6. bölüm · Soğuk savaş
6. Bölüm
Gölge Kalesi’nin soğuk taş duvarları, bu gece Drakon İmparatorluğu’nun tarihine geçecek bir gürültüyle çınlıyordu. Avluda ve ana salonda üç yüzü aşkın konuk, devasa fıçılardan akan şarabın ve meşalelerin sıcaklığıyla adeta kendinden geçmişti. Kutlama o kadar büyüktü ki, gelenlerin sayısı kalenin kapasitesinin ancak yarısını oluşturuyordu; geriye kalanlar ise kalenin en kuytu köşelerinde bile kendi içki sofralarını kurmuştu. Prenses Selene, gümüş ve beyaz işlemeli gelinliğinin içinde, kalabalığın gürültüsünden biraz uzak, kolonlardan birinin gölgesinde durmuş, bu kaotik ve kontrolsüz eğlenceyi izliyordu. Onun için bu gece bir düğün kutlaması değil, bir istihbarat savaşıydı; kimin ne kadar içtiğini, kimin hangi köşede gizli fısıldaşmalara girdiğini gözlemlemekle meşguldü.
Kraliçe Helena, yanında birkaç yüksek rütbeli komutan ve soylu hanımefendiyle Selene’nin yanına geldi. Helena, "Gelinimizin zarafeti, kaba askerlerimizin bile dilini bağladı," diye övünerek misafirlerine döndü. Misafirler, Selene’nin soyluluğunu ve duruşunu yere göğe sığdıramazken, Selene her birine, "Drakon’un bu denli samimi ve enerjik bir halkı olduğunu görmek, geleceğimize olan inancımı pekiştiriyor," şeklinde, hem nazik hem de imalı cevaplar verdi.
Eğlencenin zirve yaptığı ve herkesin sarhoşluktan dolayı ciddiyetini kaybettiği o saatlerde, bir hizmetkar Selene’nin yanına yaklaşıp, "Leydim, Lord Karan... Avlunun arka kısmında askerlerle birlikte ve durumu pek hoş değil, çok fazla içti," diye fısıldadı. Selene hafifçe gülümsedi, bu durum onun için Karan’ın stratejik zayıflığını yakalama fırsatıydı. Kraliçe Helena’dan ve çevresindekilerden izin alıp, kahkahaların ve naraların birbirine karıştığı o kalabalıkta, sanki bir avcı gibi Karan’ı aramaya koyuldu.
Onu bulduğunda, Karan bir ahşap fıçının üzerine oturmuş, yanında asker arkadaşlarıyla şarap tokuşturuyordu. Selene’nin yaklaştığını gören askerler, durumu fark edip, "Leydim, biz aradan çekilelim, komutanımız size emanet," diyerek alelacele uzaklaştılar. Karan başını kaldırıp Selene’ye baktığında, bakışları sarhoşluğun ağırlığıyla bulanıktı ama yine de o delici, garip ifadeyi koruyordu. "Neden geldin yine?" diye mırıldandı Karan, sesi pürüzlüydü. "Neden her yerdesin? Gölge gibi... Sürekli bir kuyruk gibi arkamdasın, bunu anlamıyorum. Bırak beni kendi karanlığıma."
Selene sadece gözlerini devirip, onun koluna girdi. "Senin kendi karanlığın, kalenin düzenini bozuyor, Lordum. Yürü, odaya gidiyoruz." Karan’ın yalpalamalarına rağmen onu koridorlardan geçirdi. Hizmetkar odanın kapısını açtığında, Selene, "Siz gidin, kapının önünde durmanıza gerek yok, gerisini ben hallederim," diyerek onları uzaklaştırdı.
Odanın kapısını kilitlediğinde, Karan yatağa doğru yığılmıştı. Selene, "Sen tam bir felaketsin," diye söylenerek onun zırh parçalarını ve ceketini çıkarmaya başladı. Karan yatağa uzandığında, pencereden yansıyan dolunay ışığı onun yüzüne düştü; gözleri, sarhoşluğun getirdiği bir boşlukla ama inanılmaz bir güzellikle parlıyordu. Selene, onun kolundan tutup yüzüne yaklaştığında, Karan aniden bir refleksle onu kendine çekti. Selene geriye kaçmaya çalışsa da Karan buna izin vermedi ve dudaklarını onun dudaklarına mühürledi.
Bu, bir sarhoşun rastgele bir öpücüğü değildi; içinde bastırılmış bir tutku ve dizginlenemez bir arzu barındırıyordu. Selene’nin bedeni, beklemediği bu fiziksel temas karşısında kaskatı kesilmişti. Bir yandan bu durumu garipsiyor ve ne yapacağını bilemiyordu, diğer yandan ise geri çekilmek gibi bir irade sergileyemiyordu. Öpücük derinleşti; Karan’ın eli Selene’nin elbisesinin fermuarını buldu. Metalin kayma sesiyle birlikte kumaş omuzlarından aşağı süzüldü. Selene, sadece ince ipek iç çamaşırlarıyla kaldığında, "Lord... ne yapıyorsun?" diye kekeledi ama Karan tekrar dudaklarına kapandı.
Karan, Selene’nin altındaki çamaşırı da tek bir hamlede indirip kenara fırlattığında, Selene savunmasız ve çıplaktı. Karan’ın elleri Selene’nin vücudunda gezindiğinde, Selene’nin ağzından hıçkırık benzeri bir inilti döküldü. Karan, Selene’yi altına alıp, hiçbir hazırlık yapmadan onun içine girdiğinde, Selene acı ve şaşkınlıkla sarsıldı. İçine dolan o sıcaklık ve sertlik, Selene’nin zihnindeki tüm düşünceleri bir anda buharlaştırdı. Karan, yavaş ama gittikçe hızlanan ritmik hamlelerle Selene’nin derinlerine inip çıkarken, Selene’nin dudaklarından kontrolsüz inlemeler dökülüyordu.
"Daha fazlası," diye inledi Karan, her bir hamlesinde Selene’nin bedenini biraz daha sarsarak. Selene, yaşadığı bu fiziksel istilaya anlam veremiyordu; o an sadece Karan’ın tenindeki o yakıcı sıcaklık ve hareketlerin yarattığı dayanılmaz haz vardı. Karan’ın göğsüne tırnaklarını geçirdi, her giriş çıkışla Selene’nin vücudu sarsılıyor, odayı dolduran nefes sesleri Karan’ın baskın temposuyla birleşiyordu. Selene, Karan’ın içine her girişinde, daha önce hiç hissetmediği bir boşluğu doldurur gibiydi. İçinden gelen iniltiler giderek yükseliyor, Karan’ın sertleşen hareketleriyle birlikte Selene’nin bedeni hazdan titremeye başlıyordu.
Karan, Selene’nin kalçalarını sıkıca kavrayıp onu kendine daha çok bastırdığında, Selene’nin ağzından, "Karan... bu... ne?" diye çıkan yarım yamalak sorular, Karan’ın derin ve ritmik darbeleriyle yerini sadece boğuk inlemelere bıraktı. Selene, yaşadığı bu cinsel birleşmenin o anki fiziksel yoğunluğuna öyle odaklanmıştı ki, aralarındaki buz gibi soğuk savaşın yerini alan bu saf arzunun içinde kaybolup gitti. Karan’ın her bir hamlesi Selene’nin bedeninde şok dalgaları yaratıyor, o ise Karan’ın üzerine kapanarak bu anın bitmesini istemeyen bir şekilde karşılık veriyordu. Karan’ın üzerine yığıldığı son ana kadar, Selene sadece Karan’ın nefeslerini kendi teninde duymanın o karmaşık hazzıyla teslimiyetini sürdürdü.
