8. bölüm · Something Else
Pusula
SEKİZİNCİ BÖLÜM: Pusula
Willow Creek, Iowa. September 28, 1985.
Gece yarısı, Aether Tesisleri'nin Vance tarafından terk edilmiş ana binası sessizliğe bürünmüştü. Ancak Nancy, Dorian, Dusty ve Sam için bu sessizlik bir fırsattı. Gizli bir havalandırma tünelinden Dr. Vance’ın ana ofisine sızdıklarında, tozlu masanın üzerinde duran deri kaplı ağır bir defter dikkatlerini çekti.
"Tepe Taklak Dünyanın Günlükleri"
Dusty, titreyen elleriyle defteri açtı. Sayfalarda karmaşık çizimler, kimyasal formüller ve Brenner’ın el yazısıyla düşülmüş notlar vardı.
"Bakın şuna," dedi Nancy, fenerini sayfaya tutarak. Sayfanın en üstünde büyük harflerle "BAŞ AŞAĞI DÜNYA" yazıyordu.
Dorian notları okumaya başladı: "Burası bizim dünyamızın karanlık, çürümüş bir yansıması. Aynı yerler, aynı sokaklar ama yaşam yok. Sadece soğuk, zehirli bir hava ve istilacı bir ekosistem. Demogorgonlar bu dünyanın sadece askerleri; asıl güç henüz uyanmadı."
Sam yutkundu. "Burada nasıl gidileceği yazıyor mu?"
Dusty sayfaları hızla çevirdi. "Hayır, ama buranın fiziksel bir yer değil, boyutsal bir çakışma olduğu yazıyor. Manyetik alanları altüst ediyormuş. Durun bir dakika! Eğer bu yer bu kadar güçlü bir enerji yayıyorsa, pusulalarımızı etkiliyor olmalı!"
Yanlış Kuzey ve Tüneller
Ofisten hızla ayrılıp ormanlık alana daldılar. Dusty cebinden dört tane pusula çıkardı ve yere koydu. Hepsi kuzeyi göstermesi gerekirken, ibreler çılgınca dönüyor ve batıdaki eski maden ocaklarını işaret ediyordu.
"Pusulalar yalan söylüyor," dedi Sam şüpheyle. "Kuzey o taraf değil."
"İşte mesele de bu!" diye bağırdı Dusty heyecanla. "Pusulalar kuzeyi değil, en güçlü manyetik çekimi gösterir. Ve şu an bizi Tepe Taklak Dünya'nın sızıntı yaptığı yere, yani Yarık'a götürüyorlar!"
Saatlerce pusulaları takip ettikten sonra ormanın derinliklerinde, yerin altında devasa, damarlı ve siyah bir açıklık buldular. Burası maden tünellerine bağlanıyordu ama duvarlar canlıymış gibi nefes alıyordu. Çocuklar burayı bir üs belleyip, girişin yakınına çalı çırpıdan gizli bir kulübe inşa ettiler. Burası artık onların savaş karargahıydı.
Hastanede İlk Kıvılcım
Aynı saatlerde Willow Creek Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesi önünde ölüm sessizliği vardı. Leo (Steve) camın arkasında, makinelerin desteğiyle uyuyordu; doktorlar onun derin bir komaya girdiğini söylemişti.
Finn ve Elanor (El), koridordaki plastik sandalyelerde yan yana oturuyorlardı. Finn, El’in buz gibi ellerini tuttu.
"Leo uyanacak El. O çok güçlü," dedi Finn, El’in gözlerinin içine bakarak.
Elanor, Finn’e yaklaştı. "Finn... neden kalbin çok hızlı atıyor?"
Finn gülümsedi, yüzü kızarmıştı. "Çünkü... seni çok önemsiyorum." Finn bir anlık cesaretle yaklaşıp Elanor’un dudaklarına çok kısa, masum bir öpücük kondurdu.
Elanor geri çekildiğinde gözleri kocaman açılmıştı. Şaşkınca Finn’e bakakaldı. Bu duygu, Aether Tesislerinde öğrendiği hiçbir şeye benzemiyordu. "Finn?" dedi fısıltıyla. "Bu neydi?"
Hastane İstislası
Sorusu yarım kaldı. Hastanenin florasan lambaları vızıltıyla yanıp sönmeye başladı. Koridordaki tüm makineler aynı anda sustu. Duvarlarda, tıpkı Vance'ın defterinde anlatıldığı gibi, siyah damarlar belirmeye başladı.
Hastanenin beyaz duvarları bir anda çürüyerek genişledi ve oradan bir, beş, on... onlarca Demogorgon koridora fırladı. Hemşirelerin çığlıkları boş koridorda yankılanıyordu.
Elanor, Finn’i arkasına çekti. Gözleri öfkeyle parladı, burnundan kan sızmaya başladı. Bir elini ileri uzattı; koridordaki tüm oksijen tüpleri patlayarak yaratıklara çarptı. Diğer eliyle havayı büker gibi bir hareket yaptı. Onlarca Demogorgon, görünmez bir güçle duvarda asılı kaldı ve vücutları kemik sesleriyle parçalanarak yok oldu.
Elanor son bir haykırışla tüm gücünü serbest bıraktı. Duvarlardaki o siyah geçitler, El’in iradesiyle birbirine çarparak kapandı. Koridor tekrar sessizliğe büründü. Ancak duvarın tam ortasında, kapanmayan ama sabit kalan, titrek bir ışık sızıntısı—küçük bir geçit—kalmıştı.
Finn nefes nefese El’e baktı. Elanor yorgunluktan dizlerinin üzerine çöktü ama gözleri hala o küçük geçitteydi. Artık Tom’un nerede olduğunu ve oraya nasıl girileceğini tam olarak biliyorlardı.
