12. bölüm · Something Else
Ruhsal Savaş
ON İKİNCİ BÖLÜM: Ruhsal Savaş
Willow Creek, Iowa. 8 Ekim 1987.
Leo’nun hastanedeki boş yatağının ve o kan donduran notun üzerinden tam beş gün geçmişti. Şerif Reyes, tüm eyalet polisiyle birlikte hastaneyi ve ormanı didik didik aramış ama Leo’dan tek bir iz bile bulamamıştı. Kasaba halkı Leo’nun "kaçtığına" veya "kaçırıldığına" inanırken, bizim grup gerçeğin çok daha derinlerde olduğunu biliyordu.
Okul hayatı, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu. Ama bu sahte bir huzurdu. Herkes kendi sessiz çığlığına hapsolmuştu.
Öğle arası geldiğinde Tom, okulun o uğursuz meşe ağacının altına sığındı. Arkadaşları yemekhanede Max ile Sam’in arasındaki o tuhaf gerginliği izlerken, Tom yalnız kalmak istemişti. Ama yalnız değildi.
Aniden rüzgar durdu. Kuşların sesi kesildi ve havadaki tüm renkler griye dönüştü. Tom, ağacın gövdesinin bir anda etten ve kemikten yapılmış bir sütuna dönüştüğünü gördü. Ve o ses yankılandı. O, Tom’un tam arkasındaydı.
"Kendini suçluyorsun, değil mi Tom?" dedi, pençesini Tom’un zayıf omzuna koyarak. "Haklısın. Tüneller... o iğrenç, karanlık yollar senin sayende tekrar açıldı. İki yıl önce içine bıraktığım tohum, senin korkularınla beslendi. Sen ağladıkça tüneller büyüdü. Sen kaçtıkça onlar Willow Creek’in kalbine daha çok sızdı. Sen benim kapımsın Tom. Ve bir kapı asla kendini suçlamaz; sadece açılır."
Tom hıçkırarak yere çöktü. "Ben yapmadım... ben istemedim!" diye bağırdı. Ama gerçek, zihnine bir bıçak gibi saplanmıştı: O tünellerin mimarı, istemeden de olsa kendisiydi. Onu bırakıp karanlığa gömüldüğünde, Tom gerçekliğe döndü ama artık o eski Tom değildi. Artık içinde bir düşman taşıdığından emindi.
Aynı saatlerde, kasabanın dışındaki harabe Aether Tesisleri’nde, Dr. Vance eski laboratuvarının yıkıntıları arasında yürüyordu. Elinde Elanor’un çocukluk fotoğrafları ve eski deney kayıtları vardı. Brenner aslında bir canavar yaratmak istememişti; o, insan zihninin sınırlarını aşan bir silah arıyordu.
Brenner bir an durdu ve o günü hatırladı. 1983’ün o karanlık gecesini...
Flashback: Küçük Elanor, başında onlarca elektrotla bir tankın içinde oturuyordu. Vance, Elanor'u zihinsel sınırlarının ötesine, "Sessiz Bölge" dedikleri o derin karanlığa itmişti. Elanor orada, karanlığın ortasında süzülen bir silüet görmüştü. Elanor o an öyle büyük bir korku ve panik krizi geçirmişti ki, tüm tesis sarsılmaya başlamıştı.
Kriz sırasında Elanor’un beyninden yayılan enerji, fiziksel evrenin dokusunu bir kağıt gibi yırtmıştı. İşte o an, ilk portal açılmıştı. Vance, Elanor’un bir canavar yaratmadığını, sadece zaten orada olan, binlerce yıldır uyuyan bir cehennemin kapısını yanlışlıkla araladığını anlamıştı. Vance'ın yüzündeki yara izi, o günkü patlamadan kalmaydı. O, yarattığı şeyin kurbanıydı.
Günümüzde, Elanor okul kütüphanesinde ders çalışırken Tom’un acısını hissetti. Gözlerini kapattı ve telepatik bir sıçrama yaparak yaratıkların efendisinin "Zihin Sarayı"na, o kırmızı ve karanlık boyuta girdi.
Parçalanmış saat kulelerinin ve asılı kalmış cesetlerin arasında Elanor’u bekliyordu.
"Hoş geldin, küçük dokuz numara," dedi, yavaşça yaklaşarak. "Vance seni bir silah olarak eğitti ama sen bir zayıflığı seçtin. Sevgi... Dostluk... Bunlar senin zincirlerin. Benimle gel, bu aciz kasabayı beraber yok edelim. Senin içindeki gerçek gücü sadece ben biliyorum."
Vecna, Elanor’un zihnine saldırarak ona babasını, Vance’ı ve kaybettiği herkesin korkunç görüntülerini yansıttı. Psikolojik bir üstünlük kurmaya, onu manipüle etmeye çalışıyordu. "Sen bir canavarsın Elanor. Finn seni öğrendiğinde senden kaçacak. Leo senin yüzünden o yatakta çürüdü."
Elanor’un gözlerinden yaşlar değil, öfke aktı. "YALAN SÖYLÜYORSUN!" diye haykırdı.
Elanor tüm gücünü tek bir noktaya odakladı. Tam karşısında durdu ve elini pençe gibi yaptı. O şaşırmıştı; ilk kez bir kurbanı ona karşı koyuyordu. Elanor zihinsel bir hamleyle sağ kolunu kavradı ve var gücüyle büktü.
"ÇAT!"
Canavarın etten ve kemikten kolu, zihinsel boyutta acı verici bir sesle kırıldı. İlk kez acıyla sarsıldı ve bir kükreme koyverdi. Elanor arkasını dönüp kaçmaya çalıştı ama portal kapanmıştı.
"Buradan çıkabileceğini mi sandın?" dedi, kırık kolunu diğer eliyle tutup yerine oturturken. Yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi. "Burası benim dünyam. Ben istemezsem güneş bile doğmaz. Burada sonsuza dek benimle kalacaksın."
Elanor karanlıkta hapsolmuştu. Etrafındaki duvarlar üzerine kapanıyordu. Finn’in sesini duyamıyor, Reyes’in güvenli kucağını hissedemiyordu. Zihni bulanmaya, nefesi kesilmeye başladı.
Tam o sırada, zihninin en derin, en saf köşesinde bir şey fark etti. Onun giremediği, Vance’ın bozamadığı bir sığınak. Oraya ulaşmak için tek bir yol vardı: Onu bu dünyaya bağlayan, kalbini titreten o özel şeyi hatırlamak.
Okulun müzik odasından gelen hafif bir piyano sesi mi? Finn ile ilk öpüştüklerinde arkada çalan o şarkı mı? Yoksa Şerif Reyes’in ona her gece okuduğu masal mı?
Elanor karanlığın ortasında diz çöktü. Vecna ona doğru pençesini uzatırken, Elanor dudaklarını kıpırdattı. Henüz kaçamamıştı, hala Vecna’nın ellerindeydi ama kalbinde bir melodi yükselmeye başlıyordu. Eğer o melodiyi bulamazsa, Elanor’un bedeni kütüphanede bir ceset olarak kalacaktı.
