6. bölüm · Sırların Dansı
Parmak Uçlarındaki Kafes
Yanağıma düşen o ilk soğuk yağmur damlası, fırtınanın değil, hayatımın en karanlık döneminin habercisiymiş. Vincent’ın o tehditkar, insanı çaresiz bırakan fısıltısı bahçede asılı kalırken, eve dönüş yolunda arabanın arka koltuğunda tek bir kelime bile etmedim. Başımı cama yaslayıp dışarıda hızla akan gri sokakları izlerken zihnim bomboştu. Edan’ın mürekkep lekeli parmakları, Vincent’ın o kapüşonunun altından bakan ruhsuz gözleri ve Madam Catherine’in salondaki o acımasız sesi... Hepsi birbirine karışıyor, zihnimin içinde bir girdap oluşturuyordu.
Malikanenin devasa demir kapısından içeri girdiğimizde, evin o jilet gibi simetrik, bir o kadar da ruhsuz yapısı üzerime bir hapishane duvarı gibi çöktü. Üzerimi değiştirmek için hızla odama çıktım. Tam kapıyı kapatıp derin bir nefes alacaktım ki, aşağıdan, giriş holünden gelen o aşina olduğum sert topuk seslerini duydum.
Madam Catherine.
Saat akşamın sekiziydi. Bir bale öğretmeninin bu saatte öğrencisinin evine gelmesi, sadece tek bir anlama gelebilirdi.
İnfaz.
Merdivenlerin parmaklıklarına tutunarak yavaşça aşağıya süzüldüm. Sesler, o yüksek tavanlı, devasa avizenin aydınlattığı büyük salondan geliyordu. Annem ve babam, karşılıklı yerleştirilmiş antika berjerlerde her zamanki o dik ve kusursuz duruşlarıyla oturuyorlardı. Madam Catherine ise elindeki porselen çay fincanını masaya bırakırken yüzünde en ufak bir esneme payı olmayan o profesyonel, soğuk maskesi vardı.
"Catherine, seni bu saatte buraya getiren şeyin önemsiz bir şey olmadığını biliyorum," dedi babam, sesindeki o otoriter tınıyı hiç bozmadan. "Anastasia’nın durumunda bir sorun mu var?"
"Ne yazık ki evet, Bay Belmont," dedi Madam Catherine, sesini acımasız bir netlikle kullanarak. "Anastasia son zamanlarda sahnede değil. Zihni tamamen darmadağın. Bugün provada yine ritim kaçırdı, üstelik sol bileğini sakatlamanın eşiğinden döndü. Bir Belmont sahneye sadece kusursuzluk taşır demiştiniz ama kızınız şu an o büyük soloyu taşıyabilecek kapasitede değil. Kafasını kurcalayan, onu bu okulda oyalayan başka şeyler var."
Annemin bakışlarının anında sertleştiğini, dudaklarının düz bir çizgi halini aldığını merdivenlerin tepesinden bile görebiliyordum. "Başka şeyler mi?" diye sordu annem, sesi bir bıçak kadar keskindi. "Ona sağladığımız bu mükemmel hayatın içinde onu oyalayacak ne olabilir?"
"Bunu bilemiyorum," dedi Madam Catherine ayağa kalkarak. "Ama tek bildiğim, bu zihniyetle devam ederse o soloyu yedek kıza devretmek zorunda kalacağım. Sene sonu gösterisinde Belmont adının lekelenmesine izin veremem."
Madam Catherine salondan uğurlanırken ben odama doğru geri kaçtım ama artık çok geçti. Dakikalar sonra odamın kapısı sertçe açıldı. Annem ve babam içeri girdiğinde, odadaki o simetrik düzen bile onların yarattığı o ağır havanın altında ezildi.
"Okul bitti, Anastasia," dedi babam, sesi hiçbir itiraza yer bırakmayacak kadar soğuk ve netti.
"Ne?" dedim, kalbimin teklemesine engel olamayarak. "Nasıl yani?"
"Madam Catherine’in söylediklerini duydun," dedi annem, yanıma yaklaşıp çenemi sertçe kavrayarak. Gözlerinin içine baktı; o gözlerde bir annenin şefkati değil, sadece bir yöneticinin hırsı vardı. "Kafanı neyin bulandırdığını bilmiyorum. O aptal popüler arkadaşların mı, yoksa okulda dönen o saçma sapan işler mi... Ama o soloyu kaybetmene asla izin vermeyeceğim. Bugünden itibaren, sahnedeki o kusursuzluğunu geri kazanana kadar okula gitmek yok."
"Ama anne! Dersler, sınavlar..."
"Özel öğretmenler eve gelecek," diye kesti babam sözümü. "Telefonun, bilgisayarın, dış dünyayla olan bütün bağın şu saniyeden itibaren kesiliyor. Arkadaşlarınla görüşmek, okul koridorlarında vakit öldürmek yok. Bu odadan sadece evin alt katındaki bale salonuna inmek için çıkacaksın. Zihnindeki o çöpleri temizleyene, sadece solona odaklanana kadar bu evde bir mahkumsun."
Annem elimdeki telefonu tek bir hamlede çekip aldı. Çantamı karıştırıp içindeki her şeyi yatağın üzerine döktüler. Neyse ki o daktilo mektubunu banyodaki gizli bölmeye saklamıştım, yoksa her şey çok daha kötü olabilirdi. Kapıyı arkalarından kapatıp çıktıklarında, içeriden dönen o anahtar sesini duydum.
Kilitlenmiştim. Kendi evimde, kendi odamda tamamen yapayalnız bırakılmıştım.
Cezamın ilk günleri tam bir fiziksel ve zihinsel yıkımdı. Telefonum olmadığı için Chloe ve Kate’in ne yaptığını, okulda neler konuşulduğunu, pazartesi günü panoya yeni bir mektup asılıp asılmadığını bilmiyordum. Edan’ın mürekkep lekelerini ya da Vincent’ın o alaycı bakışlarını düşünecek hiçbir alanım kalmamıştı. Duvarlar üzerime geliyordu. Çıldırmak üzereydim. Ama asıl işkence, evin alt katındaki o dev aynalı, soğuk bale salonunda her gün saatlerce süren acımasız derslerdi.
Madam Catherine her sabah tam dokuzda malikanenin kapısındaydı. Hiçbir acıma duygusu, hiçbir esneme payı yoktu.
"Pozisyonunu al, Anastasia! Arabesk yaparken arkadaki bacağın neden bu kadar gevşek? Belmontlar sahnede sarkık et yığınları gibi durmaz!"
Madam’ın elindeki tahta çubuk, her hatamda ahşap zemine sertçe vuruyor, çıkardığı o kırbaç gibi ses salonun yüksek tavanında yankılanıyordu. Puantlarımın içine sıkışmış parmak uçlarım dünkü provadan dolayı zaten yara içindeydi. Ayak parmaklarımı her büktüğümde, ayakkabının sert burnuna sızan kanın o sıcaklığını hissedebiliyordum. Ama durmama izin yoktu.
"Tekrar! Adagio kısmını baştan alıyoruz. Eğer o kollarındaki titremeyi bir kez daha görürsem, yarın buraya hiç gelmem ve babana solonun bittiğini söylerim!"
Piyano sesi tekrar yükseldi. Bedenim yorgunluktan feryat ederken, zihnimdeki her şeyi, Vincent’ın o sinir bozucu sesini, Edan’ın masasını, okulun koridorlarını birer birer zihnimden söküp atmak zorunda kaldım. Çünkü en ufak bir dikkat dağınıklığı, parmak ucumda dönerken beni yere fırlatacaktı. Havaya sıçradım, bedenimi havada bir tur döndürüp sol ayağımın üzerine indim. Bileğime batan o keskin sızıya rağmen çenemi yukarıda, omuzlarımı jilet gibi dik tuttum. Acı, zihnimdeki o gereksiz fısıltıları öldüren en iyi ilaçtı.
Hapis hayatımın beşinci gününde, içimde o çok beklediğim kırılma nihayet yaşandı.
O sabah Madam Catherine gitmişti, günlük dersim bitmişti ama ben odama çıkmadım. Evin alt katındaki o sessiz salonda tek başıma kaldım. Aynadaki yansımama baktım; saçlarım darmadağındı, mayom terden sırtıma yapışmıştı, parmak uçlarımın sargı bezleri hafifçe kızarmıştı. Telefon yoktu, dedikodu yoktu, Kate’in o sinsi iddiaları yoktu... Sadece ben ve o kaçtığım amansız yalnızlık vardı. Ve o an, bu yalnızlığın beni zayıflatmadığını, aksine beni bileyen bir silaha dönüştüğünü fark ettim.
Müziği bile açmadım. Ritmi tamamen kendi kafamın içinde, kalbimin atışlarında çalmaya başladım. Bir, iki, üç... Fouetté dönüşleri.
Aynanın karşısında tek bir noktaya odaklandım ve kendi etrafımda dönmeye başladım. Bir tur, iki tur, üç tur... Başımı her döndürdüğümde aynadaki o ürkek, sarsılmış Anastasia görüntüsü siliniyordu. Yerine, hırsından gözleri kararmış, acıyı tamamen yok saymış bir Belmont geliyordu. Havaya sıçradım, bacaklarımı havada kusursuz bir yatay çizgi halinde açtım ve yere bir tüy gibi yumuşacık, sıfır hatayla indim. Dengem bir milim bile şaşmadı.
Zihnim artık tamamen temizdi. O daktilo mektuplarının peşinde koşan, Vincent’ın iki lafıyla darmadağın olan o zayıf kız gitmişti. Kendimi bu hücrenin içinde, acıyla ve disiplinle yeniden var ediyordum. Onlar beni hapsettiklerini, cezalandırdıklarını sanıyorlardı ama ben bu odada, kendi içimdeki o gerçek, tehlikeli gücü uyandırıyordum.
Beni okula ne zaman geri göndereceklerini, o kilitli kapıyı ne zaman açacaklarını bilmiyordum. Ama o kapı yeniden açıldığında ve ben o okul koridorlarına geri döndüğümde, sahneye çıkacak olan Anastasia, eskisi gibi kolayca yem edilebilecek bir kurban olmayacaktı. Vincent Vance haklıydı; gölgelerle savaşmayı bırakmalıydım. Çünkü ben, o gölgelerin ta kendisi olmaya, o sahneyi de o okulu da kendi kurallarımla yönetmeye geliyordum.
