18. bölüm · Son Sözüm
18
Uyu, uyan, işe git... Sürekli aynı örüntüde devam eden hayatıma yine "Günaydın" demek için çapak dolu gözümü ovuşturarak, örtüyü üzerimden kaldırdım. Sağıma baktığımda, Sevda'nın olduğu taraf boştu. Erken kalkıp işe gitmişti. Hemşireliğine İzmir'de devam etmesiyle birlikte, çocuklar Nazan'da kalıyor. Akşam çıkışta onlarla, birlikte eve dönüyordu. Üçünün de gözünden uyku akarken, çok şirin göründüklerinden de bir haberdi. Geceleri bazen nöbette olduğu günlerde tek uyumaya çalışsam da, aklım onda kaldığı için yapamıyordum. Kendimi dinç tutmak için, sürekli kahve tüketimimi arttırmıştım. Ama nafile, yine bir süre sonra gözlerim kapanıyordu. Dün akşamdan arta kalan ekmek dilimine sırasıyla reçel, çikolata, bal-kaymak, ikilisini sürüp yedim. Masanın üzerindeki rulo peçeteden bir parça koparıp dudaklarımı temizledim. Sağ tarafımdaki yerde duran çöp kovasına peçeteyi atıp, dış kapıya doğru yöneldim. Bahçemizdeki çiçekler, gün geçtik boy veriyor ve güzelliklerine güzellik katıyorlardı. Karakız'ım, yaşasaydı kim bilir bu bahçede de güle oynaya onunla yine vakit geçirebilirdim... Ben frizbiyi atardım, o yakalardı...
Onu geçmişimin ardında bırakamıyordum. O benim hayatımda edindiğim ilk dostumdu. Aradan geçen belki sekiz belki on olsa dahi, yeri bende eskimeyecekti... Kafamdaki karanlık dünyamda daldığım düşüncelerden kopup bahçeden çıktığım an bakışlarım sol tarafımdaki tanıdık simaya döndü. Elinde market poşetleriyle yine indirimde olan ne varsa alan Gülfem Teyze'ydi. "Günaydın evladım, hayırlı işlerin olsun." diyerek güzel dileklerini iletirken ona gülümsedim. "Günaydın, mahallemizin neşe kaynağı!" diye övgüler söylerken sesim gür ve net çıkmıştı. Gülümseyerek, elindeki poşetleri tutarken birkaç adım ilerleyip tam karşımda durdu.
- Eşin işe başladı mı kuzum? Geçen onu bize davet ettiydim de o gün söyledi. Başlayacağım diyordu.
Sevda kendi gibi konuşkan birini bulunca yine haberlerimiz hızla yayılıyordu.
- Evet evet, başladı.
- Oh oh iyi sevindim kuzum! Hadi ben seni tutmayayım. İşe gecikmeyesin.
- Yok estağfurullah Gülfem teyze. Hadi sağlıkca kal.
Arabamın kapısını açıp, anahtarı kontakta çevirip çalıştırdım. Benzinim de gazım da tam olduğu için rahat rahat yoluma son sürat devam ettim. Gözüme vuran güneşe kısık gözlerle baktım. Torpidonun kapağını açıp, kutuda duran güneş gözlüğümü taktım. Şimdi her şeyi daha rahat izleyebilirdim. Direksiyonu sağa doğru kıvırarak yan yoldan devam ettim. Yarım saate trafiğin etkisiyle de olsa şirkete sonunda varmanın zaferiyle otoparka arabamı bıraktım. Otomotik dönen kapıdan ilerleyip içeri girdim.
Karşıma çıkan iş arkadaşlarımdan Sinem ve Fisun'a sonrasında Gökhan'a baş selamı verip, gülümseyerek odama geçtim. Tam koltuğuma yerleşip oturduğum an kapımın tıklanma sesiyle bakışlarımı bilgisayarın ekranından ayırıp o yöne döndüm. "Gel."
- Günaydın, Mehmet Bey! Kahvenizi hazırladım. Afiyet olsun. Her zaman ki neşeli o hal hatır soran Kübra göçmüş, yerine modu düşük, hayatı sorgulayan bakışlarıyla odada gezinen Kübra gelmişti.
- Kübra'cım bilmem gereken bir mesele varsa, her zaman senin için buradayım. Yardımcı olurum, biliyorsun.
Elindeki tepsiyi iki eliyle dizlerinin biraz üzerinde, sabit halde tuttu. Tepsiyi tutan sağ elini, kaldırıp yeni yaptırdığı perçemlerini kulağının arkasına iteledi.
- Teşekkür ederim, izninizle ben işimin başına geçeyim.
Elimle "buyur, çık." dercesine işaret yaptığımda zor olsa da dudaklarındaki gülümsemeyle odadan ayrıldı.
Bilgisayardaki sistemden gelen, mail mesajlarını kontrol ettim. Yeni üretime sunduğumuz ruj ve allık ürünlerimizin satıştaki yorumlarını göz gezdirdiğim de eğer olumsuz tek bir yorum dahi olsa o eksiği tamamlayacak çözüm arayışına girdim. Keşke girmez olaydım... Kübra'yı yanıma çağırıp sorunları gidermesi için belirli notları aldırıp, odadan yolladım.
Pantalonumun cebini yokladığımda, sigara paketimi çıkarıp içine bakındım. Son bir tane kalmıştı. Dudaklarımın arasına götürürken sandalyemden seri bir şekilde kalkış yapıp, camı araladım. Siyah rafta kalan kül tablamı ordan alıp önüme koydum. Etraftaki sessizliği bozan, şirketin telefonu olmuştu. Masaya doğru hafif eğilip telefonu kulağıma götürdüm.
- Alo? Efendim.
- Mehmet Bey, yarına toplantı ayarlayacağım. Uygun musunuz?
- Evet, ayarla. Hallederiz.
- Ama bu toplantı, şirket de değil bir restorantta yapılması düşünülen bir toplantı. Siz nasıl uygun görüyorsanız, öyle yapalım.
- Sorun yok ya! Eşim'e haber ederim. O anlayışla karşılar. Benim sonrasında da bir planım yok zaten.
Onalayan bir mırıldanma sesi çıkarıp, telefonu kapattı. Kül tablasının üzerinde kalan yarım sigaramı da içip, söndürdüm. Kül tablasındaki biriken izmaritleri eğilip, masamın alt kısmındaki küçük çöp kutusuna boşalttım. Bilgisayarımın başına geçip, son kez kontrolden geçtikten sonra telefonumun ekranına bakındım.
"Whatsapp bir cevapsız görüntülü arama..."
"Turkcell fatura mesajı..."
Ve evin elektrik, su, doğalgaz faturalarına ait mesajları kontrol edip sistemden ödemelerini gerçekleştirdim. Üşendiğim ana denk gelirse kaldıkça kalır, sonra ise unuturdum. Şimdi ödeyip, kurtulmak en iyisiydi. "Evde iki çocuk ile birlikte ne kadar gelmiş olabilir ki?" diye içimden boşvermiş bir hisse girsem de pek öyle olmamıştı. beş yüz lira gelmiş, diğeri ise bin iki yüz civarıydı. Tekrar ekrana dönüp bakmayı, içim el vermedi.
Akşama doğru, toplantı yemeği için üzerime ceketimi geçirip giyindim. Odamdan seri adımlarla ayrıldım. Telefonumu ceketimin iç cebine atarken, koridorda sağıma ve soluma bakınarak çıkış kapısına yöneldim. Kartımı okutup, dönen otomotik kapıdan çıkarak kendimi dışarı atıverdim. Derin bir nefes alıp, otoparkta bıraktığım arabama geçtim. Sıcaktan güneşin altında, her köşesi yanıyordu adeta. Dokunduğum ne varsa sıcacıktı. Arabanın içinin serinlemesi için, klimaları açtım. Kübra'nın iş grubumuzdan bana gönderdiği toplantının yapılacağı yerin konumuna baktım. Navigasyondaki kadının sesli anlatımına göre yönümü bulmaya çalıştım.
"Hedefinize ulaştınız." sesini duymamla karşımdaki tabelaya baktım. " Cumba Cafe ve Restaurant" yazıyordu. Arabadan gözümde gözlüğümle kontrollü ve dik duruş sergileyerek indim. Kapıdan içeri geçtiğimde çoğu masa dolu ve ortamdaki ambiyans kalabalık olmasına rağmen boğucu ya da beni rahatsız edecek gürültüde değildi. Dış bahçesinde de durum aynıydı. Bize Kübra'nın toplantı için rezerve ettirdiği masayı gösteren garsonu takip belirttiği masaya oturdum.
Gönderilen: Sevdam'a
"Ben biraz geç gelebilirim. Yemek toplantımız var. Beni bekleme, yemeğini ısıtıp ye aşkım."
Çok fazla beklememe bile gerek kalmadan beş kişi bir arada yanıma doğru geldi. Oturduğum sandalyede ceketimin önünü düzeltip, tek tek tokalaştım. Ürünlerle ilgili gerekli çalışmalarımızı anlatan slaytları ve şuan ki üzerinde çalıştığımız allığın tonlarını ve güneş kreminin detaylarını konuştum. Her birinden ayrı fikirleri topladım ve hafızama kaydettim. Ara ara servis edilen yemeklerin de tadına bakındım. Karnım o kadar doyma evresine gelmişti ki utancım olmasa kemerimi çıkarıp, pantalonumun belini gevşetmek isterdim. Tabi böyle bir çılgınlık yapacak değildim! Bardağımda yarım kalan suyu içtim.
Toplantının bitimiyle birlikte, her biriyle masadan kalkıp vedalaştım. Arka arka hepimiz mekandan aynı anda ayrıldık. Son kez arabama binmeden onlara baş selamı verdim. Aracıma bindiğim gibi, eve doğru yola koyuldum. Ceketimin iç cebinden çıkardığım telefonumun ekranına bakındım. Sevda beni yine aramıştı. Üstelik haber vermeme rağmen aramıştı. Düşünceli eşim... Beni hep merak ediyordu. Ona iş çıkışı evde olduğu zamanlar süprizler yapmayı seviyorum.
Çiçek satan dükkana uğrayıp, sevdiği şakayık çiçeğinden bir buket yaptırdım. Çiçeği burnuma götürüp kokladım ve ödemesini karttan yaparak dükkandan ayrıldım.
Avukat Ozan arkadaşımdan haber almam hiç mümkün olamayınca son çareyi eski tanıdığım olan kadından medet umdum. Feride Suna Akçal.
Kübra'nın yardımıyla bilgilerine ulaşmıştım. Numarasını tuşlayıp birkaç saniyelik gergin bekleyişim sanki hiç bitmeyecek gibi beni mahvetti. Yıllar sonra ilk kez konuşacaktım.
"Alo.. Feride? Merhaba, ben Mehmet."
- Tam olarak tanıyamadım, siz kimdiniz?
- Pardon, haklısın sende pat diye ismimi söyledim. Üniversiteden hani, eskiden bir süreliğine ilişkimiz olmuştu.
"Yok artık böyle de anlatmazsın kim olduğunu sorunca. Başka hitap bulamadın mı? Üniversitedeki eski sevgilinim nedir!" diye iç sesimle kendime kızdım.
"Hmm... Uzun yıllar sonra aradığına göre önemli bir şey diyeceğin var muhtemelen." Sesindeki soğukkanlı ve mesafesini koruyan o tavrına takılmadan edemesem de hak veriyordum. Kendisi beni aldattığında ilişkimizi bitirmiştim. Yine aklıma o güne dair anılar gözümün önünde saniyeler içinde film şeridi gibi geçiverdi. Anı bulutunu kafamın içinden silip konuya odaklandım.
- Duydum ki Avukatlık yapıyormuşsun. Benim senden başka yardım isteyeceğim biri yok.
Yine o umursamaz tavrına büründüğü ses tonundan belliydi. "Konu nedir?"
- Bu böyle telefonda özet geçebileceğim bir durum değil. Sen şuan neredesin? Görüşmemiz mümkünse, yüz yüze konuşalım isterim.
Yine aynı ses tonuyla devam etti. "Olur, konum at bana. İzmir'e bilet alıp seni ziyarete geleceğim. Zaten İzmir'de tatil yapmak gibi planım vardı. O da aradan çıkmış olur."
Sesimdeki onaylayan bir "hmm" diyerek mırıldanma sesi çıkarıp "tamam, göndereceğim." diyerek sohbeti sonlandırdım. Her zamanki gibiydi. Hâlâ lüks yaşama karşı istek doluydu. Gezmeyi, eğlence alanlarında kafa dağıtmasına rağmen karaokeye gider birazda orada çığlık atarak enerjisini harcardı. "Muhtemelen İzmir'de otelde kalır, evime gelmez heralde" diye ihtimallerimi öne sürdüm. Uzun süredir Antalya'daki evinde kalıyordu. Anne ve babası memleketi Sivasta'ydı. Kübra'nın edindiği bilgilere göre en son ilişkisi üç buçuk yıl sürmüş ve ayrılmışlardı. Umrumda değildi bu bilgi.
Eve girdiğimde çiçeği tutmaktan terleyen avuç içimdeki sıcaklığı hissediyordum. Çiçeği sağ elimden sol elime geçirip sessizce kapıyı kapattım. Sevda salonda değildi. Koridorda ilerledim ve mutfağın kapısının girişinden içeri doğru kafamı uzattım. Tenceredeki yemeği şarkı mırıldanarak karıştırmakla meşgüldü. "pisi pisi, bu kediye bir yemek var mıdır?" diyerek en sevimli halimle içeri girdim. Arkasında durup, brlini sardığımda önde elimi birleştirmeden şakayık çiçeği buletimi uzattım.
- Dünyamın en güzel kadına, en sevdiğinden.
Işıl ışıl parlayan gözlerini çiçeklerden ayırdı ve bakışlarını bana çevirdi. "Yaaa Mehmet'im! Canım kocam!" ani bir dönüşle boynuma sarılmaya yeltenirken ocaktaki tencereyi devirecek diye ödüm koptu. "Dur öyle ani hareket etme! Arkanda tencere var."
"Ayy doğru! sana domates çorbası yaptım. Bir de nohutlu et eşliğinde pilav."
Menüye dahil olması için bir ekleme de ben istek de bulundum. "Yanına acaba cacık da mı yapsan... Güzel olurdu..." Melul melul bakan gözlerimle ikna etme işlemim başarıyla tamamlandı. " Kocam ister de yapmaz mıyım? Hallederim."
Yemek masasında çocuklarla oturup beklerken birkaç dakika içinde artık cacığımız da hazırdı. Orta köşeye salata ve cacık eklendi. Servis tabaklarımıza konulan çorbayı bitirip, ana yemeklerle birlikte günün yemeğe dair kısmını tamamlamıştım. Şilan ve Efehan akşama doğru Sevda'nın onlar için ayırdığı abur cuburları yemelerine izin vermemesine bozuldu. Salona doğru ilerken ardımda duyduğum "Şaka şaka çocuklar! Hadi alın jelibonlarınızı bakalım." deyişiyle ben bile keyifle kıkırdadım.
Şilan ve Efehan yine kendi aralarında abla-kardeş tartışacak malzeme bulmuşlardı. "Hayır sendeki kolalı jelibon daha güzel! Bende o şekilden niye yok?" diyen Efehan'nın kıskançlığı ortama giriş yaptı. "Akıllım aynısından almadın. Ondan olabilir mi?" diyerek Efehan'ımı bastırmıştı. Tekli kanepelerden birine geçip oturdu Efehan. Şilan yine beklediğim performansı göstererek, Efehan'a doğru birkaç adım ilerleyip karşısında durdu. Elindeki kendi paketini uzattı. "Al bakalım, bu senin olsun. Değiştirelim." diyerek teklif sundu. "Zaten ben de sendeki o ekşi jelibonu merak ediyordum." diyerek ekleme yaptı.
- Teşekkür ederim abla.
Derya Hanım, gerçekten muazzam iki çocuk yetiştirmişti. Ne zaman bir gerginlik olsa da kimseye yansıtmadan yine kendi aralarında halletmesini biliyorlardı. Acaba yoğun bakımdan iyileştikten sonra mı götürdü? Acaba başka yerde gizlice tedavi altında mı tutuluyor? Sorular uzun zamandır kafamı kurcalayıp duruyordu. Telefonuma gelen bildirim sesiyle birlikte bakışlarım önce cebime kaydı sonra ise salon kapısının girişinde elinde tepsilerle gelen Sevda'ya.
- Neden irkildin? Kaşlarını havaya kaldırmış, dikkatli bakışlarını gözlerime kitledi. "Bilmediğim bir şey mi var?"
Ensemdeki saç diplerimi kaşıdım. O an diyeceğimi bilemeyişimle bocaladım. "Kapıcı Mustafa abi mesaj atmış. Bir şey olduğu yok. Ona bakacaktım." diyerek en alakasız bahaneyi uydurdum.
- Aşkım iyi misin? Bizim sitenin kapıcısı yok ki.
- Eski oturduğum evin kapıcısı yahu! O vardı sen bilmezsin.
- Kapıcı değil de başka bir şeyleri bilmiyormuşum gibi seziyorum.
Sinirli ve burnundan soluyan bakışları kısa bir an benden ayrıldı. Salonun etrafına bakınırken sağ elini alnına yapıştırıp çenesini sıktı. E tabii 1.50 olunca sinir tepesine çabuk ulaştı. Bakışları cebimde zil sesi çalan telefona kitlendi. Yine aynı bakışlarıyla bakmaya bana devam ediyordu.
Korkuyla sindiğim kanepenin iki yanından güç alarak ayağa kalktım. Yatak odamıza girip, kapıyı ardımdan kapattım.
"Feride Suna Akçal 1 cevapsız arama..."
Bir türlü aramasını açamadığım için kesin kararından vazgeçecek diye endişeyle nefesimi dışarı vererek ofladım. Son aramalardaki kayıtlı duran numarasını geri aradım. İlk saniyede açtı.
- Alo Feride? Kusura bakma az önce hanımla konuşuyordum, açamadım.
Umursamaz tavrını hâlâ devam ettirir sandım ama gayet içten bir cevap gelince şaşkınlığımı gizlemeye çalıştım. "Evlisin demek. Ne kadar sevindim senin adına." dedi.
- Evet baya oldu evlendim, yuvamı kurdum. Zaman hızlı geçiyor.
- Öyle, öyle.
Kısa ve net cevapladı.
- Ben uçaktan indim. Biraz tabi dolaştım İzmir'i. O yüzden şimdi arayabildim ben de.
- Tanıdığın var mı? Nerede kalmayı düşündün?
- Senin evinde.
" Tabi öyle diyecek mal kafalı memo. Kızı ayağına kadar İzmir'e çağırıp, otel odalarına mı teslim edecektin?" diyerek içimden kendime yargı dağıttım.
- Ama eski sevgili olduğumuzu, dile getirmek imasını yapmak dahi yok. Anladın değil mi? Sadece bana yardım edecek olan Avukat Hanım olacaksın.
- Ehh tamam tamam. Korkma bu kadar.
Bu cevabını duyarken odada gezinen gözlerimi devirip aldırış etmedim. Ben korkak bir adam değildim. Ama kuzenimin istekleri yüzünden girdiğim bu yolda evliliğimi kaybetmek gibi korkularım da vardı. İlk defa Sevda'ya yalan söyleyecektim. Aramayı sonlandırıp Whatsapp'a girip konum gönderdim.
Gelen mesaj: Feride Suna Akçal'dan
"Baya iyi yerlemişim bir pastanenin önündeydim. Gelirim birazdan. Eşin çiçekleri sever mi?"
Gönderilen: Evet sever, ama zahmet etme. Ben zaten ona her gün alıyorum.
Gönderilen: Eli boş gelmem ben hiçbir yere. Değil mi bilirsin.
Mesaja ok işaretini bırakıp, telefonu cebime koydum. Tam odadan çıkarken kapının kulpunu tutup açtığımda, Sevda ile burun buruna geldim. Elindeki katladığı kıyafetlerle karşımdaydı. Yanındaki boşluktan bir şey demeden sıyrılıp geçtim. O da aynı sessizliğiyle odaya girdi. Tam salona doğru adımlarımı atacağım esnada durup haber etmem gerektiğini düşünüp odaya geri döndüm.
- Sevda!
- Efendim Mehmet'im?
- Birazdan Avukat arkadaşım gelecek. Hazırla bir çay, ikramlık falan da geldiğinde yeriz.
- Aç mı? Yemek de hazırlarım. İsmi ne?
Yutkundum ve sakince ismini dudaklarımın arasında mırıldandım. "Feride Suna"
- Hmm, bizde mi kalacak?
- Biraz durum öyle gerektiriyor. Sonuçta kadını meseleyi halledelim diye ayağımıza kadar getirttik.
Onayladığını belirten bir baş sallama hareketi yapınca içim rahat etti. "Tamam, kalsın bakalım." Yan yan bakan bakışlarını bana devirince gözlerimi kaçırdım. İkimizde odanın içindeyken, aynadaki aksime baktım. Saçlarım dağılmış, gözlerimde yorgunluk belirtisi ben burdayım dercesine belirgin vaziyetteydi.
Çalan kapı ziliyle ikimizde adımlarımızı hızlandırıp kapıya doğru yöneldik. Benden önce hareket edip, kapının tokmağını açıverdi. Gözleriyle kızın bedensel röntgenini çekip süzgecinden geçirdi. "Ee Sevda hanım röntgen sonucu nasıl?" diye içimden alaycı bir söylenti yaptım.
- Hoşgeldiniz Feride Hanım! Sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışmak için üzerimdeki gerginliği atmak için derin bir nefes çektim içime. Elinde sıkıca tuttuğu küçük saksıda bulunan çiçeğe kaydı bakışlarım. "Çiçekler senin için, eşin bahsetti de sevdiğini duyunca içimden geldi."
- Hoşgeldin, teşekkür ederim. Hadi buyur içeri gel. Kapıda kaldık.
İçeriyi işaret ederek salonun olduğu yere ikisi yönelirken kapıyı kapattım. Üzerimdeki siyah tişört ve mavi kot pantalonumun duruşunu, koridordaki yansımamdan aksime bakarak düzelttim. Salona girdiğimde ikisinin de bakışları aynı anda bana çevirildi. Sevda'nın hemen yanında otururken, Feride'de L koltuğun yan tarafındaydı. Sevda'nın hazırladığı limonlu keki, amerikan salatası ve kısırdan yerken epey etkilenmiş gibi bir edayla gözlerini kocaman açtı. Dudağındaki makarnanın izlerini peçeteye sildi. "Ellerine sağlık. Hepsi birbirinden muazzam."
Ortadaki keki işaretti Sevda. "Kekten hiç yememişsin. Onu da deneyebilirsin."
"Benim limona alerjim vardı da o yüzden tadına bakamayacağım. Ama yemiş kadar oldum," dedi ve içten bir gülümsemeyle kıvrıldı dudakları. Sevda'da bende ona gülümseyerek karşılık verdim. "Alerjin olduğunu bilmediğim için, kusura bakma."
Elini "önemli değil ya,hiç sorun yok," dercesine sağa sola hareket ettirdi. Birkaç saat nasıl yardım edeceğine dair detaylardan bahsederek konuyu konuşmamızla, plan hazırdı. Akşam vakti yaklaşırken duvardaki asılı duran saate bakındım. Sekizi on geçiyordu. Aynı dakikalarda şarjdaki telefonumun zil sesi çaldı. Oturduğum kanepeden doğrulup, ayağa kalktım. Ünitenin kenarına doğru ilerledim ve telefonumu elime aldım. Omzumun gerisinden Feride ve Sevda'ya bakış attım. Bakışlarım masaya bıraktığımız saksıya doğru dalgın dalgın bakarken gözlerimi kaçırdım.
- Dayım arıyor, ben bir konuşup geleceğim.
Avcumdaki telefonumun ekranına dokunarak aramayıp kabul ettim. Aceleyle kulağıma götürdüm. "Alo dayı. Nasılsınız?"
Halt hatır faslını geride bırakırken yeni doğan bebekleri, Yağız Alp için diş buğdayı partisine bizi davet etti. "Vay paşam ne ara büyüde de diş çıkartmaya başladı." diyerek sevinçle odada tur atarak sohbeti devam ettirdim. Geleceğimize dair sözü de vererek sohbeti sonlandırırken, ekranıma gelen bildirime baktım. Sevda yine hesabımdan harcama yapmıştı. Kendi kartını hastanede giyinirken kim bilir nereye düşürdü? Anlamış değildim. Bu aralar "B12si Eksik En iyi Hanım!" ödülüne layık görülmeye değerdi. İçeride ikisini daha fazla yalnız bırakırsam dehşet-ül vahşet kaoslar dönebilirdi. "Geldim, kusura bakmayın. Dayım yeni doğan çocuğunun, diş buğdayı partisi için davet etti."
- Her şeyi partiye çeviriyor millet.
Yalancı bir öksürükle boğazımı temizledim. Ağzımdaki kek dilimini yuttum. "Yengem baya sever ya parti, alışveriş falan."
- Fark ettim. Kız mı erkek mi?
- Erkek. İsmi Yağız Alp.
Aynı anda ikisi de "Maşallah" derken kıkırdadım. "Kendine gel ahiretlik kankalarınla beş çayında mısın Mehmet! Biri karın biri eski sevgilin!" diyerek kendime iç sesimle yine laf saydırdım. Feride ve ben sessizce salonda beklemeye başlarken, yüzü gözü renkli boyalarla kirlenen Efehan içeri girdi. Ardından hızlı bir şekilde odaya dalan ablası Şilan belirdi.
- Çocuklar koşturmayın evin içinde, bakın misafir var.
Benim sözlerimi hiç duymuş gibi görünmüyorlardı. Şilan sinirli bir şekilde "Boyama yapacağım dedim sana! Kalemimi geri ver!" diyerek benim yanıma doğru gelip arkama saklanan Efehan'a kızıyordu. Bakışlarım Efehan'ın elinde sıkıca tuttuğu kırmızı, yeşil ve sarı kalemlerde gezindi. Bana karşı koyamayacağını bildiğim için orta yolu bulmaya çalıştım. "Bunları ablaya geri verelim Efehan'ım. O boyamasını yaptıktan sonra sana izin verir. Şilan'a onu ikna etmesi için, göz kırptım. "Değil mi ablası?"
Bana ayak uydurmaya çalışarak "Evet, evet vereceğim," dedi.
Kurulan akşam yemeği soframıza sakince hepimiz yerleşmek için sandalyeleri gerisin geri kaydırdık. Sevda ve Ben yan yana, Şilan ve Efehan ve Feride üçlüsü de masada tam karşı tarafımızda oturma düzenini aldı.
- Gerçekten yan yana çok iyi görünüyorsunuz.
Gözleri kısa bir an benimle kesiştiğinde dişlerimi dudaklarıma bastırdım. Tekrar ekleme yaptı. "Mutluluklar dilerim." Uzanıp tabağının yanındaki kaşığını aldı. Yemeklerin tadına bakarken ara ara göz göze gelsek de çok fazla göz temasına girmemeye çalıştım. Odadaki sessizliği bu sefer bozan Sevda olmuştu. "Senin sevdiğin biri var mı? Solak olduğundan dolayı kaşığı tutan eline dikkatle baktı Sevda. "Evli değilsin ama sanırım," diyerek unutmadan ekledi.
- Evet, evli değilim. Üç yıl öncesinde vardı. Anlaşamayıp bitirme kararı verdik.
- Hayırlısı olsun.
- Üniversite zamanımda da bir sevgilim oldu. Ama birisiyle konuşurken daha doğru arkadaşımdı o kişi. Ama sevgilim beni onla konuşurken görünce aldatıyorum diye düşündü.
Bakışlarıyla beni namlunun ucuna koyar gibi hedef almıştı. "Sonra ne oldu?" dedi Sevda. Anlatılanları merakla dinliyordu.
- Sonra benim açıklamama izin vermeden, beni terk etti. O günden sonra da görüşmedi.
- Çok ayıp etmiş. Keşke seni dinleseydi.
- Ya ya, değil mi! Ses tonundaki o baskılayıcı imalarla iyice midemi bulandırdı.
Sevda'yı masadan kaldırmak için bahane olsun diye pilavın üzerine dökebileceğim karabiberi, getirmesini rica ettim. Cilveli ve tatlı halleriyle masadan kalktı. Mutfağa doğru yöneldi.
Eğilip fısıltılı olacak şekilde ses tonumu düşürdüm. "Ya sen ne yapmaya çalışıyorsun? Eski defterlerden bahsetmek yok! İma yapmak yok dedim sana!"
Bu sözlerime karşılık sadece gözlerini devirerek bakışlarını tabağından ayırıp bana baktı. "Korkma bu kadar. Bir şey anladığını sanmıyorum zaten."
Oysa Sevda'nın kulağı her şeyi gayet net duyardı. Ona Mehmet ne zaman yalan söylese ensesini kaşımasından anlardı. Ama şimdilik içindeki şüpheleri susturmayı denedi. Eline aldığı küçük karabiber baharatlığıyla, salona geri döndü. Etrafta yine o anlarda bir sessizlik vardı. Tabağa değen çatal, kaşıkların sesleri duyuluyordu sadece.
- Senin buralarda tanıdığın var mı? Nerede kalacaksın? diye sordu Sevda.
Bakışlarını Sevda'nın sorusunu cevaplarken bana çevirdiğinde Sevda yerinde rahatsız olmuş hissiyle kıpırdandı.
- Başta ben rahatsızlık vermek istemedim. Israrla olmaz dedim. Ama Mehmet, bana burda da kalabileceğimi söyledi. Haberin yoktu sanırım bundan.
Kaşlarını çattı. Evet haberi yoktu. "Evet haberim yoktu. Ama sorun değil kalabilirsin. Rahatsızlık vermezsin."
İçten gülümsemesi, kısa bir an bakışları benimle kesişince soldu. "Keşke haber verseydin hayatım." diyerek yine bana sitem dolu sözlerini savurdu. Haklıydı. Hanımlar her zaman haklıydı. Susmak gerekirdi... Sustum ve önümdeki tabağımda beklettiğim yemeğimi kaşıklayıp son lokmamı da ağzıma attım. Tabağımın yanımdaki sudan bir yudum aldım. Sindirmem daha kolay olurdu.
- Şirketle uğraşmaktan, aklımdan çıkıvermişti. Yoksa senden bir şey saklamam ben biliyorsun.
Feride yine lafa girmeyi kendine hak görerek imalı konuştu.
- Evet bence de. Mehmet, hiç yalan söyler mi sana? Sen onun karısısın neticede.
"hmhmm" dercesine kısa bir mırıltılı ses çıkardı Sevda. Çocukların boşalan tabaklarına yemek doldurmak için önlerinden uzanıp aldı. Efehan "Ben doydum." deyince onun tabağını doldurmaktan vazgeçti. Şilan da son birkaç lokmasını hızlı hızlı bitirip, tabletiyle dersine çalışmak için masadan kalktı.
Sevda'nın masadaki sohbet yüzünden modu düştü. Bir şey diyecekti, hatta birçok şey demek istiyordu ama hepsini içine attı. Zamanını bekliyordu.
"...BİRKAÇ AY SONRA..."
Çocuklar artık annesine kavuşmuşlardı. Onların bir aradayken ki mutluluklarını izlediğimden beri içim rahat uyuyup uyanıyordum. Şilan ve Efehan'a baktığımız süre boyunca, o kadar birbirimize alışmıştık ki, onlar da Sevda ve benimle birlikte vedalaşırken ağlayıp durdular. Ortam gözyaşlarımızdan dolup sel istilası olacaktı neredeyse... Onları sahilde bir araya getirmemizin ve aptal adamın yaptığı onca şiddet ve daha bilmediğimiz suçlarının da ortaya çıkmasıyla tutuklanınca Sevda'yla evime döndüm. Evde de aynı sessizlik hakimdi.
Çocukların odaların içlerine koşarken ki gülüşleri, birbirleriyle kavga ederken "Mehmet abi, kurtar beni!" diyerek saçını çeken Efehan'ımın, elinden kurtardığım Şilan'ın sesi...
Sevda nerede diye etraftaki odalara tek tek kafamı uzatıp, içerilere bakındım. Yatak odamızdaydı. Hemde siyah bavulu yatağının üzerine koymuş, içini tıka basa dolduruyordu. "Ne yapıyorsun? Tatile falan mı çıkacaksın arkadaşlarınla? Yıllık izinde misin?" aklıma gelen her soruyu art arda sordum. Endişeyle göğüsüm sıkışırken bavula uzanan elini kavradım. "Sevda dur!" Durmadı ve devam etti bavulu doldurmaya.
- Sana dur dedim! Sıkıldım sürekli seninle tartışmaktan. Sessizliğinden neye bozulduğunu anlamaya çalışmaktan yoruldum.
- Yoruyorum yani ben seni, öyle mi? O evimize getirttiğin kadın, neydi ismi FERİDE!
- Bir şey mi dedi? Ne oldu?
- Evet şahane bir şey söyledi.
Endişem üst level atlarken titreyen ellerime hakim olamayıp makyaj aynasının önündeki bibloları etrafa fırlattım. "Ne dedi?!
"Bu yüce gönüllüğünüz için size teşekkür ederim Sevda Hanım. Beni evinde ağırladın, yemek ikramlarından sundun dedi," Dedi sinirle.
- Ee bunda ne var? Başka bir şey mi dedi?
- Sonrasında da şunu dedi; "Ne de olsa kim eşinin eski aşkını eve alıp bu denli misafirperver olabilirdi?"
Elimi öfkeyle makyaj masasının aynasına geçirdim.
Beni asla dinlemiyordu. Küçükken de çizgi filmini açmadığımda böyle tavır yapardı. Ani kararları yüzünden hep küserdik. Ama bu defa iki yetişkin olarak sorunu halletmemiz gerekirken yine kaçmayı tercih etti. Bavulunun fermuarlarını kapattı. Seri adımlarla yüzüme dahi bakmadan, bavuluyla çıktı. İkimizde bahçedeki garajın önündeyken, arabanın bagajına bavulunu koyarken, o bir ucundan tuttu bende diğer tarafından tuttum. İkimizde küçük bir çocuğun oyuncağını kaptırmamak için savaşmadı gibi çekim vardı aramızda. En sonunda hızlı bir hamleyle kendi kucağına doğru çekti. Tekrar bagaja koydu.
- Ya nereye gideceksin!?
- Annemin yanına, Manisa'ya.
- Aynı ya hani köyümüz. Senin peşinden gelemem mi sanıyorsun?
İkimizde arabamıza binip yol boyu ilerledik. Ardımda bıraktığım evin kapısını açık bırakıp bırakmadığımdan emin olmadığım için her zaman yedek anahtarımız güvendiğimiz bir komşumuzda vardı. Arayıp, yine kontrol edebilir mi diye ricada bulunarak kısa bir sohbet geçti aramızda. Dikiz aynasından arkamdan gelen arabalara da yol vermeye çalışırken, önümde hızla beni geçmeye çalışan Sevda'ya yetişmek için gaza bastım. Tekrar gaza bastım. Trafiğin olmadığı etrafın dağlık, sağı solu ağaçlarla dolu yollarda artık sadece ben ve Sevda vardı. Aniden yolun ortasında arabasını durdu. Kaşlarını çatarak bakışları bana döndü.
O inatsa ben daha da inatçıydım. Pes etmeden onu tekrar yoldan geri döndürmesini bilirdim. Arabama doğru ilerlediğinde sakinliğimi koruyarak arabanın anahtarını çekip, dışarı çıktım.
-Sevdaa! Tam arkamı dönüp bütün yaşananları geride bırakmayı kafama koymuşken öyle güzel seslenişi vardı ki, dönüp bakmasam gözlerim o çimenlerime yaşam olan toprakların en güzel tonu olan o kahve gözlerini arayacak, hasretinden yanacak gibiydi….
Tedirgin bir tavırla arkamda geleceğim sandığım ama geçmişinde takılı kalarak yaptığı hatayla kırgındım. Aşık olduğum adama döndüğümde, pişman bir yüz ifadesi vardı. Aşkta mantık mı önemliydi? Hislerimiz mi? Bu savaşı aklımla kazanmaya kararlıydım. Benimle kurduğu yuvaya, o kadını iyi bir niyet uğruna bile olsa alması olağanüstü bir yanlıştan başka bir şey değildi. Zihinimde yine o kadının söylediği sözler yankılandı.
"Bu yüce gönüllüğünüz için size teşekkür ederim Sevda Hanım."
"Ne de olsa kim eşinin eski aşkını eve alıp, bu denli misafirperver olabilirdi?" İzmir'den de evimden de ayrılırken bana bunları söylemişti.
- Sana son sözüm Mehmet; Eğer olur ya yüreğindeki yükler ağır gelir taşıyamazsan, beni o zaman anla. Şuan ikimiz iki yabancıdan bile, daha yabancı hale düşmeden bırak ben gideyim.
Bir adım daha atarak aramızdaki mesafeyi kapatmak isterken elini uzattı. Gözlerimi gözlerinden kısa süreliğine ayırıp, ellerine bakakaldım. Hastalıkta, sağlıkta, iyi günde kötü günde tutacağımıza verilen sözler neredeydi? Karşımdaki elleri tutmak isterken, bir yanımda affetmemin kendime saygısızlık olacağına beni ikna ediyordu.
Kendimi toplamaya çalışsam da gözümdeki akmak için hazırda bekleyen gözyaşımı elimin tersiyle sildim. Duruşumu dikleştirdim. Ses tonum titrerken çatallı çıkmıştı. "Üzgünüm."
Ağlamaklı bir sesle seslendi. "Sevda!"
Arkamı dönüp arabama doğru ilerlerken ardımda kalan sesler git gide azalıyordu. Ne dediğini duyamıyordum. Duysam da artık her şeyi değiştirmeye belki de bu sefer gücümüz yetmezdi…
