4. bölüm · Sırların Dansı
Mürekkep Lekesi
Vincent’ın o gün kantinde attığı o son düğüm, bütün gece yatağımda bir sağa bir sola dönerken zihnimde çözülmeyi bekleyen amansız bir kördüğme dönüştü. İddiayı biliyordu. Kate ile girdiğim o aptalca, hırslı iddiayı, sanki yan masamızda gizlenen bir hayaletmiş gibi en ince ayrıntısına kadar biliyordu. O an odamın o müze gibi simetrik ve buz gibi sessizliğinde, çantamın gizli gözündeki daktilo kağıdını çıkarıp satırları tekrar tekrar okudum. Her bir harf zihnime kor gibi damgalanıyordu. Ama o sarsılmaz Belmont gururum, Vincent’ın karşısında darmadağın olmama izin vermemişti; en azından onun öyle sanmasını umuyordum. Aynadaki yansımama bakıp kendime bir kez daha hatırlattım: Ne olursa olsun sahnede yere kapaklansan bile seyirciye gülümsemeye devam edeceksin, Anastasia.
Ertesi sabah okula adım attığımda, koridorlardaki hava her zamankinden daha ağır, daha fısıltılı ve tekinsizdi. Sanki okulun duvarları bile üzerime doğru geliyor gibiydi. Büyük demir kapının girişinde Chloe ve Kate adeta birer nöbetçi gibi beni bekliyorlardı. Kate elindeki lüks karton kahve bardağını sinirli, ritmik bir tempoyla sallarken, Chloe beni görür görmez heyecanla ileri atıldı ve sımsıkı koluma yapıştı.
"Anastasia, inanamayacaksın, gerçekten aklını kaçıracaksın!" diye fısıldadı Chloe, gözlerini kocaman açarak. Etraftaki öğrencilerin bizi duymaması için sesini iyice kısmıştı. "Sabah erkenden, daha hiç kimse gelmemişken okula geldim. Şu koridorun sonundaki eski ahşap panonun orada kim vardı tahmin et?"
Kaşlarımı hafifçe çatıp çantamın askısını düzelttim. "Kim vardı Chloe? Sadede gel."
Kate sabırsızca araya girdi. Sesi her zamanki o sinsi, insanı tepeden tırnağa süzen tınısındaydı ama bu sefer ses tonunda gerçek bir şüphe ve şaşkınlık gizliydi. "Edan," dedi, adını sanki ağzında kötü bir tat bırakıyormuş gibi tiksinerek telaffuz ederek. "O tuhaf, odasından çıkmayan, antika meraklısı yan sınıftaki çocuk var ya... Elinde eski, yıpranmış deri bir çanta vardı ve panonun tam önünde dikilmiş, adeta suç işleyen biri gibi etrafı dikizliyordu. Beni koridorun başında görür görmez ne yaptı biliyor musun? Çantasını büyük bir aceleyle kapatıp parmaklarını arkasına saklamaya çalıştı. Tabii benim gözümden kaçar mı? Hemen yanından geçerken ellerine baktım. Ve tahmin et ne gördüm? Parmak uçları kapkaraydı, resmen taze mürekkep lekesi!"
"Mürekkep mi?" dedim. Göğsümün sıkıştığını, sesimin hafifçe titrediğini hissettim ama bunu kızlara belli etmemek için hemen öksürüp kendimi toparladım. Zihnim ışık hızıyla çantamdaki o daktilo mektuplarına gitti. Doğruydu; eski daktiloların şeritleri değiştirilirken ya da tuşlara sert basıldığında parmaklarda tam olarak böyle mürekkep lekeleri kalırdı.
"Aynen öyle, taze mürekkep!" dedi Kate, büyük bir zafer kazanmış gibi kasılarak. "Bence o her pazartesi panoya asılan gizemli notları yazan Vincent falan değil. Vincent bir robot, kendi dünyasında yaşayan, etrafında ne döndüğünden habersiz bir asosyal. Ama bu Edan... Sürekli arkalarda dolanıyor, herkesi sessizce izliyor. Kesin kantinde bizim girdiğimiz o iddiayı da o gizlice dinledi ve hemen daktilosunun başına geçip o tehditkar notu yazıp panoya astı."
Kızların peş peşe sıraladığı bu teoriler zihnimdeki bütün taşları yerinden oynatmıştı. Vincent’ın kantindeki o laf sokan, ruhumu okuyan her şeyi bilen tavırları mı daha şüpheliydi, yoksa Edan’ın panonun önündeki bu panik hali ve parmaklarındaki mürekkep lekeleri mi? Hangisi gerçekti?
Öğle arasına kadar girdiğim tüm derslerde öğretmenlerin anlattığı tek bir kelimeyi bile duymadım. Kafamda sürekli bu iki isim dönüp duruyordu. Kantinin kapısından içeri girdiğimde, gözlerim ister istemez iki farklı kutba doğru bölündü. Vincent her zamanki gibi kantinin en arkasındaki o loş, kimsenin uğramadığı masasında, kapüşonunun gölgesinde kulaklıklarıyla kendi dünyasındaydı. Dünyadan kopuk duruyordu. Ama kantinin tam diğer ucunda, pencere kenarındaki masada tek başına Edan oturuyordu. Önünde kalın, eski bir kitap açıktı ama gözleri satırlardan ziyade, kantindeki popüler grupları, yani doğrudan bizi inceliyor gibiydi. Göz göze geldiğimizde bakışlarını kaçırmadı bile.
Kararımı vermiştim. Bu karmaşayı kendi yöntemlerimle çözecektim. Adımlarım bu kez Vincent’ın masasına değil, tam tersi yöne, Edan’ın oturduğu masaya doğru yöneldi. Chloe ve Kate arkamdan nefeslerini tutmuş, büyük bir merakla beni izlerken kantin mermerinde sert adımlarla yürüdüm. Edan’ın masasının tam önünde durduğumda gölgem kitabının üzerine düştü.
Edan başını yavaşça kaldırdı. Yuvarlak gözlüklerini burnunun üzerine doğru hafifçe iterek bana baktı. Dudaklarında ne anlama geldiğini, neyi gizlediğini asla çözemediğim, insanı içten içe huzursuz eden alaycı bir tebessüm belirdi.
"Ooo, Belmont ailesinin asil, kusursuz prensesi," dedi Edan. Sesi o kadar yavaş, o kadar edebi ve felsefiydi ki... Tıpkı o mektuplardaki insanı sinir eden ama bir o kadar da büyüleyen üslubun aynısıydı. "Sahnelerden, spot ışıklarından sıkılıp benim gibi sıradan, gölgede yaşayan birinin masasına uğramanız ne büyük şeref, Anastasia."
"Lafı hiç uzatmayacağım Edan," dedim, sesimi olabildiğince sert ve tavizsiz tutarak. Masaya doğru hafifçe eğildim, ellerimi masanın kenarına dayayıp doğrudan gözlerinin içine baktım. "Sabah erkenden o panonun önünde ne yapıyordun? Ve en önemlisi, ellerindeki o mürekkep lekeleri neyin nesi? Bizimle oyun mu oynuyorsun?"
Edan en ufak bir irkilme ya da panik belirtisi göstermedi, istifini hiç bozmadı. Önündeki eski kitabı yavaşça, neredeyse keyif alarak kapattı. Ellerini masanın üzerinde birleştirdiğinde, parmak uçlarındaki o koyu gri, taze mürekkep kalıntılarını çok daha net gördüm.
"Eski şeyleri seviyorum Anastasia. Tarihi, eski yazıları, daktiloları... Ve en çok da insanların o kusursuz maskelerinin arkasına saklamaya çalıştığı kirli sırları izlemeyi seviyorum," dedi, sesindeki o gizemli tonu iyice koyulaştırarak. Panonun önünde durmak suç değil. Mürekkep ise... sadece geçmişten gelen eski bir dostun kalıntısı diyelim." Konuşurken gözleri bir anlığına, çok saliselik bir hareketle benim çantamın gizli gözüne, yani o notu sakladığım yere kaydı. Dudaklarındaki gülümseme büyüdü. "Ama bilirsin balerin, bazen en bariz görünen şeyler, bizi gerçeğe götüren yollar değil, en büyük yanılgılardır. Belki de katili çok uzakta aramamalısın. Belki de tam arkandadır."
Söylediği son kelimeler sırtımdan aşağı buz gibi bir ürpertinin yayılmasına neden oldu. Resmen benimle açık açık bulmaca oynuyor, aklımı kaçırmamı istiyordu. Tam ona sert bir karşılık verecek, maskesini düşürecek sözleri söyleyecekken, kantinin diğer ucundan, o loş köşeden ani bir hareketlilik yükseldi.
Bakışlarımı hızla o tarafa çevirdiğimde, Vincent’ın oturduğu masadan kalktığını gördüm. Siyah çantasını tek omzuna takmış, her zamanki o umursamaz adımlarıyla kantinin çıkış kapısına doğru yürüyordu. Herkes kendi halindeydi ama Vincent, kapıdan çıkmadan hemen önce, adımlarını bir saniyeliğine yavaşlattı. Kafasını çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek bir açıyla yana doğru çevirdi. O dağınık siyah saçlarının arasından, doğrudan Edan’ın masasında dikilen bana baktı.
Gözlerinde ne bir öfke vardı, ne bir kıskançlık, ne de bir şaşkınlık... Sadece "Yine yanlış yerdesin, yine yanlış kişiye bakıyorsun" der gibi, derin, karanlık ve alaycı bir boşluk vardı. Bakışlarını benden çekti, kulaklığının diğer tekini de kulağına taktı ve büyük kapıdan çıkıp koridorun kalabalığında gözden kayboldu.
Edan’ın masasının önünde öylece kalakalırken kafam hayatımda hiç olmadığı kadar karışıktı. Kate ve Chloe haklı olabilir miydi? Panoya o yazıları asan, elleri mürekkepli Edan mıydı? Yoksa Vincent, tüm bu şüpheleri ve okları Edan’ın üzerine çekecek kadar zeki davranıp, arkada asıl ipleri elinde tutan o dahi yazarın ta kendisi miydi? Oyun her adımda daha da tehlikeli, daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Ve ben, sahne ışıklarının altında kime güveneceğimi, kime inanacağımı bilmeden, kendi karanlığımda tek başıma dönmeye mahkum bir kuğu gibiydim.
