Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 2: MEZARIN FISILTISI
Dünya ölümün pençesinde hapsolmuş çaresiz ruhuma kucak açtı. Bir ressamın elindeki palette, siyahın en karanlık tonlarına ev sahipliği yapmaya hazırdım. Rüzgar her bir ağacın yapraklarını tek tek okşarken, çetinliği o yaprakların savrulmasına sebep oluyordu.
Karanlık hiç olmadığı kadar zalim. Yıldızlar parçalanmış, ay dolunaydı. Saatler gece yarısını gösteriyordu. Keskin bir ürperti etrafımı sardı. Yere düşüp dağılan bir cam parçasını andırarak vücudumun her yerine saplandı.
Ressam fırçasını kaldırdı, kan damlıyordu. Belirli bir bölgeyi işaret edercesine kağıda bastırdı. Göğüsümün altında hissettiğim o acı, çığlıklar eşliğinde haykırıyordu. Kağıt yırtıldı. Kaderin sayfası yeniden açılıyordu.
"Ezgi," genç adamın sesi asırlarca süren bir köle medeniyetinde, özgürlüğün ilk adım sesleri gibiydi; ağır ve sarsıcı. "İyi misin biraz daha?"
Kulaklığımdaki müzik artık anlamını yitirmişti. Parmaklarım gevşedi, kulaklığı yere bıraktım. Avuç içlerim terlemişti. Soğuk, metal zemine değdiğinde bir an irkildim. Göz yaşlarım çoktan kurumuş, nefesimse düzensizleşmişti. Beni saran kolların arasından sıyrıldım, bedenim hafiçe sendeledi. Bir adım geri çekildiğimde özgürlüğün ayak sesleri bu kez içimde yankılandı. Daha sert, daha yüksek.
"Sen de kimsin?" diye sordum sesim boğuktu, sanki yutkunmakla konuşmak arasında sıkışmıştı. İlk kez yüzüne baktım.
Rüzgar, saçlarını tel tel ayırıp alnına birkaç tutam bırakırken, gözlerindeki berraklık, göğe asılı kalmış siyah bir denizin derinliğini andırıyordu.
"Başın sağ olsun." dedi, sesi göğüs kafesinin derinliklerinde titreyen bir huzursuzluğu saklamaya çalışıyordu. Dudakları aralandı, o ince çizgiler kirli sakallarının arasında kayboldu gitti. Gözleri, cehennemin bekçisi kadar karanlık ve sabit. Yüz hatları keskin, elmacık kemikleri belirgin ve dudaklarının hemen altında hafifçe titreyen bir sinir vardı. Adem elması bir an yükseldi, sonra yine yerleşti.
"Sağ ol ama," dedim sorgulayıcı bakışlarım hala yüzünün her bir santiminde durmakta ısrar ederken, " cevap alamadım. Sen kimsin?" karşımda durup, hayatımı kurtaran, kim olduğunu anlayamadığım bu adam belli belirsiz alaycı bir gülümseme takındı suratına. Lakin sonra hemen ciddileşti.
"Seni burada görmeyi beklemiyordum." Omuz silkti. İki elini cebine koydu ve hafifçe geriye yaslandı. "Böyle tanışmamız tamamen senin suçun." Sinir bozuculuğu bir değil binlerce insanın çileden çıkmasına izin verecek kadar büyük ve anlamsızdı.
Dişlerimi sıkarak, yüzündeki rahat tavırlara inat gözlerimi bir bıçak gibi ona sapladım. Neye uğradığı hakkında bir fikri yoktu. "Hayatımı kurtardın farkında mısın?"
Bu kez alayını saklama zahmetine bile girmedi. Eğildi, göz hizama indi ve doğrudan gözlerimin içine baktı. "Teşekkür et o zaman." Bu gözlerde mağrur bir karanlık ve fazlasıyla tehlikeli bir özgüven saklıydı. Ama haklı olduğu bir konu vardı o da teşekkürden daha fazlasını hak ediyor olmasıydı.
"Teşekkür ederim." dedim, gözlerimi kaçırarak. Belki de hayatta kaldığım için değil, içimde boğulduğum karanlıkta bana nefes alacak bir aralık bıraktığı için teşekkür ettim.
Rüzgar, dalları birbirine vuruyor, geçmişle bugün arasında sallanan ince bir köprü yaratıyordu. Sessizlik aramıza serildi. Sonra sesi yeniden yankılandı."Hiç lafı uzatmayacağım, direkt icaz yapacağım." dedi genç adam. Gözleri bir ton daha karanlıktı, "Neden bunu yaptın?"
Bastırarak söylediği her bir kelime hatta her bir harf daha da soğuk olarak dökülüyordu dudaklarından. Mayıs ayında Aralık soğuğu çöktü ruhuma.
"Bilmiyorum." diye fısıldadım. Gerçekten bilmiyordum. Belki de bu düşünceyi zihnimin derinliklerinde yıllardır saklıyordum. Ya da bir anlık refleks, bir patlama… Emin değildim. Ama pişmandım. Kollarımı kavuşturup bacaklarımı kendime çekerek oturdum. Soğuk demirler, pantolonumun kumaşını delip tenime ulaşıyordu.
"Seni sevenler ne olacaktı?" dedi, sesi sakin ama bir bıçak kadar keskindi. Bu ton... bu tını... kendimi yok etmek istediğim her an içimde yankılanan o sesin aynısındı. "Arkanda bıraktığın acıya değer miydi?"
"Yeter artık!" dedim, nefesim daralıyordu. Arkamdaki paslı demirlere yaslandım. "pişmanım zaten." Bu demirlerin üzerinde saklamaya çalıştığım korkunç bir gerçek yatıyordu ve bu tanımadığım adamla istemeden bir sır paylaşmıştım. Derin bir nefes aldım. "Beni tanıyor musun?"
"Tanıyorum." dedi sitemle. "Maalesef ki tanıyorum." asla saklamaya çalışmadığım bir şaşırma ifadesi ile kafamı ona doğru çevirdim. "Maalesef mi?"
Gözlerini yola dikti. Geçip giden arabaları izliyordu sanki, ama aklı çok daha uzaklardaydı. Parmakları cebinde yumruk oldu. Huzursuzluğu çaresizlik ile eş değer kayıp melodiler oluşturuyordu gözlerinde.
"İkinci kez, tanıdığım biri gözlerimin önünde gitmek üzereydi." Bunu söylerken sesi titremedi. Ama o sükunet, içindeki fırtınayı daha da belirgin hale getirdi. Yutkundum.
"İlki kimdi?" diye sordum alacağım cevaptan korkarak. Bir ölüm hikayesinin ardında yatan gerçekleri bilmek istediğim konusunda emin değildim. Her türlü şey olabilirdi ve ben tehlike sinyallerini çoktan almıştım bile.
"Annem." sesi öylesine rahattı ki, sanki sıradan bir bilgiyi paylaşıyordu. Ama gözlerindeki hayal kırıkları, asıl gerçeği fısıldıyordu. Umursamazlığının ardına sakladığı korku, ne kadar belli etmek istemese de, artık aramızdaki ikinci sır olmuştu bile.
"Benim annem de intihar etti." dedim, konuyu değiştirmeye çalışarak. Sanki yaşananları silip baştan yazabilirmişim gibi. Ama olmadı. Gözlerindeki ifade bir anda kıvılcımlar halinde üzerime yağdı "Senin annen intihar etmedi!" Kanım çekildi.
Sanki bir pandomim oynuyormuş gibi uzun süre birbirimize baktık. Bakışlarında, heyecan, şok , korku ve dehşetin yer aldığı fazlaca duygu sezinleyebiliyordum. "Beyninden neler geçiyor acaba şu an?" diye, düşünmeden edemedim. Anneme ne olduğunu nereden bilebilirdi?
"Sen nerden biliyorsun? Kimsin sen?" diye atılıp sessizliği bozdum. İçimdeki dikenler dışarı taştı. Bozmadığım takdirde bir anda üzerime atlayıp beni boğazlayabilirmiş gibi hissetmekten kendimi alamamıştım.
"Kusura bakma kendimi tanıtmadım." dedi. Yüzünü tam anlamıyla ilk kez görmüştüm sanki. Suratı mahşerin dört atlısını içinde barındıran viran bir kasaba gibiydi. Zehir, panzehir, savunma ve duvar örme. Hepsi tek bir yüzde toplanmıştı.
"Savaş Karahan. Babanın ortağı, Yakup Karahan'ın oğluyum." tanışmak için elini uzattı. Parmaklarına baktım; güçlü ve büyüktü. Ay ışığı yüzüne düşen gölgelerle birlikte, onu bir mitoloji tanrısı gibi gösterdi gözümde. Tereddütle sıktım elini. Parmakları taş gibi sertti. Elim onun avcunun içinde yok oldu.
"Aile dostu sayılırız yani." diyerek gülümsedi. Ama ben gülümseyemedim. Onun aksine bu durumdan hoşnut kalmamış bir ifade ile gözlerinin içine baktım. "Ne güzel, lakin unuttuğun bir şey var." dedim, ellerimi geri çekip bacaklarımın altına yerleştirirken. "Benim bir ailem yok."
Hafifçe iç çekti. Yüzü karanlıklaştı ve gözlerini kaçırdı. "Benim de yok." ama sesi bu gerçeği çoktan kabullenmiş bir adamınki gibiydi. Ve bu kabulleniş beni ürtküttü. Sanki bunu bir zafer gibi taşıyordu. Duvarları o kadar kalındı ki yanına yaklaşmak imkansızdı. Sınırlarına saygı duydum ve konuşmanın onun istediği şekilde ilerlemesine izin verdim.
"Ne kadar çok ortak noktamız var." diye fısıldadım. Acı bir tebessümle başını eğdi. "Ne demezsin, tabi."
Konuyu değiştirirken bile, bana değil, kendine saygısızlık ediyordu. Belki de beni değil, kendisini hor görüyordu. Ama bunu çözmek için ne enerjim vardı ne de isteğim.
Bütün bedenim istemsizce titremeye başlamıştı. Hava soğuk değildi. Rüzgarın sesinden dolayı olmalıydı ki bir noktada üşüdüğümü hissediyordum. Oysa rüzgar bir yaz yağmuru kadar ılık ve yumuşaktı. Dizlerimi karnıma kadar daha çok çekip, kollarımı sımsıkı sararak sanki kendimi saklamak ister gibi büzüldüm.
Rüzgar saçlarımı savurduğunda gözleri yine bana kilitlendi. Bakışlarındaki karanlık, kafamı başka bir yöne çevirmeme izin vermeyecek zincirlerle, beni kendisine bağladı. Ceketini çıkarıp omuzlarıma örttü.
"Teşekkür ederim ama gerek yoktu, üşümüyordum." dedim hala bakışlarımı ondan çekmeden. Nefeslerimizi hissedebileceğimiz kadar yakındık. "Fark etmez." diyerek uzatmadı. Her kelimesi bir mermi gibi havada asılı kalıyordu. Çok konuşmayı seven bir yapısı yoktu anladığım kadarıyla. Yoksa benden mi çekiniyordu bilmiyordum.
Az önce kendisi hakkında bir şeyler anlatırken yaptığım şey ona geçmişini anımsattığı için konuşmuş olmalıydı. Ceketini bana verdiği için çıplak kalan kollarına baktım. Tişörtü en az gözleri kadar siyahtı. Kolları ise hep iyileşmiş yara izleri ile doluydu.
İstemsiz olarak parmağımı dirseğinin yakınlarında duran bir yara izine götürdüm. Olabildiğince derin olmalıydı. Uzun tırnaklarımla yara izinin derinliğine baktım. Tırnaklarımla aynı orandaydı.
"Bu yara nereden kalma?" diye sordum hala incelemekte olduğum geniş kollarına bakarken. "Önemli bir şey yok, ufak bir kazaydı." dedi yine aynı umursamaz tavrı ile. Tırnaklarımdan huylanmış olmalıydı ki kolunu çok az bir mesafe kendisine yaklaştırdı. Bakmamdan rahatsız olmuyordu ama konusunu açmamdan rahatsız olduğu belliydi.
"Bu yaraların hepsi mi ufak bir kazaydı?" dedim yine aynı sorgular sesle. Normalde insanları asla merak etmezdim. Bazen kendimi bile merak etmediğim günlerim oluyordu. Ama Savaş beni kendisine benim bile anlamadığım bir şekilde çekmeye başlıyordu. Hayatı ve hikayesi, içimdeki savaş isteğini de ortaya çıkardı. Sanki onu keşfedersem tüm dünyayı da keşfedebilirmişim gibi.
Ya da beni kurtardığı için kendi kendimi manipüle edip ona borçlu olduğumu düşünüyordum sadece. Bir insana olan borcunu ödemenin en iyi yolu da, ona yardım etmekten geçmiyor muydu?
Lakin yardıma ihtiyacı var gibi durmuyordu. Artık yaralarına bakmamdan rahatsız olduğunu anlamıştım. Kolunu demire doğru dönerek yan oturdu. Tüm dikkati ve gözleri üzerimdeydi. "Evet hepsi ufak bir kazaydı." sıkıldığını belli eder bir şekilde derince ofladı. "Başka merak ettiğin bir şey var mı?"
Tavırları beni o demirlerin üzerinden aldığı ilk haline hiç benzememeye başlamıştı. Olayın şokunu atlatana kadar ikimize de süre tanımış olmalıydı. Ben de zaten yavaş yavaş kendime gelmeye başlamıştım. Üzerimdeki cekete sıkıca sarıldım. "Asıl sormam gerekeni unuttum." dedim kendisini konu dışına alıp rahatlatmaya çalışırken. "Dinliyorum meraklı." sesindeki alaycı ton hiç değişmiyordu.
"Buraya neden geldin?" dedim, duyabileceğim bir seviyede yutkunarak cevap verdi. "Cenaze için geliyordum." alaycılığından eser kalmamıştı. Simsiyah gözleri karanlığın farklı bir tonunda çalıyordu. "Annemi tanıyor muydun ?"
"Hayır, tanımıyordum." ne kadar tanımadığını söylese de, benden daha çok üzülmüş gibi, sesi bir melodramı andırıyordu.
"O zaman neden geldin?" dedim yine baştaki sorumun tekrarına düşerek. Cenazeye katılan o kadar insan içinde Savaş'ın da olması ekstra farklı bir durum değildi neticede. Ama yine de onu ve sebeplerini merak ediyordum.
"Sana başta da söyledim," dedi mekanik bir sesle. "Benim annem gerçekten intihar etti. Ama senin annen etmedi." Huzursuz bir şekilde sallanmaya başladım. Bacaklarımı karnıma olabildiğince çekip Savaş'ı dinlemeye devam ettim.
“Hiçbir kadının böyle bir iftiraya kurban gitmesine izin vermem,” dedi, sesi tehditkar bir yankıya dönüştü. Çenesini hafifçe kaldırıp karanlığa meydan okuyan bakışlarını bir noktaya sabitledi. Dudaklarının arasından çıkan cümle, tıpkı bir yılanın zehrini akıtırken çıkardığı o uğursuz tıslamayla son buldu. “Konu Alparslan ağabeyin değer verdiği biriyse, özellikle…” Parmakları, yumruk haline gelip kaskatı kesilmişti. “Bu işin peşini bırakmayacağım!”
O an fark ettim; karşımdaki adamın kendine olan güveni, savunduğu her kadının hakkı için verdiği savaş, annesinden miras kalmış gibiydi. O kadın, oğluna kendi vicdanını, kendi başkaldırısını miras bırakmıştı sanki.
Ve ben, kendi karanlığıma o kadar hapsolmuşken, hiç tanımadığım bu başka karanlığın içimi nasıl aydınlatabileceğini hiç düşünmemiştim. Bir fırtına gibi gelen Savaş, içimde küllenmiş bütün ümitleri yerle bir ederek yeniden filizlendirmişti.
Ona minnet dolu, bulanık gözlerle baktım. Gözyaşlarımın parıltısı, gözlerimdeki umudun sessiz çığlığı gibiydi. Birkaç damla süzülmeden, Savaş’ın parmak uçları usulca gözlerime dokundu. Parmaklarının sertliğine rağmen hareketleri neredeyse bir tüy kadar hafifti. O soğuk dokunuş, içimdeki yangını bastıracak kadar etkiliydi. Saçlarımı yüzümden çekip, omzumun arkasına nazikçe bıraktığında, ellerinin titremesine engel olamıyordu.
“Bu bir son değil.” dedi, sesi camdan keskin, kayadan sertti. Sözleri havada asılı kalmış bir kılıç gibi tepemde duruyordu. “Annen, içimizdeki o hainleri bulmam ve hesaplarını sormam için bana bir kapı araladı.” dediğinde, gözlerindeki karanlığın ardında bir savaş alanı gördüm. Kafasının içinde, hiç tanımadığım gölgeler dolaşıyordu. Parmaklarını yavaşça sıkarken, damarları belirginleşti, bileklerindeki damarlar öfkesinin haritası gibi gözler önüne serildi.
“Hepsinin tek tek canını alacağım.” dediği an, sesi havayı kesip geçen bir bıçağın tıslamasıydı. Bir katilin ellerine bulaşan ilk kan damlası kadar soğuk ve ürkütücüydü. Aynı anda, masum bir bebeğin dünyaya atılan ilk çığlığı kadar da saf ve gerçekti.
Savaş Karahan, karşımdaki adam değil; bozulmuş bir düzenin ilk kurşunuydu. Helak olmuş bir halkın feryadı, yok edilmiş bir medeniyetin küllerinden doğan nüvesiydi. Ve ben, ilk kez o karanlığın içinde gözlerimi gerçekten açmıştım.
"Peki," dedim kararlılığı karşısında gözü dönmüş olan Savaş'ın gözlerinin içine bakarak. "Annemin intihar etmediğine nasıl bu kadar eminsin?" bakışları bir girdap misali bakmakta olan insanı içine çekiyordu. Ben de o karanlığın içinde kaybolan bir toz tanesi kadar küçüldükçe küçülüyordum.
"Şu an elimizde bir kanıt yok." dedi, az önce yarattığı o gergin atmosferin içinden sıyrılmaya çalışarak. Sesindeki sertlik yerini sabırlı bir açıklamaya bırakmıştı. "Fakat eminim ki, bu insanlar kanıt bırakmayacak kadar zeki değiller."
Konuşmasını bir süreliğine yarıda kesip derin bir nefes aldı. Sanki o nefesi ciğerlerine değil de, ruhuna çekiyordu. Dünya ile ilk kez tanışıyormuş gibi, o an aldığı nefese minnet duyuyormuş gibi, gözlerini hafifçe kısıp gökyüzüne baktı.
“Uzun zamandır şirketler aracılığıyla mücadele ettiğimiz insanlar var, herkes bunun farkında.” dedi gözlerini gökyüzünden çekmeden. “Tehditleri, şantajları ve annenin o dekontları… Evet, bunlar bir şeyleri işaret ediyor. Ama bu dekontlar tek başına kanıt sayılmaz.”
Huysuzca burnumu çekip homurdandım. Rahatsızdım. Bu kadar bilgi ve belirsizlik arasında sıkışıp kalmıştım. “Yani buradan bir şey çıkmaz mı diyorsun?” diye çıkıştım. Cevabı gecikmedi. Ellerimi avuçlarının içine aldı; ellerinin soğuğu, yüzünde beliren sıcak gülümseme ile tezat oluşturuyordu. Ama o gülümseme, içi görünmeyen kalın bir perdenin arkasından sızan cılız bir ışık gibiydi.
"Hayır." dedi, parmaklarımı hafifçe sıkarak.
"Sadece sen yasını tut. Kanıtları bulana kadar gerisini bize bırak diyorum.” Sesi yumuşaktı, ama altında taşıdığı acı son derece keskindi. "Benim yas tutma gibi bir imkanım hiç olmadı.” diye eklediğinde, gözlerinde sakladığı eski bir yaranın üstü açılmış gibiydi.
Hareketlerinde, nefesinde bile hissettiğim o kırgınlık kulaklarımdan, gözlerimden ve vücudumun her bir santiminden içeri girip ruhuma erişmişti. Yas tutamamak ne demek iyi bilirdim.
"Çünkü," dedim Savaş'ın sözlerini tamamlar bir şekilde, içimden kopan o cümleyi bir çırpıda sarf ederek: " tutulmamış her yas, kapatılmamış bir hesap defteri gibi, zehrini tüm hayatına enjekte eder."
Göz göze geldiğimizde ikimizin de içindeki yaraların aynı yerden açıldığını ve aynı acıyı taşıdığımızı anladım. Ve Savaş da bunu fark etti. Belli ki bu fark ediş, onun için fazlaydı. Nefeslerimizi bile duyduğumuz alanın arası nerdeyse sesimizi bile duyamayacak hale gelmişti.
Birbirimizi tanıyalı daha çok kısa zaman olmuştu, ama kaçtığı şeyi biliyordum. Benden değil, gördüğü yansımasından kaçıyordu.
Bir süre kıpırdamadan, sessizliğe teslim oldu. Ne konuştu, ne de yüzüme baktı. Savaş Karahan, kendi inine çekilmişti. Karanlık onun eviyken, onu korkutmaya yeter miydi? İnsan kendi evinden, kendi zihninden kaçar mıydı?
Rüzgar şiddetlenmiş, yağmur tek tek atmaya başlamıştı. Hava hala ılıktı. Üzerime değen yağmur taneleri yeniden doğuyormuşum, arınıyormuşum gibi ruhumu ve göz yaşlarımı temizliyordu.
Koca bir bulut tutuyordum avuçlarımın arasında. Ben sıktıkça yağmurun hızlandığını hissetiğim bir bulut. Saçlarım kabarıklığını bırakıp yağmura teslim oluyordu. İnce bir şekilde omuzlarımdan belime kadar düştü.
Savaş ayağa kalktı ve az önce olanlar hiç olmamışçasına kalkmam için elini uzattı. "Yağmur gittikçe hızlanıyor, hadi gidelim." Güçlü ellerini tutup ayağa kalktığımda ceketini vermek için omzuma yöneldim ama hiç bir şey demeden sadece bileğimi tutarak yürümeye devam etti. Ceketi istemiyordu. "Arabam hemen şurada gel."
Başımı kaldırdım. Yağmurun bulanık perdesinin ardından siyah camlı bir jeep’in siluetini seçtim. Karşı kaldırımda, farlarını kapalı tutarak bekliyordu. Onunla aynı hızda yürümeye çalışırken, o yağmurun tenine değmesini istemiyormuş gibi hızlandı. Adımlarımız kaldırımlarda yankılanırken, ben kasıtlı olarak yavaşlıyordum. Çünkü ıslanmaktan kaçmıyordum.
Arabanın yanına geldiğimizde bileğimi bıraktı ve etrafını kontrol ederek araca bindi. "Ben gelmek istemiyorum." dedim net bir sesle. Olduğum yerde duruyor, hareket etmiyordum. Savaş camı açtı, farları açarak tüm ışığını üzerime çevirdi. Bedenim ıslak kıyafetlerimle aydınlık içinde kaldı.
"Ne demek gelmiyorum?" Olduğum yerde durmaya devam ettim. "Biraz yürümek ve ıslanmak istiyorum. Sen git."
Ne olduğunu anlayamadığı mimikleri, kirpiklerime değen yağmur tanelerine rağmen seçilebilecek kıvamdaydı. Döndüm ve yürümeye başladım. Uzun zamandır kendimi bu kadar özgür hissetmemiştim. Arkamdan hala bakıyor mu bilmiyordum.
O yoğun toprak kokusunu içime çekebildiğim kadar çektim. Yaşamayı seviyordum. Yıllardır gecenin bu saatinde dışarı çıkmamıştım ve en son ne zaman ıslandım hatırlamıyordum bile. Kafesten kaçmış bir kuş gibi özgürdüm.
Önümü aydınlatan loş ışıklara baktığım zaman Savaş'ın arkamdan gelmekte olduğunu anlamıştım. Ama dönüp bakmak istemiyordum. Şu an sadece yolumu aydınlatması yeterliydi.
"Hasta mısın kızım sen?" diye laf attı pencereden. Hala arkamdaydı. Arkama dönme zahmetine bile girmeden bağırdım. "Hastayım," ayakkabılarımı özellikle su birikintilerinin içine daldırıyordum. "Mazoşistim."
"Hastasın evet." dedi kabul eder bir şekilde. Ardından hiç tepki göstermeden camı kapattı. Özellikle yavaş yürümeme rağmen hala çok yavaş bir hızla hemen arkamdan arabasıyla beni takip ediyordu.
Her yerim sırılsıklam olmuş haldeydi. Yüzümün yerde biriken su damlalarındaki yansımasına baktım. Çok net değildi sadece ışıklardan dolayı olan, kırık bir parlama görünüyordu. Zihnimin içindeki anılarım geldi gözlerimin önüne. Çok eğlenceli şeyler değillerdi. Arkadaşları ile seksek oynayan bir kız çocuğuydu.
Ayağı takılıp düştüğünde başını sert bir şekilde yere vurmuştu. Beton ve seksek onun en büyük düşmanı olmuştu. Ama o yarılan başını göremiyordu. Gördüğü kanayan dizleri ve elleriydi. Göz yaşları kana bulaştığında hiçbir şey hissetmek istemiyordu. Bir avuç dolusu toprak parmaklarına bulaşmıştı. "Anne." diye ağlıyordu sadece. "Anne."
Ama ne acısı geçiyor ne de annesi onu görüyordu. Lina'nın annesi koşarak gitmişti yanına. Herkesin annesi bir aradayken onunki yoktu. Onun kimsesi yoktu. "Neden?" diye söylenmek istedi sürekli. Ama hiç dışa vurmuyordu bu isteğini. Çünkü biliyordu ki dışa vursa cevap alabileceği biri yoktu karşısına.
Ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya devam ediyordu. Suratını kimse görsün istemiyordu. Kimse onun kimsesiz olduğunu bilsin istemiyordu. Utanıyordu. Lina'nın annesi ellerini tutup suratından çekmeye çalışıyordu. Yarasını görmek istiyordu. Birileri yardım çağırıyordu. Diğer çocuklar ise endişelendiği için ağlamaya başlamıştı. Ama hiç birinin canı yanmıyordu yaralanan bu küçük kızdı, en çok ilgiyi alanlar yaralanmamış olanlardı.
Artık ona herkes zarar verebilirdi. Koşarak gidip ağlayacağı kimsesi yoktu çünkü. Artık onu herkes yaralayabilirdi, yarasını öpünce iyileştirecek kimse yoktu çünkü. Lina olgun bir yetişkin gibi kollarına sarılıp acısını hafifletmeye çalışıyordu. "Geçecek Ezgi." diye mırıldandı durdu. "Geçecek."
Belimde hissettiğim güçlü kollarla birlikte ayaklarım adeta bir kanat takılmış gibi yerden kesildi. Savaş ben ne olduğunu bile anlayamadan bir anda beni kucaklamıştı. Kokusu yağan yağmura ve toprak kokusuna rağmen burnuma keskin bir zift gibi yayıldı. Odunsu ve okyanus karışımı bir parfüm kullanıyor olmalıydı.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen? İndir beni." diye söylendim. Ama o çok çevik bir hareketle beni sağ koltuğa yerleştirmişti bile. "Asıl sen ne yaptığını sanıyorsun." diyerek kapıyı sertçe kapattı. Ona ne yaptığımı açıklayamazdım çünkü ben de bilmiyordum. Kapının metali yankı yaparak titredi. Onu bu kadar sinirlendirecek ne yapmıştım?
Kendisi de arabaya geçinçe motoru çalıştırdı. Artık uykusuzluktan kapanmak üzere olan gözlerime aldırış etmeden koltuğa iyice yaslandım. Çok rahattı ve uykumu alabilmem için yeterince iyi bir yerdi. Ama uyumak istemiyordum. Bu yüzden gözlerimi açık tutmaya çalışmaya devam ettim.
Savaş koltuğuma kolunu koyarak fazla bir şekilde yaklaştı. Burunlarımız neredeyse birbirine değecekti. Dişlerini sıkarak konuştu. "Tüm gün seninle uğraşamam."
"Uğraşma o zaman." dedim gayet neşeli bir şekilde gülerek. Uykusuzluktan bilincim artık çalışmayı bırakmıştı ve sarhoş gibi sürekli gülmek istiyordum. Sonra bir anda ağlama isteği çöküyordu ruhuma. İkisinin ortasında bir yerlerde kaç saattir uykusuz olduğumu düşünmeye çalışıyor ama şu an onu bile hesaplayamıyordum.
Bağırarak şarkı söylemek sonra da bir köşede bayılıp uyumak istiyordum. Ama annemin benim yerime yeterince uyuduğu aklıma gelince bu sefer yerlere çöküp haykırmak istiyordum.
Ellerimi gözlerimin hizasına getirip parmak hesabı yapmaya çalıştım. Kaç saattir uyumadığımı çözmek istiyordum. Ama ellerimi havada tutacak kadar bile güç bulamıyordum. "Bir." dedim baş parmağımı diğer elimle sayarak, "iki" işaret parmağıma dokundum. Ama sonra ellerim güçsüz bir şekilde kucağıma düştü. Keyiften yoksun bir şekilde güldüm. "Kaç saattir uykusuz olduğumu hesaplamaya çalışıyordum, pardon." dedim mırıldanarak.
Savaş belli belirsiz bir şekilde gülümsedi. Fakat kendisini de bozmak istemediği her halinden belliydi. Bir rest çekmişti ve lafının arkasında durması gerekiyordu belliydi. "Seni evine götürsem iyi olur." dedi.
Direksiyondaki bir tuşa basıp arama yaptı. Aradığı kişi kim anlayamamıştım. Zaten bakışlarım da kirpiklerimle birlikte çok fazla görmeme imkan sağlamıyordu. "Ezgi benim yanımda, getiriyorum şimdi." diyerek kapattı. Kimi arayıp hiç konuşmadan kapattığı hakkında bir bilgim yoktu. Yoksa başkası mı onu aramıştı bilmiyordum.
Başım koltukta yan yatarken kendi kendime şarkı mırıldanmaya başladım. "Korkmuyorum gecelerden, beni sen öldür." Savaş duyabileceğim kadar yüksek sesle kahkaha attı. Keyifliydi. "Çürüyorum bak, nefretini gömdüm." kendi kendime mırıldanmaya devam ederken o kulak kesilmiş bir şekilde dinlemiş olacak ki söylediğim şarkıyı rahatsızlık vermeyecek kısık bir tonda arabada açtı.
Bu sefer ben de ona gülmüştüm. Yorgun bir gülümsemeydi. "İsteseydin ben söylerdim." dedim. Ondan hoşlanmıştım. Daha önce hiç birine karşı duygular beslememiştim. Konuştuğum ilk erkek olmasından dolayı mı yoksa kendimi ona borçlu hissettiğim için mi bilmiyordum.
Belki de tanımadığım birisinden gördüğüm ilk yardımın sahibi olduğu içindi. Ellerini saatlerce tutup bana kendisini anlatsın istiyordum. Yaralarının hepsini ben iyileştireyim istiyordum. Yaşam borcumu yaşamla ödemek istiyordum. Bunun adı neydi?
"Başka zaman söylersin." dedi yine gülmekte olan ses tonuyla. "Tamam." diyerek gözlerimi kapattım. Ya da bayıldım. Karanlık zihnimi ele geçirdi. Ne kadar süre sonra bilemiyorum yine belimde hissettiğim ağırlık ile bir anda yumuşak papatya kokulu bir yatağa yatırıldım.
"Sırılsıklam bu şekilde uyuyamaz." dedi babamın olduğunu algılayabildiğim ses. "Yapacak bir şey yok, ona dokunmayacağımıza göre bu şekilde uyuyacak." dedi Savaş. Sesi sakin ve kararlı bir tonda çalıyordu. Uyku ve uyanıklık arasında homurdanarak yastığa iyice sarıldım. "Susun." diye sayıkladım.
"Ben klimayı açacağım sen de bir havlu bulup saçlarını sar ağabey." Bir kaç dolap tıkırtısı sesi duyduktan sonra kafamda hissettiğim bir havlu ile odanın sıcaklığı bir anda artmıştı. Şimdi daha rahattım.
Gizli olan şeyler ilgimi çektiği için mi yoksa benden başka gizli duran birinin varlığı olduğundan haberdar olduğum için midir bilemiyordum. Tüm gece Savaş'ın yüzü uykularımı esir almıştı. Ara sıra ilk defa gördüğüm babamın yüzü de canlandı ama Savaş daha yoğunluktaydı.
Ona karşı olan hoşlantım arkadaşça mı yoksa gerçekten özel bir şeyler miydi ? Bu konu vücuduma yayılan büyük, gergin bir dalga oluşmasına sebep oluyordu. Her merak bir sevgi kırıntısının başlangıcı olabilir miydi?
En kötü anılarımı hatırladıkça benimsediğim kimsesizlik duygusu kor bir alev gibi yakıp geçiyordu her şeyi. Gözlerim kirpiklerimin arasından aralandığında çevreme bakındım. Annemin odasındaydım. Karşımda duran makyaj aynasından suratımı inceledim. Dağılmış haldeydim. Oda ne çok karanlık ne de çok aydınlıktı. Gün henüz doğmamıştı ve çok fazla uyuyamadığım belliydi.
Saçlarımda hissettiğim ıslaklık ve vücuduma yapışan kıyafetlerden dolayı dün geceyi anımsadım. Direkt uyuya kalmıştım. Annemin evinde bana ait eşyaların bulunduğu küçük bir dolap vardı. Kimseyi rahatsız etmeden kapıyı sessiz bir şekilde açtım ve dolabın yanına doğru minik adımlarla yürümeye başladım.
"Bu o kadar kolay olmayacak." babama ait olan duyduğum bu ses karşısında duraksadım. Yavaş adımlarla sesin geldiği mutfak kapısına doğru ilerledim ve duvarın yanına saklandım. Kiminle konuşuyordu ve kolay olmayan neydi?
"Başka bir çözüm yolu bul." dedi Savaş sessiz bir fısıltı ile. Aralarındaki gerginliği hissedebiliyordum. Sessiz bir gerginlikti. Babam bir kibrit yaktı ve sigarasını dudaklarına götürdü. "Başka bir çözüm yolu olsaydı, şu an bunları konuşuyor olmazdık." diye keskin bir şekilde söylendi. Savaş'ın aksine oldukça rahattı.
Bacak bacak üzerine atmış, babamla aynı şekilde rahat görünümlü bir imaj çizmeye çalışan diğer adama kaydı gözlerim. "Alparslan haklı oğlum." dedi kendinden emin bir şekilde. Bu Savaş'ın babası Yakup Karahan olmalıydı. Hala aydınlanmamış hava yüzünden yüzünü tam net seçemiyordum fakat babamdan daha yaşlı bir duruşu vardı.
Saat dakikasının sesini duyabileceğim kadar zifiri bir sessizlik hakim oldu ortama. Bakışlarından bile anlaşabiliyor gibi kendi aralarında ne olduğunu anlayamadığım konu hakkında bir tez çürütüyorlardı sanki.
"İkiniz de saçmalıyorsunuz!" diye sessiz bir fısıltı ile sitem etti Savaş ve bir hışımla kalkarak mutfağı terk etmek için kapıya doğru geniş adımlarla yürüdü. Kendimi direkt geri çektim ama kaçacak fırsatım ve yerim yoktu.
Ses tonu ne kadar alçak olsa da hareketleri çok sesliydi. Kapıdan dışarı çıkarken bir anda durup yan gözlerle beni süzdü. Sanki bir şey demek istiyor gibi bir hali vardı. Gerginliği büsbütün etrafına yayılmış patlamaya hazır bir bomba gibi soluklanıyordu. Tek kelime bile etmeden arkasını döndü ve kapıyı çarpıp evi terk etti.
Yakalandığım için sessiz sedasız gidemeyeceğimi düşünerek mutfağa girdim. Mutfak masasında oturan adamlar da durumu fark etmişti zaten. "Günaydın." dedim yorgun bir ses ile. " Her şey yolunda mı?"
Savaş'ın babası olduğunu düşündüğüm adam ve babam gergin bir şekilde birbirlerine bakıp bir anda hiçbir şey yokmuş gibi "Günaydın." dediler. Babam atıldı: "Yolunda, işle ilgili bir takım sıkıntılar işte."
Masanın üzerinde duran sürahiden bir bardak su koydum kendime. Ağzımda oluşan buruk tat yerini suyun kayganlığına bıraktı. Güneş açmıştı.
"Başın sağ olsun Ezgi. Ben babanın kardeşi sayılırım ve Savaş'ın babasıyım. Bir şeye ihtiyacın olursa çekinme, söyle mutlaka." Kendisini tanıtan Yakup Karahan'ı baştan aşağı süzdüm. Babama nazaran saçları daha koyuydu. Adem elması, keskin yüz hatları, yaşına rağmen kalıplı vücudu ve simsiyah gözleri Savaş'ı andırıyordu. Savaş kesinlikle babasının gençlik hallerinin kopyası olmalıydı. Aralarındaki benzerliğe şaşırmadan edememiştim.
"Sağ olun." dedim ve bakışlarımı ondan çekip elimdeki bardağa gözlerimi kilitledim. "Bugün kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordu babam, sessizliği bozarak. Ocakta kaynamakta olan çaydanlığın buharı bir sis misali yayılıyordu.
Oturmakta olduğum sandalyeye iyice yaslandım. Islak saçlarım sırtımı ıslatırken nasıl olduğum hakkında pek bir fikrim yoktu. "Daha iyiyim." dedim. Asla cevabını alamadığım soruları ve dün gece yaşananları düşünürsek bu tamamen, düpedüz bir yalandı.
"Sevindim." diye çok uzatmadan cevap verdi babam. Ayağa kalktı ve hepimize bir bardak çay doldururken, "Ee, peki bugün yapmak istediğin özel bir şey var mı?" diye sordu.
Aramızda asla bir baba kız bağı yoktu. O da bunun farkındaydı. Fakat bir şeyleri telafi etmek ister gibi de bir çabası vardı. Eğer olmasaydı bir insan, başka birinin gün içinde neler yapacağı hakkında merak sahibi olur muydu? Bilmiyordum.
"Beni annemin mezarına götürür müsün?" dedim çay bardağını önüme koyarken. Gün içinde ısrarla bir şeyler yapmak isteyen bir çocuk değildim artık. Beni annemin cenazesinde tanımıştı ve tek isteğimin bu olmasına şaşırmaması lazımdı. Çok da şaşırmış durmuyordu zaten ama beklemediği bir istek olduğunun farkındaydım.
"Götürürüm tabii." dedi titreyen bir ses ile. Ne hissettiğini anlayamıyordum. Bakışları bir noktada sabitleşmiş, kararsızlık ve karar arasında çelişiyor gibiydi. "Annemin mezarı nerede?" dedim kararsızlığının ardındaki şeyi anlayabilmek için. Yakup Karahan sessiz bir şekilde konuşmamıza dahil oluyordu.
"Kayseri'de." Bardaktaki çayımdan kalkan sıcak duman alnıma temas ederken, duyduğum cevap karşısında dona kalmıştım. "Kayseri ve annem?" dedim sorgulayıcı bir şekilde. "Ne alaka?"
"Annenin memleketi Kayseri. Oraya defnedilmesinin daha uygun olduğunu düşündük." Bunu bilmemenin verdiği büyük bir hüsranla babama bakıyordum. O ise bunu nasıl bilemez diye sorgulayıcı bir şekilde anlam vermeye çalışıyordu. İkimiz de gerçekten yıkılan ve belki de asla yıkılmaya bile gerek kalmayacak, oluşmamış, var olmamış bir ailenin parçasıydık.
"Tamam o halde haydi hemen hazırlan." dedi. Yüzümdeki ifadeyi görüp, dehşete düşmemden dolayı çekingen ve bir o kadar da telafi etmek ister gibi. Ortamdaki hava hiç hoşuna gitmemişti. "Uçağımız bizi bekliyor."
Hiçbir şey söylemeden kalktım ve eşyalarımın olduğu dolaba gittim. Beyaz, kollarında ve önünde sadece çizgi siyah bir şerit olan hırkamı aldım. Pantolon ve üst olarak ne aldığıma bile bakmadan doğruca banyoya gittim. Küvete dolan ılık suya bakarken fark ettim. Asla küvette duş alacağım kadar lüks bir hayatım olmamıştı.
Annem hakkında aslında hiçbir şey bilmiyor oluşumu içerliyor ve nefesim daralıyordu. Ilık suya kendimi atarak suyun yüzeyinde dalgalanmakta olan koyu kahverengi saçlarıma baktım. Savaş babasına çok benziyordu. Hatta çevremdeki her insan kendi ailesinden bir parça taşıyordu. Ama ben anneme hiç benzemiyordum. Annemin açık kumral saçları, masmavi gözleri ve bana nazaran daha dolgun bir vücudu vardı.
İnsan birinin yanında yaşayınca mı ona benzerdi? Yoksa kader zaten yolların ayrılacağını bildiği için mi hiçbir benzerlik vermezdi. Onunla yaşasaydım ona benzer miydim? Sonuç hep aynı, bilmiyordum. Tıpkı şimdiye kadar hiçbir şeyi bilmediğim gibi.
Saçlarımla hiç uğraşmak istemediğim için kurutup bıraktım. Kabarıklığı arasında yüzüm bile seçilmiyordu. Alelade dolaptan aldığım kıyafetleri giydim. Islak giyisilerimden kurtulup temiz bir duş almak iyi gelmişti. Öylesine seçtiğim şeylerin arasında bir enkaz gibi aynadan kendime baktım. İnsan bir günde çöker miydi? Çökmüştüm.
Göz altlarım günlerce uykusuz kalmış gibi morarmış ve şişmişti. Gözlerim ise göz rengimi bile saklayabilecek derecede kızarmış, kanlanmıştı. Yüzümde, benzimde solgun bir beyazlık vardı. "Bu günü de atlatırsan tamam kızım." dedim kendi kendime. Bu yeni tanıdığım insanlar ve dünyalardan uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Kendi yalnızlığımı, arkadaşlarımı ve odamı çoktan özlemiştim bile.
Kendimi çok fazla incelerken gözlerim kayıp gitti. Arkamda duran Savaş'ı fark etmem uzun bir zaman zaman aldı. Koyu siyah gözlerini bir hançer gibi boynuma sapladı. Elimi boynuma götürerek suratına baktım. Benimki gibi solgun, beyaz bir teni vardı. Son günlerde o da yorulmuş olmalıydı.
Yavaşça yaklaşarak yanıma doğru geldi. Gelişi; içimi titreren bir hisse kapılmama sebebiyet verirken, parmak uçları ile saçlarımı okşayıp, kokuyu içine çekti. Nefesini ensemde hissettim. İçimdeki ürperti daha daha alevlendi.
Bu beynimin bir halüsinasyonuydu. Kendi zihnimden kendime mahcup bir şekilde derince ofladım. Bana neler olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Seri ve ani hareketlerle birlikte direkt banyodan çıktım. Evde kimse yoktu.
Kapıya doğru yönelirken kapının dışında beklemekte olan babama ilişti gözlerim. Adımlarım daha da hızlandı. Onda çözemediğim bir şeyler vardı ama sebebini anlayamıyordum. Belki de kendisini hiç tanımadığım için paranoya yapıyordum. Bilmiyordum. Düne nazaran evin etrafında hiç kimse yoktu. Sinek bile uçmuyordu.
"Gidelim mi artık?" dedim, kapıyı kapatıp evden çıkarken. Ruhsuz bir şekilde suratıma baktı ve tek kelime etmeden arabaya doğru ilerledi. Siyah, çelik gibi bi araçtı.
Aracın şoför koltuğunda oturan, otuzlu yaşlarında olduğunu düşündüğüm hafif çelimsiz bir adam inerek, arka kapıyı binmem için açtı. İnsanlar gerçekten para içinde yüzüyordu. Ve bunu her fark ettiğimde içimde ders çalışma isteği bile olmuyordu. Bu kadar parayı bir devlet memuru olup kazanamayacağıma kanaat getirmiş durumdaydım.
Arabaya bindiğimde içinin havası gram rahatsız etmeyecek kadar ılık ve konforluydu. Babamın gururlu bakışlarının altında gözlerimi ondan kaçırıyordum. Sanki benim hakkımda söylemek isteyip söyleyemediği çok şey varmış hissine kapılmayı engelleyemiyordum. Bakışlarında da inanılmaz bir zafer nidaları seziyordum.
Yol boyunca tek kelime etmeden gittik. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. İstanbul'un eşsiz deniz manzarası bile ilgimi çekmeye yetmiyordu. Ağaçlar, banklar, insanlar hepsi biz ilerledikçe geride kalıyor ve gözden kayboluyordu. Havalanmakta olan kuşlar, belirli bir yol takip ediyormuş gibi tek bir sıra halinde hizalanıp kayboldular.
Sultan Ahmet Camii gözüme çarptığında gözlerimi ayıramadım. Her zamanki gibi muhteşem endamıyla salınıyor, ılık melteme altı minaresinde ev sahipliği yapıyordu. Minareleri göğe yazılan bir kitap gibi ince, uzun kalemler misali yükseliyordu. Ön iki minaresinde iki adet şerefe barındırıyordu. Bir an için o minarelerden biri olduğumu hayal ettim. Gözlerimi kapattım ve üzerime doğru gelen rüzgarı taşın arasına sızan dualar gibi, bütün varlığımla kabul ettim.
Gözlerimi açtığımda çoktan havalimanına gelmiştik bile. Şoför kapıyı açmadan hızlı bir şekilde dışarı çıktım ve güvenlik kontrole doğru yürümeye başladım. Babam peşim sıra hızlanıp önüme geçti. Onunla geliyor muyum diye ara sıra yan gözlerle bakıyordu. Ama her yolcunun gittiği güvenlik kontrolünden değil, farklı bir bölmeden geçmiştik.
Onu takip ederek bütün yolu yürüdüm. Uçağa binmeden hemen önce, aprona açılan küçük ve lüks bir VIP salonuna alındık. Salonda sadece ikimiz vardık. Ne sıra, ne de kalabalık yoktu. Sadece bir görevli elindeki tabletle isimlerimizi kontrol etti. "Buyrun, güvenlik kontrolünü hemen yapıyoruz." Bu kadar sessiz ve gösterişsiz bir düzen karşısında hafif ürperdim.
Normalde havalimanında bulunan anonslar, valiz sesleri, koşturan yolcular... Burada hiçbiri yoktu. Sanki küçük bir operasyonun parçası gibi X-ray cihazından çantamı geçirdim. Bu kadar mıydı yani? Para ve bağlantılar böyle bir şey olmalıydı.
İlerlemeye devam eden babamın peşinden gittim. Pistin kenarında yalnızca özel yolcuların kullandığı aprona çekilmiş jet motorlu uçağın önüne geldiğimizde babama baktım. Bu tarafta bizden başka kimse yoktu. Çok genç, yapılı bir vücudu olan, siyah takım elbiseli bir adam geldi yanımıza. "Uçağınız hazır, Alparslan bey, her şey güvenli. Buyrun." Babamın karşısında hürmette kusur göstermeyen adam, avını arayan bir avcı gibi sağlam ve keskin gözlerle etrafı inceliyordu. "Sağ ol Hakan." dedi ağır bir sesle. Ardından tek kelime etmeden uçağa doğru ilerledi. Ben de peşi sıra onu takip etmeye devam ettim.
Uçağın içine baktığım zaman, lüks bir şekilde dekore edilmiş olması şaşkınlığımı açığa çıkardı. Sağ tarafta pencere kenarına hizalanmış, tekli deri koltuklar vardı. Sol tarafta ise yine aynı şekilde, ikili ve dörtlü şekilde tasarlanmış beyaz koltuklar resmen, "Ben pahalı ve konforluyum" diye bağırıyordu. En arka tarafa gözlerim iliştiğinde küçük bir bar olduğunu fark ettim.
Babam önünde masa bulunan dörtlü koltuklara giderek oraya oturdu. Ben de yavaş adımlarla karşısına geçtim. Üzerimde anlam veremediğim garip duygular vardı. Kendimi asla ait hissetmiyordum buraya. O yüzden babam kadar rahat oturamasam da huzursuz bir şekilde koltuğa yerleştim.
"Rahat ol." dedi sakin bir ses ile. "Bu gördüğün her şey benim olduğu kadar senin de." Her hareketimin ve her mimiğimin altında ne düşündüğümü ve ne hissettiğimi biliyor oluşu, bilmese bile hissediyor oluşu içimde büyük bir gerginlik yaşamama sebep oldu. Lakin bu kadar şeye sahip olmak istiyor muydum? Emin değildim.
"Asla bu tarz şeylere sahip olmak gibi düşüncelerim olmadı." dedim uçak havalanırken. Etrafımı tekrardan süzmeye başladım. İlgimi çekmiyordu sadece merakımı uyandırıyordu. Hayatımda hiç uçağa binmemiştim. Yaşayacağım deneyimi merak ediyordum. "Ve ayrıca," dedim hala anlam veremeyecek etrafımı incelerken. "Senin olan her şey, sende kalabilir. Derdim bunlar değil."
Gözlerimin içine bakarak ufak bir tebessüm yerleştirdi suratına. Daha çok kırgınlık ve yaşanmamışlıkları barındırdığı bir tebessümdü. "Her ne dersen de, senden başka çocuğum yok. Mirasçımsın." Karşılık vermedim. Bu konu şu an konuşmak istediğim son şey olabilirdi. Yine de ne kadar çabaladığını görebiliyordum.
Uzun zamandır elime bile alamadığım telefonumu çıkararak uçak modunu açtım. Ekranda arkadaşlarımdan gelen onlarca arama gözüme çarptı. Üstüne bir sürü de mesaj almıştım Lina'dan.
Lina ile olan mesajları açıp en başa baktım. Önce bir magazin haberi yollamıştı. Gördüklerim karşısında şok olarak ekrana baktım. Eve koşarak girdiğim görüntüler, ardından babamın geldiği görüntüler hepsi tek tek açık bir şekilde paylaşılmıştı. "CANSU ASLANOĞLU VE ALPARSLAN KORHAN'IN BİR KIZI MI VAR?" haber başlığı görüntülerden daha çok dehşete düşmemi sağlamıştı. Herhangi bir insan da olabilirdim. Onların çocuğu olduğum iddiaları nasıl gündeme düşmüştü?
"Bir sorun mu var Ezgi?" diyerek sessizliği bozan babama baktım. Soğuk soğuk terliyordum. Hiçbir şey demeden telefonu uzatıp sadece haberi gösterdim. Ama o daha önceden görmüş gibiydi. Ne dikkatli inceledi ne de en ufak bir tepki gösterdi. Tahmin ettiğim gibi de söyledi. "Haberim var."
Haberi olup bu kadar rahat olabiliyorsa bir sorun yoktur diye düşündüm. Yine de çok geriliyordum. Ardından Lina'dan gelen diğer mesajlara baktım.
"Ezgi bir şeye ihtiyacın var mı?"
"Ezgi lütfen haber ver. Seni merak ediyorum."
"Cansu Aslanoğlu senin annen miydi?"
"Bunu bize neden söylemedin?"
"Neyse önemli değil, sen iyi misin?"
"Diğer kızlar bunu onlardan sakladığın için çok kırıldılar. Saatlerdir seni savunmak zorunda kaldım."
Gördüğüm mesajlar daha fazlasını okumak için istek uyandırmadı. Midem bulanıyordu. Herkes öğrenmişti. Özellikle de arkadaşlarım. Telefonu kapatıp sert bir şekilde masanın üzerine bıraktım. Keşke onlara hiç yalan söylemeseydim diye düşünmeden edemedim. Göz yaşlarım yanaklarımı ıslatırken yoğun bir ateşin etkisinde olan vücudum tepki veremiyordu. Fakat onlara yalan söylememiş sadece gizlemiştim. Yine de çok utandığımı hissettim. Herkesten ve her şeyden.
Babam bir anda yanıma gelerek çenemi tuttu. Sesindeki endişe uzun zamandır duymadığım bir tını gibiydi. "Ne oldu sana?" dedi. "Ne gördün bu illette?" telefonu işaret ediyordu.
"Hiçbir şey." dedim titreyen sesimle konuşmaya çalışarak. "Sadece herkes her şeyi öğrendi ve tek sahip olduğum ailem, şimdi bana yüz çevirdi." Söylediğim her bir kelime birbiri ile kavga ediyor gibi karmakarışık ve çaresizdi.
"Hepsini telafi edeceğim." dedi başımı göğüsüne yaslayarak. "Hepsini telafi edeceğim." Dokunsa kırılacak veya dökülecekmişim gibi hafif bir o kadar da sağlam bir şekilde sarılıyordu. Kolları arasında hissettiğim güven duygusuyla birlikte ben de ona sarıldım. Lakin ona sarılan ben değildim. Yıllardır bu anı bekleyen küçük bir kız çocuğu tarafından gördüğü basit bir ilgiydi.
Kaç saat o şekilde geçti bilmiyordum. Ne ara uçaktan indik ne ara mezarlığa gittik hiç bilmiyordum. Düşüncelerim, zihnim, hayatım hepsi karmakarışık olmuş birden önüme koyulmuştu. Yapılması zor bir puzzle gibi her şeyi inceliyordum. Ama o puzzleın köşe parçalarını bile bulamayacak kadar körleşmiştim.
Sahip olduğum her şeyi bir anda kaybederken aynı zamanda ne olduğunu bilmediğim kişiler ve olaylar kazanıyordum. Bu bilinmezlik beni daha fazla nereye kadar götürecek diye düşünmeden edemedim.
Konfor alanımdan çıkmak istemiyordum. Şimdiye kadar değerini anlayamadığım okul yurdum ve orada sahip olduğum anılarım gözlerimin önünden bir bir geçiyordu. Rüyalara anlam yükleyen birisi değildim ama Meryem haklı mıydı? Gördüğüm o rüyadan sonra şimdi tüm arkadaşlarımı kayıp mı edecektim?
Kayseri sokakları İstanbul'dan çok farklıydı. Her sokakta anneme ait bir anı canlandırıyordum. Canlandırdığım anılarda, kendimi hep onun yanında mutlu bir insan olarak tasvir ediyordum. Beraber gülerek bu sokaklarda yürdüğümüzü ve onun da herkes gibi sıradan bir insan olduğunu hayal ediyordum.
Saçlarını at kuyruğu yapmış, elinde küçük bir çocukla, yanında gerçekten gözlerinin içini güldüren bir eşle, babamla birlikte kuşlar gibi şakıyarak yürüyorduk. Kariyere dair tek problemleri benim gelecekte seçeceğim meslek olsun isterdim. Ama ikisi de hep çok fazlasını isteyen insanlar olmayı seçmişlerdi.
Onları yargılamıyordum. Belki hayat istediğim gibi, normal bir şekilde ilerleseydi, ben de onlara benzeyebilirdim. Bir karar vermişlerdi ve bunun sonucunu hep beraber çok ağır ödüyorduk. "Lütfen" diye söylendim içimden. "Lütfen bir mucize olsun."
Kurduğum bu hayalleri arkadaşlarımla ilgili olan düşüncelerim yıkıp geçti her seferinde. Meryem'in yalan söylemenin ne kadar günah olduğuyla ilgili bir sürü söyleyeceği nasihat, Beste'nin "Biz yakın arkadaş değil miydik?" serzenişleri sanki kulağımda çınlıyor gibiydi.
Beni anlamaktan çok uzaklardı. Lina dışında ikisi de haberlerden her şeyi öğrendiği halde tek bir mesaj bile atmamışlardı. Ve bu durum kalbimi bir okyanusta kaybetmişim gibi boşluğa sürüklüyordu. Canım yanıyordu. Neler hissettiklerini ve düşündüklerini bilmek istiyordum. Tekrar söylendim, "lütfen bir mucize olsun ve bunlar yaşanmamış olsun." Bir mucize olmadı.
Anlamsız bakışlarla önümde duran mezar taşına baktım. Babam hiçbir şey söylemiyor öylece boşluğa bakar gibi annemin mezarının yanında duran mezarı inceliyordu. Mezar hala çok taze olan birden fazla çiçek barındırıyordu. Temiz bir görüntüsü vardı. Doğum ve ölüm yılına baktığımda yalnızca dört yıl yaşamış bir kız çocuğu olduğunu idrak ettim.
"Bu düşündüğüm mezar mı?" dedim vücudumun titremesine engel olamayarak. Göz yaşlarım gördüğüm mesajlardan ve haberlerden sonra hala kurumamıştı. Yanaklarımı yakıp geçiyordu. Onaylar anlamda başını salladı babam. Aynı şekilde onun da gözlerinden yaşlar istemsiz bir şekilde akıyordu. "On beş yıl, hep buradaydım." dedi eliyle mezarın toprağını okşayarak. Kum taneleri onun acısını hissediyor gibi kuvvetli bir şekilde parmakları arasından dökülüp yok ediyordu kendisini.
Ayağa kalktım ve mezar taşının isimlerine elimi yerleştirip öylece uzun bir süre bekledim. Dokununca babamın buraya her gelişi ve yalanlarla dolu seneler bir film şeridi gibi önümüzden geçsin istedim. Ama olmadı. Hislerim bile çok dağınık, ne hissettiğimi algılayamıyordum.
Düşünmek istemediğim o gerçeği bir çırpıda sordum. "İsmim İnci Koraltan mıydı benim?" dedim. Babam yine onaylar anlamda başını salladı. Konuşmaktan çekinmiyordu, söylediği her şey omuzlarına tonlarca yük ekliyordu. Farkındaydım. Onun kızı bendim, yaşıyordum. Ama o kızını on beş sene önce çoktan toprağa vermiş bir babaydı. O çocuk ben değildim artık.
"Baba," dedim, hüsrana uğramış bir şekilde. Ağzımdan ilk defa baba kelimesi çıktığı için kalbimde hissettiğim yoğun bir dalgalanma vardı. "Ben kimin kimliğini kullanıyorum?"
Uzunca bir süre düşündü. Etrafımızdaki mezarlıklar gerçeği bilip söylemeyen bir anı taşı gibi sessizce dinliyorlardı bizi. "Bilmiyorum. Ama öğreneceğim." dedi. Gizemli bir romanın, diğer sayfasına geçiyor gibi kararlı bir şekilde. Hepimizin de kafasında çok fazla soru işareti vardı ve bunlara nasıl cevap alacağımızı bilmiyorduk. Yine de belirsizlik kuyusuna düşmemek için oldukça çırpındığımız aşikârdı.
"Ezgi," dedi babam göz yaşlarını avcunun içiyle silip ağlamaktan çatallaşmış olan sesini düzeltmeye çalışarak. "Biliyorum, şu an ne vakti ne de yeri ama sana bir şey söylemem lazım."
Söyleyeceği şeyi merak ederek konuştum. "Dinliyorum." Annemin ve bana ait olduğu düşünülen oval mezar taşından gözlerimi ayıramıyordum.
"Benim ve annen için bir iyilik yapar mısın?" Anlamsız bir şekilde suratına baktım. "Ne demek istiyorsun?" Söylemesi gereken kelimeleri kafasında ölçüp biçiyor gibiydi. Tam konuşacak derken susuyor ağzını bıçak açmıyordu. Uzun bir süre cebelleşti kendisiyle. En son cesaretini toplayıp konuştu. "Savaş'la evlenip sadece bir ay Katar'a gitmen gerek."
Söylediği cümleler beynime bir ok misali saplanırken dilim resmen tutuldu. Ne yapmaya çalışıyordu anlamıyordum. Ne söyleyeceği konusunda bütün her şeyi kafamda tartmıştım lakin düşüncelerim arasında bu kurduğu cümleyi duymak asla geçmiyordu.
"Sen ne dediğinin farkında mısın?" dedim aklım durmuş bir şekilde. Duyduğum cümle tekrar, tekrar kulaklarımda dönüyordu. "Bu ne saçma bir istek." ayağa kalktım ve kendi etrafımda daireler oluşturmaya başladım. Resmen kanım donmuştu.
"Direkt cümleye girdim farkındayım ama," dedi aynı şekilde ayağa kalkıp sakin ve çaresiz bir şekilde dururken. " Beni bir dinle, her şeyi anlatmama müsade et. Sonra karar senin. İster onaylarsın istemezsen de başımın çaresine kendim bakarım. Seni hiçbir şey için zorlamıyorum."
Söylediklerini düşününce belirli bir süre duraksadım. Bana neler anlatmak istiyor ve derdi neydi bilmek istiyordum. Üstelik konunun annemle bağlantısını da merak ediyordum.
Annemin mezarının yanına geçip oturdum. Babamı da yanıma aldım ve anlatması için teşvik ettim. Tek kelime etmiyorduk lakin birbirimizi anlıyorduk. Hava sıcak değildi ama terlediğini görebiliyordum.
" Yurt dışına çıkma yasağım var." dedi tek bir solukla. " Tek benim değil Yakup'un da aynı şekilde yasağı var." Onaylar anlamda başımı salladım. Yasağın sebebi ne bilmiyordum lakin bilmediğim tek şey bu da değildi.
"Sebebi ne peki?" dedim. Lafını bir anda kestiğim için huysuzlanır gibi oldu ama bir şey demedi. Bakışlarını sabit bir şekilde öylece toprağa dikmişti. "Şirketin paraları usülsüz bir şekilde Katar'a transfer edilmiş. MASAK devreye girdi. O da yetmedi kasa boşaldığı için alacaklıların hiçbirine ödeme yapamadık ve onlar tarafından da şikayet edildik." derin bir nefes aldı. "Yani Ezgi, sonumuzun annene benzemesi neredeyse çok yakın."
Duyduklarımı sindirmeye çalışırken derince soluklandım. O kadar eksik parça vardı ki; ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Yine de aklıma ilk geleni söyledim. "Sizin paranızı sizden habersiz nasıl transfer edebilirler?" dedim. Gökyüzündeki bulutlar üzerimize çökmüş boğazımı sıkıyor gibiydi. Hoşnutluktan uzak bir şekilde gülümsedi. "Devir teknoloji çağı ve biz yaşlandık."
Hala hiçbir seyi anlayamıyordum. Bu yüzden düşüncelerimi tartmadan, kendi kafamda bile bir cevap bulamadan hatta ne söylediğimi bile dinlemekten aciz bir şekilde telaşlanarak sordum. "Böyle bir şeyi kim nasıl yapabilir?" dedim.
Gözlerimin içine baktı. Bir mızrak misali kelimeleri havada uçup boğazıma saplandı. "Eski ortağımız ve eski dolandırıcımız; Yusuf El-Bari. Uzun zamandır kayıplardaydı. Katar topraklarına geri döndü."
Bu kişinin kim olduğunu bilmiyordum ama adından anladığım kadarıyla Arap kökenli ve Katar'da yaşaması muhtemel senaryoydu. Kafamda bazı taşları yerine oturturken asıl merak ettiğim soruya yöneldim. "Peki bu adamın annemle bağlantısı ne?"
Annemin mezarı, adı geçince sessiz çığlıklarla fısıldıyor gibi suratımıza bakıyordu. Bir anlık yüzü geldi gözlerimin önüne. Mezarının başında durmuş öylece babamla ikimize bakıyordu. Mesut bir hali vardı. "Cansu'nun bütün varlıkları Katar'a transfer edildikten bir gün sonra cesedi bulundu." dedi. Annemin yüzü yavaş yavaş eridi. Gözlerimin önünde yok oluyordu.
"Bu adam bizim kesin şüphelimiz mi?" dedim. Sorgulayıcı bakışlarla. Alacağım cevaptan korkuyordum. Çünkü annem gerçekten intihar etmemiş ve öldürülmüşse nasıl hissedeceğim konusunda bir fikrim yoktu. Kendisi intihar etmiş dahi olsa, ona bu acıyı yaşamak zorunda bırakan adamın mülevves ruhu benim en büyük çaresizliğim olabilirdi.
"Şu anlık evet ama ilk önceliğimiz; bizim burada durup, şirketin içindeki ona çalışan insanları bulmak olacak. Şirketi temizleyeceğiz. Siz de orada bu adamı bulup bize kanıt getireceksiniz." derin bir nefes aldı. "Ve Türkiye'den gitmeden önce, burada bırakmak zorunda olduğu, hazine haritası olduğunu düşündüğümüz bir haritanın peşine düşüp, bize getirmeniz lazım."
"Ne yani elimizde bir hazine haritası mı var?" dedim çarpılmış bir şekilde. Babam konuştukça tam bu sefer başka bir şey demeyecek diyordum lakin o her seferinde beni şaşırtmayı başarıyordu. Hazine haritasını duyunca idrak ettiğim o kadar şeye rağmen yine de gülümsememi engelleyememiştim. "Filmlerdeki gibi hazine arayacağız yani." dedim. Gülmemi hala durduramıyordum.
Dudakları aralandı tam bir şeyler söyleyecekken benim gülüşüme eşlik etmeyi tercih etti. Ama sonra gülmesini durdurarak konuştu. "Ne olduğunu biz de bilmiyoruz. Büyük olasılıkla mücevher hazinesi olmalı."
"Ne aradığımızı bile bilemeyeceğiz yani." dedim. Onaylar anlamda başını salladı. Ne kadar tehlikeli bir durum olduğunu söylemek istiyor ama geri çekiliyordu her seferinde. "Bu yüzden Savaş'ın yanında olmalısın. Birbirinize göz kulak olacaksınız. Mirasımız da düşmanımız da ortak." dedi.
Ne demek istediğini şimdi daha net anlıyordum. "Son bir sorum var sonra susacağım dedim." söylediği her şeyi anladığımı belirterek. "Buyur sor, ama susmana gerek yok." dedi. Hafifçe gülümsedim. Konuşmama ilgi duyması hoşuma gitmişti.
"Neden özellikle Savaş'la evlenmeliyim ki? İki farklı birey olarak gidemez miyiz?" dedim. Savaş'ı daha dün tanımıştım. Aramızda hiçbir şey yoktu. Evet ondan hoşlanmıştım ama asla evlilik düşünmemiştim. Sabah mutfakta fısıldayarak ne konuştuklarını şimdi çözmüştüm. Savaşın bakışları ve siniri yine tuhaf bir şekilde önüme düştü.
"Ezgi pasaportun yok." dedi babam anında cevap vererek. "Bütün Türkiye artık varlığından haberdar. Sana şu an yeni bir pasaport çıkaramayız. Bu, hem senin yerini hem de kendi yerimi açığa çıkarmak olur. " Saklanmak zorunda olduğumuzu fark etmemiştim. Halkın tanıdığı insanların sokakta rahatça yürümek için saklandığını zannediyordum.
"Annene bunu yapan her an senin de peşine düşebilir. Bu yüzden resmi işlemlerde sessizce ve en az iz bırakacak şekilde hareket etmemiz gerekiyor." derin bir nefes aldı. "En azından biz burada şirketi toparlayıp, bu adamları yok edene kadar."
Şirketin durumu çok kötü olmalıydı. Bu sefer soğuk bir şekilde ben terlemeye başlamıştım. Ona yardım etmek istiyor muydum? bilmiyordum. Ama annemin bir katili varsa onu açığa çıkarmak istiyordum.
"Konu sadece pasaport veya vize ise bunu bir şekilde halletmenin başka bir yolu vardır." dedim donuk bir sesle.
Babam cebinden sigarasını çıkarıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağındaki ateş bana anlattığı gerçeklerden daha yanıcı değildi. "Katar için vize gerekmiyor. Kaldı ki, pasaportu halletik, vizeyi nasıl halledeceğiz? Katar şeriat ile yönetilen bir ülke, konaklama ve diğer yaşam şartları konusunda çok sıkıntı yaşarsın." dedi. Hiçbir şey demedim.
"Ee," dedi boşluk dolu bir sesle. "Bize yardım edecek misin?" Uzunca bir süre düşündüm. Bu gerçek bir evlilik olmayacaktı o yüzden onaylamamda hiç bir sakınca yoktu. Sadece bir ay sürecekti. Ama Savaş'la o kadar uzun bir süre geçer miydi? Ona katlanabilir miydim? Bilmiyordum.
"Savaş'ı seviyorsun di mi?" dedim durağan bir şekilde. "Oğlum gibidir." yanıtını duyunca memnuniyetle nefes verdim. Ama bu daha çok benim ilgi duyduğum birine kan bağı olarak en yakın olduğum insanın da, ilgi duymasının verdiği bir hazdı. "Merak etme, bu gerçek bir evlilik değil ve sana asla elini bile sürmeyecek. Sana değen eli kırarım."
Bir baba güvenini hissettiren sözleri, içime büyük bir nebze kıvanç verirken, Savaş'ın böyle bir evlilikte bana karşı olacak olan tavrını hissedip yüzümü buruşturdum. Yabancı gibi davranacağına neredeyse emindim. "Savaş onay verdi mi bu evliliğe?" dedim sorgular bir biçimde.
Saatlerdir ötesinde bile var olmayan bir gurur ifadesi takındı üzerine. Gri takım elbisesi bu ifadesinin altında daha da bir yakıştı kendisine. "Savaş o adamları bulmak için gerekirse tüm dünyayı yakar. Tabi senin yardımına da ihtiyacı olabilir." dedi. Yani onay vermişti. Her ne olursa olsun, bu onayının altında bana karşı olan bir nebze ilgisi olsun isterdim. Yine de net olamadığım bazı şeyler vardı.
Ona karşı hissettiğim çekim ne kadar gerçek olursa olsun, bu şekilde, böylesine bir baskıyla onunla evlenmek istemezdim. Ama hayat, hayalini kurduğumuz aşkları değil, en beklemediğimiz zamanda karşımıza çıkan gerçekleri dayatıyordu.
Savaş'la ilgili olan düşüncelerimden tekrardan utanarak bir çırpıda sildim beynimden. Neyin içine girdiğimin farkında bile değilken aklım sadece onda ve onun bana karşı yeşermesini istediğim ilgisindeydi. Oysa tek düşünmem gereken şey babam ve benim can güvenliğimizdi.
"Baba," dedim boğuk bir sesle. "Bir ay sonra sınavım var. Bir ay içinde geri döneceğime söz veriyor musun?"
Sorduğum soruya icabet eder bir şekilde gülümsedi. Dişlerinin beyazlığı yaşına rağmen ne kadar bakımlı ve düzenli bir hayatı olduğunu anlamama yardımcı oldu. "Sana söz veriyorum, bir ay sonra seni sınavına kendi ellerimle götüreceğim. Ne istersen okuman için yardım edeceğim. Hep en yüksek ben alkışlayacağım seni."
Gözlerimin yaşarmasına engel olamayarak sarılmak için boynuna atladım. Evet bir şeylere geç kalmıştık ama asla çok geç değildi. Hayat bazen yakalandığı yerde yaşanmalıydı. Yeterince vakit kaybetmiştik ve artık kaybetmek istemiyordum. Annemden sonra babamı da kaybedersem bu sefer gerçekten çaresiz kalıp saçma sapan hatalara sürüklenebilirdim.
Bu mezarlık içimde farklı bir yerlerde yatan Ezgi'yi tanımam konusunda rehberlik etti. Gökyüzünün, mavinin en koyu tonlarıyla harmanlanmış o eşsiz güzelliğine baktım. İçimde her şeyin daha iyiye gideceğine dair bir his vardı ve bu sefer keşkelerin peşinden gidip tekrardan o rutubetli düşüncelerime dönmeyecektim.
"Tamam." dedim, ne söyleyeceğimden emin bir tonda. Lakin babam alacağı cevaptan ürkerek lafımı kesti. "Hemen karar vermek zorunda değilsin biraz düşün." dedi. "Omuzlarına ne tür bir yük yüklediğimin farkındayım ve bu duruma düştüğüm için yeterince utanç doluyum."
Mezar taşına bakarken annemin yüzünü hatırlamaya çalıştım. Hatırladığım o son gece, ellerini tuttuğumda bile bu kadar net değildi yüzü. Zaman her şeyi silikleştiriyor, ama bazı hisleri daha da keskinleştiriyordu. Öfke gibi, merak gibi.
Onun neden bu kadar çaresiz hissettiğini anlamak istiyordum. Neden sessizce çekip gitmeyi seçmişti? Cevabı, toprağın altında değil; toprağın üzerindekilerde aramam gerektiğini biliyordum. Savaş’ta mesela. İlk kez onun adını duyduğumda hissettiğim o garip çekim… Bu sadece bir insana değil, bir hikâyeye, bir sırra, bir savaşa duyulan ilgiydi belki de.
Babam dua ederken gözlerimi kapatıp içimden bir dilek tuttum. Bir gün, bu savaşın tam ortasında durup, neden başladığını ve kime zarar verdiğini anlamak istiyordum. Çünkü bazı savaşlar, kurşunla değil, imzalarla başlıyordu. Annemin mezarının başında, kendi savaşımı seçmeye karar verdim.
"Kabul ediyorum. Sana yardım edeceğim."
Ruhumun ücra sokaklarında yankılanan ses,
Parlıyor yıldızlar gibi, kuyunan ta en dibinden,
Bağırıyor bana: " sen tüm dünyayı aydınlatan güneş."
Mabedime hoş geldin. Mahlasım; duyduğun bu ses.
Bölüm etkileşimi
