5. bölüm / 6
Soğuk Sonbahar RüzgârlarıHenüz Bilmediğim Hikâye
Bölümler 6Şu an: Henüz Bilmediğim Hikâye
Arkamdan birden endişeli bir sesle;
— Peki, sen bu gece vakti nereye gideceksin? diye sordu yaşlı adam.
Başımı kaldırıp ona baktım. Yüzünde, tarif edemediğim bir endişe vardı.
— Seni böyle, gecenin bu saatinde tek başına dışarıda bırakmam doğru olmaz, evlat, dedi.
Bu sözleri duyduğumda gözlerim doldu. Uzun zamandır kimse benim için endişelenmemişti. Bir yabancının, hem de beni daha yeni tanıyan birinin, benim için böyle düşünmesi içimde bir şeyleri harekete geçirmişti.
Ama yine de kendime engel olamadım.
Ya yanılıyorsam? Ya ona güvenirsem ve sonunda yine hayal kırıklığına uğrarsam?
İnsan bazen o kadar çok incinir ki kendisine uzatılan bir eli bile tutmaya korkar. Çünkü bir kez daha düşmekten değil, düştüğünde onu kaldıracak kimsenin olmayacağından korkar.
Yaşlı adam, sessizliğimi fark etmiş olacak ki hafifçe gülümsedi.
— Hem daha senin hikâyeni dinlemedim ki, dedi.
Başımı kaldırdım. Bakışlarında merak vardı ama beni konuşmaya zorlayan bir hâli yoktu.
Bir süre yüzüme baktıktan sonra ayağa kalktı.
— Gel bakalım, sana bir yer göstereceğim.
Onu takip ederek dükkânın arka tarafına geçtim. Tezgâhın arkasında, ilk bakışta pek dikkat çekmeyen küçük bir kapı vardı. Yaşlı adam kapıyı açtığında içerideki loşluk ortaya çıktı.
Burası, bir depodan farksızdı. Duvarların kenarlarına birkaç eski eşya bırakılmış, odanın ortasına ise ince bir döşek serilmişti. Bir köşede küçük bir yastık, diğer tarafta birkaç battaniye duruyordu. Odanın büyüklüğü ancak bir insanın yatıp dinlenmesine yetecek kadardı.
Etrafı şaşkınlıkla süzdüm.
— Siz burada mı kalıyorsunuz? diye sordum.
Yaşlı adam başını salladı.
— Bazen insanın başını koyabileceği bir yerinin olması yeter, evlat, dedi.
Sonra bana döndü.
— İstersen bu gece burada kalabilirsin. Sabah olduğunda gitmek istersen gidersin. Seni burada tutacak değilim. Yalnızca bu geceyi sokakta geçirmeni istemiyorum.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Bana bir yer teklif ediyordu. Üstelik karşılığında hiçbir şey istemeden…
Ama onu tanımıyordum. Adını bile doğru dürüst bilmiyordum. Bir yabancıya bu kadar çabuk güvenmek doğru muydu?
Yaşadıklarım bana insanlara karşı dikkatli olmayı öğretmişti. Fakat aynı yaşadıklarım, bazen bir insanın yalnızca başka bir insanın iyiliğine ihtiyaç duyabileceğini de göstermişti.
Yaşlı adam, düşüncelerimle baş başa kaldığımı fark edince konuşmaya devam etti.
— Bak evlat, senden hiçbir şey istemiyorum. Ne anlatmak istemediğin şeyleri anlatmanı bekliyorum ne de bana güvenmek zorunda olduğunu söylüyorum. Yalnızca bu gece rahatça uyuyabileceğin bir yerin olsun istiyorum. Gerisi sana kalmış.
Bu sözler, içimdeki korkunun yanında küçücük de olsa bir umut uyandırdı.
Bir süre düşündüm.
Sonra başımı hafifçe salladım.
— Peki, dedim. Bu gece kalayım.
Yaşlı adamın yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı.
— İyi ettin, evlat.
Ardından etrafa göz gezdirdim.
— Peki, siz nerede kalacaksınız?
— Ben mi? Merak etme, bir yolunu bulurum.
— Ama burası sizin yeriniz. Ben gelip sizin yatağınızda yatamam ki.
Yaşlı adam gülerek elini salladı.
— Ben şu masaların birkaçını birleştiririm. Üzerine de bir battaniye serdim mi tamamdır. Bana yeter.
İtiraz ettim.
— Hayır, olmaz. Siz burada uyuyun, ben masanın üzerinde yatarım.
— Olmaz öyle şey, dedi kararlı bir sesle. Sen misafirimsin.
— Ama…
— Ama’sı yok, evlat. Bu gece benim dediğim olacak.
Yüzündeki o kararlı ifadeyi görünce daha fazla üsteleyemedim. Beni ikna etmişti.
Yaşlı adam çıkmadan önce odadaki battaniyeyi düzeltti, yastığı döşeğin üzerine yerleştirdi.
— Üşürsen şu battaniyeyi de üzerine al. Gece hava soğur buralarda, dedi.
Kapıya doğru yürüdü. Tam çıkacakken durup yeniden bana döndü.
— Bir şeye ihtiyacın olursa seslen. Ben buradayım.
Kapı kapandığında odada yalnız kalmıştım.
Yavaşça döşeğin üzerine oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirip etrafıma baktım. Burası küçücüktü. Duvarları eskiydi, eşyaları yıpranmıştı. Ne rahat bir otel odasına benziyordu ne de insanın hayalini kuracağı bir eve…
Ama o an, dünyanın en güzel yerlerinden biriymiş gibi hissettirmişti bana.
Çünkü uzun zamandır ilk kez birisi bana kalabileceğim bir yer sunmuştu.
Üstelik gitmem için bir sebep aramadan, benden bir şey beklemeden…
Ayakkabılarımı çıkarıp döşeğe uzandım. Battaniyeyi üzerime çektim. Gözlerimi tavana diktim.
Aklımda hâlâ sorular vardı.
Bu adam kimdi? Neden bana yardım ediyordu? Sabah olduğunda ne olacaktı?
Fakat bütün bu soruların arasında, kendime itiraf etmekten bile korktuğum bir duygu vardı.
Huzur.
Her gece başımı yastığa koyduğumda düşüncelerimle mücadele ederdim. Geçmişim, yaşadıklarım, kaybettiklerim ve gelecekte beni neyin beklediği zihnimde dönüp dururdu. Bazen sabaha kadar gözlerimi bile kapatamazdım.
Ama o gece farklıydı.
Belki de ilk defa, yarının ne getireceğini düşünmeden uykuya dalmak istiyordum.
Gözlerimi kapattım.
Ve uzun zamandır ilk kez, karanlıktan korkmadım.
⸻
Sabah uyandığımda odanın içini belli belirsiz bir ışık dolduruyordu.
Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu hatırlayamadım. Sonra başımı yastıktan kaldırıp etrafıma baktım. Eski duvarlar, küçük kapı ve köşedeki birkaç eşya…
Her şeyi hatırladım.
Dükkândaydım.
Doğrulup oturdum. Üzerimdeki battaniyeyi katlayarak döşeğin kenarına bıraktım. İçimde garip bir hafiflik vardı. Sanki uzun zamandır omuzlarımda taşıdığım görünmez bir yük, bir geceliğine de olsa hafiflemişti.
Kapıyı yavaşça açıp dışarı çıktım.
Dükkânın içi sessizdi. Sabahın erken saatleri olmalıydı. Tezgâhın arkasından ince bir çay kokusu geliyordu.
Yaşlı adam, masanın yanında oturuyordu. Çayını demlemiş, önüne bir bardak koymuştu.
Fakat dikkatimi çeken çay değildi.
Elinde, daha önce de gördüğüm o fotoğraf vardı.
Fotoğrafa dalgın dalgın bakıyor, arada bir kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Yüzünde hem özlem hem de anlatılması zor bir hüzün vardı. Sanki fotoğraftaki insanı yalnızca hatırlamıyor, onunla yeniden konuşuyordu.
Bir süre onu rahatsız etmeden izledim.
Sonra sandalyesini hafifçe çekti ve başını kaldırdı. Beni görünce yüzündeki dalgınlık dağıldı.
— Uyandın mı, evlat? dedi.
Gözlerimi ovuşturarak gülümsedim.
— Evet, uyandım.
Bardağını masaya bıraktı.
— Nasıl uyudun bakalım? Rahat edebildin mi?
Bu soruyu öyle içten sormuştu ki yüzümdeki gülümseme biraz daha büyüdü.
— Çok güzel uyudum, dedim. Hem de uzun zamandır uyuduğum en güzel uykuydu.
Yaşlı adamın yüzünde memnun bir ifade belirdi.
— Oh, çok şükür. İnsan bazen yalnızca rahatça uyuyabileceği bir yere ihtiyaç duyar.
Başımı salladım.
— Haklısınız.
Sonra masanın üzerindeki çaydanlığa baktım.
— Çay mı demlediniz?
Gülümsedi.
— Demledim tabii. Sabah çaysız olur mu hiç?
İstemeden güldüm.
Belki de uzun zamandır ilk kez, sabah uyandığımda yüzümde gerçek bir gülümseme vardı.
Yaşlı adam bunu fark etmiş olacak ki bir süre yüzüme baktı. Ardından eliyle karşısındaki sandalyeyi gösterdi.
— Hadi, otur da sana bir çay koyayım, dedi yaşlı adam.
Sandalyeye oturdum. Önüme bir bardak çay bıraktı. Bardağı iki elimle kavrayıp sıcaklığını hissettim. Daha ilk yudumumu almıştım ki yaşlı adam aniden ayağa kalktı.
— Dur bakalım, sen burada otur. Ben hemen geliyorum.
Nereye gittiğini sormaya fırsat bulamadan dükkânın arka tarafına geçti. Birkaç dakika sonra elinde küçük bir tabakla geri döndü. Tabağın üzerinde birkaç dilim ekmek, peynir, zeytin ve iki tane domates vardı. Ardından masaya bir de haşlanmış yumurta bıraktı.
Şaşkınlıkla önündekilere baktım.
— Bunlar ne? diye sordum.
Yaşlı adam kaşlarını kaldırdı.
— Ne olacak evlat, kahvaltı.
Gülümseyerek karşıma oturdu.
— Dün akşamdan beri doğru düzgün bir şey yemedin. İnsan aç karnına nasıl ayakta duracak? Hadi, afiyet olsun.
Boğazımda bir şey düğümlendi. Önümdeki kahvaltı çok sade, hatta belki de birçok insan için sıradandı. Ama benim için öyle değildi.
En son ne zaman birisi benim için kahvaltı hazırlamıştı, hatırlamıyordum.
— Ama bunları benim için hazırlamanıza gerek yoktu, dedim.
Yaşlı adam elindeki çay bardağını masaya bıraktı.
— Evlat, insanın karnını doyurması için bir sebebe ihtiyacı mı var?
Başımı eğip tabağıma baktım.
— Ben size bir yabancıyım.
Yaşlı adam bir süre sessiz kaldı. Sonra hafifçe gülümsedi.
— Belki bugün yabancısın. Ama aynı masada oturup ekmeğimizi paylaştıktan sonra hâlâ yabancı sayılır mıyız, onu bilemem.
Bu sözleri duyunca gözlerim doldu. Belli etmemeye çalışarak başımı çevirdim. Fakat yaşlı adam fark etmişti.
Hiçbir şey sormadı. Beni teselli etmeye de çalışmadı. Yalnızca tabağımdaki ekmekleri işaret ederek konuştu.
— Hadi, soğutma kahvaltını.
Elime bir dilim ekmek aldım. Peynirimden küçük bir parça koparıp ekmeğin üzerine koydum. İlk lokmamı ağzıma attığımda nedense yutkunmakta zorlandım.
Belki açlığımdandı.
Belki de uzun zamandır hissetmediğim bir şeyin eksikliğini ilk kez bu kadar derinden fark ediyordum.
Bir insanın beni düşünmesinin nasıl bir şey olduğunu unutmuştum.
Kahvaltımızı bir süre sessizce yaptık. Yaşlı adam arada bir çaylarımızı tazeliyor, tabağımdaki eksilen ekmeklerin yerine yenilerini koyuyordu.
Ben ise her lokmada biraz daha rahatlıyordum.
Bir süre sonra başımı kaldırıp ona baktım.
— Siz hep böyle misiniz? diye sordum.
Kaşlarını hafifçe çattı.
— Nasıl yani?
— Tanımadığınız insanlara yardım eder misiniz?
Yaşlı adam çayından bir yudum aldı. Bakışları bir anlığına masanın üzerindeki fotoğrafa kaydı.
— Herkesin anlatmadığı bir hikâyesi vardır, evlat, dedi. Kiminin cebinde parası yoktur, kiminin başını sokacak bir evi. Kiminin de ikisi vardır ama geceleri başını yastığa koyduğunda huzuru yoktur.
Bir an durdu.
— İnsanların ne yaşadığını bilmeden onlar hakkında hüküm vermemek gerekir. Ben de zamanında birilerinin yardımına ihtiyaç duydum.
Bu sözlerin ardından sustu.
Gözlerim fotoğrafa kaydı. Dün geceden beri onun için ne kadar önemli olduğunu anlamıştım. Sormak istiyordum ama henüz cesaret edemiyordum.
Belki bir gün kendisi anlatırdı.
Kahvaltımı bitirdiğimde tabağımda yalnızca birkaç zeytin kalmıştı. Yaşlı adam bunu görünce memnuniyetle gülümsedi.
— Oh, şöyle güzelce karnını doyurdun sonunda.
Ben de gülümsedim.
— Elinize sağlık. Gerçekten çok güzeldi.
— Afiyet olsun, evlat.
Bardağımdaki son yudumu da içtim. Sonra bir an düşündüm ve aklımdan geçenleri dile getirdim.
— Size bir şey sorabilir miyim?
— Sor bakalım.
— Benim burada kalmam sizi rahatsız etmiyor, değil mi?
Yaşlı adamın yüzündeki gülümseme kayboldu. Bu kez daha ciddi bir ifadeyle bana baktı.
— Bak evlat, dün gece de söyledim. Seni burada zorla tutmuyorum. Gitmek istersen kapı orada. Ama kalmak istersen de kendini yük gibi hissetme.
Gözlerimi ondan kaçırdım.
Kendimi yük gibi hissetmemek…
Ne kadar basit bir cümleydi. Ama benim için ne kadar yabancıydı.
İçimden bir ses, belki de bu kez her şeyin farklı olabileceğini söylüyordu.
Yine de geleceğin ne getireceğini bilmiyordum.
Şimdilik bildiğim tek şey, o sabah karnımın tok, içimin ise uzun zamandır olmadığı kadar huzurlu olduğuydu.
Bir süre daha bu huzurun tadını çıkardıktan sonra bakışlarımı pencereye çevirdim.
Dışarıda hayat çoktan başlamıştı. İnsanlar işlerine yetişiyor, dükkânlar açılıyor, sokaklar yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu.
Ben ise küçücük bir çay ocağında, tanımadığım yaşlı bir adamın karşısında oturuyordum.
Param yoktu.
Gidecek bir yerim yoktu.
Geçmişim hâlâ peşimi bırakmamıştı.
Ama o sabah, bütün bunlara rağmen kendimi yalnız hissetmiyordum.
Belki de insanın hayatı bazen büyük olaylarla değişmiyordu. Bazen bir yabancının uzattığı sıcak bir çay, geceyi geçirebileceğin küçük bir oda ya da içtenlikle sorulan basit bir soru yetiyordu.
Belki de bazı insanlar hayatımıza, bizi kurtarmak için değil, yeniden ayağa kalkabileceğimizi hatırlatmak için giriyordu.
Ben o sabah henüz hiçbir şey bilmiyordum.
Yaşlı adamın geçmişini de, elindeki fotoğrafın ardındaki hikâyeyi de…
Yalnızca bir şeyden emindim.
Dün gece buraya geldiğimde tek isteğim geceyi atlatmaktı.
Şimdi ise ilk kez, sabahın devamında beni nelerin beklediğini merak ediyordum.
Bölüm etkileşimi
