4. bölüm / 6
SON NÖBET4. BÖLÜM: GECİKMİŞ ADALETİN FAİZİ
Bölümler 6Şu an: 4. BÖLÜM: GECİKMİŞ ADALETİN FAİZİ
Yağmur, İstanbul’un üzerine günahlardan örülmüş kirli bir yorgan gibi seriliyordu. Kentin üzerine çöken bu yoğun sis dalgası, sokaklardaki pisliği kapatmaya yetmiyordu ama benim adımlarıma kusursuz bir perde oluyordu. Elimdeki evrak çantasının soğuk metali, parmaklarımın arasında bir adalet asası gibi dururken zihnimde, ilk eserimin son nefesini verişindeki o heyecan verici ritim yankılanıyordu. Dünya kendi pisliğinde boğulurken, birilerinin o pisliği temizlemek için artık ellerini kirletmesi gerekiyordu.
Ah zavallı insanlar... Kendilerini her şeyi çözebilecek sanıyorlar. Mahmut sağ iken yaptıklarının hesabını soramayan adalet, şimdi katili için adalet arayışına girmiş. Hatice için artık adalet sağlanmıştı, şimdi sıra İlknur için olan hesabı kapatmaktaydı. Hikmet Başkomiser'e de üzüldüm aslında; gece hastane odasında hiçbir şey bulamayınca yüzünün nasıl düştüğünü uzaktan gördüm. Belli ki bu dünyada gerçekten "herkes için adalet" diyen insanlar hâlâ varmış. Hadi bakalım başkomiserim, sen beni adalete teslim edene kadar, bakalım ben daha kaç kişi için adalet sağlamış olacağım?
Dışarıda yağan şiddetli yağmur, geride bırakılan izleri saklamayı çok iyi başarıyordu. Emre, her zamanki gibi takım elbisesini giymiş, bankadaki veznesinde insanlara karşı son derece kibar davranıyordu. Üzerine bir zırh gibi geçirdiği o takım elbisenin arkasında çok yakışıklı ve bir o kadar da çelebi biri vardı aslında. Onu listeme eklediğim günden itibaren aylardır gözetliyordum. Sadece her rutinini ezberlemekle kalmamış, onunla tanışıp ayaküstü muhabbet bile etmiştim. Zırhı üzerindeyken konuşurken sesinde musiki bir tonlama vardı. Akşamları, iş çıkışında gittiği "Altın Kupa" isminde bir bar vardı. Gecenin ilerleyen saatine kadar orada takılır, sonrasında evine doğru yürürdü. Bu akşam da rutini değişmemişti. Ama bu sefer o bardan çıkıp dar ve karanlık sokağa girdiğinde, gözleri zifiri karanlığa gömüldü.
— Hadi uyan bakalım. Saatlerce burada oturup seni bekleyemem, daha çok işim var. Bağırmaya da çalışma, şimdilik ağzın sıkıca bantlı.
Emre ne olup bittiğini anlamaya çalışarak sersemce etrafına bakarken, ben çantamdan onun için hazırladığım dosyayı çıkartıp okumaya başladım:
— Emre Akça... Bankada vezne memurusun. 18 Kasım 2012'de, henüz 15 yaşında olan lise öğrencisi İlknur'u, gece yarısı sarhoşken tam da şu an bulunduğumuz yerde kapana kıstırmışsın. İlknur'un savcılıkta verdiği ifadeye göre, onu zorla buraya çekip tecavüz etmeye yeltenmişsin. Küçücük kız sana direnmek isteyince de saçlarından kavrayıp kafasını duvara vurmuşsun; kafatasında ve burnunda kırıklar oluşturmuş, dudağını patlatmışsın. Sarhoşluğunun verdiği anlık zayıflıktan faydalanıp elinden kurtulmak için merdivenlere koşunca da onu aşağıya itmişsin. Bu yüzden tam dört kaburgası kırılmış. Kızın üzerine fırlattığın içki şişesinin kırılmasıyla savrulan cam parçaları boynunda derin kesikler açmış, biri de sol gözüne batmış. O küçük kız sol gözünden tam iki kez ameliyat olmak zorunda kaldı ve kör oldu. Benim anlamadığım nokta ne biliyor musun Emre? Kız her şeyi harfi harfine doğru anlattığı halde, sırf saati tam hatırlayamadı ve sen çok sarhoştun diye nasıl oldu da ceza almadan kurtuldun?
Emre okuduklarım karşısında korkudan o yeşil gözlerini kocaman açmıştı. Vücudunun salgıladığı yoğun adrenalin sayesinde sarhoşluğundan eser kalmamıştı. Söyleyeceklerini duymak için ağzındaki bandı tek hamlede söküp attım.
— Yalvarırım yapma! Çok pişmanım... Ben öyle olsun istememiştim, çok sarhoştum. İmdat!
— Boşa bağırma Emre. Bu bina yıllar önce kendi karanlığına terk edildi, seni burada kimse duyamaz. Dur, ikinci bir dosyan daha var, onu da okuyayım. 27 Ocak 2013'te, İlknur davasından vazgeçmeyip ısrarcı olduğu için öfkene yenik düşmüş, okul çıkışında kıza tokat atarak kulak zarının patlamasına sebep olmuşsun. Bundan da "Senden para istediğini, vermezsen hayatını karartacağını iddia ettiğini" öne sürerek, yani yalancı şahitlerle kurtulmuşsun. Seninki pişmanlık değil be Emre... Şu an seninki sadece paça korkusu. Ama korkma, bu gece içindeki bütün kötülükler son bularak özgürleşecek.
Emre'nin yalvarmalarına aldırış etmeden, dışarıda yağan yağmurun ritmine eşlik edercesine oturduğum yerden doğruldum. İlk tokatı, bugüne kadar zulme uğrayan bütün kız çocukları için Emre'nin suratına indirdiğimde, artık beni duymadığını anlamıştım; kulak zarı hıncımla patlamıştı. Emre daha kulaklarındaki o korkunç acıyla mücadele ediyordu ki, yüzüne çok yakışan o arkaya taranmış uzun saçlarını kavrayıp tek hamlede yüzünü duvara çarptım. Kırılan burun kemiğinin sesi, odadaki en uyumlu melodi gibi çınladı kulağımda. Onun çığlıklarının yerine zihnimde İlknur'un o yıllar önceki, "Bu utançla yaşayamam artık," diyen acı dolu sesi yankılanıyordu. Dört kaburgasını sırayla ve tek tek kırdığımda, sanki içimde yıllardır özgürlüğe hasret kalmış o küçük kız çocuğunun bedeni heyecanla çırpınıyordu.
Emre'nin gözyaşlarıyla karışan kanı yüzünden aşağı süzülürken, cebimdeki keskin cam parçasını çıkarıp yeşil gözlerine doğru yaklaştım. Tüm bedeniyle titreyerek yalvarıyordu bana ama adaletin kılıcı keskin olmak zorundaydı.
— Gerçekten, her kız sadece gözlerin için bile seninle sevgili olmak isterdi... Ama artık o gözlerinden biri maalesef göremeyecek, tıpkı İlknur'unki gibi, dedim ve cam parçasını sol göz bebeğine saplayıp kalıcı olarak kör kalmasını sağladım.
— Yalvarırım öldürme beni...
— Üzgünüm Emre. Bak, bu konuda yalan söyleyemem sana. Ben uzun yıllar boyunca kendimi insanları yaşatmaya adadım ama hep masum insanlar öldü, sizin gibiler hep kurtuldu. Artık adalet, sizin gibilerin ölmesiyle yerini bulacak.
Ve artık o son darbeye gelmişti sıra. Çantamdan çıkardığım enjektöre ilacı çektim. Bu sefer boynundaki o cam kesiğinin hemen altında yer alan ana damardan içeri enjekte ettim. Şimdi aklıma geldi; acaba o yakışıklı adli tıp doktoru ilacın ismini bu kez tek bakışta anlayabilecek miydi? Neyse, bunun cevabını yakında öğrenirdim nasıl olsa. Şimdi o yaşlı başkomisere güzel bir tiyatro sahnesi daha bırakmak lazımdı; malum, insanlar yaşlandıkça her şeye daha çabuk kırılabiliyorlar. Emre yerde son nefesini verirken, bana bakan yeşil gözlerindeki kendi yansımama son kez baktım.
Yerde yatan beden artık bir vezne memuru değil, benim kurmuş olduğum mahkemenin nihai kararıyla infaz edilmiş bir suçluydu. Yerdeki kırık içki şişesinden saçılan keskin cam parçalarını büyük bir titizlikle topladım. Adımlarımın bastığı, ellerimin değdiği her yüzeyi ceketimin içinden çıkardığım alkollü bezle santim santim sildim. Her şey kusursuz bir tiyatro sahnesi gibi tertemiz olmalıydı.
Evrak çantamı kapatıp montumun fermuarını çektim. Binanın çürümüş tahta kapısını sessizce aralayıp Beyoğlu'nun o terk edilmiş, karanlık sokaklarına adım attığımda yağmur şiddetini iyice artırmıştı. Şehrin soğuk ve temiz havasını ciğerlerime çekerken, güneş dağların arkasından yeni yeni yükselmeye başlıyordu.
"İlknur'un da adaleti, geç de olsa sağlandı."
Bölüm etkileşimi
