SON NÖBET kitap kapağı

3. bölüm / 6

SON NÖBET

3.Bölüm : Adaletin Dozu

Vaveyla Yazarı: Mustafa KARAKUŞ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 3.Bölüm : Adaletin Dozu

Başkomiser Hikmet, meslek hayatında gördüğü en korkunç tiyatro sahnesinden kendini dışarı zor bela atmıştı. Ciğerlerine çektiği temiz hava bile batmaya başlamıştı ki, kalabalığın arasında sorular soran yardımcısı Komiser Beyza’yı gördü. Konuşulanlara kulak kabartmak için oraya doğru emin adımlarla ilerledi. Yaşlı bir kadın, Beyza’ya dert yanıyordu:
— Komiser kızım, Hatice kimsesiz, gariban bir çocuktu. Evlendiğinde daha 15 yaşındaydı ama bir gün yüzü gülmedi kızcağızın. Evlendiği ilk günden beri sürekli eziyet gördü kocası olacak o hayvandan.
Hikmet'in yaklaştığını gören Beyza hemen toparlandı:
— Hoş geldiniz başkomiserim. Ben de çevre sakinlerinden maktul hakkında bilgi alıyordum.
— Hoş buldum komiserim. Var mı bir gelişme?
— Komşuların dediklerine göre maktul inşaat işçisiymiş. Her akşam içer, karısına şiddet uygularmış. Evden sürekli kavga gürültü eksik olmadığı için, iki gece önceki sesleri de kimse umursamamış.
— Karısı nerede peki?
Beyza tam cevap verecekti ki, komşulardan biri lafı havada kaptı:
— Ah başkomiserim, o kızcağız nerede olacak? İki hafta önce kocası olacak boynu devrilesice yine bunu içip içip dövmüş. Kadıncağız elinden kurtulmak için can havliyle sokağa fırlayınca araba çarpmış. Çok şükür sağ kurtuldu ama hâlâ hastanede yatıyor.
— Hangi hastanede?
— Taksim Devlet hastanesin’de yatıyor evladım.
— Başka kimsesi yok mu bu insanların?
Sorunun ardından herkes sessizce birbirinin yüzüne bakmakla yetindi. Hikmet, Beyza’ya döndü:
— Sen Adli Tıp’a git, otopsiyi hızlandırsınlar. Gerekirse başlarından bir dakika ayrılma. Bu rapora akşam masamda ihtiyacım var.
Beyza’yı Adli Tıp’ın üzerine saldıktan sonra arabasına yürüdü. Yıllarını harcadığı bu İstanbul’un yedi tepesinde kaç cesedin soğuk yüzüne baktığını artık hatırlamıyordu bile. Fakat bu denli soğukkanlılıkla dizayn edilmiş bir cesedi ilk defa görüyordu. Katil öldürmekle kalmamış, adeta bir tiyatro sahnesi dekore etmişti. Odadaki her nesne usta bir elden çıkmış obje gibiydi. Kafasındaki en büyük soru işareti ise şuydu: Bu tek bir intikam cinayeti miydi, yoksa arkası gelecek bir seri katil vakası mı?
Düşüncelerini bastırmaya çalışarak sokağın çıkışından gelen taze simit kokusuna doğru arabayı sürdü. Gün uzun olacaktı, açlıktan bitap düşemezdi. İstanbul’un meşhur trafik işkencesine bu kez yakalanmadan Hatice’nin yattığı hastaneye ulaşmayı başardı.
Danışmadaki görevliye kimliğini gösterip sordu:
— Hatice Soysal hangi serviste yatıyor?
Görevli önündeki ekranı inceledi:
— Üçüncü kat, Ortopedi servisi, 311 numaralı oda. Sağ köşedeki asansörleri kullanabilirsiniz.
— Teşekkürler.
Hastane kalabalığından oldum olası nefret ederdi. Merdivenlere yöneldi, yaşlılığa yüz tutmuş dizlerine güvenerek üçüncü kata çıktı. 311 numaralı oda tam servisin giriş kapısının karşısındaydı. Kapıyı tıklatıp içeri girdi. Yatakta yatan kadına seslendi:
— Merhaba, Hatice Soysal siz misiniz?
Kadın başını kapıya doğru çevirdiğinde Hikmet’in ilk dikkatini geçen şey, kadının çene kemiğindeki o feci kırık izi oldu. Gözlerinde korkuyla baktı:
— Evet benim, siz kimsiniz?
— Ben Cinayet Büro’dan Başkomiser Hikmet. Öncelikle başınız sağ olsun. Eşiniz Mahmut Soysal bu sabah evinizde ölü bulundu. Cinayet ihtimali üzerinde duruyoruz.
Hikmet cümlesini bitirdiğinde, bunca yıllık mesleki tecrübesine dayanarak yalandan da olsa bir üzüntü emaresi beklemişti. Karşısında resmen aldığı habere göbek atacak kadar sevinen bir kadın görmek onu şaşırttı. Hatice, başkomiserin yüzündeki şaşkınlığı anlamış olacak ki derin bir nefes alıp anlattı:
— Ben daha 15 yaşındayken üvey babam beni zorla Mahmut’la evlendirdi. O zamanlar resmi nikahımız bile yoktu. Daha evlendiğimin ilk akşamı dayağını yedim, iki hafta öncesine kadar da yiyemeye devam ettim. Ben o arabanın önüne kendimi bilerek attım başkomiserim; ölürüm de bu eziyet biter diye... Ama kaderde yaşamak varmış. Ben yaşadım, o öldü. Üzüldün mü diye soruyorsan, tam aksine sevindim. Yıllar süren o cehennem çok şükür son buldu.
— Madem bu kadar eziyet görüyordun, neden boşanmadın?
— Defalarca kez evden kaçıp annemin evine döndüm. Üvey babam beni önce evire çevire döver, sonra kendi elleriyle o adama teslim ederdi. "Kadının sırtından sopayı eksik etmeyeceksin" derdi her zaman. Birkaç yıl önce annem de ölünce gidecek kapım kalmadı. Devlet beni korur diye birkaç kez darp raporu alıp kadın sığınma evine başvurdum ama Mahmut araya birilerini sokup beni her seferinde o eve geri götürmeyi başardı. Az önce dedim ya başkomiserim... Benim adaletim sağlandı çok şükür. Ben artık özgürüm.
— Peki, eşinin onu öldürebilecek bir düşmanı var mıydı?
— Dostu yoktu ki düşmanı tek olsun... Etrafındaki herkese borcu vardı, tüm komşularla kavgalıydı. Kimi söylesem eksik kalır. Ama siz yine de Meyhaneci Agop’a bir sorun. Evinden çok onun meyhanesinde takılırdı, o daha iyi bilir.
Odadan çıktığında Hikmet hâlâ kadının gözlerindeki o saf sevinci düşünüyordu. Eğer hastanede yatıyor olmasa, katilin kesinlikle Hatice olduğunu iddia ederdi ama kadının yataktan kalkacak mecali yoktu. Arabasına binip kontağı çevirecekken telefonunda Beyza’nın dört cevapsız çağrısını gördü, hemen geri döndü:
— Başkomiserim, şükür açtınız.
— Kusura bakma Beyza, hastanede sessizdeydi görmemişim. Hayırdır, bir gelişme mi var?
— Otopsi raporunu aldım başkomiserim. Maktulün kemikleri, acıyı en üst düzeyde hissettirmek amacıyla sırayla ve tek hamlede kırılmış. Aşırı bir darbe ya da vahşi bir güç uygulanmamış. Kesiklerin hepsi anatomik olarak sıfır hatayla yapılmış. Bu cinayet katilimizin ilk işi olmayabilir; anatomiyi mükemmel biliyor ve elleri hiç titrememiş. En önemlisi, maktulün asıl ölüm sebebi 'roküronyum bromür' içeren bir ilaç. Solunum kaslarını felç edip nefessiz bırakmış.
— Aferin sana Beyza. Sen hemen merkeze geçip bu ilacı araştırmaya başla. Bürodakilere de söyle, maktulün yakınlarına ulaşabilmişler mi baksınlar. Ben de geliyorum.
Emniyete ulaştığında ekip onu toplantı odasında bekliyordu. Hikmet sandalyesine oturur oturmaz, büronun yeni elemanı Ali hemen dosyayı açtı:
— Maktul Mahmut Soysal, sıradan bir inşaat işçisi şefim. Rapora göre cumartesi sabaha karşı 02:00 ile 03:00 arasında öldürülmüş. Karısına şiddet uygulaması dışında sabıkası temiz. Tek bir yakınını bulabildik; Ankara’da yaşayan kız kardeşi İsra Aydın. Haberi aldığında sesinden hiç de üzgün durmuyordu. Yıllardır bağları kopukmuş. İfade vermek için yarın öğleden sonra burada olacak.
— Beyza, ilaç hakkında ne var elimizde?
— Başkomiserim, bu ilacı eczaneden reçeteyle bile almak imkansız. Sadece hastanelerde, ameliyatlarda ya da hastaları entübe etmek için boğaz kaslarını gevşetmek amacıyla kullanılıyor. Katilin bu ilaca erişimi olması, onun bir şekilde sağlık sektörünün içinde olduğunu gösterir.
— Kamera görüntüsü ya da görgü tanığı?
Ali olumsuz anlamda kafasını salladı:
— Mahallede güvenlik kamerası yok şefim. Çevre esnafı da adamın ölümüne resmen seviniyor. Cinayet saatinde her yer kapalıymış.
Hikmet ellerini masaya koydu:
— Anlaşılan elimizde bir ceset ve bir ilaç isminden başka hiçbir şey yok. Ali, sen Hatice’nin eski darp raporlarını ve şikayet dosyalarını bul. Belki o dönem ona yardım etmek isteyen birinin işidir bu. Siber şubeye de talimat ver, çiftin telefon geçmişini geriye dönük tarasınlar. Hadi arkadaşlar, akşam oldu ve hâlâ bir arpa boyu yol gidemedik! Sabaha mutlaka bir şeyler bulmuş olalım.
Büronun üzerine akşamın karanlığı çökerken, gökyüzü kendini yoğun bir sis bulutuna teslim etmişti. Sanki dosyadaki bilinmezlik, şehrin sokaklarında kendini gizlemeye çalışıyordu. Arabamın direksiyonunu Beyoğlu’nun o eski, parke taşlı sokaklarına çevirdiğimde görüş mesafesi giderek daralmıştı. Agop’un meyhanesinin bulunduğu dar sokağa girdiğimde, insanlar çoktan evlerine kapanmış, sokağı zifiri karanlığa terk etmişti. Yazıları zor bela okunan o eski ahşap tabelayı görünce arabamı dükkanın önüne park edip içeri adım attım.
Burası eski meyhane kültürünü hiç bozmamıştı. Genişçe bir bahçeye yayılmış sekiz masa ve her masanın etrafında dört sandalye vardı. Çınar ağacının altındaki boş masaya geçip etrafı seyretmeye başladım.
— Hoş geldiniz efendim, ne içersiniz?
Garsonun sesiyle irkilerek kendime geldim:
— Agop Bey burada mı?
Sorum karşısında genç garson beni dikkatle süzdükten sonra dükkanın içine doğru ilerledi. Onun gidişiyle beraber masalarda oturanları izlemeye koyulmuştum ki telefonum titredi. Arayan Ali’ydi.
— Efendim Ali?
— Başkomiserim, dosyada önemli bir ayrıntı tespit ettik. Beyza Komiserimle yanınızdayız, sizi arıyoruz.
— Tamam, Beyoğlu’nda Agop’un Meyhanesi’ndeyim. İkiniz de vakit kaybetmeden buraya gelin.
Tam telefonu kapatmıştım ki, yanıma altmışlı yaşlarının ortasında, babacan tavırlı bir adam yaklaştı:
— İyi akşamlar efendim. Beni arzu etmişsiniz? diyerek karşımdaki sandalyeye müsaade isteyip oturdu.
— Ben Cinayet Büro’dan Başkomiser Hikmet. Bu sabah Mahmut Soysal evinde ölü bulundu. Kendisi buranın müdavimiymiş, hakkında birkaç bilgi almak istiyorum.
— Demek Mahmut sonunda öldü ha başkomiserim... Kusura bakmayın ama ölmesine hiç üzülmedim. Her akşam buraya gelir, aha şu gördüğün masaya oturur, dükkan kapanana kadar içerdi. Sonra da parayı ödemez, kavga çıkarırdı. Benim torun çok defa tartaklayarak dükkandan kovmuştur ama yine de her akşam yüzsüz gibi gelmeye devam ederdi. Ölünün arkasından konuşmak gibi olmasın ama her akşam bir müşteriyle mutlaka dalaşırdı. Yüce Mevlam o garibe sevgi duygusunu bahşetmemişti sanki. Bazı günler dükkanda kimsecikler olmazdı, o zamanlar kendi kendisiyle bile kavga ederdi.
— Son günlerde kendisinde bir tuhaflık fark ettiniz mi?
Sorum karşısında hafızasını zorlarcasına uzaklara daldı. Derin bir nefes alarak anlatmaya başladı:
— Karısının olayını anlatmışlardır sizlere. O kazadan birkaç gün sonra Mahmut biraz durgunlaşmaya başladı. Kimseyle kavga etmiyor, sanki birinden köpek gibi korkuyormuş gibi sürekli etrafını kontrol ediyordu. Tam gününü hatırlamıyorum ama yağmurun sicim gibi yağdığı bir akşam bizim toruna, "Bak beni takip ediyorlar, görüyor musun?" demiş. Bizim oğlan da yine sarhoş oldu sanıp hiç umursamamış. Sonrasında yine geldi gitti, hatta daha iki gün önce buradaydı.
Lafını bitirip gözlerini arkama çevirdiğinde, ben de o tarafa döndüm. Bizim muhteşem ikili bize doğru geliyordu. Agop usta oturduğu yerden kalkıp Beyza’ya yer verdi ve masamıza afiyet dileyerek yanımızdan uzaklaştı. Ali daha sandalyesine oturmadan elindeki dosyayı açıp masaya bıraktı:
— Bu evraklar merhumun eşinin eski darp raporları şefim, bu da maktulün otopsi raporu.
Ben önümdeki evrakları incelerken Ali heyecanla anlatmaya devam etti:
— Karısının belli aralıklarla aldığı raporlarda çene kemiği kırığı, sağ elinde birden fazla kırık ve en son raporunda da vücudunun belli yerlerinde düzensiz bıçak kesikleri mevcut. Katilin Mahmut’a uyguladığı işkence, Mahmut’un karısına yaptıklarının milimetrik bir kopyası!
Ali lafını bitirdiğinde garson elinde bir tepsiyle masamıza geldi:
— Bunlar dedemin ikramı, buyurun, diyerek üç duble rakıyı ve kendine özgü mezeleri masaya yerleştirip hızlı adımlarla uzaklaştı. Rakının keskin kokusu boğazımdan aşağı indikten sonra mırıldandım:
— Katilimiz her kimse, Hatice ile bir bağlantısı olduğu kesin. Hatice’nin kadın sığınma evinde kaldığı dönemi falan iyice araştıralım. O süreçte belki ona yardım eden biri oldu ya da bir bağ kurdu.
Sonbaharın hafif esintisi eşliğinde rakımdan ikinci yudumu tam almıştım ki telefonum acı acı çalmaya başladı. Ekrandaki isim Hatice’ydi. Hemen açtım.
— Başkomiserim ben Hatice... Hastaneye gelir misiniz, ne olur?
Sesindeki o feci tedirginlik anında bana da yansımıştı. Telefonu kapatıp masadan fırladım. Ali ve Beyza da hemen arkamdan koşmaya başladılar.
Yola çıktığımızda havadaki sis bulutu yerini şiddetli bir sonbahar yağmuruna bırakmıştı. Hızlı bir şekilde hastaneye vardık. Gecenin ilerleyen saatine rağmen içerideki insan kalabalığı hiç azalmamış gibiydi. Merdivenlerden koşarak yukarı çıktığımızda Hatice’nin odasının kapısı sonuna kadar açıktı. Hatice yatakta baygın bir şekilde uyuyordu, başında da iki tane hemşire vardı.
— Ne oldu? Hatice’nin nesi var? diye sordum soluk soluğa.
— Biz de anlamadık başkomiserim. Bir kurye bir buket çiçek getirdi, kadın çiçeği alınca sinir krizi geçirip ağlamaya başladı. Biz de sakinleştirici yaptık, şimdi uyuyor. Birazdan kendine gelir.
Hemşire sözlerini bitirirken Ali vakit kaybetmeden güvenlik kamerası odasına doğru koştu. Beyza ise yerde duran buketi eline aldı, çiçekleri inceledi:
— Bunlar lotus çiçekleri şefim... Ruhsal uyanışı ve yeni bir hayata başlangıcı temsil ederler.
Çok geçmeden Ali elinde bir not kağıdıyla odaya döndü:
— Çiçekleri getiren sade bir kuryeymiş başkomiserim. Çiçekçiyi aradım ama siparişi telefonla gizli numaradan almışlar. Parayı da dükkana küçük bir çocuk getirip bırakmış. Arkasında iz bırakmamış.
Biz Beyza ile Hatice’nin uyanmasını beklerken Ali de bize kahve almak için kantine indi. Hatice gözlerini yeni yeni aralamaya başlamıştı ki beni görür görmez yatakta doğrulmaya çalıştı:
— Başkomiserim, beni de mi öldürecekler? Burada yattığımı bile biliyorlar... Kurtarın beni ne olur, ben ölmek istemiyorum!
Beyza şefkatle kadının elini tuttu:
— Sakin ol Hatice, güvendesin. Ne olduğunu bize anlatmak ister misin?
Kadın gözleri dolu bir şekilde anlatmaya başladı:
— Bir kurye geldi, elinde bir buket çiçek vardı. Bana geldiğini söyledi. Ben hayatımda hiç çiçek almamıştım ki... Kimden geldiğini söylemedi, ben de içindeki kartı okudum.
Beyza lafın arasına girdi:
— Ne kartı? Biz etrafta kart bulamadık, diyerek hemen yatağın etrafını aramaya başladı. Kısa bir aramadan sonra kartı yerde, yatağın ayağının kenarına sıkışmış halde bulup bana uzattı. Kartı elime aldım, üzerindeki el yazısını sesli bir şekilde okumadım:
"Gecenin en güzel saati, karanlığın en koyu olduğu saattir. Özgürlük, her zaman karanlığın arkasından doğan güneşle gelir. Doğum günün kutlu olsun..."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

48okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.