'le restorantta yemek yiyorduk bir anda bayıldı. Ne yapacağımı bilmiyorum. Hadi gel! " diyerek yardım isteyecek. Sevda'da durur mu? Sanmam. Hemen gelecek tabi ben öncesinde masanızın güllerle kaplı şık hazırlanmasını istediğim için o kısımları ayarladım. Sen orada sadece evlilik teklifine odaklanacaksın. Anlaştık mı?"

- Baya iyi düşünmüşsün. Ama Sevda, bu duruma sinirlenmez mi? Onu yalan söylerek panik halinde oraya getireceğiz.

- Ya abicim pozitif düşün! Hemen duygusal prensesler gibi cayma plandan!

Kendimi toparlayıp, planı kabul ettiğimi belirtircesine başımı salladım.

- İyi tamam. Nazan elindeki tepside duran çay dolu bardakları ve yeni yaptığını düşündüğüm büskivili pastasından her birimizin önüne koydu.

- Ellerine sağlık, Nazan. Tatlı çok güzel görünüyor.

- Afiyet olsun, yiyin hadi.

Tabağın kenarında duran çatalımı elime alıp, pastadan kocaman bir lokmayı ağzıma attım. Gözlerimi anın etkisiyle yumup tekrar açtım.

- Imm ımm! Leziz olmuş leziz!

- Ellerine sağlık Nazan'ım, çok güzel olmuş. Senin bir pastane açman şart! Baya iyi para kazanırsın.

- Yapabilir miyim? Bilmem ki.

- Yaparsın tabi Nazan! Herkes anasının karnından tatlıcı olarak çıkmıyor. Kurslarına gider geliştirirsin kendini. Sonrasında bir işe girer kendini denersin.

- Ama bu zamanda , iş bulmak da zor ya!

- Hayırlısı diyelim.
••••
Yanımdaki paralarla, kendime akşam yemeğinde şık görünmek için takım elbiseye bakmaya karar verdim. Nazan mutfakta akşam için bir şeyler hazırlıyordu. Kokusu buram buram burnuma gelen Karnıyarık ve pilav benim iyice açlık hissimi uyandırıyordu.

- Ekrem, siz çocuk düşünüyor musunuz? Kısık bir sesle, Nazan'ın duymaması için özen göstererek sessizce sordum.

- Biz birkaç kez denedik, doktorlarla da görüştük ama malesef çocuğumuz olmuyor.

- Başka bir çözümü yok muymuş?

- Yani olsa, söylerlerdi. Aman diyim Nazan'a bunun konusunu açma!

- Abartma Ekrem! Ben ağzında bakla ıslanmayan, pavatsız bir adam mıyım?
Omzumu dürtüp, gülümseyerek " hayır canım saçmalama! Ben öyle demek istemedim. "

Omzumdaki eline dokunup gülümserken,
" tamam tamam, sorun yok birbirimizi biliyoruz." dedim. Önümdeki son pasta dilimini çatalıma batırıp ağzıma attım.

- Bana akşam giyinmek için takım elbise lazım. Birlikte çıkıp bakalım mı? Evde bizim yapacağımız bir şey yoksa nasılsa.

- Olur tamam, çıkalım. Ayağa kalktığında televizyon ünitesinin üzerindeki şarj olan telefonunu cebine koydu. Salondan ayrıldığında, bende sephayı kenara çekip kapıya doğru yöneldim.

- Hanım benim cüzdanım nerede? Bulamadım.

- Hayatım ben onu da yıkadım. Bugünlük diğer cüzdanını kullan. Paralarını ve kartlarını onun içine koymuştum.

- O nerde?

- Bizim odada, makyaj masamın üstünde duruyor.

Koridordaki aynanın karşısında ceketimi giyinirken, Ekrem'de eşinin bahsettiği cüzdanı almak için yanımdan geçip yatak odasına girdi.

- Geldim, geldim. Benim karım titizlik delisiymiş! Cüzdanı tozlandı diyip yıkamaya karar vermiş!

Ayakkabımı giyerken, Nazan'ın bu hareketine kahkaha attım.

- Hanım biz çıkıyoruz, dikkat et kendine.

- Görüşürüz kocacığım.

Birlikte Ekrem'in arabasına binip yola çıktığımız da radyosu kapalıydı. Sessizliğimizin sonlanmasını sağlayarak
" Senin arabaya ne oldu?" diye sordu.

- E hani ben uçakla geldim ya! Havalimanına kadar benim arabamla geldik. Sonra dayım benim arabamla eve döndü.

- Ha doğru! Haklısın.

- Öyle. Sağolsun çoğu konuda bana yardım ettiler.

- Sağolsunlar. Gülümserken bir yandan da dikkatini dağıtmadan önündeki araçla arka arkaya sakince ilerliyordu. Merkezi kısımda trafiğin bol olmasına şaşmamalıydım.

- Umarım yemeği yiyeceğimiz restorantı uzak yerde seçmemişsindir!

- Yok yok, hallederiz. Merak etme, her şey yolunda gidecek diyerek beni teselli eden cümlelerini dile getirirken onun içtenliğine sonsuz güveniyordum.

- Geldik bak burada büyük bir alışveriş mağazası açıldı! Gitme fırsatı bulamamıştım ama bugüne nasipmiş.

Mağazanın dışını incelerken, otomotik sürgülü kapısından içeri geçtim. Güvenliği atlatıp, mağazanın içinde dolaşırken büyüklüğü beni büyülemişti. Hayranlıkla sağa sola bakınıyordum. Kolumu dürtüp karşımızdaki mağazayı işaret ettiğinde
" Gel, şuraya bir bakalım! Beğenmezsen, diğerlerine bakarız." diyerek yan yana mağazaya girdik. Askıda duran takım elbiselere göz gezdirdim. Ekrem ve çalışanlardan biri seçenekleri bana gösteriyorlardı.

- Yok bunlar olmaz ya! Ben siyah bir takım istiyorum. Papyon takmam ki.

- Dilerseniz papyon yerine size kravat veririz. Siz takımın modelini seçin yeterli.
- Askıda duran takımı yerinden çıkarıp, aynadaki yansımama bakarken üzerime doğru tuttum.

- Bunlar güzel gibi, bir deneyeyim mi?

- Dene kardeşim, aklımızda kalmasın.

- Buyrun efendim, kabinlermiz sonda sağ tarafta.

Elimdeki takım elbiseyle, kabine geçip üzerimde denedim. Kabinin içinde bulunan boy aynasından da takım elbisenin üzerimdeki duruşuna bakarken, gömleğin son düğmelerini de ilikledim. Gömleği pantalonumun içine soktum ve son olarak ceketi üzerime giyinerek kabinden çıktım.

Ekrem'in oturduğu tarafa doğru ilerledim ve tam karşısında durdum. Ağzı a şeklinde açık halde şaşkın şaşkın bana bakıyordu.

- Nasıl?

- Kardeşim bu karizma nereden geliyor? Baya iyisin.

- Eyvallah eyvallah! Nasıl? Alsam mı?

- Valla bence üzerine tam oturmuş. Kravat takmasan bile olur. Gayet modern bir takım.

- Gerçekten size çok yakışmış. Bu takımımızın fiyatı üç bin.

- Biraz indirim yapsanız olmaz mı?

- Malesef efendim.

- Peki peki, birazını nakit versem birazını da hesabınıza havale yapsak oluyor mu?

- Tabii, yapabilirsiniz.

Cüzdanımdaki bütün parayı beyefendiye uzattım. Ekrem'le ufak bir göz göze geldiğimizde, bakışlarımı tekrar karşımdaki adama çevirdim. Seri bir şekilde paranın tam olduğunu kontrol etti. "Evet burada iki bin üç yüz var" dedi.

Fisun'dan öğrendiğim şekilde hesaba parasını gönderdim. Mutevazi ve içten bir şekilde davranan beyefendiye başımla selam verip Ekrem'le dükkandan çıkıverdik. Elimdeki tuttuğum takım elbisenin olduğu paketimi, arabanın arka koltuğuna bıraktım.

- Aldığımız takım elbise, içime sindi. Bence güzel durdu.

- Evet kardeşim, bende beğendim.

••••

Eve vardığımızda Ekrem'in traş malzemelerini kullanarak yüzümdeki sakallarımı kestim. Saçlarımı fön makinesiyle şekillendirdiğim de aynadaki yansımama bakarak spreyle ufak dokunuşlar yaptım.

Banyodan çıktığımda otukta oturup telefonuyla ilgilenen Ekrem'in yanındaki takım elbisemi aldım.

- Hazırlanıyor musun?

- Evet de ben nerede giyineyim?

- Bizim odada giyin kardeşim, gelmeyiz.

- Ayıp olur ya! Orası sizin özel alanınız!

- Tamam öyleyse için rahat edecekse misafir odamız var, orada giyinebilirsin.

- Hangi tarafta koridorun sağında hemen görürsün.

Bahsettiği odaya geçip ardımdan kapıyı kapattım. Takım elbiseyi üstüme hızlıca giyip odadan çıktım. Kolumdaki saatime baktığımda dokuzu kırk geçiyordu. Daha da gecikmemek için planı devreye sokmaya karar verdim.

Salona girdiğimde ikisi de sohbetlerini yarıda kesip beni süzmeye başladılar.

- Arkadaşlar tamam karizmatik oldum! Bu kadar bakmayın da nazar değmesin!

İkisi de kıkır kıkır gülerken, konuyu açıverdim.

- Evet Nazan'cım ben Ekrem'in arabasıyla yola çıkıyorum. Oraya vardığımda seni arayacağım, sende Sevda'nın oraya gelmesini sağla.

Tamam tamam, ayy heyecanlandım!

- Sen bir de bana sor! Heyecandan oraya varmadan ölüp gitmem inşallah!

Kahkaha atarken beni kapıda yolcu ettiler. Ardımdan kapıyı kapadıklarında binadan çıkıp, Ekrem'in park halinde duran arabasına bindim. Anahtarı kontağa takıp çalıştığımda gaz ve benzinin fullemiş olması içimi rahatlattı. Çiçeği sağ tarafımdaki koltuğa koydum. Ceketimin iç ceplerini yokladım, yüzüğü almayı unutmuştum! Ekrem'i arayıp durumu izah ettim.

- Al kardeşim, getirdim.

- Sağol Ekrem, seni de bu soğukta aşağı indirdim. Kusura bakma.

- Yok be ne olacak! Heyecandan olur öyle şeyler, takma kafana! Hadi, güzel güzel git gel.

- Görüşürüz. Arabayla yanından uzaklaşırken aynaya yansıyan görüntüsünü izledim. Binaya girdiğinde, bende trafiğe kapılmamak için, içimden dua ediyordum.

Litany Restaurant'ın yol tarifi için navigasyonumu açtım. Sesli yönlendirmeleri dinleyerek yolu takip ederken, yanımdan geçen ambulansın siren sesleri içimi acıttı.

••••
Birkaç saatlik yol mesafemin sonunda mekanın olduğu yere vardım. Arabayı park etmek için Vale'ye otopark parasını ödedim. Anahtarı cebime koyup, arabadan aldığım çiçeğimle mekana giriş yaptım.

- Merhabalar efendim. Hoşgeldiniz.

İçeri doğru birkaç adım atıp mekanın iç tasarımını beğendiğim için gülümseyerek yan tarafımdaki görevlilerden birine bakındım.

- Merhabalar, ben Mehmet Dalman. Benim için rezerve edilen masa hangisi?

- Şöyle buyrun efendim, sizin masanız dışarıda havuz kenarında hazırlandı.

- Ah öyle mi? Pekala dışarı geçeyim öyleyse.

Takım elbiseli beyefendiyi takip ederek, havuz kenarındaki masamıza doğru ilerledim.

- Burası efendim.

- Teşekkürler. Siparişi kız arkadaşım geldiğinde veririm.

- Tabii, nasıl isterseniz.

Yanımdan ayrılıp içerideki müşterilerle ilgilenirken ben de sandalyeyi geri çekip oturdum. Cebimdeki telefonumu çıkarıp Nazan'ın devreye girmesi için haber verdim.

Gönderilen: Nazan'a
" Ben mekanı buldum, sen Sevda'yı çağır! Şöyle ağlıyor gibi konuş ki inandırıcı olsun."

Telefonun diğer ucunda ikisinin de kıkır kıkır gülüşlerini duyabiliyordum.

- Tamam halledeceğim. Görüşürüz.

•••Sevda'dan•••
Tarla işlerimi halledip, annemle akşam yemeğimi yerken kapının zili çaldı. Annemle göz göze geldiğimde " birisini mi bekliyorduk?" diye sordum.

- Yok hayır, biri gelmeyecekti.

- Dur ben bakayım! Kapıya doğru yönelirken aklıma son anda kim olacağına dair bir seçenek aklımda belirdi.
"KARGOCU!" diye bağırırken sesini duymamla tahminim doğrulandı.

- Kim o?

- Aras kargo, siparişinizi getirdim.
Adamı daha fazla kapıda bekletmeden açtım.

Elindeki paketi bana uzatırken " Telefonunuza gelen teslimat kodunu alabilir miyim?" dedi.

- Bir dakika bekleteceğim sizi!

Salonda yemek masasının üzerinde duran telefonumu alırken " Kargo gelmiş ya! Yıl dönümümüz için Mehmet'e saat almıştım."

Kapıda beni bekleyen adamın yanına koştum.

Kilit ekranımı açıp mesajlar bölümüne girdim.

- altmış beş kırk dört yazıyor.

- Tamamdır, teşekkürler diyerek merdivenlerden inmeye başlayınca kapıyı hafifçe kapattım. Kargonun ambalajlı paketinden çıkardığım kutuyu açıp saate baktım. Çok şık ve sade oluşu hoşuma gitti. Odama girip çekmecede önceden kalan bir hediye paketine koydum.

- Kızım sofrayı toplayacağım, sen de gel bitir şu tabağını! Annemin salondan seslenişini duyduğumda kutuyu komidinin üzerindeki çantama koydum. Salona girdiğimde masada sadece benim pilav dolu tabağım duruyordu.

- Anne ben doydum ya! Keşke koymasaydın bu pilavı! Tabağı ve kaşığı alıp mutfağs götürdüm. Tencerenin kapağını açıp, pilavı geri ilave ettim.

- Kızım içeriden ses geliyor. Senin telefonun çalıyor galiba bir bak.

- Tamam anne. Elimdeki kirli tabağı ve kaşığı makineye koydum. Aceleyle telefon kapanmadan yetiştim.

Arayanın ismine baktığımda ekranda "Nazoşum" yazıyordu.

- Alo kanka?
- Napıyosun canım?
- Annemle sofrayı toparladık, uzanıyordum. Senin sesin neden titriyor?

Endişe bütün hücreme yayılırken telefonun diğer ucundan ses gelmedi. Acaba arama kapanda mı diye kontrol etmek için ekrana baktım. Arama hâlâ aktif olarak devam ediyordu.

- A-Alo? Nazan? İyi misiniz?

- Ya biz Ekrem'le akşam yemeğini dışarda yiyelim diye kararlaştırdık. Yemek yerken, bir anda bayıldı. Etrafımıza insanlar toplandıkça, ben daha da fena oldum.

Tek nefeste bütün olayı özet geçtiğinde, panikle Nazan'ı dinlerken salonda ileri geri adım atıyordum.

- Bana konumu gönder de geleyim.

Annem sigarasını söndürüp yanıma geldiğinde bu telaşlı halime anlam verememişti.

- Ne oldu kızım? Ne deli dana gibi dönüp duruyorsun?

- Ekrem ve Nazan yemeğe gitmişler. Bir anda baygınlık geçirmiş.

- Hangisi?

- Ekrem.

Vah vah dercesine ellerini birbirine çarparken dudaklarını ısırdı.

- Beni çağırdı da bir gidip bakayım, dönerim.

- Tamam kızım, beni de haber et. Dikkat et kendine. Annemin yanından ayrılıp odamdaki çantamı ve paltomu hızlıca üzerime giyindim. Çantamı açıp, telefonumu ve geç gelirsem düşüncesiyle kapının yanında asılı duran anahtarımı da içine attım.

•••••
Telaşla ayakkabımı ters mi yoksa düz mü giydim? emin bile değildim. Caddeye kadar hızlı adımlarla koşup trafik lambalarının bulunduğu direğin yanında beklemeye başladım. Art arda geçen arabalar, minibüsler, sayısız gökyüzündeki kuşlar... Her şey geçiyor bir lanet olasıca taksi geçmiyordu! Sinirden oflayarak bir o yana bi bu yana gidip gelirken taksiyi görmemle elimi havaya kaldırdım. Taksi şoförü gergin halimi anlamıştı. Tam önümden direksiyonu çevirip durduğunda arka kapıyı açtım. Dikiz aynasından şoförle göz göze geldiğimde beni götürmesi için telefonuma gönderilen konumu gösterdim.
- Beni bu restoranta götürür müsün? Çok acil yetişmemiz lazım!

- Bir soluklan abla! Ne bu acelemiz, hayrola inşallah!

- Arkadaşımın eşi baygın geçirmiş, ona gidiyordum.

- Tamam abla sakinleş hele, ben seni yetiştireceğim. Dediği an frene basıp son sürat sürmeye devam ederken aracında ankara havası şarkılar çalıyordu. Bu biraz da olsa beni güldürdü.
•••••
Trafikte dura dura yetişemediğimi düşündükçe kafayı sıyırmak üzereydim. Mekanın önünde durduğunda omzunun gerisinden bana bakan taksici " Abla altı yüz lira." çantamdaki parayı uzattım ve ani bir iniş yaptım. Mekanın kapısından sakin ve temkinli adımlarla içeri girdim. Takım elbiseli adamlardan biri yanıma gülümseyerek birkaç adımda yaklaştı. İlk başta neden bana doğru geldiğini anlamasam da nazikçe gülümsedim.

- Buyrun efendim. Restorantımıza hoşgeldiniz.

- Merhabalar. Iı şey... Beni arkadaşım aradı da, eşinin bayıldığını söyledi. Neredeler şuan?

Adam ilk başta afallasa da aklına bir şey gelmiş gibi " haa o mu? Hemen götüreyim sizi onun yanına. Dışardaki havuz kenarında bulunan masadaydı.

- Pekala, gidelim. Adamın arkasından ilerleyip dışardaki kalabalık masaların arasında göz gezdirirken tanıdık bir yüz aradım.

Beyefendinin tam önünde durduğu masaya doğru ilerledim ve şaşkınlıkla öylece kalakaldım. Beyefendi yanımdan hiçbir ses etmeden ayrılırken ben karşımda Mehmet'i görmemin şokuyla yüzleştim.

Aniden boynuna atlayıp, kokusunu ciğerlerime doldurma hissi taşarken zaman dursa da bu an hiç bitmesin diye dua ettim.

- Mehmet'im!

- Sevda'm! Kokusuna hasret çiçekleri ektiğim kadın... Seni özledim. Sizi çok özledim diye de ekleyerek ailemizi kastediyordu. Bir süre öylece boynuna sarılmış halde ayakta kaldığımızda beni belimden tutup yüzüme baktı.

- Sen nasıl geldin? Ne zaman geldin? Ekrem bayılmıştı? Yoksa sen... Benim buraya gelmem için onlarla iş birliği mi yaptın?

- Hmm öyle oldu denebilir.
- Yaa inanmıyorum! Bu çok güzel bir süpriz oldu. Heyecanım artarken elimi kalbimin olduğu tarafa koydum. Neredeyse yerinden çıkacak gibi güm güm atıyordu. Masamızda bulunan gül yapraklarına, kocaman gül buketine gözüm kaydı. Gül buketini kucağıma uzattığında, en ortasında bulunan notu titreyen ellerimin arasına aldım.

Dudaklarımı aralayıp, notta yazanları sesli bir şekilde okudum:

“İmkanım olsa sana,
Güzel bir geçmiş de alırdım.
Baktıkça burulmazdın,
Gülümserdin hep.
Gülümserdin hep belirirverirdi iki yanağında gamzelerin.
Baktıkça hayat bulurdum, sevdikçe hayatın olurdum.”

“ Özdemir Asaf’tan içimdeki seni, anlatan şiiri.” yazıyordu. Masadaki tabağın yanında duran ellerini tutup avuç içini öptüm.

- Seni seviyorum, sen harika bir adamsın.

- Bende seni seviyorum, Sevda'm.

Elimi bırakıp aniden ayağa kalktığında bir sonraki hamlesinde ne olacağını tahmin edemiyordum. Bir anda herkesin içinde önümde diz çöküp ceketinin iç cebinde duran kutuyu açtı.

Çok güzel bir yüzüktü. Hayal ettiğimin bile ötesindeydi. Gözlerimden yaşlar süzülürken bana aşkla bakan adama odaklandım.

" Ömrümün kışları seninle bahar olsun. Çocukluğum, gençliğimsin. Geleceğim olup, benimle evlenir misin?" Bütün dışardaki masalarda bulunan insanlar bize bakarken kalbimdeki heyecandan git gide arttı. Herkes benden bir cevap bekliyordu. Arkamızdaki
" Evet evet evet!" diye sesler yükselirken görevlilerden biri yanımıza gelip konfetileri patlattı. Gözlerini benden hiç ayırmadan, bir cevap bekleyen Mehmet'e tam cevap vereceğim an art arda gelen mesaj sesleri beni yine o tedirgin halime geri döndürdü. Aniden çantamdaki telefonumu elime aldım.

- Şimdi sırası mı gerçekten? Sonra bakarsın.
Mesajlar gelmeye devam edince o da şüpheli bir tavırla toparlanıp yanıma geldi.

Mesajları açtığımda Hürşit kuzenim, halasının oğlu vefat edince İzmir'e gitmişti. Ondan mesaj gelmişti. Fotoğrafları indirip açtığımda gördüğüm her fotoğraf karşısında daha da yıkıma uğradım.

- Neye bozuldun? Ne var o mesajlarda?

- Al bak bakalım ne varmış!
Telefonu elimden alıp baktığında kaşlarını çatarak kaydırarak her bir fotoğrafı inceliyordu.

- Sakin olur musun Sevda! Bağırma bana insanların içine!

- Bu kadın Fisun değil mi? Ne işi var senin kollarında? Neden ona yüzük takıyorsun?

- Açıklayabilirim beni bi dinlersen...

- Bunu nasıl açıklayacaksın? Merak ettim. Evet buyur?

- Ben yüzük bakmaya gittim, o da bana yardımcı oldu.

- Evet baya sarmaş dolaş kol kola bir yardımlaşma! Aman ne güzel!

- Ama dinlemiyorsun ki...

- Mehmet yüzüğü tek başına gidip alabilirdin! Bir kadınla gitmen şart mı? Onun parmağına taktığın yüzükle mi bana evlilik teklifi yapıyorsun!

- Ya sanki onla ilişkim oldu da senden gizleyip sonra sana evlenme teklifi etmişim gibi lanse etme şunu!

- Kadın neden senin kollarında!

- Bilmiyorum.
"Bilmiyorum da ne demek?" diye içimden bütün öfkeyle yüzüne bir tokat atmak isteğiyle dolarken kendimi zor tuttum. Elimi yumruk yapıp sıkarken elleriyle ellerimi saracağı an geri çektim.

- Buraya keşke gelmeseymişim. Keşke seni- devam edemeden kelimelerimi yuttum ve boğazım düğümlendi.

- Söyle!Keşke beni ne Sevda? Sevmese miydin? Tanımasa mıydın?

O an ağzımdan öfkeyle "Evet!" kelimesi çıkınca tekrar geri dönüşü olmayacak kadar kötü bir cevap vermiştim.

Omuzlarını düşürmüş, gözlerime öyle derinden bakıyordu ki yutkunmak nasıl bir şeydi? Unuttum o an da. Kalbim bedenime yetmedi, ağır geldi...

- Sevda'm deme böyle! Kahrolurum... Bak istiyorsan gel senin önünde arayayım Fisun'u. Ama böyle deme bana!
Titreyen sesi ve gözlerinin kahvesinde boğulurken ona bir şans vermek istedim.

- Tamam, ara.

Cebinden telefonunu çıkarıp titreyen ellerinde telefonu tutmaya gücü bile yoktu. Aldırış etmedim.

- Hopörlöre al.

Dediğimi yapıp hopörlör simgesine bastı. Kısa bir çalmanın ardından Fisun'un sesini duyduk.

- Alo? Alo Mehmet?

- Fisun?

- İyi misin? Neden sesin böyle garip geliyor?

- Hani şu kuyumcuda garip bulduğumuz adam vardı ya! Sevda'nın kuzeniymiş o. Sanırım bizi yanlış anladı, sonrasında bizi gizliden çekmiş.

- Ne yanlış anlaması be! Ne yaptık ki?

- Kediden korkup koluma girdiğin an falan fotoğrafımız çekilmiş. Sana içeride yüzüğü denediğimiz de.

- Oha yok artık! Trollüyor musun beni Mehmet?

- Sesimden anlaşılmıyor sanırım ne kadar ciddi olduğum. Sana şöyle diyeyim, az önce Sevda'yla kavga ettik.

- Aa! Sevda'ya telefonu verir misin? Ben konuşur, anlatırım ona.

- Hopörlörde telefon, seni duyuyor.

Araya girip " evet duyuyorum, söyleyin bir açıklama istiyorum."

- Sevda canım, gerçekten olay yanlış anlaşılmadan ibaret. Bunu açıklamayı istemiyorduk ama madem böyle bir durum var ortada senin için rahatlayacaksa söyleyeyim.

Hiç ses etmeden cümlesinin devamında ne diyeceğini bekledim. Sinirden derin bir nefes alıp verirken, bir göğsüme dikenler batıyordu.

- Benim iş yerinde birlikte olduğum biri var. İsmi Egehan Sönmez. Altı aydır birlikteyiz ama iş ve aşkı karıştırmamak için kimseye açıklamadık.

Söylediği sözlerden sonra utançla, Mehmet'e baktım. Gözlerini benden öyle bir kaçırdı ki; sanki depremler olmuş bütün herkes enkazdan kurtulmuş, ben ise ezilip sözlerimin altında çığ gibi ezili kalmıştım.

- Sesim geliyor mu? Sevda beni dinle, bana odaklan. Lütfen Mehmet'i böyle bir şey ile suçlama! Son cümlesini öyle haykırarak söylüyordu ki " Keşke" diye başladığım cümlemi, ona inanmayıp aramasını isteyişim...

- Mehmet? İyi misiniz?

- Bilmiyorum, neyse sağol açıkladığın için. Görüşürüz yarın.