SON NÖBET kitap kapağı

5. bölüm / 6

SON NÖBET

5.BÖLÜM: İPUÇLARI

Vaveyla Yazarı: Mustafa KARAKUŞ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 5.BÖLÜM: İPUÇLARI

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gökyüzü adeta kendini güneşe teslim etmişti. İstanbul, iki gündür yağan sonbahar yağmurlarının ardından nihayet güneşli bir sabaha uyanıyordu. Emniyetin koridorlarından yükselen ağır kahve kokusu, yoğun geçecek olan bir günün ilk belirtileriydi. Masama oturduğumda Komiser Beyza, elinde iki kahve bardağıyla odamın kapısından girdi. Kafasıyla masamdaki dosyaları işaret ederek:
— Zor bir geceydi başkomiserim. Bu dosyalar siber şubeden bu sabah geldi, dedi.
Elindeki kahve fincanlarından birini masama bırakarak kendi masasına geçti. Dünkü yorgunluğu gözlerinden okunuyordu. Kahvemden bir yudum alarak önümdeki dosyaları okumaya başladım. Hatice'nin telefon ve internet geçmişinde herhangi bir şüpheli arama yoktu. Kısasa kısas bir cinayet olduğu bu kadar belliyken insanın aklına bir tek kıskanç sevgili şüphesi geliyordu ama bunu destekleyen hiçbir veri yoktu. Mahmut'un internet geçmişi pornografik videolar ve illegal bahis siteleriyle doluydu. Şüpheli bulunan hiçbir araması yoktu. İki taraf da çok temizdi ve belli ki bu iş bizi çok yoracaktı. Ben dosyalarla boğuşurken odama giren Ali:
— Başkomiserim, maktulün kız kardeşi geldi, dedi.
— Al içeriye bakalım, bari o bize bir ipucu verecek mi?
Odamın kapısında, yirmili yaşlarının sonunda, sarı saçlı ve son derece şık giyimli bir kadın belirdi. Ağabeyinin öldüğünü bilmesem onu bir avukat falan sanabilirdim. Ağabeyinin ölümüne üzülmemiş, aksine sanki omzundan büyük bir yük kalkmış gibi rahat bir tavrı vardı. Masamın önündeki sandalyeyi işaret ederek:
— Hoş geldiniz. Ben Başkomiser Hikmet. Başınız sağ olsun, dedim.
— Hoş buldum başkomiserim. Sizler sağ olun ama baştan söyleyeyim; benim bir ağabeyim yok.
Söylediği bu net cümle karşısında şaşkınlığımı gizleyememiştim:
— Nasıl yani? Mahmut Soysal ağabeyiniz değil mi?
— Annem beni dünyaya getirirken vefat etmiş. Babam da ben daha beş yaşındayken "Kahvehaneye gidiyorum," diyerek bizi evde bırakıp gitti, bir daha da haber alamadık. Mahmut ile ben, o küçük yaşımıza rağmen sokaklarda çalışmaya başladık. Kimsesizliğin getirdiği yük bir yana, bir de Mahmut alkol almaya başladıktan sonra her akşam beni dövmeye, bana çeşitli eziyetler etmeye başladı. O zamanki komşularımızın yardımıyla ilkokulu bitirene kadar bu eziyetlerine katlandım. Liseyi Ankara'da yatılı bir okulda kazandığımda Mahmut, "Benim senin okuluna verecek param yok, kız çocuğu okumaz!" diyerek beni evire çevire dövdü. Ben de o gün arkama bakmadan evden kaçarak Ankara'ya yerleştim. Lise bitene kadar her resmi tatilde mecburen eve gelip onun o eziyetlerine katlanmak zorunda kalmıştım. Üniversiteyi kazanınca da bir daha hiç görüşmedik zaten. On sekiz yaşıma bastığım anda ilk işim soyadımı değiştirmek olmuştu. Anlayacağınız, yaklaşık on beş yıldır kendisiyle hiçbir irtibatım olmadı.
— Son zamanlarda kendisi ya da eşi sizinle irtibata geçmeye çalıştı mı?
Sorum karşısında dudaklarında acılı, buruk bir tebessüm belirdi:
— Başkomiserim, bırakın irtibata geçmeyi, acaba benim adımı biliyor muydu şüpheliyim. Evlendiğini bile... Bakın, bunu da şu an sizden öğrendim. Kadıncağıza kim bilir ne işkenceler yaşatmıştır... Çocuğu var mıydı peki?
— Yaşadıklarınız için gerçekten üzgünüm İsra Hanım. Ama lütfen iyi düşünün; sizce ağabeyinizi kim öldürmüş olabilir? Belki de geçmişinizden, o karanlık günlerden kalan biridir?
— Maalesef başkomiserim, aklıma kimse gelmiyor. Ben dün siz arayana kadar o cehennemi çoktan arkamda bırakmıştım. Ankara'da büyük bir ilaç firmasının başarılı CEO’su olarak çalışıyordum.
— Peki, teşekkür ederim. Soruşturma bitene kadar İstanbul'dan ayrılmayın lütfen.
İsra cevap vermeden oturduğu yerden kalktı. Soğukkanlı bir şekilde ceketini düzelterek kapıya doğru yürümeye başladı. Topuklu ayakkabılarından çıkan o tok ses ve kendinden emin duruşu, içindeki korkuya dair en ufak bir iz bile göstermiyordu.
İsra Hanım’ı uğurladıktan sonra Beyza’ya döndüm:
— Bilişim şubeyi ara, İsra Hanım’ın da geçmişini iyice araştırsınlar. Bir de otobüs ve uçak firmalarına sordur bakalım; İstanbul’a son zamanlarda hiç gelmiş mi? Teknik ve fiziki takip için savcılığa da acil başvuralım.
Emirlerimi Beyza’ya ilettikten sonra şakaklarımda zonklayan keskin bir ağrı hissettim. Odamdaki ikili koltuğa doğru kendimi bırakıp kafamda iki gündür olanları birleştirmeye çalışıyordum:
"Mahmut Soysal... Kadınlara şiddet uygulayan leş bir alkolik. Evinde gördüğü korkunç işkencelere rağmen, tıbbi bir ilaçla öldürülüyor. Kapıda herhangi bir zorlama izi olmadığı için katil maktulün tanıdığı ya da kapıyı rahatça açtırabileceği biri olmalı. Karısının aldığı darp raporlarında görülen izler ile maktulün cesedindekiler birebir aynı; bu da kör göze parmak bir 'kısasa kısas' yapıldığını gösteriyor. Dışarıda, elini kolunu sallayarak adaleti kendi koyduğu kurala göre sağlayan biri var. Ve kız kardeş İsra... Katil rolü için biçilmiş kaftan. O doz aşımı ölüm getiren ilaca mesleği gereği doğrudan erişimi var. Çocukluğunda feci şekilde fiziksel ve psikolojik istismara uğramış. Kendinden emin, soğukkanlı ve oldukça zeki. Onu katil ilan edebilmek için elimizde eksik olan tek bir parça var; o da cinayet gecesi İstanbul’da olup olmadığı..."
Ben kanepemde uzanmış halde kafamdaki senaryoları düşünürken odamın kapısı sert bir şekilde açıldı. Ali, yüzü bembeyaz olmuş halde eşikte belirdi:
— Başkomiserim... Bir ceset daha bulunmuş!
Ali'nin cümlesi beynimde bir bomba etkisi yaratmıştı. Koltuktan hızla kalkarak ceketimi elime aldım. Avının peşinden giden yaşlı bir kurt edasıyla sordum:
— Nerede?
— Beyoğlu'nda başkomiserim. Yıllar önce terk edilmiş eski bir binada.
Ben adımlarımı emniyetin otoparkına yönlendirdiğimde, Beyza da masasından silahını alarak koşar adım peşimizden gelmeye başlamıştı. Başımın ağrısı her geçen saniye katlanarak arttığı için arabanın anahtarını Ali'ye uzatarak aracın arka koltuğuna geçtim. Sabah pırıl pırıl parlayan mavi gökyüzü, yerini puslu ve tekinsiz bir griye çevirmişti bile. Beyoğlu’nun o tarih kokan binalarının arasından, dar ve dolambaçlı yolları siren sesleri eşliğinde hızla geçiyorduk. Ali arabayı ani bir frenle durdurdu.
Anlaşılan 1900'lü yılların başında yapılan, belki de zamanında nice beyefendilerin, kibar hanımefendilerin konakladığı bu tarihi Yıldız Apartmanı, terk edildikten sonra bile kanlı olaylara şahitlik etmeye devam ediyordu. Yılların eskittiği o köhne tahta kapısından içeri girdiğimde, o tanıdık ve uğursuz koku yine burnuma hırsla çarptı: Çürümüş et ve ağır rutubet kokusu. Zamana direnen gıcırdayan merdivenleri ağır adımlarla çıkarken, çatlamış duvarların bize bir şeyler anlatmaya çalışırcasına duran döküntülerine inat, o koku da bir o kadar bize yaklaşıyordu. Merdivenlerin bittiği noktada, yine o özel olarak dizayn edilmiş tiyatro sahnesi duruyordu. Cesedin üzerine eğilmiş halde duran Mert’i sonradan fark edince seslendim:
— Kolay gelsin Mert. Elimizde neler var?
Gördüğü cinayetin vahşetinden midir yoksa otopsi için onu çok fazla sıkıştırmamızdan mı kaynaklı olduğunu anlayamadığım gergin bir ifadeyle doğruldu:
— Maktulün adı Emre Akça, dedi sesini alçaltarak. — Bu iş artık sıradan bir cinayetin çok ötesinde başkomiserim. Katilimiz adeta bir cerrah hassasiyetiyle çalışmış. Maktulün burnu kırık, tam dört kaburgası sırayla kırılmış. Ama en korkuncu...
Mert elindeki güçlü feneri maktulün solgun yüzüne biraz daha yaklaştırdı. Emre Akça’nın açık kalan yeşil gözlerinden birinin üzerinde kusursuz, incecik ama derin bir kesik vardı.
— Sol gözü tamamen kör edilmiş başkomiserim.
Gördüğüm bu manzara karşısında ne diyeceğimi bilemez halde Ali ve Beyza'ya doğru bakarken, eliyle burnunu kapatan Beyza sordu:
— Herhangi bir ipucu bulabildik mi?
Mert, şeffaf delil torbasını bize doğru uzatarak içindeki beyaz kağıdı gösterdi:
— Üzerinde "GECİKMİŞ ADALET, FAİZİ İLE BERABER TAHSİL EDİLMİŞTİR" yazan bir not bulduk. Bilgisayardan çıktı olarak alınmış. Laboratuvarda parmak izi taraması yapacağız.
— Tahmini ne zaman öldürülmüş?
— Net ölüm zamanı biliyorsunuz ancak otopsiyle çıkar başkomiserim ama tahminimce dün akşam, gece yarısına doğru öldürülmüş.
— Mert, otopsiyi ne yapıp et hızlandıralım. İki günde iki ceset verdik ve elimizde hâlâ hiçbir şey yok.
Apartmanın o dökülen çıkış kapısına geldiğimizde dışarıdaki soğuk havayı ciğerlerime çekip Ali'ye döndüm:
— Ali, maktul hakkında ne kadar bilgi varsa hemen masama topluyorsun. Yakınlarına ulaş, cesedi teşhis ettikten sonra merkeze çağırıp ifadelerini almaya çalış. Beyza, sen de doğruca Adli Tıp'a geçiyorsun; Mert seni kapıdan kovsa da bugün o sonuçları alacaksın. Ben de tekrar Agop’a uğrayayım... Bakalım bu CEO kız kardeş hakkında eski mahalleden neler biliyormuş?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

23okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.