5. bölüm · Sırların Dansı
Kukla Sahnesi
Kantinden çıkarken bacaklarımın titrediğini hissediyordum ama adımlarım bir Belmont’a yakışacak şekilde kararlı ve ritmikti. İki ateş arasında kalmak dedikleri şey tam olarak buydu galiba. Bir yanda ellerindeki mürekkep lekeleriyle bana felsefi oyunlar oynayan, açık açık açık kapı bırakan Edan; diğer yanda ise tek bir kelime etmeden sadece bakışlarıyla beni aciz hissettiren, iddiayı bildiğini yüzüme vuran Vincent Vance. Hangisi gerçekti? Hangisi panodaki o lanet olası daktilo kağıtlarının arkasındaki zekaydı? Zihnim bir labirentin içinde, çıkış kapısını bulamadan kendi etrafında dönüp duruyordu.
"Anastasia! Bekle!"
Arkamdan gelen Chloe’nin nefes nefese kalmış sesiyle koridorun ortasında durdum. Kate de hemen arkasından yetişmiş, her zamanki o üstenci tavrıyla saçlarını geriye atmıştı. İkisi de kantinde Edan’ın masasında ne konuştuğumu deliler gibi merak ediyordu. Okulun popüler kız grubu olmak bunu gerektirirdi; tek bir hareketin, tek bir fısıltın bile anında bir infiale yol açabilirdi.
"Ne dedi?" diye sordu Kate, gözlerini kısarak. "O ezik çocuk gerçekten mektupları yazanın kendisi olduğunu itiraf etti mi? Parmaklarındaki mürekkebi gördün değil mi? Sana söylemiştim, Vincent’ın böyle işlerle uğraşacak beyni bile yok, o sadece kendi dünyasında bir ot."
"İtiraf etmedi," dedim, sesimi olabildiğince düzgün tutmaya çalışarak. "Ama inkar da etmedi. Benimle açık açık dalga geçti, bulmacalar sordu. Eski şeyleri ve insanların sırlarını izlemeyi sevdiğini söyledi."
Chloe heyecanla ellerini çırptı. "İşte bu! Resmen 'ben yazdım' demiş. Anastasia, iddiayı kazandın sayılır! Vincent’ı festivale götürmene gerek bile kalmadı, çünkü mektupları yazan o değilmiş!"
Kate’in yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi ama benim içimdeki o huzursuzluk dalgası gitgide büyüyordu. "Durun bakalım," dedim koridordaki dolabımın kapağını sertçe açarak. "Edan bana çok tuhaf bir şey söyledi. 'Bazen en bariz görünen şeyler, en büyük yanılgılardır. Katili uzakta arama, belki de tam arkandadır' dedi. Ve o sırada Vincent kantinden çıkıyordu. Bana öyle bir baktı ki... Sanki Edan’ın masasında olmamla, onunla konuşmamla içten içe eğleniyor gibiydi."
Kate kahve bardağından bir yudum alıp omuz silkti. "Aman, o robotun ne düşündüğü kimin umurunda? Önemli olan tüm okulun şu an Edan’dan şüpheleniyor olması. Yarın pazartesi, eğer panoya yeni bir not asılırsa ve biz o sırada Edan’ı suçüstü yakalarsak bu iş biter."
Kızların konuşmaları zihnimin arkasında bir uğultuya dönüşürken, dolabımdan bale çantamı aldım. Bugün okul çıkışında konservatuvar provaları vardı ve Madam Catherine’in dünkü düşüşümden sonra bana karşı ne kadar acımasız olacağını biliyordum. Evdeki o mükemmeliyetçi Belmont baskısı yetmezmiş gibi, bir de sahnedeki solomu kaybetme korkusu omuzlarıma kabus gibi çökmüştü. Vincent Vance’i o festivale götürmek benim tek kurtuluşumdu; çünkü eğer iddiayı kaybedersem Kate bunu tüm okula yayacaktı, solomu kaybedecektim ve annemin o buz gibi bakışlarına maruz kalacaktım.
Okul çıkışında bale salonunun ağır ahşap kapısını açtığımda, içerideki o keskin zemin cilası ve pudra kokusu burnuma doldu. Salonda sadece ben ve piyanonun başında oturan Madam Catherine vardı. Diğer kızlar henüz gelmemişti ya da Madam benimle özel olarak ilgilenmek için beni erkenden çağırmıştı. Dev aynaların karşısına geçip puantlarımı bağlarken parmak uçlarımdaki sızlama bana dün yaşadığım o sert düşüşü hatırlattı. Sol bileğimi hafifçe döndürdüm; hâlâ tam olarak geçmemiş gizli bir sızı vardı ama bir Belmont sahnede acı çekse bile bunu asla belli etmezdi.
"Anastasia," dedi Madam Catherine, piyanodan ellerini çekip ayağa kalkarak. Sert topuk sesleri ahşap zeminde ritmik birer kırbaç gibi yankılandı. Yanıma gelip dik duran omuzlarımı, çenemi inceledi. "Dün sahnedeki o sakarlık bir Belmont’a hiç yakışmadı. Baban dün akşam beni aradı."
İçimin buz kestiğini hissettim. Babam Madam Catherine’i aramıştı. Demek evdeki o sessiz yemekten sonra arkamdan çoktan hamleler yapılmıştı. "Ne dedi?" diye sordum, sesimin titremesini engellemek için çenemi daha da yukarı kaldırarak.
"Gelişimini yakından takip ettiğini, Belmont adının sene sonu gösterisinde kusursuz bir şekilde temsil edilmesi gerektiğini söyledi," dedi Madam, gözlerini gözlerime dikerek. "Sana son bir şans veriyorum Anastasia. Eğer bugünkü provada tek bir ritim kaçırırsan, tek bir dönüşte dengeni kaybedersen, o büyük soloyu hemen yedek kıza devredeceğim. Şimdi pozisyonunu al."
Piyanonun tuşlarından yükselen o ağır, dramatik melodi salona yayıldı. Kuğu Gölü’nün o hüzünlü ve baskıcı ritmi havayı kaplarken parmak uçlarımda yükseldim. Bir, iki, üç, dört... Havada döndüm, tütüm etrafımda kusursuz bir kavis çizdi. Zihnimdeki Edan’ı, Vincent’ı, panodaki notları tamamen silmeye çalıştım. Sadece müziğe ve aynadaki yansımama odaklandım.
Her şey kusursuz gidiyordu. Havaya sıçradım, bacaklarımı düz bir çizgi halinde açtım ve yere tam zamanında, parmak uçlarımın üzerinde yumuşakça indim. Ama tam o sırada, aynanın köşesindeki yansımada, bale salonunun aralık duran kapısının arkasında bir gölge fark ettim.
Siyah bir kapüşon. Koridorun loş ışığında parlayan mesafeli, koyu renk gözler.
Vincent.
Beni izliyordu. Hiç kimsenin uğramadığı, okulun bu en izole salonunun kapısında durmuş, benim o acı dolu, baskı altındaki proyamı sessizce seyrediyordu. O gözleri gördüğüm an zihnimdeki ritm yine darmadağın oldu. Sol ayağımın üzerindeki baskıyı ayarlayamadım ve bileğim içe doğru hafifçe büküldü. Dengemi kaybetmek üzereyken kendimi zorlukla toparladım ve provanın o son hareketini çok estetik olmayan bir sertlikle bitirdim.
Madam Catherine piyanoyu sertçe kapattı. "Yeter! Bu ne biçim bir konsantrasyon eksikliği, Anastasia? Bugünlük bu kadar. Odana git ve zihnini temizle. Yarın o soloyu hak edip etmediğine tamamen karar vereceğim."
Madam salondan öfkeyle çıkarken ben aynanın karşısında dizlerimin üzerine çöktüm. Gözlerim hemen kapıya kaydı ama Vincent çoktan gitmişti. Arkasında sadece o tekinsiz gölgesini ve kafamdaki o devasa soru işaretlerini bırakmıştı. Neden beni izliyordu? Neden en zayıf, en kırılgan anlarımda hep bir hayalet gibi etrafımda beliriyordu?
Bale salonundan çıkıp üzerimi değiştirdikten sonra eve dönmek için okulun o boş bahçesine çıktım. Hava kararmak üzereydi, gri bulutlar gökyüzünü tamamen kaplamış, fırtına öncesi o sessizlik şehre çökmüştü. Tam okulun büyük demir kapısından çıkacakken, bahçenin en köşesindeki o yaşlı meşe ağacının altında Vincent’ı gördüm. Çantası yerdeki çimenlerin üzerine atılmıştı, kendisi de ağaca yaslanmış, elindeki o eski deri kaplı deftere hararetle bir şeyler yazıyordu.
Bu kez kaçmasına izin vermeyecektim. Madam Catherine’in fırçası, solomu kaybetme korkusu ve evdeki o baskı beni zaten patlama noktasına getirmişti. Hızla ona doğru yürüdüm. Postal seslerim çakıl taşlarında yankılanırken Vincent başını bile kaldırmadı.
"Beni neden izliyordun?" diye hesap sordum, tam önünde durarak. Sesim boş bahçede yankılandı. "Bale salonunun kapısında ne işin vardı Vincent? Neden beni sürekli bir stalker gibi takip ediyorsun?"
Vincent yazmayı yavaşça kesti. Kalemini defterin arasına bırakıp kapağını kapattı. Başını kaldırıp o asil, köklü ailesinin getirdiği o kibirli ama bir o kadar da ruhsuz gözleriyle doğrudan bana baktı. Kapüşonunu arkaya doğru itti; dağınık siyah saçları alnına dökülmüştü.
"Seni takip ettiğim falan yok, Anastasia," dedi düz, pürüzsüz bir sesle. "Sadece gürültüden kaçıyordum ve o koridor okulun en sessiz yeriydi. Ama görünen o ki, senin o kusursuz Belmont hayatının arkasında büyük bir çatırtı var. Aynadaki yansımanda bile korku okunuyor."
"Sen benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun!" diye bağırdım, öfkeden göğsümün körük gibi inip kalkmasına engel olamayarak. "Benim üzerimdeki baskıyı, ne yaşadığımı bilmeden uzaktan ahkam kesemezsin! Kantinde de aynısını yaptın, iddiayı bildiğini yüzüme vurdun. Söyle bana, o mektupları sen mi yazıyorsun? Her pazartesi o panoya o daktilo kağıtlarını asan sen misin?"
Vincent ağaca yaslanmayı bıraktı, yavaşça ayağa kalktı. Boyu benden çok daha uzundu ve tam karşımda dikildiğinde etrafındaki o sessiz lüks ve gizem kokusu beni tamamen sardı. Gözlerinin içine baktım; en ufak bir panik, en ufak bir suçluluk belirtisi yoktu.
"Mektuplar mı?" dedi, dudaklarının kenarında o sinir bozucu, alaycı gülümseme tekrar belirdi. "Şu elleri mürekkepli Edan’ın yazdığını düşündüğünüz notlardan mı bahsediyorsun? Arkadaşlarınla kantinde kurduğun o sinsi planı, tüm okulun Edan’ın peşine düşmesini izledim Anastasia. Ne kadar acınası duruyorsunuz, farkında mısın? Sırf kendi tahtını korumak için, suçsuz bir çocuğu tüm okulun önüne yem olarak atıyorsun."
"Edan suçsuz mu?" dedim şaşkınlıkla. "Onun şüpheli hareketlerini görmüyor musun? Parmaklarındaki mürekkebi, panonun önündeki o hallerini?"
Vincent bana doğru bir adım daha yaklaştı. Sesi fısıltı gibiydi ama her bir kelimesi zihnime bir daktilo tuşu gibi sertçe vuruyordu. "Gözlerin sadece sana gösterilmek istenen sahneyi görüyor, balerin. Edan sadece eski kitapları tamir eden bir çocuk, parmaklarındaki mürekkep bu yüzden. Ama sen ve o popüler arkadaşların, kendi korkularınıza bir kurban aradığınız için en kolay hedefi seçtiniz. Asıl katil, asıl yazar her kimse... Şu an sizin bu aptalca çırpınışlarınızı izleyip daktilosunun başında kahkahalar atıyor olmalı."
Söyledikleriyle başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Edan sadece kitap mı tamir ediyordu? Vincent bunu nereden biliyordu? Zihnimdeki bütün şüphe okları bir kez daha yön değiştirdi. Edan bir yanıltmaca mıydı? Eğer o değilse, mektupları yazan ve bizim her hareketimizi en ince ayrıntısına kadar bilen o dahi yazar kimdi?
Vincent yerdeki çantasını tek hamlede omzuna taktı. Yanımdan geçip gitmeden hemen önce kulağıma doğru eğildi ve o buz gibi sesiyle son darbeyi vurdu: "Eğer o soloyu gerçekten istiyorsan, etrafındaki gölgelerle savaşmayı bırak Anastasia. Çünkü o mektupları yazan kişi, senin o sahneden aşağı nasıl çakılacağını çoktan planlamış durumda."
Vincent bahçenin çıkışına doğru yürüyüp karanlığın içinde gözden kaybolurken, ilk yağmur damlası yanağıma düştü. Fırtına başlamıştı. Okulda, evde ve zihnimde dönen o tehlikeli oyun, her geçen dakika beni daha da derin bir uçuruma doğru sürüklüyordu ve ben, o sahne ışıklarının altında kime inanacağımı bilmeden tek başıma kalmıştım.
