13. bölüm · Son Sözüm
13.🚬
"Gönül yıkana uyku haram olmalıydı, gönlü yıkılana değil..." (Şems-i Tebrizi)
•••26.07.2024
- Naptınız Mehmet? Çocuklar sıkıntı çıkarıyorsa biz alalım. Lunaparka götürürüz, sen de annesi ne durumda diye bir bakarsın. Haber et beni de.
Tam cevap vereceğim, an cümlelerim bir duman misali puf olup gitti.
- Çocuklara surat ifadenle yansıtmanı istemiyorum. Ve haklıydı... Üzüldüğüm anlar o kadar fazlaydı ki hepsinde yanımda durarak en iyi yaralarımın şahidiydi Ekrem... Öyle sert görünüyordum belki de dışardan ama, içimi tanımayan yaramı göremediğendi belki de... Belki de sadece anlaşılamamak insanı yoruyordu. Ve bu hislerimi sözlerimde saklarken, yüz ifademle ortaya dökülüyordu.
- Tamam Sevda çocuklara birkaç birşey sipariş vermişti. Onları giydirsin, yemeklerini yesinler de gelip alırsın.
- Olur tamam, öyle yaparız. Kısa bir görüşmenin ardından telefonu cebime atıp kapının eşiğinde Sevda'yı görmemle dudağımın kenarı yukarı doğru kıvrıldı. Birkaç büyük adımımla karşısına geçtim. Yanakları kırmızıya dönerken omuzlarında duran saçlarını arkaya doğru savurdum. Açıkta kalan boynundan tam öpeceğim esnada içeriden koşarak gelen Efehan Sevda'ya çarptı ama durmadı. Koştu ve iki kanepenin arasındaki boşluğa saklandı.
Şilan salonun etrafında gezinirken Efehan'ın kıkır kıkır gülme seslerini duymuştu. Benim çocukken ki hallerim gibiydi Efehan... Ciddi kalmam gereken ortamda asla sessiz kalamaz, hep gülerdim. Bazen zamanlamalarım yanlış olurdu Sevda beni o anlarda toparlayan ve destekleyen tek kişi olurdu. Sesin geldiği yöne kulak vererek sessiz adımlarıyla kanepelere doğru adımlarını hızlandırdı. Ve "SOBE! BULDUM" diyerek Efehan'ın omzuna dokundu.
Çok basit bir yere saklandığının farkına varınca gelen pişmanlıkla omuzlarını düşüren Efehan kollarını birbirine bağlayıp göğsünde birleştirdi.
- Çocuklar hadi hazırlanın da Ekrem abiniz sizi almaya gelsin.
- Yaşasın! Anneme gidiyoruz! Şilan'ın içindeki heyecanlı kelebekleri öldürmek istemiyordum... Ona gerçeği şuan söyleyemeyecektim. Dünya, hassas kalpler için cehennemden farksız bir yerdi...
İkisine de ceketlerini giydirirken "Annene şimdi gitmiyoruz kuzum. Ama çok eğleneceğiniz bir yer" dedi Sevda.
- Neresi? Annemin güldüğü zamanlarda eğlenirdik biz. Neresi onsuz daha eğlenceli? deyişiyle Sevda'ya döndüğümde birbirimizle bakıştık.
- Ekrem abiniz sizi lunaparka götürecekmiş. Öyle dedi bana.
Efehan olduğu yerde elleri zafere ulaşmış gibi kaldırırken zıplamaya devam etti. Dün gece vestiyere astığım küçük ceketine uzanıp kollarından geçirdim ve fermuarını çekip Efehan'ın küçük ayakkabılarını giydirdim. Şilan yanımdan sessizce geçip raftaki ayakkabısına uzandı. Yüzünde yine o sinirli ama sakin kalmaya çalışan bir ifadesi vardı. Çenesini sıktığını fark edebiliyordum. Efehan'ı kucağıma aldığımda Sevda'ya doğru döndüm ve alnına ufak bir öpücük bıraktım. Çocuklarla birlikte yeni aldığım evimizin bahçesinde çıkış kapısına doğru ilerledim.
Efehan'ı kucağımdan indirdiğimde, aniden elimi bıraktı. " Efehan dikkat et! Koşmadan ilerle!" emirlerimi duymamazlığa vererek arabanın sağ kapısının olduğu tarafa gelince durdu. Cebimdeki anahtarı çıkarıp kapıları açtım. İkisini de arka koltuğa oturttum. Ekrem,Nazan ve İkbal Manisa'dan buraya uçakla geldikleri için Sezay onları evine misafir etmişti. Bizim ev iki oda bir salondan ibaret olduğu için henüz kalabalığa yetecek hazırlığımız ve odamız yoktu. Bu durum Sezay'ın işine gelirdi çünkü; İkbal'i daha çok görme fırsatı doğmuştu. Sezay'ın evine ait adresin konumunu navigasyondan açtım.
Dikiz aynasından Efehan ve Şilan'ı kontrol etmek için göz devirdiğimde ikiside camdan dışarıyı seyretmekle meşgüldü.
- Çocuklar müzik açalım mı?
- Olur.
- Telefonun blueetooth kısmını aktifleştirip arabaya bağladım. Çocuk şarkıları yazdığımda çıkan ilk şarkıyı açtım. Sırasıyla yol boyunca dinlerken bazılarını tekrar tekrar dinlediğim oldu.
- Evet! Geldik çocuklar. Sezay'ın ziline bastığımda megafondan gelen ses "Kim o?" diye sordu. Bu ses İkbal'e aitti.
- Ben geldim, Mehmet. Ardından kapıyı ittirip Sezay'ın olduğu kata çıktım. Asansörle çıkmak varken, Efehan'ın merdivenleri tercih etmesiyle basamakları seri adımlarla tamamladık. Efehan ve Şilan elimi bırakmadan yanımda beklerken içeriden gelen Ekrem sigara paketini cebine koyup, aynı saniye içinde siyah spor ayakkabısını giyindi. Eğildiği pozisyonunu doğrulup dikleştirdiğinde kafasını kafama yaslayarak tokalaştım.
- Hoşgeldiniz çocuklar! Hazır mısınız? Gidiyoruz! Çocuklarla olan iletişiminde o kadar iyiydi ki Şilan ve Efehan'ın onlarla eğleneceğinden asla şüphe ettirmiyordu. Derinden bir oh diyerek nefesimi dışarı bıraktım. Bu defa asansöre bindiğimizde hiçbir tuşa basmaması için Efehan'ı kucağıma aldım. Böylesi daha iyiydi. Kapalı alan korkumu yenmişken, birdaha travma yaşamak hiç hoş olmayacaktı. Saniyeler sonra dışarı çıktığımda Efehan'ı kucağımdan indirdim. Ablasının yanına doğru ilerleyip, elinden tuttu.
Ekrem'le yan yana adımlarımızı çocukların ilerlediği yöne doğru hızlandırdığımızda Efehan eliyle büyük aletleri işaret etti.
"Buna binmek istiyorum!"
- Ama bunun için bir tık daha büyümeniz lazım koçum.
- Atlıkarıncaya bindirelim sizi. İkisini de yaşlarına en uygun olanı seçmemle jeton parasını görevli adama uzattım. İri yarı saçları biraz dökülmüş vaziyetteki adam, parayı uzattığımda " bozuk hiç çıkmaz mı?" diye sordu. "Yok valla tüm vardı," derken tekrar emin olmak için ceplerimi kontrol ettim. Göz ucuyla Ekrem'e baktım.
Cebini yoklayıp çıkardığı bozuk paraları avcunda bana gösterirken " bende var kardeşim." Ardından görevli adama parayı uzattı. " Burdan al abi, sağolasın."
- Hadi geçin bakalım. Efehan ve Şilan binmek istediği atları seçtiğinde kollarımla yukarı doğru kaldırıp bindirdim. Ekrem'e en nahif bakışımı atarken onun da Şilan'ı bindirmesiyle geriye doğru birkaç adım ilerledim.
- Çocuklar sakın direkleri bırakmayın. Sıkı tutunun.
Efehan hiç beni dinlemeden kahkaha atarken başını hafif yukarı doğru kaldırdı. Şilan'a baktığımda sakince oturmuş etrafına göz gezdirirken gülüyordu. Onları mutlu gördüğümüz an Ekrem'le kollarımızı birbirimizin omzuna atarak sarıldığım da içimdeki huzur biraz da olsa iyiye dönüyordu. Annelerinin yoğun bakımda oluşunu henüz sadece biz ve Sevda'nın ailesi biliyordu. Naz'dan da gizlemek için henüz bu haberi onun evinde kimse dile getirmiyordu. Atlıkarıncanın hızı yavaşlayarak durduğunda Ekremle yan yana ilerleyip çocukları atın üzerinden indirdim.
- Evet şimdi ne yapalım?
Ekrem tam çocukların seveceği pamuk şekerlerin satıldığı köşeyi işaret parmağıyla gösterdi.
- Şurada pamuk şeker satan amca var. Ondan birer tane alalım mı?
- Olur! diyerek ikiside aynı anda çığlıklar attı.
Pamuk şekeri aldığım an öyle bir yiyordu ki ikisini de izlerken içim yumuşacık oldu.
Arabayı park ettiğimiz alana doğru adımlarımı yaklaştırdığımda ceketimin cebinden anahtarı çıkardım. Arabamın bazı köşelerinde kuş pisliği ve tozlar yine sinirlerimi altüst etmişti. Pazar günü olduğu için, çocukları Sevda'nın yanına bırakıp oto yıkamaya gittim. Ortamın soğuk havası ellerimin ve burnumun üşümesine sebep olduğunu hissederken, ellerimi dudaklarıma doğru götürüp sıcak nefesimi üfledim.
- Arabanızın yıkanması tamamdır efendim.
Ücreti ödemek için cebimden cüzdanımı çıkardığım an çalan telefonumla duraksadım. Pantalonumun cebindeki telefonu çıkarıp, ekrandaki isimle bakıştım.
"Sevda'm arıyor..."
- Efendim güzelim? Telefonu kulağım ve omzum arasına yaslayarak tutmaya çalışırken bir yandan da benden ödeme bekleyen ustaya yarım gülüşle baktım. Elimdeki nakit parayı sayarken bir yandan Sevda'nın evin eksikleri için almam gerekenleri anlamaya çalıştım.
Kendimi toparlayıp telefonu elime aldım ve tekrar kulağıma götürdüğümde " Sevda'm sen bana bir kağıda yazıp fotoğrafını atsana. Şuan hiç aklımda tutamam. Daha hastaneye gideceğim, Şilan'ın annesine bakacağım.
- Mehmet?
- Efendim? sesim öyle masum bir volümde çıkmıştı ki "acaba ne oldu?" sorusu zihnimde belirirken " belli ki eşi buraya gelmesini engelleyemedi ve takip etti. Ve sonrasında ona bunu yaptı! Cani herif!"
O kadar sinirliydi ki ses tonunun yüksekliği Nirvana'da olsam duyulurdu. " Bu işi fazla kurcalama. Senin başına bir şey gelmesini istemiyorum."
- Benim başıma gelen giden bir şey olmayacak. Kötülere bir şey olmaz hem merak etme.
- Sen kötü falan değilsin! Sesi bağırırken cılız ama kararında net olduğunu belirten bir tondaydı. Kısa bir an sessiz kaldım.
- Tamam tamam. Listeyi at.
Aramayı kapattığımızda seri bir şekilde arabayı çalıştırıp oto yıkamanın çıkışına doğru yöneldim. Saate bakındım. ikiyi yirmi geçiyordu.
Hastanenin girişinde fevkalede kalabalıktan kendimi kurtarmak için adımlarımı hızlandırdım. "Yoğun Bakım" bölümün olduğu kata çıktığımda içimdeki karamsar hisler beni dibe batmış gibi boğarken cama doğru yüzümü döndüm.
Orada değildi. Hastaların kayıtlarıyla ilgilenen hanımefendiye arkamı dönüp baktığımda aynı yerde tüm dikkatiyle elindeki kimliğe bakarak bilgisayara bir şeyler yazmakla meşgüldü. Önümdeki sıranın yan tarafına geçtim ve işini bitirmesini bekledim. Dakikalar sonra sıradaki herkes işini bitirip gittiğinde bıkkın bir halde oflayarak tekrar kolumdaki saate baktım. Geldiğimden beri sadece kırk dakika geçmişti.
Önümde lacivert eşarplı bakımlı hanımefendi bilgisayara bakarken bir anda bakışlarını bana çevirdiğinde
"buyrun, nasıl yardımcı olabilirim?," dedi.
- Ben yoğun bakımda kalan Derya Şanlıoğlu için geldim ama burada göremiyorum.
Tek düze bir ses tonuyla "Derya hanımın ameliyatı çok uzun sürdü. Ameliyat sonrası bebeği malesef kaybetti. Sonrasında yoğun bakıma alındı."
- Hanımefendi yoğun bakıma alındığını bende biliyorum. Ama nerede şuan? derken ellerimle yoğun bakım alnını işaret ettim.
- Durumu iyiydi dün, doktorlar normal odaya aldılar. Ama eşi gelip götürmek için imzaladı kağıtları.
- Eşi mi? Hassiktir! Son kelimeyi söylerken ses tonumu fısıltı halinde söyledim ve arkamı dönüp sağımdaki duvara yumruk savurdum.
- Tamam teşekkür ederim. Kolay gelsin.
Koridorda stresle cama doğru bakarken ileri geri adımlarımla dolanırken iki elimi başımım yanlarına koyup sakince düşünmeye çalışsam da daha düne kadar yoğun bakımdaki kadının nerede olduğu konusu beni delirtiyordu.
"Ekrem aranıyor..."
Burnumdan soluyarak derin nefes alıp verirken bir kez daha duvara yumruk savurdum. Koridorda bulunanlar gelip geçerken, ara ara gözlerini bana doğru çevirdiğinde onlara en ters bakışımı attım.
- Efendim Mehmet'im?
- Oğlum kadını o şerefsiz putperest gavat alıp götürmüş. Çıkış için bütün imzaları atmış, taburcu olmuş.
- Lan bu kadın bebeğini kaybetti! Ağrıları vardı! Ne ara dirildi de götürdü?
- Bilmiyorum! Bir şekilde çocuklara da cevap vermemiz gerekecek. Onlara söz verdim ve hâlâ hevesle annelerinin yanına gitmeyi beklerken ben ne diyeceğim onlara?
- Tamam Sezay'la birlikte dışardayız. Olcay'ın yeni dükkanında boya badanaya yardım ediyorduk ama işimiz bitti.
Tam konuşacağım esnada durdum ve ne söyleyeceğini bekledim.
- Nerde buluşalım? Konum at bize de oraya gelelim.
Aklımda şuan hiçbir mekan belirgin değildi. Aklıma dün akşam iş sonrası eve dönerken, gördüğüm kafe geldi.
- Tamam ben size konum atacağım.
Hastane koridorunda kaşlarımı çatarak etrafa en sinirli bakışımı umursamazca takılırken, çıkış kapısının dönen kapısı açıldı. Bir tur döndüğünde kapı açıldı ve dışarı adımımı attım. Anahtarı cebimden çıkarıp düğmeye bastığımda arabamın kapısını açtım. O kadar hızlı sürmüştüm ki, dakikalar sonra kafenin önünde arabamı durdum. Kaç durak, kaç araba etrafımdan geçti farkına bile varmadan gaza basarak kırmızı ışıkları da geçtim.
Gelecek olan kırmızı ışıkta geçtiğime dair ceza makbuzlarını sonra düşünmek için hafızamdan silip attım.
Dolu masaların aralarından geçip, duvar kenarındaki boş masaya ilerledim. Benden önceki müşterinin masada bıraktığı kırıntıları bezle silen garson gülümseyerek yanımdan ayrıldı. Masanın altında ayaklarımı ritmik şekilde oynatırken, gözlerim öfkeden karardı. Mekanın kapısı açıldığında, o yöne bakındım. Sezay ve Ekrem görüş alanıma girdiğinde elimi havaya kaldırıp salladım. " Buradayım, gelin!," diyerek seslendim.
Kalkıp ikisine de kısa bir an sarıldığımda ahşap masada yanıma Sezay karşı tarafımdaki sandalyeye ise Ekrem oturduğunda üzerindeki ceketin yakasını düzeltti.
- Bu enayi yolda horul horul uyudu! Sanki tek kendisi yoruldu anasını satayım!
- Hadi ordan ben horlamıyorum!
Kahkaha atarken Ekrem'e " aynen kanka kesin ölmüş dedem horladı toprak altında. onun sesiydi." der gibi bakışını atarken cebinden telefonunu çıkardı. Telefonun galerisine girip sırıtarak bana doğru ekranı çevirdiğinde açtığı videoyu izlerken gülmekten karnımda ağrılar oluştu.
- Hiç inkar etme Ekrem! Adamın ispatı bile yapıştırdı! Gülmemi durduramıyordum.
Ellerimin arasındaki telefonun ekranına bakarken videoda Ekrem'in horladığı kısmı başa sarıp izlerken Ekrem kaşlarını çatarak telefonu elimden aldı. Duruşumu dikleştirip, masaya servis yapması için elimi havaya kaldırdım ve garsona "bakar mısınız?" deyişimle saniyeler sonra elindeki oval tepsiyle karşımızda durdu.
- Hoşgeldiniz efendim? Ne alırdınız?
- Ne içelim? diye sorarken bakışlarım bir Ekrem bir Sezay arasında gidip geldi.
"Üçümüze de çay olsun. Çok aç değiliz zaten," dedi Sezay.
Çaylarımızı gelmesiyle, konuya artık giriş yapmanın vakti gelmişti. Yüzümdeki sert ve öfkeli ifadeyi korumaya çalışıyordum ama bu zordu. Tam konuya girmek için ağzımı açtığım an telefonuma gelen bildirimle duraksadım. Cebimden çıkardığım telefonun ekranında Sevda'nın alışveriş listesini attığına dair mesaja göz devirdim ve tekrar cebime koydum. Bununla daha sonra ilgilenecektim, şuan hiç sırası değildi.
- Ben sabah çocuklar daha fazla dışarda üşümesin diye eve bıraktım.
"Doğal olarak ee?" dedi Sezay. Sesinin tonundaki o heyecan ve merak duygusu çok netti.
- Arabayı yıkamaya götürdüm. Ordan da hastaneye geçtiğimde bir baktım kadın yok ortada!
- Ne diyorsun lan? Dalga mı geçiyorsun?
- Kuş olup uçacak hali yok heralde, nereye gidebilir o halde? "O halde" dediği kısım muhtemelen düğün gününü kanlı halini ve sonrasında yoğun bakım camında onu sargılı halde izlediği görüntüler aklına gelmiş olmalıydı. Hepimiz kaç gündür iyileşmesini beklerken, bir anda ortadan kaybolması hepimizi çok sinirlendirdi.
- Sakin olun ve iyice düşünün. Kocası götürdü dedin değil mi?
"Evet," diyerek kısa bir cevap verdim. Ardımdan Ekrem sözünü bitirmek için konuşmaya devam etti.
- Adam muhtemelen kendi aldığı şu yeni evine götürmüş de olabilir. Eğer kadının evine götürürse onu orada çok çabuk bulacağımızı biliyordur.
- Evet, Ekrem haklı. Ama adamın evi nerede bilmiyoruz.
Aklına bir fikir gelmiş gibi elini kaldırıp şıklattığında " çocuklarına sorsak olmaz mı? Tabi dolaylı yoldan soracağız. Pat diye soracak değiliz."
" Aynen belki onları daha önce götürmüştür." diyerek Ekremin fikrini onayladı Sezay.
Başımı onaylar anlamda sallayıp " tamam akşam eve geçtiğimde bakacağım. Çocukları da kaç gündür oyalıyorum, götürmemek için." dediğimde sesim tiz ve pişmanlıkla doluydu.
Garson tepsideki çaylarımızı masaya servis edip tepsiyi kucağında hâlâ tutmaya devam ederken ara ara saçlarını düzeltti ve her birimize bakış attı.
- Başka bir isteğiniz var mıdır efendim?
Gülümsedim ve "teşekkürler, biz böyle iyiyiz" diyerek cevap verdiğimde yanımdan uzaklaşan adımlarıyla göz hizamdan kayboldu. Tezgahın arka kısmına doğru yöneldi. Karşısından geçen kızın iki eli de servis tabağıyla doluydu, sanırım yorgundu; kızı görmezden gelerek öylece adımlarını hızlandırıp geçti. Ya da belki de... Kavgalı olduğu birisi olabilirdi... Omuz silkip önüme döndüğümde bardağımda kalanları tek seferde yudumladım. Ben de Ekrem'de bir bardak çayı daha yeni bitirmişken; Sezay elini havaya kaldırdı ve garsonlardan bir başka çalışan bizim masaya doğru bakışlarını çevirdi.
Adımlarını tam masamızın yanına ulaştığında durdu ve gülümseyerek " buyrun, ne istersiniz?" diyen nahif ve sevecen ses tonuyla Sezay'ın gözlerine bakan kız ondan büyülenmiş gibi görünüyordu. Sezay bıyık altından gülümsemesiyle kıza bakarken bir anda masanın üzerinde Sezay'ın telefonuna düşen bildirimle hepimizin bakışı telefona kaydı. Ekran kilidinde İkbal ve ikisine dair bir görsel vardı. Garson kızın bakışı bir anlığına eski gülümsemesini silip yerine durgun bir hale getirmişti. Kıyamam tüm hayalleri yıkıldı.
Hâlâ bir cevap bekleyen kıza " bana bir çay daha getirebilir misiniz?" dedi Sezay.
Kız elindeki not defterini ve kalemi cebine koyup sessizce yanımızdan uzaklaştı.
Kısık sesli olmaya çalışarak "Kızın sana dibi düştü ama aynı saniye içinde hayalleri de suya düştü." dedi Ekrem.
Kısık bir seste güldüm. Ekrem ve Sezay kısa bir an birbirlerinin gözleriyle ne yapacağız der gibi bakıyordu. Sinirle nefesimi dışarı oflayarak bıraktığım etraftaki kalabalığın kuru gürültüsünün o rahatsız edici uğultusu azalmıştı. Zihnimdeki "Derya nerede olabilir?" sorusu sürekli dönüp dururken gözüm duvarda asılı duran saate takıldı. Çalışmıyordu, saatlerdir aynı yönde duruyordu akrep ve yelkovan. Tıpkı şuan hareket geçebilmek için çözüm aramak için zorladığım beynimin durması gibi...
Dakikalar sonra hesabı ödeyerek kafeden ayrıldığımızda iki araba arka arka yolda ilerliyorduk ki kırmızı ışığın yanmasıyla sağ taraftaki şeritte durdum. Arka arkaya ilerlediğimiz için aynamdan onları görebiliyordum. Sezay elini sürücü camından dışarı çıkarmış sigarasının külünü döktü ve tekrar kolunu içeri çekti. Kendi paketimi pantalonumun cebinden çıkardım. Radyodaki saçma sapan hav hav sözleri olan rap sanılan şarkıyı değiştirdim. Başka bir radyo kanalına bastığımda sunucu bir konuyu bahsedip yarıda kesti ve şarkı başladı.
Sigaramı dudaklarıma götürdüm ve çakmağımla ucunu tutuşturdum. Tırnaklarım hafiften uzamış gibiydi, gözlerim ince uzun parmaklarımda gezindi. Eve gidince mutlaka kesmeliydim, Sevda beni kesmeden... Direksiyonu hareket ettirip ilerlemeye devam ettim. Sezay'ın arabasıyla aramıza bir araba girdiğinde aynadaki görüşüme başka bir araba eklendi. Dakikalar sonra trafikten sıyrılıp, evlere dağıldığımızda arabayı bahçemin garajına bırakıp bahçenin çıkışına yöneldim. Evimizin yakınındaki markete girdiğimde koloriferin açık olması sayesinde serinlememi sağlamıştı. Hava güneşli ve Ağustos ayının en güzel son günlerinde gibiydik.
Whatsapp'a girdim ve Sevda'nın yazdığı ürünlerin ne olduğuna bakındım. Listede gördüklerimi alışveriş arabasına attım. Küçükken alışveriş arabasının içine oturup babamın beni beyaz kaygan zeminde hızla uçurduğu günler hafızamda fragman gibi kısa bir anlığına canlandı ve kayboldu. Kafamı iki yana sallayıp, kendimi toparladım. Makarna paketlerini ve tuz paketini ekledim.
Kuru bakliyatlar, makarna, pirinç ve bulgur... Ve dahasını arabaya dolduğumda kafamı önümdeki alışveriş arabasına göz devirerek bakındım. Yeni evli olduğumuz için listenin kalabalıklığını normal karşılamak zorundaydım. Hepsini kasada geçiren hanımefendinin uzattığı poşetleri hızla doldurdum. Post cihazını uzattığında kartımı takıp kısa bir an şifresinin ne olduğunu hatırlamaya çalıştım. Tuşlara basıp, ilk akşıma geleni denedim. Ve deneme başarılıydı, onaylandı. Fişi uzattığında cebime atıp iki kolum poşetlerle dolu halde çıkış kapısına yöneldiö. Kendimi dışarı attığımda kavurucu güneş gözlerime değdiği anda hapşırdım.
- Elhamdülillah. İki kolumda dolu olduğu için ağzımı kapatacak fırsatım olmadı. Neyseki rezillik bir durum yaşanmadı. Kapının önüne vardığımda, Sevda pencereden çıkardığı başını geriye doğru çekti ve içeri geçerek dış kapıyı açtı.
- Hoşgeldin kocam. Ver alayım birkaç tanesini, yorulmuşsundur.
- Yok yok hadi, yokuştan buraya kadar indirip getirmişim mutfağa da bırakırım.
- Sen bana laf mı soktun?
- Bilmem, öyle mi oldu?
- Evet soktun.
- Çocuklar evde olmasa, sana sokulan sadece laf olmazdı.
- Bir insanın şuna bile şükredeceği an oluyormuş, vay be!
- Evet sonucunda bir Yarrabi Şükür deriz, ayıp ettin karıcığım. Derken muzipçe sırıttım ve kolumdaki poşetleri tezgaha bıraktığımda bileğim sızladı. Önce sağ sonra sol bileğimi ovaladım poşetin izleri belli oluyordu. Ocaktaki yemeklerin kokusu burnuma dolarken, gözlerimi kapatıp kokuyu içime çektim.
Arkamdaki buzdolabına malzemeleri yerleştirdi Sevda. Tencerenin kapağını sessizce kaldırdım. Sevda'ya fark ettirmeden tenceredeki sarmalardan birini mideyr tam indirirken kafama yediğim şaplakla sırıtarak arkamdaki Sevda'ya bedenimi döndüm.
Gözlerime bakarken çimen gözleri topraklarıma can suyu olurcasına, yeşerdim, büyülendim. En etkileyici bakışımı atıp, gözlerine bakarken temiz olan elimle yanağını avuçlarımın arasında okşadım.
- Hile yapıyorsun. Naz yapan tiz sesiyle trip atmayı sürdürmeye çalışsa da pes etti. Dudaklarımı karşımdaki kiraz rengi dudaklarıyla birleştirip, hafifçe öptüm. Elimi boynuna kaydırdığımda saçlarını geriye doğru savurdum. İşte şimdi cennetimin aralıklı kalan o kısmına bir öpücük bıraktığımda gözlerini kapattı ve ağzından ufak bir inilti çıktı. Elindeki sirke şişesini yere düşürdüğünde ikimizde irkilerek anın etkisinden kopuverdik.
Neyseki yere yakın mesafede düştüğü için şişede bir kırıklık olmamıştı. Derin bir nefes alıp, eğildim ve ayağımın önündeki üzüm sirkesini dolaba kaldırdım.
Mutfağı toparlayıp, poşetleri çekmeceye koyduğunda birlikte yan yana ilerleyip salonda çizgi film izleyen Şilan ve Efehan'ın yanına geçtik. Efehan'ı kucağıma alıp karnını gıdıklarken kahkaha attıkça küçük süt dişlerini görüyordum. Başımı yana doğru yaslayarak Sevda'yı Şilan'ın dağılan saçlarını toplarken izledim. Bir elimle Efehan'ın belini sararken boşta kalan elimle Şilan'ın tombul yanaklarını okşadım.
Sevda'nın gamzelerini gördüğümde içimdeki orman yangınlarına sular vurmuş, çiçeklenmiş gibi hissediyordum.
Ortamın havasını neşelendirmek için elimi havaya kaldırıp alkış yapar gibi avuç içlerimi birbirine vurdum. " Evet hadi bakalım, yemek zamanı!"
Karnımı ovalayarak " ben çok acıktım çocuklar yav! Dudaklarımın kuruluğunu dilimle ıslatarak "Imm ımm mutfakta da sarma da var!" dedim sırıtarak.
- Yuppi! Son harfi keyifle uzatarak söyledi Efehan!
- Efehan sarmaya bayılır, ben de. Şilan'a yanımdaki boş köşeyi işaret ettiğimde ikisi de sandalyelere oturdu. Onlarla birlikte çocuklaşarak üçümüz birden kaşık ve çatalları masaya ritmik bir şekilde vuruyordum ki Sevda tencereyle salona girdi. Sandalyeden doğrulup dolu olan kolundan sürahi ve ekmek poşetini yavaşça aldım. Tencerenin kapağını açarken domates çorbasını tabaklara doldurdu.
Hayalini kurduğumuz anın provasında gibiydim. Çocuklarımız ve bizi böyle mutlu bir halde kahvaltı sabahları, akşam yemekleri ile geçireceğim günlerin... Onları uyuturken saçlarını okşayarak öperken gecenin aydınlattığı ay ışığıyla onları izlemenin hayali...
