7. bölüm · Sırların Dansı

Kafesin Açılan Kapısı

𝐿𝒾𝓁𝒾𝓉𝒽 𝐿𝒶𝓃𝒸𝒶𝓈𝓉𝑒𝓇

Karanlıkta geçen günlerin, parmak uçlarıma sızan o sızının ve zihnimdeki her bir pürüzü tek tek temizlememin tek bir amacı vardı: Hak ettiğim o sahneyi hiç kimseye vermemek. Günlerdir malikanenin alt katındaki o aynalı salonda kendi nefes sesimle ritim tutmuş, acıyı bir Belmont kıyafeti gibi üzerimde taşımayı öğrenmiştim. Artık zihnim bir daktilo şeridi kadar net, duygularım ise o puantların burnu kadar sertti.
Yasağımın yedinci gününün sabahında, Madam Catherine salondan içeri adım attığında havadaki o değişimi hemen fark etti. Her zamanki gibi elinde o meşhur tahta çubuğu vardı, gözlerinde ise beni yine bir hatamda yakalamak isteyen o avcı ifadesi. Ama bu kez karşısında o ürkek, dikkati dağınık kız yoktu.
"Pozisyonunu al, Anastasia," dedi Madam Catherine, sesi salonun soğuk duvarlarında yankılanırken. "Bugün senin kader günün. Eğer o Adagio kısmında en ufak bir sarsılma görürsem, babanın yanına çıkıp soloyu bugün devrettiğimi söyleyeceğim."
Hiçbir şey söylemedim. Sadece başımı hafifçe eğerek onayladım ve aynanın karşısında, tam merkezde yerimi aldım.
Piyano sesi yükseldi. Kuğu Gölü’nün o en zorlu, en ağır ve dramatik melodisi salona yayıldı. İlk notayla birlikte parmak uçlarımda yükseldim. Bedenim artık benim esirim gibiydi; her bir kasım, günlerdir verdiğim o acımasız mücadelenin hafızasıyla hareket ediyordu. Havada ilk turumu döndüm. Kollarım gökyüzüne doğru açılırken, en ufak bir titreme bile yoktu. jilet gibi keskin, bir o kadar da kuğu gibi zariftim.
"Dönüşü uzat, Anastasia!" diye seslendi Madam Catherine, gözlerini bacaklarıma dikerek.
İçimden saydım. Bir, iki, üç... Havaya sıçradım. Bacaklarımı tam 180 derecelik kusursuz bir yatay çizgi halinde açtığımda, salondaki dev avizenin ışığı üzerimde parladı. Yere indiğim an, sol bileğimin o eski sızısını tamamen yok saydım. Puantımın sert burnu ahşap zemine değdi ve dengem bir milim bile şaşmadı. Aynadaki yansımamla göz göze geldim; gözlerimde ne korku vardı ne de tereddüt. Sadece saf, amansız bir hırs.
Müziğin en hızlı, en can alıcı yerine gelmiştik. Ardı ardına yapılması gereken otuz iki Fouetté dönüşü... Başımı her çevirdiğimde aynadaki o kusursuz, sarsılmaz siluetimi gördüm. Dönüyor, dönüyor ve sahnede adeta bir fırtına gibi esiyordum. Son notayla birlikte, kollarımı asil bir selamla geriye doğru açıp parmak ucumda dikilerek provayı bitirdim. Göğsüm hızla inip kalkıyordu ama dik duruşumdan ödün vermedim.
Salona derin bir sessizlik çöktü. Madam Catherine elindeki tahta çubuğu ilk kez zemine vurmadı. Piyanodan ellerini çeken koreograf bile büyülenmiş gibi bana bakıyordu.
Madam Catherine yavaş adımlarla yanıma doğru yürüdü. Yüzündeki o jilet gibi soğuk maskenin kırıldığını, gözlerinde ilk kez gerçek bir hayranlık belirdiğini gördüm. Çubuğu yanına bıraktı, elini uzatıp çenemi kaldırdı ve gözlerimin içine baktı.
"Kusursuz..." diye fısıldadı, sesi bu kez bir kırbaç değil, bir itiraftı. "Hayatım boyunca pek çok balerin eğittim Anastasia, ama bugünkü performansın... Bu sadece teknik bir başarı değil. Sen bugün sahnede adeta bir Belmont efsanesi gibi durdun. Zihnindeki o çöpleri tamamen temizlemişsin. Bu solo... Sonuna kadar senin hak ettiğin bir sanat eseri artık. Tebrik ederim."
Madam’ın ağzından çıkan bu övgü sözleri, günlerdir odamda çektiğim o duvar feryatlarının en büyük ödülüydü. Başımı dik tutarak, "Teşekkür ederim Madam. Sahneye sadece mükemmellik taşıyacağımı söylemiştim," dedim.
Ertesi akşam, malikanenin o upuzun, porselen fincanların ve gümüş şamdanların parıldadığı devasa yemek masasında oturuyorduk. Masadaki atmosfer her zamanki gibi jilet gibi düzgün ve sessizdi. Babam masanın en ucunda, annem ise tam karşısındaydı. Ben ise aralarında, o kurallarla örülmüş kafesin tam ortasındaydım. Yarım saattir sadece çatal bıçak sesleri yankılanıyordu.
Babam elindeki şarap kadehini yavaşça masaya bıraktı, peçetesiyle dudaklarını sildi ve o koyu, otoriter gözlerini bana çevirdi.
"Madam Catherine bugün beni aradı, Anastasia," dedi babam. Ses tonundaki o gergin ve baskıcı hava, yerini hafif bir gurura bırakmıştı. "Seninle ilgili söyledikleri beni oldukça memnun etti. Sahnede kelimenin tam anlamıyla kusursuz bir Belmont olduğunu, zihnini tamamen topladığını söyledi."
Annem çorba kaşığını zarifçe tabağın kenarına bıraktı, buz gibi mavi gözlerini yüzüme dikti. "Demek o odadaki tecrit işe yaramış," dedi, dudaklarında hafif, üstenci bir tebessümle. "Kafanı bulandıran o aptal popülerlik yarışlarından, okul koridorlarındaki o gereksiz fısıltılardan uzak kalmak sana asıl olman gereken kişiyi hatırlatmış."
"Evet, anne," dedim, sesimi olabildiğince mesafeli ve asil tutarak. "Bana kim olduğumu hatırlattı."
Babam derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. "Güzel. O zaman bu anlamsız cezanın da bir hükmü kalmadı. Yarın sabah okula geri dönüyorsun, Anastasia. Telefonun ve bilgisayarın odana geri bırakıldı." Gözlerini kısarak beni uyardı: "Ama unutma; eğer tek bir hata, tek bir dikkat dağınıklığı daha sezersem, bu kez o kapı sene sonuna kadar açılmamak üzere kapanır."
"Anlıyorum, baba. Bir daha öyle bir şey olmayacak," dedim.
İçimde, o masadaki sessizliğe inat devasa bir çığlık koptu. Yasak kalkmıştı. Özgürdüm. Kilitli kapılar açılmış, kafes kırılmıştı. Ama okula geri dönecek olan kız, o yedi gün önce evden ayrılan endişeli Anastasia değildi. Zihnimi her şeyden temizlemiştim, evet; ama bu temizlik beni zayıflatmamış, aksine düşmanlarımı çok daha net görmemi sağlamıştı.
Yarın pazartesiydi. Okula geri dönecektim. O eski ahşap panonun önüne gidecek, Kate’in, Chloe’nin, elleri mürekkepli Edan’ın yüzüne bakacaktım. Ve en önemlisi... Kantindeki o loş masasında oturan Vincent Vance’in karşısına dikilecektim. Bana "sahneden aşağı çakılacaksın" diyen o robota, sahnenin tek sahibinin kim olduğunu gösterme vakti gelmişti. Oyun şimdi asıl benim kurallarımla yeniden başlıyordu.