SON NÖBET kitap kapağı

6. bölüm / 6

SON NÖBET

6. BÖLÜM : GEÇMİŞİN İZLERİ

Vaveyla Yazarı: Mustafa KARAKUŞ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 6. BÖLÜM : GEÇMİŞİN İZLERİ

Şehirlerin dilleri olsaydı eğer, aralarında en çok konuşanı İstanbul olurdu. Muhtemelen bu kadar vahşeti o bile kaldıramazdı ama öfkeyle dolmuş canlı bir beden kaldırabiliyordu işte. İstanbul'un bulutları, tıpkı şehrin geçmişi gibi gökyüzünü karanlığa hapsetmişti. Beyoğlu'nun dar sokaklarından geçerek Agop'un meyhanesine vardığımda, dükkanın kapısından çıkan İsra Hanım’ı gördüm. Arabanın içinden gizlice onları izlemeye başladım. İsra ile Agop, derin bir sevgiyle, sanki bir baba-kız edasıyla sarılıp vedalaştılar.
İsra meyhanenin önünden uzaklaştıktan kısa bir süre sonra arabadan inip sakin adımlarla meyhanenin gıcırdayan tahta kapısından içeri girdiğimde, Agop dünkü oturduğumuz masada tek başına oturmuş, ufak ufak demleniyordu.
— Merhaba Agop usta.
— Ooo, başkomiserim... Hoş geldiniz.
Agop beni karşısında görünce hiç şaşırmamış, aksine sanki yolumu gözlüyormuş gibi sakin bir tavırla masayı işaret etti:
— Başkomiserim, eğer mesainiz bittiyse karşılıklı birer kadeh içelim mi?
— Olur... Hem benim de sana soracak birkaç sorum var.
Agop önündeki sürahiden bana bir bardak rakı ve su doldurduktan sonra bardağı uzattı. Ağzından çıkacak kelimelerin esen rüzgara karışmasını diler gibi derin bir iç çekerek konuşmaya başladı:
— Ben bu sokakların en eski insanıyım başkomiserim. Bu sokakların her kaldırım taşında kimlerin ne anısı var, hepsini ezbere bilirim. Mahmut'un babası bu iki yavrucağı terk edip gittiğinde, Mahmut çocukluktan babalığa erken geçiş yapmıştı. Ama beyni buna el vermedi, Babalığın, büyüklüğün ne olduğunu anlamadan kendince otorite kurmaya çalışınca her şeyi eline yüzüne bulaştırdı. İlk başlarda mahalleli onlara maddi ve manevi destek oluyorduk ama o, inşaatta tanıştığı adamların çocuk aklını kandırmasıyla kötü alışkanlıklara bulaşınca hepten kendini kaybetti. Her gece eve sarhoş gelip kardeşini dövmeye başladı. Mahalleli de en sonunda elini eteğini çekti bunların üzerinden. Kızcağızı defalarca kez döverek neredeyse öldürecekti de elinden zor aldım. Okula yollamayacaktı kızı, ben gönderdim. Hatta kumarda bir keresinde kızı bahis olarak koymuştu biliyor musun? Borcunu bile ben ödedim. Kızcağız Ankara'yı kazandığında ilk bana gelip elimi öptü.
— Sen İsra ile hep görüşüyor muydun?
— O benim hiç doğmamış kızım başkomiserim. Araya ne kadar mesafe girerse girsin, o beni sürekli arardı. Hatta üniversiteyi kazandığında sırf bana haber vermek için ağabeyinden gizli buraya kadar gelmişti; zaten o da İstanbul'a son gelişi oldu. Üniversiteden mezun olacağı gün ben de onu ziyarete Ankara'ya gittim. Orada herkese beni babası olarak tanıttı... Çok gururlanmıştım.
Anlattıklarında o kadar samimiydi ki, yaşlı adamın gözleri dolmuştu. Sorumu doğrudan yönelttim:
— Agop usta... İsra'nın ağabeyinden dolayı yaşadıkları malum. Sence İsra böyle bir şeyi, bu cinayeti yapabilecek bir kız mı?
— Asla başkomiserim! Mahmut'u öfkeyle belki ben öldürmüş olabilirim ama o yapmazdı. İşe girdikten sonra ağabeyinin borçlarını temizlemek için bana defalarca kez para göndermişliği bile vardı. İsra vicdanlı bir kızdır, karıncayı bile incitmez. Ağabeyinin ona yaptığı onca şeye rağmen, "Ben onu Allah'a havale ettim ve geçmişimi kapattım," derdi her zaman.
— İsra karakolda verdiği ifadede, o dönem mahalledeki sağlık ocağında çalışan bir doktordan bahsetti. Onu hatırlıyor musun?
— Bizim Doktor Emrah'ı diyorsun sen... O uzun yıllar önce şark görevine gitti, bir daha da geri dönmedi zaten.
Masada duran rakımdan henüz hiç içmediğimi fark edip tam elimi bardağa uzatıyordum ki cebimdeki telefonun ekranında Ali'nin ismi belirdi. Bekletmeden açtım:
— Efendim Ali?
— Başkomiserim, galiba İlknur'u buldum! İlknur Kaya birkaç yıl önce Emre'yi kendisine tecavüz etmeye çalıştığı için şikayet etmiş ama davayı Emre kazanmış. İşin garibi ne biliyor musunuz şefim? İlknur şu anda Taksim Devlet Hastanesi’nde yatıyor!
Ali'ye cevap bile vermeden telefonu kapatarak masadan hızla kalktım.
— Bizde mesai bitmiyor be Agop usta.
— İzinli gününüzde ekibinizle beraber misafirim olmanızı bekliyorum başkomiserim. Umarım katili bir an önce yakalarsınız.
Meyhaneden hızlı adımlarla çıkıp arabama bindiğimde, son günlerde bu Taksim Devlet Hastanesi’ne ne kadar sık gittiğimi ve tüm bu yolların neden hep aynı koridorlara çıktığını düşünmeye başladım. Sanki Tanrı şehirdeki tüm acıları ve günahları bu hastanenin koridorlarında topluyordu. Şiddetini artıran yağmurun altında, sileceklerin ritmik sesine eşlik eden düşüncelerimle hastane bahçesine giriş yaptım.
Hatice Hanım’ı sormak için geldiğim danışmadaki kadın yine aynı yerindeydi. Yanına doğru yaklaşarak kimliğimi gösterdim:
— Hoş geldiniz başkomiserim, nasıl yardımcı olabilirim?
— İlknur Kaya hangi serviste yatıyor acaba?
— Dördüncü katta, Göz Servisi'nde yatıyor gözüküyor.
Merdivenleri yürümeyi bu kez gözüm kesmediği için asansörü beklemeye başladım. Dördüncü katta, Göz Servisi'nden içeri adım attığımda koridordaki duvarda bir doktorun fotoğrafı ve altında "Merhum Dr. Emrah Yılmaz’ın anısına..." yazan bir pirinç levha çarptı gözüme. Benim koridorda kararsızca beklediğimi gören bir hemşire yanıma yaklaştı:
— Geçmiş olsun. Ziyaret saati henüz başlamadı, kime bakmıştınız?
— Ben Başkomiser Hikmet. İlknur Kaya isimli hastanın odasını arıyorum.
— Pardon başkomiserim. İlknur 416 numaralı odada yatıyor.
Odanın kapısını tıklatıp içeri girdiğimde İlknur, hasta yatağında sol gözü sargılı bir şekilde oturuyordu. Yatağının kenarındaki refakatçi koltuğunda kırklı yaşlarının ortasında, annesi olduğunu tahmin ettiğim bir kadın vardı. Kendimi tanıttığımda ikisinin de yüzünde orada ne işim olduğunu sorgulayan tedirgin bir ifade belirdi. Doğrudan konuya girdim:
— İlknur, biliyorum yeni ameliyattan çıktın ama... Emre Akça’yı tanıyor musun?
Sorduğum soru karşısında İlknur’un gözleri anında yaşardı. O daha tek bir kelime bile edemeden annesi öfkeyle araya girdi:
— O Allah’ın cezası gene ne istiyor kızımdan?
İlknur, annesine kıyasla daha metanetli ama titreyen bir sesle onu susturdu:
— Anne, biraz sakin ol... Evet başkomiserim, tanıyorum o şerefsizi.
— Kendisi dün gece ölü bulundu. En son Emre’yi ne zaman görmüştün?
İlknur da annesi de söylediklerim karşısında donakaldılar. Yüzlerinde beliren o ani rahatlama, sevinçten neredeyse dans edecek cinstendi.
— En son duruşmada görmüştüm onu. O günden sonra bir daha yüzünü görmedim. Aradan tam on üç yıl geçti.
— Neden dava açmıştınız ona?
— Ben o zamanlar on beş yaşında bir lise öğrencisiydim. Dershaneden çıkmış evime doğru gelirken, Emre şerefsizi arkamdan saldırıp beni zorla bir binaya soktu. Bana tecavüz etmeye yeltendi. Ben ona direnip karşı koyunca da saçlarımdan kavrayıp kafamı duvara vurdu. Elinden can havliyle kaçmayı başardığımda da arkamdan bir içki şişesi fırlattı. Duvarda parçalanan şişenin camlarından küçük bir parça sol gözüme battı... O yüzden gözümden ikinci kez ameliyat olmak zorunda kaldım. Mahkeme o zaman yalancı şahitlerine inandı, onu haklı bularak beraat ettirdi. İnanabiliyor musunuz başkomserim. O, hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etti ama ben o geceyi, o karanlığı bir türlü atlatamadım. O şerefsizi defalarca kez rüyamda öldürmek istesem de kendimde o zalimliği hiçbir zaman bulamadım. Kim öldürmüşse eline sağlık, ama onu ben öldürmedim.
— Peki, teşekkür ederim. Sizinle tekrar irtibata geçmemiz gerekebilir.
Odadan çıktığımda, ömrümde ilk defa bir katile içimden teşekkür edesim gelmişti. Benim de bir kızım vardı... Yıllar önce sarhoş bir trafik magandası onu benden kopardığında henüz on dört yaşındaydı. O şoförü beynimin içinde kim bilir kaç kez infaz etmiştim ama mesleğim ve vicdanım elimi kolumu bağlıyordu. Adalet, herkese eşit davranmak zorandır.
Hastanenin kantinine inip bir masaya oturdum. İki cinayet arasındaki tek ortak bağ olan bu eski hastane binasını zihnimde incelerken bir sesle irkildim:
— Boş mu?
Kafamı sesin geldiği yere çevirdiğimde, karşımda hemşire formasıyla otuzlu yaşlarında, nöbetin yorgunluğu gözlerinden okunan bir kadın duruyordu. Sorusunu idrak edemediğimi düşünerek tekrarladı:
— Boş mu, oturabilir miyim?
— Tabii ki, buyurun.
Karşımdaki sandalyeye oturup çantasından çıkardığı sigarayı aceleyle ateşledi. Derin bir nefes çekti.
— Pardon, burada mı çalışıyorsunuz?
— Evet, acil servis hemşiresiyim. Telsizinizden anladığım kadarıyla siz de polissiniz.
— Evet, Cinayet Büro’dan Başkomiser Hikmet.
— Az önceki kadın cinayeti davası için mi geldiniz yoksa?
Kadının sorduğu bu gelişigüzel soru, kafamın içindeki tüm taşları bir anda yerinden oynattı. Şiddet gören kadınların, tecavüze uğrayan genç kızların karakollardaki, savcılıklardaki o gizli darp raporlarına, adreslerine, mahkeme dosyalarına kolayca ulaşabilecek tek bir meslek grubu vardı: Polisler. Ama ya o ameliyatlarda kullanılan felç edici ilaç?
Kafamda yepyeni bir şüphe senaryosu canlandırmaya çalışırken cebimdeki telefonun keskin titremesiyle kendime geldim. Arayan Beyza'ydı:
— Efendim Beyza?
— Başkomiserim, Emre’nin ilk otopsisi bitti. Mert yanılmamış, ölüm sebebi yine aynı ilaç. İki cinayette de katilimiz aynı kişi başkomiserim. Detayları akşam Agop’un meyhanesinde anlatırım.
— Meyhane mi?
— Mert’e onu bu akşam meyhaneye götüreceğimizi söyledim başkomiserim... Akşam orada buluşuyoruz.
Telefonu kapatıp kantinin kalabalığına bakarken hafifçe gülümsememe engel olamadım. İçimden mırıldandım:
"Ah deli gönül sen nelere kadirsin... Her taraf kan kokuyor, sen aşıkları yarıştırıyorsun."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.