5. bölüm · SINIR TAŞI
BÖLÜM 5: BARUT VE BUZ
İçimde yankılanan o tanıdık ağırlık, damarlarıma ince ince sızıyordu. Nedeni belirsiz bir sıkışma, bir türlü çıkış yolu bulamayan boğuk bir nefes gibi göğsümde dolanıp duruyordu. Bir şey olacaktı. Henüz gerçekleşmemiş, ama varlığını hissettiren, kelimelere dökülemeyecek kadar bulanık bir şey.
Zihnim, bir çatlaktan içeri dolan soğuk hava misali, huzursuz düşüncelerle dolup taşıyordu. Mantığım beni sakin olmaya zorlasa da, içimdeki huzursuzluk dizginlenemiyordu. Ellerim farkında olmadan birbirine kenetlenmişti. Parmaklarımın arasında sıkışan soğuk, tenime nüfuz ediyordu. Savaş bir şeyler düşünüyor, Koray sessizce odanın içinde dolanıyordu. Ama ben, durduğum yerde hapsolmuştum.
Hava, kızıl ve lacivertin iç içe geçtiği tuhaf bir gökyüzüne bürünmüştü. Günün son ışıkları ufkun kenarından yavaşça sızarken, sokak lambaları birer birer yanmaya başladı.
Zaman, sonsuz bir çukurun içinde kıvranan bir yılan misali kıvrılıyordu. Saatin akrebi ve yelkovanı, kaderin ince ipliği üzerinde ilerlerken, akşam sekiz çanları çaldı. Vakit ilerliyordu ama zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum. Odanın içinde görünmez bir gerilim kol geziyordu. Gözlerimi kaçırdıkça daha da belirginleşen, içime işleyen bir varlık…
Duyularım keskinleşmişti sanki, en ufak bir ses, en küçük bir hareket beni tetikte tutuyordu. Rüzgarın perdeyi hafifçe dalgalandırışı, dışarıdan gelen belli belirsiz motor gürültüleri, otelin içinden yükselen boğuk konuşmalar… Her şey, olması gerekenden fazla dikkatimi çekiyordu.
Göğsümde garip bir huzursuzluk, midemde belirsiz bir ağırlık vardı. Boğazımdan geçen hava bile bir yük gibi hissediliyordu. Bir an, ciğerlerime dolan nefesin yeterince derine ulaşmadığını düşündüm. Sanki bir şey, içimdeki havayı benden önce sahipleniyor, nefesimi kesiyordu. O kadar derin bir iç sıkıntısıydı ki bu, adını koyamıyordum.
Savaş’ın duruşu, onun da benim gibi bir şeyleri seziyor olabileceğini düşündürtüyordu. O, kelimeleri dikkatle seçerdi. Ama bazen, suskunluğu kelimelerden daha gürültülüydü.
Onunla göz göze gelmek istemiyordum. Bir bakışla içimi okuyacak, yüzümdeki tüm tereddütleri, endişeleri çözecek gibi hissediyordum. Ama belki de en korkutucu olan, kendimi onun gözlerinde görmekti.
Bazen insan kendini aynalarda bile görmek istemez. O an Savaş, benim aynamdı. İçimde kıpırdayan belirsiz korkuyu, kaçınılmaz gerçeği, bir felaketin henüz yüzeye çıkmamış ama suların altında sinsice büyüyen gölgesini, hepsini fark edebilirdi.
İçimde anlam veremediğim bir boşluk vardı. Tam göğsümün altında, görünmez bir el tarafından sıkıca kavranmış gibi hissettiren bir boşluk. Ağırlığı, hafifliği kadar korkunçtu. Orada bir şeyin olması gerekiyordu ama yoktu. O eksiklik, o belirsizlik, var olmayanın içimde açtığı kara delik, beni adım adım içine çekiyordu.
Sanki bir şeyleri hatırlamaya çalışıyordum ama hatırlayamazsam güvende kalacaktım. Sanki içimde, gerçeğe ulaşmamı engelleyen ince bir perde vardı. Ama bu perde, öylesine zayıftı ki, en ufak bir rüzgarda aralanmaya hazırdı.
Odanın içindeki hava, birden değişti.
Savaş’ın elindeki telefonun soğuk ışığı odanın loş atmosferini keskin bir çizgi gibi bölüyordu. Döviz bürosu, kara para aklama, çantanın çalınması bir rastlantı değildi. Ama daha yeni gelmiştik. Gelir gelmez bizimle dertleri ne olabilirdi? Özellikle Gökçe, bu olayın neresindeydi?
Savaş’ın yüzü gölgelerin arasına karışmıştı, ama gözleri içinden geçen fırtınayı dışa vuruyordu. Çenesini sıktı, kaslarının gerildiğini gördüm. Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Sessizlik, odayı sarmalayan görünmez bir tehdit gibiydi.
Savaş aniden hareket etti. Kararlı ve sert adımlarla camın önünde duran sehpanın kenarındaki sandalyeye yürüdü, elindeki telefonu kaptı. Baş parmağıyla kendi telefonunun ekranı kaydırırken kaşlarını çatmıştı.
Gergin bekleyişin içinde, telefonun tuş sesleri bile bir kağıt kesiği kadar keskindi. Aradığı numarayı bulduğunda bir an duraksadı. İç geçirir gibi hafifçe başını salladı, sonra telefonu kulağına götürdü. "Serkan otelin güvenlik kameralarına erişmem gerek."
Serkan. Savaş’ın bu şehirde bağlantıları olduğunu biliyordum. Evet vardı, daha önce de fark etmiştim ama şimdi bunu ilk kez kendi kulaklarımla duyuyordum. "Acil." diye ekledi Savaş. Sesi normalden daha sert çıkmıştı.
Telefonun diğer ucundaki kişi bir şeyler söyledi, Savaş’ın çenesi biraz daha gerildi."Tahmin yürütmek istemiyorum. Görmen gerek. Otelin güvenlik ekibine doğrudan erişimin var mı?"
Koray, yerinde hafifçe kıpırdandı, merakı gözlerinden okunuyordu konuşmadı. Ben ise nefesimi bile tutarak bekliyordum.
Savaş başını hafifçe eğdi, telefonu daha sıkı kavradı. "Tamam. Onları oyalayabilir misin? Beş dakikaya geliyorum." Cevabı beklemeden telefonu kapattı. Gözlerini bana ve Koray’a dikti.
"Otelin güvenlik odasına gitmem lazım. Çantayı çalan adamı bulmak için yüzünü net görmeliymiş." diye cevap verdi. Koray ve ben şaşkınca birbirimize bakıyorduk.
Koray kaşlarını kaldırdı. "Yardım edeyim mi?" dedi, ama sesinde nasıl yardım edeceğini bilmediğini belli eder bir tını vardı.
Savaş başını iki yana salladı. "Hayır, dikkat çekmememiz lazım zaten. Sen Ezgi'yi de alıp Gökçe'nin yanına git."
Bu emirdi. Ama ben o kadar kolay bir hedef değildim. Kollarımı göğsümde bağlayıp bir adım ona yaklaştım. "Hayır, ben de geliyorum."
Savaş derin bir nefes aldı, gözleriyle yüzümü taradı. Anlamaya çalışıyordu. Düşüncelerim basitti: Ben bu olayın ortasındaydım ve artık geri çekilmek istemiyordum.
Sonunda pes ettiğini gösteren o minik ifadeyi yakaladım. Göz kapakları yarım saniye süresince kapandı, sonra başını hafifçe salladı. "Tamam, ama sessiz olacağız."
Koray, telefonunu cebine koyarak tezgaha yaslandı. "İkiniz de dikkatli olun."
Savaş, kapıyı açıp dışarı adım attığında ben de hemen peşine takıldım. Koray da peşimiz sıra çıkıp kendi odasına doğru ilerledi.
Asansöre kadar olan zaman diliminde eteğimin hafifçe yere sürtünen sesinden başka bir şey yoktu. Otel oldukça sessizdi. Davet saati geçmişti ve büyük ihtimal çoğunluk şu an salondaydı.
Adımlarımız halıya gömülüyor, tek duyduğumuz şey arkamızda bıraktığımız loş ışıkların uğultusuydu. Savaş, sanki zihninde görünmez bir haritayı takip ediyormuş gibi hızla ilerliyordu. Asansöre ulaşınca duraksadı, düğmeye basmadan önce omuzlarının gerginliğini fark ettim. Işıklar titredi ve kapılar kapandı.
Sanki bir şeyler söylemek ister gibi belirli bir süre konuşmayı bekledi ama bunu yapmadı. Belki de onun yanında gitmek istediğim için gerilmişti. Bilmiyordum. Ama buraya da bir köşede oturup, gezi planları yapmak için gelmediğimi fark etmesi gerekiyordu. Annemin katiline ulaşmam gereken yol cehennemden bile geçse, ben orada olacaktım.
Birkaç saniye sonra, güvenlik odasının bulunduğu kata inmiştik. Kapının önünde bekleyen, yirmili yaşlarının sonunda olduğunu tahmin ettiğim bir adam belirdi. Savaş’ı görünce hafifçe başını eğdi. "İçerisi boş." dedi kısık bir sesle.
Savaş teşekkür eder gibi başını salladı ve içeri girdi. Ben de onu takip ettim.
Oda küçük, ama ekranlarla kaplıydı. Bir duvarda, otelin farklı bölümlerini gösteren çok sayıda kamera görüntüsü yanıp sönüyordu.
Savaş, hızlıca bir bilgisayarın başına geçti. Yanımızdaki adam da birkaç tuşa bastı ve görüntüler geri sarılmaya başladı. "Şimdi, otelin direkt çıkış kapısındaki kameraya bak." dedi Savaş.
Ekranda, kalabalık bir sokak belirdi. İnsanlar hareket ediyordu, renkler birbirine karışıyordu. Sonra… Oradaydı. Savaş, anında ekranın köşesine yaklaştı. "Durdur."
Görüntü sabitlendi. Çantayı çalan adam, siyah bir kapüşon giymişti, yüzü yarım görünüyordu. Ama Savaş, detayları asla kaçırmazdı. Kaçırmadı da. "Şunu yakınlaştır."
Adam birkaç tuşa bastı ve görüntü biraz netleşti. Kapkaçcının sol kaşında gerçekten de küçük bir yara izi vardı.
Savaş hafifçe geriye yaslandı. Ekrana daha da yakınlaştım. Daha önce gördüğüm hiç kimseye benzemiyordu. Ama artık bir profil oluşturmam gerekiyorsa, az çok taslağını oluşturmuştum şu an.
"Tanıyor musun Savaş?" dedim, sesimi olabildiğince kısık çıkarmaya çalışarak. Savaş hayır anlamında başını salladı.
Odanın dışından gelen, bir kaç kişiye ait olduğunu düşündüğüm gülme sesleri, odaklandığımız kişiden dikkatimizi ayırdı.
Savaş çok kısa bir süreliğine sustu. Ardından gözlerindeki keskin ışık değişti. Omuzları biraz daha gerginleşerek bana döndü. "Hemen çıkıyoruz."
Gergin tavırlarına bakarak, "Nereye?" diye sordum. Çünkü gitmemiz gereken bir davet vardı ve oraya hiç gitmek istemiyor gibiydi. Ama aldığım "Davete." cevabı ile ne düşündüğünü şimdi hiç kestiremez olmuştum.
Şaşkınlıkla ona baktım. Sesler gittikçe daha da yakınlaşıyordu. Bileğimi sıkı bir şekilde tutarak kapıya doğru yöneldi. "Serkan bana bu adamı bul!" bakışları kapıdaydı ama sesi arkamızda durmakta olan Serkandaydı. Serkan'ın otel ile ne gibi bir bağlantısı vardı anlamamıştım.
Tam kapıdan çıkacakken, gülme seslerinin sahibi olduğunu düşündüğüm iki adam içeri girdi. Savaş ani bir hareketle kapının arkasına ikimizi de çekti. Bizi görmüşler miydi? Bilmiyordum ama sanmıyordum da. Çünkü ben de sadece kapının açıldığını görmüştüm.
Kapının arkası loş ve dar bir alan sunuyordu. Savaş, beni aniden çekip kendi göğsüne yasladığında omzumun sıcak tenine değdiğini hissettim. Vücudu taş gibi sertti, nefes alışverişi düzenli ama derindi. Soluklarını duyabiliyor, kokusunu ciğerlerime çekmek zorunda kalıyordum.
Gergin bir şekilde kapının arkasında duruyor, nefes bile almamaya çalışıyordu. Kendi nefes sesimi bastırmak için elimi çok yavaş bir şekilde dudaklarımın üstüne bastırdım. Serkan görüş açımda yoktu. Savaş'ın geniş omuzları hiçbir şeyi görmeme müsade etmiyordu.
Burnuma dolan kokusu bir mahzendeymişim gibi hapsediyordu algılarımı. Adrenalin, kanımı hızla pompalıyor, bileğimdeki baskıyı daha da net hissetmeme neden oluyordu. Parmaklarını bileğime kilitlemişti, sanki en ufak bir kıpırdanışta beni olduğu yere sabitlemek ister gibi. Çok sessiz ve ani bir hareket ile beni kendine daha da sıkı çekti.
Kapının eşiğinden içeri giren iki adamın ayak sesleri fayansa hafifçe gömülüyordu. Kalın ve tok bir ses, Arapça bir şeyler söyledi. Yanındaki adam alçak sesle güldü. Tınısı, gırtlaktan gelen boğuk bir aksan gibiydi. Anlamıyordum ama Savaş’ın omuzlarının kasıldığını hissediyordum.
Serkan'ı tanıyormuş gibi ona yaklaştıklarını hissettim. Onunla bir şeyler konuşuyorlardı ama ne konuştuklarını çözemiyordum. Seslerinden anladığım kadarı ile kötü bir konuşma geçmiyordu zaten aralarında.
Savaş'ın tutuşu bir an gevşer gibi oldu. Ama bu sadece bir anlıktı. Nefesi ensemdeydi. O kadar yakındı ki, kalp atışlarını bile hissedebiliyordum. Kapının arkasında sıkışıp kalmıştık, hareket etmeye cesaret edemiyordum. Ama sonra, fark ettim,
Savaş’ın tutuşu sadece bir koruma refleksi değildi. Bizi gerçekten saklamak istiyordu. Aramızdaki mesafe tamamen kapanmıştı. Öyle ki, her nefes alışım onun bedenine çarpıyor, yankısını içimde hissediyordum.
İçeridekiler hala konuşuyordu. Ama ne kadar sürecekti? Ellerim farkında olmadan Savaş’ın ceketinin kumaşına tutundu. Bunu bilinçsizce yapmıştım. O an tek isteğim, daha da görünmez olmaktı.
Zaman neredeyse durmuş gibiydi. Kaç saniyedir burada saklandığımızı bilmiyordum. Ama bir gerçek vardı; nefesimizi bile hesaplayarak almak zorundaydık. Ve bu, benden çok, onun için bir işkence gibi görünüyordu.
Sonunda Savaş, içindeki gerginliği bir karara dönüştürdü. Bana doğru hafifçe eğildi ve dudaklarını kulağıma yaklaştırarak neredeyse yok denecek kadar sessiz bir şekilde fısıldadı: “Şimdi.”
Ani bir refleks ile kendimizi dışarı attık. Adımlarımız sessiz, hareketlerimiz gürültülüydü. Ama sadece benim duyabildiğim bir gürültü.
Savaş'ın odun ve okyanus karışımı kokusu bir anda etrafa yayıldı. Mest olmuş bir şekilde dudaklarım birbirine yapıştı. Ama odadaki kişiler bu kokuyu aldı mı bilmiyordum.
Yavaş ama temkinli adımlarla peşi sıra ilerlemeye devam ettim. Kapının ardına saklandığımız o birkaç dakika, zihnime bir ömür gibi kazınmıştı. Savaş’ın ‘Şimdi.’ fısıltısıyla harekete geçtiğimizde, panik tüm vücudumu ele geçirmişti. İçerideki adamlara yakalanmadan odadan çıkmıştık ama tehlike henüz geçmiş değildi.
Savaş, beni neredeyse sürükleyerek uzun bir koridora soktu. Ayak seslerimiz halıya gömülüyordu ama adımlarımızın aceleciliği, sessizliği delip geçiyordu. O an, içimde garip bir his vardı; sanki bir adım geride kalsam kaybolacakmışım gibi.
Koridorun sonuna ulaştığımızda, önümüzde iki seçenek belirdi: Asansör ya da merdivenler. Savaş, başını hızla sağa sola çevirdi, etrafı süzdü. İçgüdülerim onun asansörü kullanmayacağını söylüyordu.
Nitekim, tereddüt bile etmeden, paslı pirinç trabzanlı merdivenlere yöneldi. Ben de arkasından koştum.
İlk basamağa adım attığımda, metal korkulukların soğukluğu parmak uçlarımdan tenime işledi. Gözüm merdiven boşluğuna kaydığında, içimdeki huzursuzluk arttı. Alt katlar loş ışıklarla aydınlatılıyordu, duvarlardaki sararmış sıvalar, basamaklara dökülmüş eski şarap lekeleri ile birleşmişti. Mekanın havası ağırdı; sanki zaman burada yavaş akıyor, adımlar geçmişin izlerine basıyordu.
Savaş, benden birkaç basamak aşağıdaydı. Geniş omuzları hafifçe gerilmişti. Hızlı ama temkinli adımlarla ilerliyordu. Nefesi, dar merdiven boşluğunda yankılanıyordu. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı.
"Savaş..." dedim, sesimi kısık tutarak. Beni duyduğunu omzunun hafifçe kıpırdamasından anladım ama cevap vermedi. Bunun yerine, duraksamadan aşağı inmeye devam etti.
Basamaklar aşağı doğru kıvrıldıkça, gölgeler üzerimize kapanıyordu. Birkaç kat indikten sonra, arkamızdan yankılanan bir ayak sesi duydum. Küçük ama belirgin bir tıkırtı. İçimdeki alarm anında devreye girdi.
Savaş da fark etmiş olmalı ki, aniden durdu ve bir basamak yukarı çıkıp beni arkasına aldı. "Biri geliyor," diye fısıldadım.
O ise yalnızca başını hafifçe salladı. Ama yüzündeki ifade, gerçeği saklamaya yetmiyordu.
Bir an için zaman durdu. Yukarıdan gelen adımlar birkaç saniyeliğine kesildi. Kim olursa olsun, tereddüt ediyordu.
Savaş elini cebine attı. Ne çıkaracağını bilmiyordum, ama savunmasız olmadığını görmek içimi biraz rahatlatmıştı. O esnada, ayak sesleri yeniden başladı. Fakat bu kez uzaklaşıyordu. Birkaç kat yukarıdaki kapılardan birinin açıldığını duyduk.
Gözlerimi sıkıca kapatıp derin bir nefes aldım. "Devam et," dedi Savaş, sesi hafifçe alçalarak.
Onun peşinden ilerlemeye başladım. Aşağıya doğru indikçe basamaklar daralmış, koridor daha da karanlık bir hal almıştı. Kalbim sanki göğsümden dışarı fırlayacak gibi atıyordu.
Daha da alt katlara indiğimizde, Savaş aniden durdu. "Bekle," diye fısıldadı.
Bir basamak gerisinde durdum, gözlerimi ona diktim. Elini trabzanın üzerine koydu ve alt kata göz attı. Salona açılan büyük ahşap kapılar önümüzdeydi.
İçeriden boğuk bir müzik sesi geliyor, insan sesleri tavanlarda yankılanıyordu. Kalabalık... Bu, işimizi biraz daha kolaylaştırabilirdi. En azından dikkat çekmeden içeri süzülebilirdik.
Ama Savaş’ı tanıyorsam – ki artık tanıyordum – onun şu an tek düşündüğü şey kalabalığın içinde bizim için tehdit oluşturabilecek birilerinin olup olmadığıydı.
"Eğer burada olmadıklarını biliyorsan, neden hala gergince bekliyoruz?" dedim, fısıldayarak.
Gözleri gözlerime kilitlendi. O keskin, delici bakışın içine tutsak oldum. Cevabını geç de olsa verdi. "Ben hiçbir işi yarım bırakmam. Ufak bir iş olsa dahi."
Gözlerimi kırpıştırıp başımı hafifçe yana eğdim. "Bu bir iş mi senin için?"
Bu kez o sessiz kaldı. Belki de gerçekten cevabı yoktu. Ama ben cevabı biliyordum. Bu, onun için bir iş olmaktan çoktan çıkmıştı.
Derin bir nefes aldı, elini hafifçe kaldırarak kapıyı işaret etti. "Gidelim," dedi, nihayet. Merdivenlerin gölgelerinden çıkıp, kalabalığın içine doğru ilerlerken ahşap kapıyı eliyle itip önce benim girmem için alan tanıdı. Hafifçe başımı sallayarak içeri girdim.
Salondaki ışıklar gözlerimi kamaştırırken, sıcak bir hava yüzüme çarptı. İçeriden yükselen hafif ama hareketli müzik kulaklarımı doldurdu. Tam bu an fark ettim ki, kalbim hala biraz önceki gerilimden dolayı hızlı atıyordu. Belki de kalabalık ortamlara girmeyi sevmiyordum. Ama burada sanki başka bir dünya vardı.
Gözlerimi salonun içine gezdirdiğimde, büyük ve gösterişli avizelerin altında parlayan onlarca insan gördüm. Salonun ortasında, yuvarlak masalar simetrik bir düzen içinde sıralanmıştı. Her masanın ortasında uzun, kristal vazoların içine yerleştirilmiş kırmızı güller duruyordu.
Masaların üzerinde altın yaldızlı tabaklar ve ince kristal kadehler vardı. Garsonlar siyah beyaz üniformalarıyla masalar arasında sessizce dolaşıyor, gümüş tepsilerle içkiler ve küçük atıştırmalıklar servis ediyorlardı.
Salona hakim olan renkler kırmızı, altın ve koyu ahşap tonlarıydı. Tavandaki oymalı süslemeler, yan duvarlardaki uzun aynalarla birleşerek mekana daha büyük bir hava katıyordu. Tüm bunların ortasında ise, zarif kıyafetler içindeki konuklar sohbet ediyor, gülüyor ve birbirleriyle içkilerini tokuşturuyordu.
O anda, adımlarımı daha da yavaşlattım. Üzerimdeki kırmızı elbisenin salaş ama zarif kumaşı bacaklarıma hafifçe dolandı. Savaş, arkamdan ilerliyordu; varlığını, adımlarımızın senkronize ritminden hissedebiliyordum. Ama bakışlarım, kalabalığın içinde bizi fark eden iki kişiye takıldı. Banu ve Cem.
İkisi de gözleri parıldayarak bize doğru ilerliyordu. Banu’nun üzerindeki zümrüt yeşili elbise, onun uzun ve ince siluetine mükemmel bir uyum sağlamıştı. Sarı saçları gevşek dalgalar halinde omuzlarına dökülüyordu. Cem ise, bordo renkte bir takım giymişti; klasik ama oldukça şık görünüyordu.
"İşte geldiniz!" Banu, heyecanla ellerini açarak bize yaklaştı. “Sizi göremeyince merak ettik, daveti unuttunuz sandık!”
Cem ise, Savaş’a hafifçe başını sallayarak selam verdi. "Sizi içeri almak için fazla uğraşmadık, değil mi?" diye esprili bir şekilde ekledi.
Savaş, her zamanki gibi sakin ve ifadesizdi. "Gecikmemiz ufak bir aksilikten kaynaklandı." dedi sadece. Sesinde bir ciddiyet vardı ama Cem bunu önemsemedi.
Banu ise bakışlarını bana çevirdi. Gözleri kısa bir an üzerimde gezindi. “Kırmızı sana çok yakışmış.” diye ekledi, içtenlikle gülümseyerek.
"Teşekkür ederim," dedim, aynı şekilde içten bir gülümseme ile. “Senin elbisen de harika.”
Banu kolumu hafifçe sıkarak, "Hadi gel, sizi birileriyle tanıştırayım" dedi.
Kalabalığın içine doğru ilerlemeye başladık. Gözlerim etraftaki insanlara kaydı. Erkekler genellikle koyu renk takım elbiseler içindeydi. Kadınlar ise uzun, zarif elbiseler giymişlerdi; kimi parıltılı, kimi pastel tonlarda.
Birkaç masa ötede, hafifçe eğilmiş halde hararetle bir şeyler konuşan bir grup adam dikkatimi çekti. Ellerinde kadehler vardı, birbirlerine hafifçe eğilerek konuşuyorlardı. O masanın biraz ilerisinde, genç bir kadın uzun, siyah bir elbiseyle ağır adımlarla yürüyordu. Elindeki şampanya kadehini çevirirken gözleri birilerini arıyor gibiydi.
Banu, bizi daha kalabalık bir grubun olduğu alana doğru sürükledi. Masanın etrafında birkaç kişi vardı; çoğu Türkçe konuşuyordu ama bazıları İngilizce’ye dönüyordu zaman zaman. Orta yaşlı, takım elbiseli bir adam, konuşmayı bırakıp doğrudan Savaş’a döndü. Gözleri keskin bir şekilde onu süzdü.
"Yeni yüzler görüyoruz bu gece," dedi, ağır ama akıcı bir İngilizce ile. Savaş gözlerini adamdan ayırmadan hafifçe başını eğdi.
"Ezgi ve Savaş, bizim davetlilerimiz." diye araya girdi Banu, sıcak bir gülümsemeyle. Adam hafifçe gülümsedi. “Misafirlerimiz hoş gelmiş.”Elini kaldırarak yakındaki bir garsona işaret etti. Masaya yeni içkiler getirildi.
Bu sırada, genç bir kadın bize yaklaşıp hafifçe bana doğru eğildi. Koyu kahverengi gözleri ve uzun siyah saçları arasında dudaklarında hafif, meraklı bir gülümseme vardı."Sizi daha önce burada görmemiştim," dedi, belli belirsiz bir Türkçe ile.
Ne cevap vereceğimi bilemedim. Bu tür ortamlarda nasıl konuşulacağını bilmiyordum. Ama tam bir şeyler söylemeye niyetlendiğimde, Savaş’ın yanıtı benden önce geldi. "Bu akşamlık buradayız," dedi kısaca. Sesi yumuşak ama netti.
Genç kadın, anlamlı bir şekilde başını salladı. "Öyleyse keyif alın," dedi ve zarif bir hareketle uzaklaştı. Bir an salonun içinde adeta kayboluyormuşuz gibi hissettim. Yüzler, sesler, ışıklar iç içe geçiyor, kalabalığın arasında akıp gidiyorduk.
Banu’nun yönlendirmesiyle, salonun biraz daha tenha ama yine de hareketli bir köşesine ilerledik. Yuvarlak bir masanın kenarında durduk. Masa, zarif porselen tabaklar, gümüş çatal bıçaklar ve kristal kadehlerle donatılmıştı. Küçük mumlar, loş ışıkta dans eden gölgeler oluşturuyordu. Savaş, hiç tereddüt etmeden sandalyelerden birine oturdu ben de onun yanına yerleştim.
Henüz içeri girdiğimizden beri, üzerimdeki bakışları hissediyordum ama şimdi, oturduğumuzda, bunun çok daha belirgin hale geldiğini fark ettim. Oda içinde dolaşan gözler, Savaş’tan çok bana odaklanmış gibiydi. Kırmızı elbisem... Belki de çok iddialıydı. Belki de buradaki kadınlar genellikle daha sade giyiniyordu. Ya da, belki de insanların ilgisini çeken sadece kıyafetim değildi.
Savaş, garsona hafifçe işaret etti. "Bir viski," dedi kısa ve net bir şekilde.
Garson başını eğerek uzaklaştı. Ben ise, masanın etrafında ayakta sohbet eden insanları inceliyordum. Arapça konuşan birkaç adam, biraz ötede kadehlerini kaldırarak bir şeylere gülüyorlardı. Birkaç masa ilerisinde, yaşlı bir adam yanında oturan genç bir kadınla konuşurken parmaklarını havada savurarak bir şeyler anlatıyordu. Ortamın resmi ve mesafeli bir havası vardı ama yine de içten içe bir sosyal hiyerarşi hissediliyordu.
Tam o sırada, yanımıza orta yaşlarda, uzun boylu bir adam yaklaştı. Açık gri bir takım giymişti. Kol düğmeleri pahalı duruyordu, yüzünde ise biraz mesafeli ama samimi olmaya çalışan bir gülümseme vardı.
“Sizi burada daha önce hiç görmedim,” dedi, akıcı bir Türkçe ile. Tam bir beyefendi gibi konuşuyordu. “Misafirsiniz, sanırım?”
Savaş, içkisini yeni almıştı. Bardağını eline alıp hafifçe çevirdi, ama cevap vermedi. Bunun üzerine adam bakışlarını bana çevirdi. "Ben Halil Arman," dedi, elini uzatarak. "Burada ne iş yapıyorsunuz?"
Bir an tereddüt ettim. Burada ne iş yaptığımızı anlatmanın doğru bir yolu var mıydı? Ama Halil Arman, cevabımı beklerken gülümseyerek başını yana eğdi. “Yoksa sadece sosyal bir ziyaret mi?” diye ekledi.
Savaş, bardaktan küçük bir yudum aldıktan sonra nihayet konuştu. “Ezgi, bir öğrenci. Ben de işlerimi gözden geçirmek için buradayım.”
Adam gözlerini kısıp bir an Savaş’ı süzdü, ardından tekrar bana döndü. “Siz öğrenci misiniz?” diye sordu, şaşırmış gibi. "Öğrenci sayılırım." dedim, fazla detay vermeden.
Konuşmanın ortasında, başka iki kişi yanımıza geldi. Bir kadın ve bir erkek. Kadın, koyu mavi, tek omuzlu bir elbise giymişti. Siyah saçları düz bir şekilde sırtına dökülüyordu. Yanındaki adam ise, açık kahverengi bir takım giymiş, kemerli saatini sık sık kontrol ediyordu. "Affedersiniz," dedi kadın hafif bir gülümsemeyle. “Sizinle tanışmak istedik.”
Savaş, sabırla başını kaldırdı. Ben de kadına dikkatlice baktım. "Elif Karabey" diye kendini tanıttı kadın. Sonra yanındaki adamı işaret etti. “Bu da eşim, Utku.”
Utku, bir adım öne çıkıp elini uzattı. "Burada iş yapıyor musunuz, yoksa sadece misafir misiniz?" diye sordu doğrudan.
Ben daha cevap veremeden Savaş, bardağını masaya koyup konuştu. "Şu an misafiriz."
Ama bu cevabın Elif’i tatmin etmediğini fark ettim. Başını hafifçe yana eğerek beni inceledi. “Özellikle sizin gibi genç ve güzel bir kadının bu tarz bir ortamda olması pek alışılmış bir şey değil.” dedi, nazikçe ama içinde gizli bir merakla. Neden bu ortam bana göre olamaz mıydı? Yeterince gerilmiştim.
O anda, kalabalığın içinden daha başka insanların da bize dikkat ettiğini fark ettim. Birileri fısıldaşıyordu. Arada bir bakışlarını çevirip bana odaklanıyorlardı. Savaş’ın yanında oturmam, kırmızı elbisem, belki de duruşum... İnsanlar kim olduğumuzu ve burada ne yaptığımızı merak ediyordu.
Başka bir adam yaklaşarak konuşmaya dahil oldu. Bu kez biraz daha gençti, belki otuz beş yaşlarında. Hafif dalgalı saçları vardı ve lacivert bir takım giymişti. Elindeki şampanya kadehini kaldırarak konuştu.
"Şimdi, bir iş insanı olup olmadığınızı sormak biraz gereksiz olacak galiba," dedi hafif bir kahkaha atarak. “ama iş yapmayı düşünür müsünüz?” Savaş, başını kaldırıp adama baktı. “Ne tür bir iş?” diye sordu sakin bir sesle.
Adam, yakındaki bir sandalyeye oturdu ve rahatça arkasına yaslandı. “Yatırım işi. Uluslararası projelerle ilgileniyorum. Ve şu an, özellikle burada, Katar’da yeni ortaklıklar arıyorum.”
Bu konuşmanın nereye gideceğini merak ederken, bir yandan da salonun diğer köşelerinde neler döndüğünü görmeye çalışıyordum. Etrafta daha fazla insan belirmişti ve birçoğu göz ucuyla bize bakıyordu.
Banu ve Cem biraz ileride durmuş, gülerek başka insanlarla konuşuyorlardı. Ama sanki bir yandan da bizi izliyor gibiydiler. Bütün bunlar, ortamın gizemli ama cazip havasını daha da yoğunlaştırıyordu.
Savaş, önündeki viskiden bir yudum daha aldı ve adamın teklifine ciddi bir şekilde baktı. "Belki de önce neyin içinde olduğumuzu anlamamız lazım," dedi, sesi soğukkanlı ve ölçülüydü.
Adam kıkırdayarak başını salladı. "Siz işinize nasıl gelir bilmiyorum ama bu tür yerlerde, insanlar her zaman parayı ve fırsatları konuşur. Umarım gecenin ilerleyen saatlerinde daha rahat sohbet etme şansımız olur."
Bunu söyledikten sonra, kadehini kaldırıp hafifçe selam verdi ve masadan kalkarak uzaklaştı.
Derin bir nefes aldım. Bütün bu dikkat, bütün bu sorular... Savaş, tüm bu ilgiyi umursamıyor gibiydi ama ben üzerime yoğunlaşan bakışlardan rahatsız olmuştum.
"Buradaki insanlar fazla meraklı," dedim alçak bir sesle. Savaş, bardağını çevirerek bana baktı. “Ve biz de fazla ilgi çekiyoruz.” Haklıydı. Ama bu ilginin neye dönüşeceğini bilmiyordum.
"Amacım da zaten ilgi çekmek değil miydi?" dedim doğrudan gözlerinin içine bakarak. Bir an tereddüt eder gibi oldu ama cevabı hiç gecikmedi. " Evet." dedi.
Munzur bir bakışla suratına baktım. Bakışları gözlerimde neler anlatmaya çalıştığımı anlamaya çalışır bir şekilde üzerimde geziniyordu. Ve bu inanılmaz derecede rahatsız hissettiriyordu. Ama aldırış etmedim.
Arka fonda çalan şarkı daha sakin bir ritime kendini teslim etmişti. Banu ve Cem, Elif ve Utku ve daha tanışamadığım bir sürü insan vals dansı için ayaklanmış, kıpır kıpırdılar.
"Pekala, tamam o zaman." dedim, yerimden elbisemin eteklerini tutup, zarif bir şekilde kalktım. Bakışları hala anlamsız bir şekilde ne yapmaya çalıştığımı bilemediğini bağırıyordu. Ama tek kelime etmedi.
Kalabalık dans pistine doğru kıpırdanırken, salonun içindeki atmosfer değişmeye başladı. Mum ışıklarının solgun parıltısı, loş sarı avizelerle birleşip ahşap zeminde yumuşak bir ışıltı oluşturuyordu. Orkestra, daha ritmik ama zarif bir melodiye geçtiğinde, çiftler uyum içinde dönmeye başladı. Kumaşların hışırtısı, topuk seslerinin ahenkli yankısı ve hafifçe bastırılmış kahkahalar, odanın içinde ritmik bir uyum yaratıyordu.
Gözlerimle az önce bize iş teklif eden adamı aradım. Çok uzakta değildi. Lacivert takımının içindeki rahat duruşuyla, birkaç kişiyle sohbet ediyordu. Sohbet ettiği kişiler kendisi gibi yüksek standartlara sahip iş insanları gibi görünüyordu.
Şampanya kadehi elinde hafifçe eğilmiş, ilgisini çeken bir şey dinliyormuş gibi görünüyordu. Ama gözleri, belli belirsiz, ara sıra bana kayıyordu.
Ne kadar gerilsem de kararlı adımlarla ona yaklaştım. Dans etmek isteyip istemeyeceğini sormadan önce beni fark etti ve yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirdi.
"Birlikte dans etmek ister misiniz?" diye sordum, sesimin tonunu mümkün olduğunca dengeli tutarak.
Adamın gülümsemesi büyüdü. “Sizinle dans etmek, kesinlikle kaçırmak istemeyeceğim bir fırsat." dedi. Sesinde çekici ama ölçülü bir samimiyet vardı.
Elini nazikçe uzattığında, bir an tereddüt ettim ama sonra onun elini alarak pistin ortasına doğru ilerledik. Elbisemin etekleri hareket ettikçe hafifçe dalgalanıyor, yumuşak kumaşı tenime değdikçe bir huzursuzluk hissi bırakıyordu. Çünkü farkındaydım, Savaş’ın gözleri üzerimizdeydi.
Adam, elimi hafifçe kaldırıp döndürerek beni çevirdi ve ardından diğer elini belime koyarak klasik bir vals pozisyonuna geçti.
"Adımı öğrenmek istemez misiniz?" diye sordu, kısık bir sesle. Kafamı kaldırıp gözlerine baktım. “Şimdi söylerseniz, belki hatırlamam.”
Güldü. “Mert,” dedi, isim uzunca havada asılı kaldı. "Ve siz?"
"Ezgi."
"Çok güzel bir isim," dedi hafifçe başını sallayarak. “Ama bu gece burada pek çok şeyden daha dikkat çekici olan isminiz değil.”
Bakışlarını üzerimde gezdirdi. Tam olarak nereye baktığını bilmiyordum ama bu bakışların beni incelediği kesindi. Yine de gözlerim, istemsizce, salonun kenarına kaydı. Savaş...
Orada, oturduğumuz masada, sırtını sandalyeye yaslamış, viski bardağını parmaklarının arasında çeviriyordu. Dudakları sıkıca kapanmış, çenesinin kenarındaki kaslar belirginleşmişti. Kaşlarının arasındaki o ince çizgi, yüzüne sert bir ifade katıyordu. Beni izliyordu. Her hareketimi, her adımımı, her bakışımı...
Ona doğrudan bakmamama rağmen, bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Göğsümde ince bir baskı vardı. Nefesim hızlanmamıştı, ama içimde bir şey kıpırdandı.
"Ezgi?" Mert’in sesi beni tekrardan dansa döndürdü. Bir adım geriledim, sonra tekrar ileri geldim. O, güçlü ama nazik bir şekilde yönlendiriyordu.
"Burada gerçekten iş mi arıyorsunuz, yoksa bu sadece bir oyun mu?" diye sordu merakla. “Sizce?” diye karşılık verdim.
"Bence siz, buraya gerçekten ait olup olmadığınızı bilmiyorsunuz." İçimde bir yerlerde bir şey titreşti. Ama bunu belli etmemeye çalışarak başımı hafifçe yana eğdim. Kendimi bu dansa bile ait hissetmiyordum. "Peki ya siz? Buraya ait misiniz?"
Bir kahkaha attı. “Ben buraya değil, işime aidim. Finans, yatırım, büyük rakamlar. Katar, Dubai, Singapur... Neresi olduğu fark etmez. Para, nerede büyüyorsa, ben oradayım.”
Bunu söylerken yüzündeki rahat ifade hiç değişmemişti. Ellerini, dansın ritmine uygun olarak nazikçe hareket ettirdi.
"Beni buraya davet ettiklerinde sıkıcı olacağını düşünmüştüm ama ilgimi çektin," dedi alçak bir sesle. "siz ve yanınızdaki adam... Görünüşe göre, burada insanlar size epey meraklı."
O anda bir dönüş yaptık. Kumaşım, havada hafifçe süzülerek döndü, ve ben tekrar Mert’in kollarına döndüğümde, Savaş’ı yeniden gördüm.
Bakışları daha sertti. Daha yoğun. Parmakları, viski bardağının camına sıkıca sarılmıştı. Bir şey söylemeyecek, ama orada öylece oturup her şeyi izleyecek gibiydi. Gözlerinde, içindeki gerginliği ele veren bir şey vardı. Kaşlarının arasındaki çizgi, hiç olmadığı kadar derinleşmişti.
Mert’in sesi yeniden yankılandı. “Sizce nasıl bir iş yapmalıyız, Ezgi hanım?”
Ona cevap vermeden önce, istemsizce Savaş’ın nefes alıp verişini duymak istedim. O an, bir hareket yapsa, belki yanımıza gelse... Ama hayır. Kıpırdamadı bile. Sadece oturduğu yerden bizi izlemeye devam etti. Ben de, dansın içinde kalmaya devam ettim.
"Bilmiyorum bu konularla pek ilgim yok, eşim ilgileniyor." dedim, dansın ritminde süzülmeye devam ederken.
"Demek eşiniz," dedi dudakları yukarı doğru kıvranıp hafif bir tebessüm ederken. Mert’in sözleri, aramızdaki havaya belli belirsiz bir anlam yükledi. Gözleri, bir anlığına Savaş’a takıldı, sonra tekrar bana döndü. Dansın ritminde, elimi hafifçe sıkarak beni yönlendirdi.
"Eşiniz belli ki sabırlı bir adam." dedi, sesindeki alaycı ama ölçülü bir tınıyla.
"Öyledir." dedim, yüzümde hafif bir gülümsemeyle. Ama bu gülümseme, dansın sonuna yaklaşırken bile, içimdeki huzursuzluğu bastırmaya yetmiyordu.
Müzik yavaş yavaş son notalara doğru süzülürken, salonun içindeki hareket de değişti. Diğer çiftler durmaya başlamış, bazıları yerlerine dönüyor, bazılarıysa ayaküstü sohbete dalıyordu. Mert, beni dansın son adımıyla nazikçe döndürdü ve ardından elimi bırakmadan, hafifçe başını eğerek selam verdi.
"Güzel bir dans partnerisiniz," dedi göz kırpar gibi bir bakışla. "Ama belli ki eşinizin sabrını fazla zorlamak istemiyorsunuz. O yüzden sizi ona geri bırakayım."
İçimde bir şey, Savaş’a dönüşümün hiç de sıradan olmayacağını söylüyordu. Ama yine de Mert’le beraber masaya doğru ilerledim.
Savaş, oturduğu yerden hiç kıpırdamamıştı. Bardaktaki içkisi azalmış, sürekli yenisini dolduruyordu. Parmakları bardağın kenarında sabitlenmişti. Mert, tam bir beyefendi edasıyla beni sandalyeye oturmam için yerime yönlendirdi, sonra Savaş’a dönerek hafifçe gülümsedi.
"Güzel bir eşiniz var," dedi. "Ama bunu zaten biliyorsunuzdur." Savaş, gözlerini ona çevirdi. Gergin bakışları, karşısındaki adamın yüzünde bir an duraksadı. Ardından hiçbir şey söylemeden, başını hafifçe eğip içkisinden bir yudum aldı. Ama yüzündeki sertlik kaybolmamıştı.
Mert, aldığı sessiz cevabı yeterli bulmuş gibi hafifçe güldü. "İkinizle de daha sonra. görüşmek dileğiyle, her zaman buralardayım." diyerek arkasını döndü ve kalabalığın içine karışarak uzaklaştı.
Ama o gittikten sonra bile, masanın etrafındaki atmosfer değişmemişti. Savaş tek kelime etmiyor, bakışlarını kimseye çevirmiyordu. Hatta öyle ki suratıma bile bakmamıştı.
İnsanlar, farkında olmadan bize doğru kıpırdanmaya başladı. Önce bir çift yaklaştı, ardından bir başkası… Hepsi de meraklı gözlerle, beni süzüyor, üzerime yoğunlaşan ilgiyi fark eder gibi oluyordu. Sorular, sohbetler iç içe geçmeye başlamıştı.
"Ne işle uğraşıyorsunuz?"
Savaş, tüm bu ilgi karşısında bir şey demedi. Ama ben, onun sabrının ne kadar ince bir ipliğe bağlı olduğunu hissedebiliyordum. Yine de, amacımıza ulaştığımızın farkındaydım. İlgi çekmek, dikkatleri üzerimize toplamak… İşte tam olarak bunu istiyorduk, değil mi?
"Bu konuları eşimle konuşun lütfen." diyerek cevap verdim nazikçe. Gözlerimle Savaş'ı işaret ettim. Ama ne kadar içten görünmeye çalışsam da, Savaş’ın yanımda donuk bir sessizlik içinde oturması, üzerimde garip bir baskı oluşturuyordu.
Sonunda insanlar yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığında, Savaş, içkisini masaya koyarak bana döndü. Gözleri hala sertti. Ve bir silah gibi, gözlerindeki alevlerini gözlerime ateş ediyordu. "Bu şekilde dikkat çek demedim."
Sesi alçaktı ama içinde bastırılmış bir gerilim vardı. Dudaklarını birbirine bastırarak konuşuyor, hızlıca nefes alıp veriyordu. Göğüsü indi, kalktı. Yakın mesafede oturduğumuz için fısıltısını yalnızca ben duyabiliyordum.
Kaşlarımı hafifçe kaldırarak ona döndüm. “Nasıl dikkat çekmem gerektiğini söylememiştin.”
"O adamla dans etmen gerekmiyordu." Boynundaki damarlar daha da belirginleşmiş bir şekilde göze çarpıyordu. Yüzüme doğru biraz daha yaklaştı.
"Ama sonuçta işe yaradı, değil mi?" dedim, dudaklarımın kenarında belirsiz bir gülümsemeyle.
Gerginliği bir virüs gibi üzerime yapıştı. Gözleri, sanki içimdekileri görmek ister gibi üzerimde gezindi. Ama bir şey göremedi. Aramızdaki gerilim, görünmez bir ip gibi sıkı sıkıya gerildi.
Sonunda, başını hafifçe yana çevirip soluk aldı. Sakinleşmeye çalışıyordu. "Bir daha dikkat çekerken nasıl yapacağını bil." Daha sakin görünüyor ama aynı gerilimi hala taşıyordu.
Ne yapacağımı bilemez bir şekilde öylece dinledim. Tüm bu gerilime rağmen gözlerimi ondan ayırmadım. Belki de haklıydı, belki de kıskanmıştı bilmiyordum. Ama bir şeyleri yine yanlış yapmış olduğumu fark ederek yerime iyice sindim.
Savaş'ın sesi kulaklarımdan silinmiyordu. Kalbim de onunla aynı ritimde atıyor, gerilmiş, hızlanmış, sonra yavaşlamaya çalışmış ama tam anlamıyla sakinleşememişti. Kafamın içinde onun kelimeleri yankılanırken, gözlerim elimde olmadan salonda gezindi.
Ortamdaki loş ışık, oturduğumuz köşeyi gölgelerle örüyordu. Yakındaki masalardan yükselen kadeh sesleri, insanların fısıldaşmaları ve hafifçe yankılanan piyano sesi havaya yayılmıştı. Sahnede bir kadın, tiz ama duygulu bir sesle eski bir Arapça şarkı söylüyordu. Şarkının notaları, ağır ve içli bir melodiyle kulaklarımıza doluyordu. Altın rengi avizeler, tavanda ışıl ışıl parlıyor; salondaki gösterişli dekor, pahalı mobilyalar ve işlemeli duvarlar göz kamaştırıyordu. Ama içimdeki her şey o kadar da şatafatlı değildi.
Savaş’ın yanımda olması bile üzerimde bir ürperti yaratıyordu. Gerilim hala içimdeydi. Tam olarak ne düşündüğünü anlayamasam da gözlerindeki o karanlık bakış bana her şeyi anlatıyordu. Kıskançlık mıydı? Yoksa sadece hata yapmamdan mı rahatsız olmuştu? Hala ne olduğunu algılayamıyordum.
Bunu çözmeye çalışırken, salona yeni birinin girdiğini fark ettim. Savaş’ın aniden gerildiğini, duruşunun sertleştiğini hissettim. Göğsü bir kez daha hızla inip kalktı. O da fark etmişti.
Gözlerimi kapıya yönelttiğimde, sol kaşının üzerinde bir yara izi olan adamın salona süzülmüş olduğunu gördüm. Koyu renk takım elbisesinin içinde fazlasıyla kendinden emin görünüyordu. Yüzü ifadesizdi ama gözleri salondaki kalabalığın içinde birilerini arıyormuş gibi geziniyordu.
Nefesimi tutarak Savaş’a baktım. Adamın da gözleri bizi buldu. Yüzündeki ifadesiz tavır bir anda yer değiştirerek yerini endişeye bürümüş gibi duruyordu. Bizi görür görmez hareketleri hızlandı. Ayakları kapıya doğru yavaş ama temkinli adımlarla ilerledi. Panik halindeydi.
Savaş benden çok daha hızlı hareket etti. Hiç vakit kaybetmeden cebinden telefonunu çıkarıp, hızla bir numara çevirdi. O an yüzüne düşen gölge, onu olduğundan daha tehlikeli ve ciddi gösteriyordu. "Serkan, kapıya doğru ilerle. Adam burada."
Sesi keskin ve netti. Gözlerini, adamdan ayırmadan konuşuyordu. Elini masaya koyduğunda, parmaklarının biraz titrediğini fark ettim ama bu, korkudan çok adrenalinin bir yansımasıydı.
Genç adam, bir an duraksayıp omzumun üzerinden sahneye doğru baktı. Savaş yerinden kalktı, gözlerini hiç kırpmadan bana döndü. "Burada kal."
Ne demek burada kal? Burada tek başıma ne yapacaktım. Ya tek başına gelmemişse? Tehdit altında hissediyordum. Kalamazdım. En azından Savaş'ın yanında kalmak ne olursa olsun daha mantıklıydı.
Yerimden hızla kalkarak peşine takıldım. Henüz neler olacağını bilmiyordum ama içimde, o adamın burada oluşunun pek hayırlı bir anlama gelmediğine dair yoğun bir his vardı.
Savaş, adamı gözden kaçırmadan çıkış kapısına doğru ilerledi. Gözleri her an tetikteydi, merdivenden çıkan adımları kararlı ve gergindi. Telefonu hala elindeydi ve sesi soğuk bir kesinlikle yankılandı: "Serkan, çıkışı tut. Sakın gözden kaçırma."
O an içimde bir ürperti yükseldi. Adamın gerçekten de buraya tesadüfen gelmediğini hissettim. Bu bir rastlantı olamazdı. Savaş da bunun gayet farkındaydı.
Adamın adımları hızlandı. Paniği daha da artmış görünüyordu. Kalabalığın arasından geçerken etrafına bakınıyor, bir kaçış yolu arıyordu. Ancak artık çok geçti. Topuklu ayakkabılarımın sesi bir vahşetin uyarısı gibi yere vurdukça vuruyordu. Savaş, gözlerini bir an bile ayırmadan onu izliyor ve içgüdülerim, onun ne yapacağını saniyeler öncesinden kestirdiğini söylüyordu.
Genç adam tam çıkış kapısına ulaşmak üzereyken, Serkan bir gölge gibi beliriverdi. Aniden önünü keserek sert bir hareketle adamın omzuna bastırdı, onu olduğu yerde durmaya zorladı. Adamın gözleri büyüdü, bir şeyler söylemeye yeltendi ama Savaş, çoktan birkaç adımda yanlarına varmıştı. Sesi buz gibi bir soğukkanlılıkla çıkarken, gözlerini adamınkilere kilitledi:
“Bu kadar aceleyle nereye gidiyorsun?”
Genç adamın dudakları titredi ama konuşmadı. Lobide birkaç kişi olup biteni fark etmeye başlamış, meraklı bakışlarını üzerimize dikmişti. Bu kadar insanın içinde ortalığı karıştırmak istemiyorduk, en azından şimdilik.
Savaş başını Serkan'a çevirerek kısa ama kesin bir emir verdi: “Bizim odaya çıkaracağız bunu.”
Serkan başını sallayıp adamın koluna sıkıca yapıştı. Adam kaçmaya yeltenmedi ama gözleri sağa sola kayıyor, zihninde bir çıkış yolu arıyormuş gibi görünüyordu. Savaş, onun bu halini fark etmiş olacak ki hafifçe öne eğildi, sesi yalnızca ona duyulacak kadar kısıldı:
“Sakın aptalca bir şey yapayım deme. Bugün pek sabırlı bir günümde değilim.”
Genç Adam kasıldı. Açıkça gergindi ama çaresizce başını öne eğmekten başka bir şey yapmadı. Savaş, Serkan’a kısa bir bakış attı ve asansöre doğru ilerledik. Herkesin gözü üzerimizdeydi ama kimse de gelip tek kelime etmiyordu.
Bulunduğumuz odanın katına çıkarken Savaş’ın yüzündeki keskin hatları incelemekten kendimi alamadım. Çenesini sıkmış, parmakları yumruğa dönüşecek kadar gergin duruyordu. Bakışları bir cellatmış gibi yanımızda duran solgun benizli adamın üzerindeydi. Nefesindeki ritim bile sertleşmişti. Onun bu halini görünce, içimde belirsiz bir huzursuzluk kıpırdandı.
Odaya vardığımızda, Serkan adamı içeri soktu ve kapıyı kapatmadan Savaş’a döndü. “Ben kapıda bekleyeyim mi?”
Savaş, kısa bir an düşündü. Sonra başını salladı. “Evet. Kimse içeri girmesin.”
Serkan kapıyı kapattığında, odada sadece üçümüz kalmıştık. Adamı pencerenin önündeki koltuğa oturmaya zorladık. O, hala ne yapması gerektiğini bilmiyor gibiydi. Ellerini dizlerinin üstüne koymuş, başını hafifçe öne eğmişti.
Savaş, ceketini çıkarıp sandalyeye attı. Kol düğmelerini açarken kaşlarını çatmış, düşünceli bir ifadeye bürünmüştü. Birkaç saniye odanın içinde ağır bir sessizlik hakim oldu. Ben bile ne diyeceğimi bilemeden ayakta dikiliyordum.
Sonunda, Savaş başını bana çevirdi. Gözleri karanlık ve derindi. “Biliyor musun Ezgi, bazı insanlar tehlikeyi her zaman anlar. Ama bazıları…” Gözlerini tekrar adama çevirdi, sesi alaycı bir soğuklukla devam etti, “onun gibi olanlar, ancak yüz yüze geldiklerinde anlarlar.”
Adam başını kaldırdı, bakışları korkuyla Savaş’ınkine kilitlendi. Savaş’ın gözlerindeki ifadeyi okurken içimde tuhaf bir his belirdi. Her zamankinden daha tehlikeli görünüyordu. Ama bu sadece öfke değildi. Daha derinde bir şey vardı.
Bir adım attım, ona biraz daha yaklaştım.
“Savaş,” dedim, sesim temkinliydi, “Bu adam kim?”
Savaş, bir an için gözlerini kısmış gibi yaptı. Sonra bana döndü, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama bu bir gülümseme değildi.
“Eşim seni merak etmiş,” dedi, gözleri bendeydi ama sözleri bana değildi. "Bize kendini tanıtmak ister misin? Döviz bürosu ile olan alakanı falan?"
Bakışlarımı koltukta oturan adama çevirdim. Tırnaklarıyla oynuyor yüzümüze bakmıyordu. Yavaş ama temkinli adımlarla önüne geçtim. Korkuyordum ama o da korkuyor gibi görünüyordu. "Senin adın ne?" dedim, doğrudan ona yönelerek.
Tereddüt ederek cevap verdi. "Gürkan." rahatlamış bir şekilde nefes verdim. Hiç değilse adını öğrenmiştik. Bizim gibi Türk. Ve böylece listemde bilinmeyenlerin üzerine bir çizgi daha çektim. Sakin bir şekilde karşısındaki koltuğa geçip oturdum. Savaş hala ayakta bizi izliyordu.
Gürkan"la aramızdaki sehpanın soğuk metal yüzeyindeki yansımalarımıza baktım. Bu adam kimdi gerçekten?
"Seni hiç oyalamadan direkt soracağım Gürkan. Gökçe'nin çantasını neden çaldın? Döviz bürosu ile bağlantın ne?" sesimin oldukça kendimi ifade edebilen bir tonda olmasına özen gösteriyordum. Onu korkutmazsak eğer, bize bir şeyleri söyleyeceğini düşündüm. Çünkü fazlasıyla gergindi. Ama cevap vermedi.
Göz teması kurmaya çalıştım ama ısrarla yüzüme bakmıyordu. Sadece adını söylemişti. Tekrardan sakin ama etkili bir sesle konuştum: "Gürkan cevap verecek misin?" bakışlarımı Savaş'a çevirdiğimde suratında alaycı bir gülümseme yerleşmiş olduğunu gördüm. Bana mı gülüyordu bu?
Evet bana gülüyordu. Hatta gülerken sesi çıkmasın diye arkasını döndü. Omuzları biraz düştü. Ardından tekrar döndüğünde eski haline gelmişti. Ama yine de bakışlarındaki muziplik duruyordu.
"Gürkan lütfen cevap ver." dedim, bakışlarımı delici bir cisim gibi Savaş'ın gözlerine saplarken. Ama Gürkan yine cevap vermedi.
Savaş kendinden emin adımlarla yanıma gelip oturdu. Hareketlerinde en ufak bir tereddüt yoktu. Sırtını hafifçe koltuğa yasladı, ardından eli arka cebine uzandı.
Ani bir hareketle, siyah metal gövdeli tabancayı çıkardı. Silah hafifçe parladı ve o an odadaki hava keskin bir şekilde değişti. Bütün sesler boğuklaştı, zaman ağırlaştı sanki. Göğsümün tam ortasına bir baskı oturdu. Bunu beklemiyordum.
Savaş’ın silah taşıdığını bilmiyordum. Şaşkınlıkla gözlerimi açıp ona baktım ama o, sanki bunu her gün yapıyormuş gibi sakindi. Parmağını tetik korkuluğunun hemen dışında tutarak silahı göğüs hizasında kavradı.
Gürkan’ın gözleri büyüdü. O da silahın varlığından habersizdi belli ki. Savaş, hiçbir uyarıda bulunmadan baş parmağını yukarı kaydırdı ve sert bir hareketle tabancanın sürgüsünü geriye çekti.
Metalin metale sürtünme sesi odada yankılandı. Sürgü geriye gidip yerine oturduğunda, namlunun içinde bir mermi olduğunu açıkça görebiliyordum. Artık silah ateş etmeye hazırdı. O küçük mekanik hareket, ortamın gerginliğini kat, kat artırmıştı.
Savaş hiç acele etmeden, silahın namlusunu Gürkan’ın alnına dayadı. Serikanlıydı, sanki bir barda kahvesini yudumlayarak konuşuyormuş gibi rahattı ama gözlerinde fırtınalar kopuyordu.
“Beni tanıyorsan, seni şu an, burada, vurmaktan gram çekinmeyeceğimi bilirsin.”
Sesi odada yankılandı. O kadar tehditkardı ki, tetiği çekmesine gerek bile yoktu. Gürkan, alnındaki soğuk metalin varlığını hissediyor, ter damlalarının şakaklarından aşağı süzüldüğünü umursamıyordu bile.
Savaş’ın parmakları silahın kabzasını sıkıca kavramıştı. İşaret parmağı tetik korkuluğunun hemen dışındaydı, en ufak bir hamlede, en küçük bir titreşimde, o parmak içeri kayabilirdi. Ve o zaman ne olacağını tahmin etmek zor değildi.
Nefesimi tuttum. Odanın içindeki hava ağırlaştı, zaman yavaşladı. Gürkan’ın dudakları aralandı ama hiçbir kelime çıkmadı. Savaş, ifadesiz yüzüyle ona bakarken, gözlerinde ne bir öfke ne de bir acele vardı. Sadece keskin, ölümcül bir ciddiyet vardı.
Ve o an anladım. Savaş, gerçekten de dediğini yapabilecek biriydi. "Savaş," diyerek fısıldadım. Sesimin titremesine engel olmaya çalışsam da bunu ne kadar başardım bilmiyordum.
Gözlerini bana çevirmedi ama susmamı ister bir şekilde kolunu önüme getirdi. "Ben Gökçe dediğiniz kızın çantasını çalmayacaktım." dedi, Gürkan. Sonunda bir şeyler söyleyebilmişti. Ama bu kadar güç savaşlarına gerek var mıydı bilmiyordum.
"İşte böyle, bak nasıl da iyi anlaştın arkadaşımla." Savaş'ın sesi keyifle dolu bir iç çekiş gibiydi. "Anlat dinliyorum."
"Hedefim bu kızdı." gözleriyle beni işaret etti. Neler oluyordu? "Bana onun fotoğrafını gösterdiler, paniğe kapıldım. Dışarı çıkan o zannediyordum ama başka bir kız çıkmış oldu. Her şey çok karıştı o an." cümlesinin sonlarına doğru ağlamaklı olan ses tonunu düzeltmeye çalıştı. Bakışlarını da sürekli kaçırıyordu.
"Kim senden böyle bir şey istedi? Konuş." Savaş'ın sesi kendine has bir şekilde yine çok güçlü çıkmıştı. Ama Gürkan cevap vermedi. Sessizliği bir türlü bozmak istemiyordu. Sanki söylediği her harf onun için cehennem azabı olacak gibi davranıyordu.
Savaş, Gürkan’ın alnına dayadığı silahı bir milim bile oynatmadan gözlerini kısıp adama baktı. O gözler karanlık, derin, dipsiz bir uçurum gibiydi. Öfkesi kontrol altındaydı ama hissediliyordu; tıpkı fırtına öncesi sessizliğin içinde duyulan gök gürültüsü gibi.
Gürkan yutkundu. Adamın irkilmesi, silahın soğuk metaline daha çok bastırmasına sebep oldu. Bir anlık bir titreme geçti bedeninden, ama Savaş kıpırdamadı. Ölümün nefesi, oda içinde sessizce dolaşıyordu. "Üç saniye içinde cevap vermezsen, ahiret cevapları vermek zorunda kalırsın."
"Kim olduğunu bilmiyorum." dedi, sesi tedirginlikle dolu dehşet arasında sıkışıp kalmıştı. Sanki bir an önce söyleyim de kurtulayım der gibi Savaş'ın gözlerinin içine baktı. O karanlığı, o da görüyor muydu?
"Yusuf El-Bari'ye çalıştığını biliyorum sadece. Adı Hakan. Yusuf El-Bari ona emirler verir, Hakan da o emirleri bana yaptırır. Başka bir şey bilmiyorum, yemin ederim."
Savaş alaycı bir ifadeyle güldü. "Başka bir şey bilmiyorsun öyle mi?" dedi. Gözleri kısılmış ama aynı tehdit dolu ışığını yaymaya devam ediyordu. "Davette ne işin vardı o zaman pezevenk! " Adam yutkundu ama Savaş'ın bakışlarındaki öfke onu daha da sindirdi.
Gürkan’ın nefesi düzensizleşti. Kaçacak hiçbir yeri yoktu. Silahın ucundaki kişi olmak, insanın ruhunu iliklerine kadar kemiren bir çaresizlikti. "Hakan Bey söylediği için geldim... Bu kıza dair benden bir şeyler istiyor..." doğru cevap vermeye başladığını hissetmiştim. Çünkü artık gözlerini kaçırmak yerine doğruca gözlerimize odaklanabiliyordu. Önce bana, sonra Savaş'a baktı. "Ne istiyorlar, ne arıyorlar bilmiyorum. Belki bir telefon, belki bir cüzdan... Ben de bilmiyorum." dedi.
Kalbim hızla çarptı. Hakan denilen adam benden ne istiyordu? Ve neden peşime adam takıyordu? Bunu düşünmek bile midemi bulandırdı. Ama Savaş’ın öfkesi bambaşkaydı. Bunu görebiliyordum. O, sakinlik maskesinin ardında fokurdayan bir yanardağ gibiydi. Gürkan’ın cevabını duyar duymaz, silahı biraz daha bastırdı, alnında beyazlaşan bir iz oluştu. Adam geriye çekilmek istedi ama kaçacak yeri yoktu.
"İzlemeyi yeterli bulmadın mı?" Savaş alaycı bir kahkaha attı ama gözlerinde kahkahadan eser yoktu. "Yetmedi mi? Ezgi’ye ulaşmak için bir de çantasına mı göz diktin?"
Gürkan başını hızla iki yana salladı. "Hayır! Hayır, ben çantayı almak istemedim. Bu yanlış anlaşıldı. Asıl hedef Ezgi’ydi ama ben onun dışarı çıktığını sanıyordum. Beni buna zorladılar!"
Savaş’ın kaşları çatıldı. Parmağı tetik korkuluğunun hemen dışındaydı, en ufak bir hareketle... "Hakan ne istiyor?" diye sordu. "Ezgi’den ne istiyor?"
Gürkan’ın yüzü bembeyaz kesildi. Odanın içindeki hava daha da ağırlaştı. Kendi nefes alışverişimi duyuyordum artık. Gürkan'ın yanaklarından süzülen ter damlaları, bir mahkumun idam sehpasına adım atarken yaşadığı korkunun dışa vurumuydu.
"Bilmiyorum..." dedi, sesi kırılgan bir cam gibi titriyordu. "Gerçekten bilmiyorum. Bana sadece sizi izlememi ve gerekirse müdahale etmemi söyledi. Eğer bir şeyler fark edersen, bana haber ver dedi. Ama nedenini açıklamadı!"
Savaş gözlerini devirdi. Adamın yalan mı söylediğini, yoksa gerçekten bu kadar az mı şey bildiğini tartıyordu. Gürkan’ın nefesini tutmasını bekledi, sonra yavaşça geri çekildi. Ama bu sadece bir anlıktı. Savaş doğrulup, karanlık bir tonla sordu: "Peki, döviz bürosu?"
Gürkan irkildi. Sanki bunu nereden öğrendiğimize dair soru işaretleriyle dolup taşıyordu. Silah namlusunun alnından uzaklaşması, ölüm korkusunu ortadan kaldırmamıştı. Hatta belki de daha da büyütmüştü. Çünkü Savaş, tetiği çekmeden bile adamı en büyük korkularıyla yüzleştirebilecek biriydi. "Ben... bilmiyorum..." Gürkan’ın sesi kısık bir fısıltıya dönüştü.
Savaş sabırsız bir şekilde başını yana eğdi. "Yanlış cevap." Tekrar Gürkan’ın üzerine yürüdü. "Bu kadar çok şey bilen bir adamın, döviz bürosundaki işlerden haberinin olmaması mümkün mü?"
Gürkan'ın bakışları panik doluydu. Gözleri bir sağa bir sola kayıyordu, sanki odada görünmez bir kaçış yolu arıyordu. Ama kaçacak hiçbir yeri yoktu.
"Sana son kez soruyorum," diye devam etti Savaş, sesi bu kez fısıltı kadar düşük ama ölümcül bir kesinlikle yankılandı. "Döviz bürosu ile ilgili neler biliyorsun?"
Gürkan ağzını açtı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Sonra gözlerini sıkıca kapattı, derin bir nefes aldı ve titreyen sesiyle konuştu: "Sadece adresini biliyorum. Yemin ederim, başka bir şey bilmiyorum."
Savaş, gözlerini adama dikti. Gürkan'ın ifadesi, yalan söylemek için fazla umutsuzdu. Bir an tereddüt etti ama sonra başını hafifçe eğerek, Gürkan’a devam etmesi için işaret etti. "Souq Waqif..." Gürkan zar zor konuştu.
Odanın içindeki hava bir anlığına tamamen durdu.
Souq Waqif, Doha’nın en eski, en canlı pazarlarından biri. Taş döşeli dar sokaklarında baharat kokuları havada dans eder. Gündüzleri turistlerin uğrak yeri olan bu çarşı, geceleri ise şehrin gölgeleriyle dolar. Labirent gibi sokakları arasında her şey bulunabilir; altın, baharat, kumaş, antika eşyalar… Ve, eğer neyi nerede arayacağını biliyorsan, kara para aklama, yasa dışı anlaşmalar ve kaçakçılık da bu taş duvarların ardında bir yerlerde saklanır. Souq Waqif, sadece bir pazar değil, aynı zamanda şehrin derin sırlarının gömüldüğü bir mezarlıktır.
Savaş gözlerini kısıp Gürkan’a baktı. "Sadece adresini biliyorsun ha?" Oysa adresi istesek biz de bulabilirdik. Gürkan başını hızla salladı.
"Eğer yalan söylüyorsan, bu sefer tetiği çekmekten çekinmem."
Silahını Gürkan’ın alnından çekip bir adım geri attı. Ama tehdit hala havada asılı kalmıştı. Souq Waqif. Döviz bürosu oradaydı. Ve belki de sadece döviz bürosu değil. Gerçek, neyse artık, onun da ipuçları oradaydı.
"Döviz bürosunun adresini biliyorsan," dedi Savaş, sesi sakin ama tehditkar bir tonda, "Yusuf El-Bari'nin de adresini biliyorsundur."
Gürkan'ın gözleri bir an için paniğe kapıldı, ancak sonra derin bir nefes alarak konuştu: "Onun ev adresini bilmiyorum," dedi, sesi titrek ama dürüsttü. "Ama her hafta sonu kumar oynamak için gittiği bir otel var."
Savaş'ın kaşları hafifçe kalktı. "Hangi otel?" Gürkan yutkundu, sonra hızlıca cevap verdi: "Marsa Malaz Kempinski"
Savaş, bu bilgiyle tatmin olmuş gibi başını salladı. Ancak Gürkan, konuşmaya devam etti: "Derdiniz ne bilmiyorum," dedi, sesi alçak ama netti, "Ama Yusuf El-Bari'nin evinde, parmak iziyle açılan bir kasa olduğunu duydum. Ne arıyorsanız, muhtemelen orada bulabilirsiniz."
Savaş'ın gözlerinde bir parıltı belirdi, sanki aradığı ipucunu nihayet bulmuş gibiydi. Silahını yavaşça indirdi ve kapıya doğru seslendi: "Serkan!"
Kapı hızla açıldı ve Serkan içeri girdi, yüzünde her zamanki soğukkanlı ifadesiyle. Savaş, Gürkan'ı işaret ederek konuştu: "Bu adamı depoya götür." Şaşkınlıkla araya girdim "Ne deposu?"
Savaş, bana dönerek sakin bir sesle cevap verdi. "Gürkan'ın biraz düşünmeye ihtiyacı var. Depo, bu tür durumlar için en uygun yer. Hem misafir ağırlamayı çok severim."
Yüzümde beliren endişe ve şaşkınlık, odadaki gerginliği daha da artırdı. Serkan, Gürkan'ı kolundan tutarak ayağa kaldırdı ve kapıya doğru yönlendirdi. Gürkan'ın yüzünde korku ve belirsizlik vardı, ancak direnmedi.
Oda, Gürkan'ın çıkışıyla sessizliğe büründü. Savaş, derin bir nefes alarak düşüncelere daldı. Mini buzdolabından bir şişe viski çıkardı ve kendisini yine aynı koltuğa attı. Alkolün etkisi mi yoksa az önce öğrendiği şeylerden dolayı mı bilmiyorum ama hem çok öfkeli hem de çok gergin duruyordu. Ayrıca içmeyi de bırakmıyordu.
Az önce yaşananlar ve davetteki durum aklıma gelince bir irkilme yaşadım. Savaş'ın gözlerine bakmamaya özen göstererek kendimi ondan en uzak olabilecek köşeye attım. Oturmak istiyordum bir yere, ama bunu yapmak konusunda emin değildim.
Uzak bir köşeye otursam ondan kaçtığımı düşünecekti. Ama onun yakınına bir yere de gitmeye çekiniyordum. Beynimde tüm günün kaosu uğultulu bir şekilde başa sarıyor sonra kaldığı yerden devam ediyordu. O sırada ben de olduğum yerde kaldım. Savaş yeni bir sigara paketi açtı.
Odaya ağır bir sessizlik çökmüştü. Yalnızca klimadan gelen hafif bir uğultu ve Savaş’ın elindeki sigaranın ucunda parlayan közün tıslayan sesi duyuluyordu.
Loş ışık, odanın gri duvarlarını olduğundan daha karanlık gösteriyor, yerdeki halının desenleri bile gölgeler içinde kayboluyordu. Savaş, pencerenin önünde duruyordu; arkasında Doha’nın ışıl ışıl parlayan silueti vardı. Gözleri kısık, kaşları çatık, parmaklarının arasında bir sigara ve masanın üzerinde hemen yarılanmış bir viski şişesi…
Onun öfkesini odadaki her şey hissediyordu sanki. Gergin omuzları, dudaklarının kenarındaki sert çizgiler ve başını hafif yana eğişi… Her hareketinde bir fırtına saklıydı. Gözleri Doha’nın gecesine dalmış gibi görünse de, gerçekte neye baktığını çok iyi biliyordum. Elindeki sigarayı dudaklarına götürdü, derin bir nefes çekip içindeki dumanı yavaşça saldı. Alkolün etkisiyle yerinde kıpırdanırken hafifçe sendeledi, ama toparlanmak için çaba sarf etti.
Sonra, bakışlarını bana çevirdi. O an içimde belirsiz bir korku uyandı. Ama kaçmadım.“Gel buraya.”
Sesi tok ve emirdi. İtiraz edemezdim. Gittim, onun yanına oturdum. Elindeki sigaradan bir nefes daha aldı. Alkolün keskin kokusuna karışan okyanus esintisi tenine sinmişti, onu bastırıyordu. Başını yavaşça bana çevirdi, gözleri karanlık ve doluydu.“Bugün ne yaptığını zannettin?” diye sordu, sesi tehlikeli bir sakinlikteydi.
Gözlerimi kaçırdım, parmaklarım kucağımda birleşti. Sessizliğim onu daha da kızdırmış olmalı ki, başını hafif yana eğdi ve elini kaldırıp saçlarımın arasına daldırdı. Parmakları yavaş ama kesin hareketlerle saçlarımda ilerlerken, tenime dokunuşu hem huzursuzluk hem de garip bir his yaratıyordu. Beni izlediğini biliyordum. O bakışları hissediyordum. Ama ona bakmadım.
Viski bardağını diğer eliyle kaldırıp bir yudum daha aldı. Camdan yansıyan ışık, elindeki bardakta kırılıyor, viskinin kehribar rengi parlıyordu. Sonra, bardağı yavaşça masaya bırakıp yüzümü avuçlarının arasına aldı. Çenemi hafifçe sıkarak başımı kendine çevirdi. Artık kaçış yoktu.
“Bugün ne yapmaya çalışıyordun?” Sesindeki otorite iliklerime kadar işledi. Hareket edemedim. Bedenim, ona karşı koymayı unutur gibiydi.
“Ne dediysen onu,” dedim, gözlerimi kaçırarak. Ama kaçış yoktu. Elindeki bardak çoktan unutulmuştu.
"Peki biri sana dokunsun dedim mi?" Parmağı çenemde, oradan dudaklarıma kaydı. Sonra yavaşça geri indi, önce boynuma, ardından omuzlarıma ve göğüsüme dokundu. Bunu yaparken ne kadar sakin ve bilinçli olduğunu fark ettim. Ellerinin gezindiği her nokta, geriye sıcak bir iz bırakıyordu. Ama en çok karnıma dokunduğunda hissettim o yanmayı. O an, istemsizce elini tuttum.
“Hayır, başkası dokunabilir demedin.” dedim, gözlerinin içine bakarak.
Gülümsedi. Ama bu sıradan bir gülümseme değildi. Bir zafer kazanmış gibi, keyif dolu bir gülüştü. Sonra tek bir hamlede beni kollarına aldı. Ayaklarım yerden kesildiğinde, kollarım boynuna sarıldı. Dengemi kaybetmekten korkuyordum ama onun sıkı tutuşunda bir güven vardı. Dengesini kaybetmemeye çalışarak kalktı.
Yavaş adımlarla yatak odasının kapısına ilerlerken konuştu.
“Benim himayem altındasın,”
Sesi özgüvenle doluydu. Başını eğip kulağıma doğru fısıldadı. Nefesi tenime değdiğinde tüylerim diken diken oldu.
“Benim karımsın,"
Kalbim hızlandı. Bunu duymak… tuhaftı. Kollarımı daha sıkı boynuna sardım, başımı göğsüne yasladım. O an, teninin sıcaklığı yanaklarımdan içime işliyordu. Yatak odasının kapısını omzuyla itti.
Gözlerimi hafifçe kaldırıp kirpiklerimin arasından ona baktım. Gözlerimin içine baktı, yüzü gölgelerin içinde daha da keskin görünüyordu.
“Benimsin Ezgi.” dedi, karanlık ve kesin bir tonda.
Yatağa uzandığımızda kolunu boynumun altına yerleştirdi, beni kendisine yasladı. Parmak uçları sırtımda gezinirken nefesim düzensizleşti. Bu his… hem garip hem de bilinmeyen bir şeydi.
“Alışacaksın,” dedi, sesi huzurlu ama sert bir mizaçtaydı. “Bana alışacaksın, sözlerime alışacaksın, kurallarına alışacaksın.”
Yutkundum. Derin bir nefes alarak, “Ya alışamazsam?” diye fısıldadım. Şu anda hissettiğim sakinliğe anlam veremiyordum. Uyku göz kapaklarıma saldırırken Savaş'ın da bedeninin gevşediğini hissettim.
Tüm gün patlayacak bomba gibi ortalarda gezen adam bir anda sakin ve güvenilir bir alan tanımıştı bana. Sanki barut ve buzu aynı anda barındırıyordu ruhunda. Hafifçe güldü. Sonra dudaklarını saçlarıma yaklaştırıp alçak bir sesle fısıldadı:
“Alışamazsan, seni alıştırırım.”
