1. bölüm / 6
SINIR TAŞIBÖLÜM 1: PARAZİT
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 1: PARAZİT
"En tatlı şeyler ekşir kötü işler yaparak ; Ottan çok daha iğrenç kokar çürüyen zambak."
William Shakespeare
Yaşayan babaların yetim çocukları, yaşayan annelerin öksüz çocukları ve çaresiz hayatların kimliği belirsiz savaşçıları.
Varlığını bir bütün olarak görmekten muzdarip, yerini belirleyememiş, hemen hemen herkes. Bu dünyanın eminim ki hepimize bir mutluluk borcu vardı. Ya da sadece, yaşam borcu.
Düzen hep aynı. Güçlü olan güçsüzü daima ezer ve çoğumuz bunun farkına bile varamayacak kadar, hayat için fazla efor sarf eden varlıklarız. Ama bazılarımız şanslıydık, en azından düşünecek kadar boş vaktimiz vardı.
Peki düşünmek bir lütuf mu, yoksa bir ceza mıydı? Ben her ikisinin ortasında kendime bir yer edinmeye çalışan, lütuf ve ceza arasındaki o ince çizgide saklı olan şeyi arayan kişiydim.
Ben yasaklı olandım. Hayatım hakkında bir şeyler anlatmak, söylemek, imâ etmek bile yasaktı. Güvenlik safsataları ardında ezilen çocukluğum geldi gözlerimin önüne. On dokuz olmama bir ay kaldı.
Yalanlar üzerine inşa edilmiş bir geçmiş ve ne olacağı belirsiz bir gelecek. İşte tam burada beynimin ücra köşelerinde saklamaya çalıştığım o ses giriyordu devreye. "Hiç bir şey değilsen, hiçsindir."
Tekrarlıyor, tekrarlıyor ve tekrarlıyor. Asla susmak nedir bilmiyor. Kendimden başka düşmanım yok. Bilhassa kendimden başka güvenebileceğim birisi de yok.
Kaderim başka insanların iki dudağı arasında olmasındansa, yanlışlarla dolu bir geçmişi yeğlerdim. Yanlış ama kendime ait yanlışlar. Seçenekler fakat kendim için oluşturduğum seçenekler. Bozuk bir saat gibi durup kalmıştım.
Derin ve sesli bir nefes aldım. Nefesim boğazımı düşüncelerimin acısı ile birlikte yaktı geçti. Bu gerçek bir yanmaydı. Hissedebildiğim bir yangı.
Çalışma masamın üzerinde duran masa lambasının yaydığı loş ve turuncu ışık bir nevi karanlığa gömülmekten kurtardı beni. Bu masada kurduğum hayaller ve yaşadığım ızdıraplar gece yarısını geçince, sakin bir sessizliğe bırakıyordu kendisini.
Sanırım yaşadığım hayat içinde en sevdiğim anılar; geceleri bu loş ışığın altında süzülen düşüncelerimle benliğimdi. Kendim ile baş başa kalıp, kim olduğumu anladığım yegane ve tek yerdi.
İnsan düşünmezse delirir. İnsan düşünüp sakinleşemezse delirir. İnsan kendisini bilmezse, yine delirir.
Kalp atışlarımın ritmik ve normal haline döndüğünü hissettiğimde ışığı kapattım. Huzursuzluğum bir nebze geçmiş ve uyku ağır basmaya başlamıştı. Odadaki diğer kızları da daha fazla rahatsız edemezdim. Telefonumu şarja takarak yanımda duran yatağıma geçtim. En azından bana ait diyebileceğim bir yatakta uyuma lüksüne sahiptim.
Gözlerimi kapattım fakat hissettiğim bir sarsıntı ile tekrar açtım. Yatağım sağ ve sol olmak üzere ileri, geri sallanıyordu. Neler olduğunu anlayamadığım bir çatlama sesi duydum.
"Kızlar çabuk yatağın yanına çömelin!" kimin olduğunu bilmediğim ses oldukça şiddetli ve gergindi. Dediğini yaparak anında yataktan kendimi ittim ve cenin pozisyonuna geçtim. Deprem oluyordu.
Başımı ve vücudumu korumaya çalışıyor, aynı zamanda odadaki diğer arkadaşlarımı da görmek için hafiften onlara doğru yönelme derdindeydim. Evet can kıymetliydi ama böyle bir durumda kendinden sonra kimin canını korumak önde gelirdi? Ailenin.
Benim için ise sadece yurttaki oda arkadaşlarım önemliydi. Ailem onlardı. Sesimi olabildiğince gür çıkarmaya çalışarak bağırdım. "Meryem, Lina, Beste!" sesimi duymaları için içten içe yalvarıyordum. "Beni duyuyor musunuz?"
Sarsıntı zaman geçtikçe daha da hızlanmaya başladı. Olduğum yerde durmak bile güç haline gelmeye başlamıştı. Ölmekten korkmuyordum. Gözlerimin önünde sevdiğim birinin ölümünü görmekten korkuyordum.
Çevremdeki insanlar belki bensiz de yaşayabilirdi ama ben onlar gibi değildim. Hiç tanımadığım birinin ölüm haberini duymak bile derinden yaralanmama sebep olabilirdi.
Fakat gözlerim kapıya doğru baktığında Meryem Lina ve Beste'nin beni bırakıp kaçtıklarını görmemle sesim birden kesildi. Depremde merdivenlere koşmanın yanlış bir şey olmasına rağmen bir de beni bırakmayı seçmeleri ne düşüneceğimi bilemememe sebep oldu.
Bina beni sarsmaya devam ederken bir de düşüncelerimin esiri olmuştum. Gerçekten böyle bir durumda bile tek düşündüğüm onlar mıydı? Elimde değildi. Bir şeyleri düzeltme imkanım olsa, her şeyden önce kendi zihnimi düzeltmek isterdim. Kocaman bir kaosun içinde delirmeye doğru koşar adımlara ilerlediğimin farkındaydım.
Yukarıya doğru baktığımda üzerime düşmekte olan beton tuğlayı görünce her şeyi bir kenara bırakıp gözlerimi kapattım. Kaderime boyun eğmem gerektiğini hissettim ve pes ettim. Her şey bitebilirdi artık.
"Ezgi uyan!" sarsılmaya devam ederek gözlerimi açtım. Baş ucumda duran Meryem Lina ve Beste'ye baktım. Beste beni o kadar çok dürtüyordu ki bir anlık sinirle doğruldum.
"Ne oldu! Derdiniz ne sizin böyle?" Endişeli bakışları hala titremekte olan ellerimde ve gözlerimdeydi. Hepsinin üzerinde pijama var ve saçları dağınık. Yeni uyandıkları belliydi. Yüzüme düşen güneşte her şeyin bir rüya olduğunu anlamama vesile oldu.
"Sayıklıyordun. Çok korktuk biz de seni uyandırmak istedik." telaşlı ses tonuyla birlikte yatağa yanıma oturdu Lina. "Sanırım kabus görüyordun."
Meryem'in uzattığı suyu aldım ve içtim. Günlerdir su içmiyormuşum gibi iyi geldi. Hissettiğim o ferahlık bir nebze rahatlamama vesile oldu. Elimi kalbime götürdüm ve konuştum. "Sadece bir rüyaymış."
Gördüğüm şeylerin gerçek olmadığına sevinerek hepsine tek tek sarıldım. Fakat onlardaki telaş hala geçmemişti.
"Ne gördüğünü anlatmak ister misin?" dedi Lina oldukça sakinleştirici ve kulağa hoş bir kuş cıvıltısı gibi gelen sesi ile. Anlatmak istediğim konusunda kararsızdım. Çünkü Meryem hiçbir rüyanın durduk yere görülmeyeceğine ve mutlaka bir mesaj verdiğine inananlardandı. Daha da fazla telaşlandırmak istemiyordum.
"Hayır." dedim çok net ve keskin bir sesle. Unutulup gitmeyi hak eden rüya ve olayların üzerine düşülmesi gerektiğini sanmıyordum. "Sadece sizi çok seviyorum ve kaybetmek istemiyorum. Siz benim tek ailemsiniz.
Beste gözleri dolu bir şekilde iç geçirdi. "Asla böyle bir şey olmayacak!" diyerek boynuma atladı. Sesindeki o hırçın ve tatlı ton her şeyi unutmama yetti ve artmıştı bile. Ben de ona sarıldım, tekrardan.
"Ezgi bu arada, yaklaşık on beş dakikadır kayıtlı olmayan bir numara aradı durdu seni. Bir bak istersen." Meryem'in sesindeki o tedirgin ton hala değişmemişti.
Beste bana alan vermek için yanımdan kalktı. "Hadi, okul için hazırlanmamız lazım yarım saat sonra ders başlıyor." dedi neşeli bir tonda. Sabahları bu enerjiyi nereden buluyordu hiç anlamıyordum doğrusu. İkimiz de aynı dünyanın içinde değil miydik?
Telefonumu elime aldım ve beni on kere arayan o numaraya baktım. Gerçekten kayıtlı değildi. Sabahın bu saatinde kim bu denli ısrarla arar anlam verememiştim. Ben de tekrardan kendisini aradım.
Telefonun uzun bir süre çalmasına gerek kalmadan karşı taraf anında açtı. Ne yani telefonun başında bekliyor muydu?
"Merhaba beni aramışsınız kimdiniz?" diyerek kafamdaki düşünceleri direkt söyledim. Numaramı öyle herkese vermem ve rehberimde de kayıtlı insan sayısı yok denecek kadar azdır.
"Ezgi, ben dayın Murat." dedi telefonda sesinden dayım olduğunu anladığım kişi. Lakin dayımın numarası zaten kayıtlıydı neden beni farklı bir numaradan aramıştı anlam verememiştim.
"Dayıcım kusura bakma tanıyamadım." dedim belli belirsiz bir ton ile. "Neden kendi numarandan aramadın ki?"
Daha gözlerimi bile açamamışken bu sabahın aksiyonu hiç bitmiyordu. Herkes anlam veremediğim bir şekilde tuhaf davranıyordu. Yoksa tuhaf olan ben miydim? Bilmiyorum.
"Okulun önündeyim seni almaya geldim." dedi. Sesinde algılayamadığım bir burukluk vardı. "Seni bekliyorum annene gideceğiz, gel hadi." telefonu direkt kapattı.
Annemle son beş aydır hiç iletişime geçmemiştim. Aramızın bozuk olduğundan değil ama o çok yoğun çalışan bir kadındı ve ben de darlamıyordum.
İsteksiz bir şekilde yataktan çıktım ve giyinmek için dolabımı açıp kıyafetlerime baktım. Sessizliğimden ötürü oda arkadaşlarım yine telaşa kapılmıştı ki hiç gecikmeden sordular : " Dayın ne dedi? "
Siyah bir bluz ve kot pantolonumu çıkarıp yatağa oturdum. "Okulun önünde beni bekliyormuş, anneme gidecekmişiz." Kendi aralarında duyamadığım bir şekilde fısıldadılar sanırım onlar da beni darlamak istemiyorlardı. "Tamam, bir şeye ihtiyacın olursa ara beni." dedi Lina yanağıma bir öpücük kondurarak. Ona minnet dolu bir şekilde gülümsedim.
Kızlar hazırlanıp okul için çıkarken ben de dayımın yanına doğru yola koyuldum. Okul zamanı beni alıp annemin yanına götürmesi huyu değildi.
Hatta beni okuldan almaya hiç gelmemişti bile. Eğitimime verdikleri önem çok farklı bir noktadaydı. Sanki iyi bir eğitimim olmazsa bir hiç olacakmışım algısını beynime yükleyen belki de ilk onlardı.
Şaşkınlığımı ne kadar gizlemeye çalışırsam çalışayım beceremiyordum. Duygularımı hem çok içten hem de çok dıştan yaşayan birisi olarak benim de gurbetim buydu. Açık olup her şeyi belli etmek ve bu sayede tehlikeyi kendi ellerimle kendime çekmek.
"Hoş geldin güzellik." dayımın sıkıca sarıldığı kollarının arasından güç bela kurtulup sitem ettim. "Sen hoş geldin asıl. Yüzünü gören cennetlik."
Ufak bir şaka yapmak istemiştim fakat buna gülmek yerine bozulmuş bir şekilde bir anda suratı düştü. Hiç bir şey demedi. İkimiz de sessizce arabaya geçtik ve annemin evine doğru yola koyulduk. Yol boyunca neden beni aldığı hakkında tek bir kelime etsin diye gözünün içine baksam da bunu yapmadı.
Sessizliği bir duvar kadar katı, gördüğüm kabus kadar da korkunçtu. Aile üyelerimin hiçbirini tam anlamı ile tanımıyordum zaten. Az çok kafamda kurduğum kendilerine ait bir karakterleri vardı o kadar. Dayıma biçtiğim karakter bu değildi orası kesindi.
Eve geldiğimizde gördüğüm cenaze çadırı ile birlikte başıma giren ağrı bir oldu. Neler oluyordu? Arabadan inmedim. Öylece dayıma bakmaya devam ettim o ise bana bakmaktan utanıyor gibi mahcup bir ifade takınıyordu.
"Annen iki gün önce evinde intihar etti Ezgi." dedi boğuk çıkan bir sesle. Göz yaşları yanaklarından akarken onları silmek için uğraşmıyordu. Sanki tüm dünyası başına yıkılmış, ne yapacağını bilmeyen küçük bir çocuk gibiydi. Evin önü çok kalabalıktı.
Neden bana iki gün sonra haber vermişlerdi? Annem neden intihar etmişti? Ben nasıl hissediyordum? Ben gerçekten nasıl hissetmeliydim? Ağzımı açıp hepsini tek tek sormak istiyordum ama dudaklarım benden bağımsız bir şekilde hareket etmiyordu.
Gözlerim kararıyor her şey bulanık ve olabildiğince yoğun olarak karmaşıktı. Ellerim tekrardan titremeye başladı. Fakat bacaklarıma bakınca fark ettim ki en az titreyen yerim ellerimdi. Tüm vücudum benden bağımsız bir şekilde titriyordu. Ama ağlayamıyordum. Gözlerimde en ufak bir yanma bile yoktu.
Beynimdeki o susturamadığım ses yine kulaklarımda çınlamaya başladı. "Artık kimsen yok sen bir hiçsin" boğulduğumu hissediyorum. Tırnaklarım ellerimi yok etmek ister gibi bastırıyor avuç içlerime. "Sanki önceden kimsen vardı da şimdi dert edindin." dedi aynı ses tekrardan. Artık duymak istemiyordum.
Kafama olabildiğince sert vurmaya başladım. Hareketlerim o kadar kontrolsüzdü ki ne canımın yandığını hissedebiliyordum ne de vurduğumu. "Sus!" diye çığlık atmakta buldum çareyi. "Sus!" "Sus!" "Sus!" Susmuyordu.
"Ezgi dur!" diyerek bağırdı dayım. Kollarımı tutmuş hareket etmeme izin vermiyordu. "Neler düşündüğünü biliyorum sana her şeyi anlatacağım, lütfen dur."
Fark edemediğim bir şekilde sakinleşmiş olmalıydım ki kollarımı seri bir şekilde bıraktı. Az önce kurduğu göz temasını yine boşluğa bıraktı. Gözlerime bakmaktan itina ile kaçıyordu.
"Cansu iflas etti." sesli bir şekilde yutkundu. Benim gibi derin nefesler almaya çalışarak, sadece çadıra bakıyordu. "Bize hiçbir şey söylemedi. Son altı aydır zaten iflasın eşiğindeymiş. Söyleseydi yardım ederdim ona."
Gecesini gündüzünü işine katan bir insan nasıl olur da iflas ederdi? Kariyeri uğruna çocuğundan bile vazgeçmişken üstelik. Ne tür bir iflas o kadar çok parayı batırmaya yeterdi anlam veremiyordum. Her şeyden önce ne tür bir iflas canına kıyması için sebepti?
"Sana söylemek için babanın gelmesini bekledim. Eğer baban gelmeden söyleseydim kendini kimsesiz hissedebilirdin. Ama senin bir baban var Ezgi." Babamın olduğunu zaten biliyordum. Sadece sokakta görsem tanıyamayacağım kadar tanımıyordum kendisini.Ne iş yapar? Nerede çalışır? Ailesi ve çocukları var mı? Bilmiyordum. Küçükken çekilmiş bir fotoğrafımız var ona bakarak yetinmiştim şimdiye kadar.
"Annen seni gerçekten çok seviyordu. Bütün çabası seni korumaktı. Ona kızgın olma. O seni bu dünyadaki her şeyden korudu. Bunu bil." Nefes sesi gittikçe hızlanmaya başlamıştı. Ablasını bu şekilde son yolculuğuna uğurlamak onu derinden üzmüştü belli ki.
Anneme zaten kızmıyordum ki, ben üniversiteye geçince farklı bir hayatımız olacaktı. Nerede istersem orada okuyacaktım ve o da benimle gelecekti. Bana söz vermişti. Peki neden intihar etti o zaman? Beni neden yalnız bıraktı?
Şimdiye kadar yaşamak çok kolaydı. Onu göremesem de bir gün göreceğim umudu, kurduğumuz o mutlu aile tablosunu oluşturmanın zamanı ve hayali içinde yaşayıp durmuştum. Hep gün saydım. Haftalar, aylar, yıllar. Ve şimdi okulu bitirmeme bir ay kala intihar etti. Ne düşünebilirdim? Beni nasıl bırakabildi?
"Babam peki?" dedim, baba bile demeye çekinerek. Çekindiğim nokta baba kelimesi miydi yoksa onun bilmediğim kişiliği miydi bilmiyordum.
"Artık yasal ebeveynin o." Bu sefer göz teması kurmuştu. Hafif bir tebessümle beni kendine çekti ve sarıldı. "Nüfusa kayıt işlemleri üç ay önce yapılmıştı zaten. Kendisini kendi tanıtmak ister diye umarak konuşmuyorum." dedi.
"Babanın yanındayken beni aramayı unutma." Tekrardan derin bir nefes aldı. "Artık mutlu olmanı istiyorum kızım. Onunla mutlu olmaya bak."
Hayatımda gördüğüm ilk samimi ve içten aile sıcaklığı bu olmuştu. Bir dayım vardı ve bana gerçekten değer verdiğini göstermekten çekinmemişti. Bana acıyor muydu? Acıyorsa neden şimdiye kadar bu derece samimi değildik?
Tekrardan bir sürü soru karmaşası içine girerken bütün hepsini şu anda sormak istiyordum. Lakin bunu yapmayacaktım. Aile hasreti ile yanıp tutuşan birisi olmadım hiç. Benim derdim hep kendimleydi. Kalabalıklar içinde bile yalnızdım. İçimdeki boşluğu hiçbir şey dolduramamıştı şimdiye kadar. Tıpkı şu anki durumun bile bir işe yarayıp o boşluğu dolduramadığı gibi.
Dayımın kolları arasından doğrulup uzaklaştım. "Ben hep mutluydum zaten. Yine olacağım merak etme." dedim onu teselli etmek istercesine. Kurduğum cümlenin saçmalığını idrak edince daha fazla uzatmadım. O da zorlamadı zaten.
"Dışarıda tonla gazeteci var." dedi gergin bir sesle. Huzursuz ve huysuz olduğu direksiyonu sıkma şeklinden bile belliydi. "Hiçbirinin seni görmesini istemiyorum. Bu yüzden eve götüremiyorum seni."
Duyduklarım karşısında şoka uğramış bir şekilde etrafa bakmaya başladım. Gerçekten de tüm muhabir, gazeteci dünyası resmen burada toplanmışlardı. Annemin beni gözden çok uzak büyütme sebebi buydu. Magazine konu olmamı hiçbir zaman istememişti. O dünyanın ne kadar pis bir yer olduğunu en iyi o bilirdi çünkü. Gençliğinden beri başarısı ve kariyeri sayesinde hep göz önündeydi.
Bilmedikleri tek bir şey vardı. O da bir çocuğu olması, yani benim varlığımdan kimsenin haberi yoktu. Zaten göz önünde bulunmaktan hiçbir zaman hoşlanmamıştım. Okul hayatımda bile hep hayalet gibi dolaşıyordum.
Hiç kimse ile muhatap olmuyor, hiç kimse ile sohbete girmiyordum. İnsanlar yabani olduğumu ne kadar düşünse de ben doğuştan buydum. Yasaklı olandım. Dünyaya geldikten sonra ebeveynler tarafından bir rol verilirse bebeklerine, o rolü o kadar kolay üzerinden atamıyor o bebekler. Atmakta istemiyorsun.
Bilinç dışı olarak kavramlarla açıklanamayan bir sahiplenme dürtüsünün icerisindeydim. Kaderimi sahipleniyor ve kaderimi değiştirmek istemiyordum. Ama bunları düşünecek ve kaderime sahip çıkabilecek bir noktada değildim şu anda. Benim annem ölmüştü. Söylerken çok basit, iki kelime olarak telafuz edilen bu basit cümle benim tüm hayatımı değiştirebilir nitelikteydi. Annem öldü. Kaderime başka zaman da sahip çıkabilirdim.
"Her ne olursa olsun," uzunca bir soluklanıp evin etrafına göz gezdirmeye devam ettim. Kalbim göğüs kafesime sığmıyordu. "Annemin son kez nefesini verdiği o evde olmak istiyorum." arabanın kapısını açtım ve bir hışımla kendimi dışarı attım.
Beni kimsenin yakalamasını istemiyordum. Ama aynı şekilde görmesini de istemiyordum. Dayımın arkamdan koştuğunu hissediyor fakat arkama bakamayacak kadar çok korkuyordum. O evde olmak, yaşamak şimdiye kadar hakkım olmamıştı o yüzden şimdi birazcık da olsa olmalıydı.
Son gücümle eve doğru koşmaya devam ederken tanımadığım bir sürü insanla çarpışarak özür diliyordum. O kadar hızlıydım ki özür dilediğimi duymuyorlardı. Zaten benim de duyup, duymadıkları umurumda değildi. Kendime olan saygımı kaybetmemek adına yaptığım bir özürdü.
Tam olarak ne düşünerek böyle büyük bir cesaretle adım attığımdan emin değilim. Fakat sırtımda duran kameraları hissettiğimde yaptığım şeyin doğru veya yanlış olduğu konusunda bir karmaşa içine girdiğimden emindim.
İnsanların kendi arasında konuştuğu cümleleri çoktan duymaya başlamıştım bile. "Neler oluyor böyle?" Olduğum yerde durdum ve evi incelemeye başladım. Bana yasaklı olan bu ev ; buradaki insanlar için çokta yasaklı olmayan o ev. İkisi arasında o kadar fazla fark vardı ki... "Bu kız da kim?" Konuşmalar devam ettikçe ediyor kulaklarım aynı oranda kendini sessizliğe gömüyordu. "Tanıdık birisi olmalı."
Beyaz panjurlu, pencerelerine, kapılarına ve hatta duvarlarına kadar ışıl ışıl parlayan bu ev civardaki evlerle neredeyse aynı ama bu evde hepsinden farklı bir enerji vardı. Uzaktan geçen bir insan böyle bir köşkün hayalini kurarken, benim için yaşam alanım olmaktan uzak sıradan, boğucu bir evdi. Üçgen bir çatı katı odası olmasını özellikle annem istemişti. Orası kendimize ait hobi odası olacaktı. Ne kadar çok kurmak istediğinden bahseder de dururdu. En önemli şartı da deniz manzarası olmasıydı. Dileğini yapmış, hayata geçirmişti. Ama bensiz.
Adımlarım uzunca duran o beyaz merdivenlere doğru gitmeye başladı. Artık yavaştım. Yetişmem gereken bir annem yoktu. Her bir basamağı çıktığımda kafamın içindeki yüklerim omuzlarıma daha da bir ağırlık veriyordu. Tek tek kendi yaşlarıma basıyor gibiydim.
Birinci merdiven birinci yaşım. İkinci merdiven ikinci yaşım. Üçüncü merdiven üçüncü yaşım. Devam edip durdu. Boşa geçen zamanlarım da tıpkı böyle ezilip gitmişti.
Kapıyı açtım ve içeri baktım. İçeride tanımadığım onlarca insanın arasından geçmeye başladım. Üst kata annemin odasına gelene kadar özellikle kimse ile temas kurmamaya dikkat ediyordum. Çünkü en ufak bir soruya bile ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Ben kimdim ki? Odaya geldiğimde kapıyı kapatıp kilitledim. Buradan çıkmak istemiyordum.
Yaptığımın bencillik mi yoksa üzüntü mü olduğuna hala karar veremedim. Tek isteğim benden alınanları geri almaktı ve emindim ki bunların arasında annem de vardı. Karşımda duran duvar alanının tamamının sadece camdan ibaret olduğu yere baktım. Kocaman balkonu ve ihtişamlı deniz manzarası ile aklımın bile alamayacağı kadar geniş, ferah olan bu oda benim hayallerimin bile yakınından geçemiyordu.
Canımı sıkan durum, kendimi böyle bir odaya bile layık görmemem mi yoksa benim kendimi layık görmediğim yerlerde annemin rahatça yaşaması mı bilmiyordum. Derin bir nefes aldım ve yatağa uzandım. Tüm yatağı papatya kokuyordu. Kokuyu olabildiğince içime çekmeye çalıştım. Belki ilk, belki de son şansım olurdu bu durum. İşimi şansa bırakmayacaktım. Olabildiğince anı kazanıp unutmamam lazımdı annemi.
"Ezgi kapıyı açar mısın?" dayım kapıyı zorluyor fakat tüm gücünü kullanmıyordu. "Seni merak ediyorum kapıyı aç, bi konuşalım." şu an dayım dahil kimseyi görmek istemiyordum. Tek isteğim yalnız kalıp annemin bu odada neler yaptığını düşünerek geçireceğim o dolu dolu saatler olmalıydı.
Sabahları ne yapıyordu mesela ? O görkemli hayatın ardında sabah rutinlerinde kahve içmek olan bir kadın var mıydı ? Ya da kahvaltı yapmayı sever miydi? En sevdiği kitap hangisiydi ? Baş ucunda kitap saklamayı sevenlerden miydi ? Cevabını bilmediğim bu sorulara olan boşlukları artık kendim dolduracaktım.
"Ezgi ben de üzülüyorum, bana hiç acımıyor musun sen?" sesi gittikçe kısılıyordu. Kapının kolunu bıraktı. Ama cevap vermek istemiyordum.
Bence annem Türk kahvesini çok severdi. Çünkü ben de her sabah kahve içmeye bayılanlardanım. Bu özelliğimi ondan almış olabilirdim. Kitap okumayı da çok seviyordur, o kadar zeki bir insanın okuma alışkanlığı olmaması saçma olurdu. Benim gibi baş ucunda da en sevdiği kitabı sakladığına kesinlikle emindim.
Yatağının yanında duran iki çekmeceli komodine uzandım ve ilk çekmecesini açtım. Burada kesinlikle bir kitap saklıyor olmalıydı. Fakat hayal kırıklığına uğradım. Kitap falan yoktu. Daha çok eskilerden kalan bir MP3 tarzı müzik çaları vardı. MP3 değildi. Tuşlarından anladığım kadarıyla istediğin zaman dışardan ses veriyor, istediğin zaman da kulaklık ile dinleyebiliyordun.
Bu cihazı keşfetmek ve içindeki şarkıları dinlemek için şimdiden bile heyecanlanmıştım. Pahalı bir şeye benziyordu. Ama en pahalısı annemin müzik zevkiydi. Kitap konusunda bir ortak nokta bulamamıştım, belki bunda bulurdum.
"Ezgi kapıyı aç. Ben baban." ilk defa duyduğum bu ses tanıdıktan uzak bir melodiydi. Kırk beş elli yaşlarında olduğunu düşündüğüm bu erkek sesi karnımdan tekme yemişim gibi hissetmeme sebep olurken aynı zamanda algılayamadığım o sitemkar tavrı beni kendime getirmeye yetmişti.
Elimdeki cihazı direkt çantama attım. Onu benden kimsenin almasına izin veremezdim. Aynı zamanda kapıya bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Kapının arkasında nasıl bir adam duruyordu? "Ezgi kapıyı açmazsan kırmaktan hiç çekinmem" sözleri sitemkar, tavırları sakindi. Kollarında bir bebek tutuyormuş gibi hafifçe kapıyı tıklatıyordu.
Kapıyı kırmasını istemiyordum, onu tanımak istemiyordum, kimse ile konuşmak istemiyordum. Anlaşılan başım baya bir beladaydı bu adam yüzünden. Ne kadar istemesem de yataktan kalktım ve kapıyı açtım.
Karşımda gerçekten de ellili yaşlarının başında gibi duran; uzun boylu, geniş omuzlu, kahverengi ve kan çanağını andıran gözleri olan o adama baktım. Simsiyah giyinmişti. Buğday teni o siyahların arkasında esmer bir görünüm yaratıyordu. Saçlarının her yeri değil ama yanları ve ortaları hafif derecede beyazlamıştı. Yine de yaşından oldukça genç gösteren bir yüze sahipti. Kırışıklık sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar azdı.
Kapının dışında ondan başka kimse yoktu. Dayım gitmiş olmalıydı. Ya da babam göndermişti. O kadar sitemkar tavıra muhtemelen onu da tehdit etmiştir diye düşünmeden geçemedim. Kapıyı açınca sadece kendi düşüncelerimi duyabileceğim kadar sessiz olan odanın içine aşağıdaki odalardan gelen insan sesleri doldu. Kimseyi duymak istemiyordum.
Karşımdaki adam durumu fark etmiş gibi anında odaya girdi ve kapıyı kilitledi. Bu durum bir adım geri çekilmeme sebep oldu. Onu tanımıyordum. Fakat hiç beklemediğim şekilde birden geri döndü ve kollarını sıkı bir şekilde omuzlarıma bağlayıp sarıldı. Göz yaşlarını ensemde hissedebiliyordum.
Ayakta o şekilde iki dakika kadar durduktan sonra odadaki sarı ikili koltuğa geçip oturdu. "Gelir misin yanıma konuşalım biraz." Göz yaşlarını elleriyle sildi ve gitmem için diğer koltuğu işaret etti. Lakin yanına geçmek istemiyordum. Annemin yatağına geçip oturdum ve onu incelemeye devam ettim. Hiç tanımadığı bir kızı olması nasıldır acaba gerçekten umurunda mıydım?
"Seni tanımıyorum." dedim onun aksine gayet duygusuz bir şekilde. "Ne için geldiğin nerden geldiğin hiç önemli değil, tanımak da istemiyorum." ayaklarım huzursuz bir şekilde sallanırken aslında onun canını yakmak istediğimi fark ettim. Duygularının esiri olsun istedim. Onu tanımak istiyordum.
"İsmim Alparslan Koraltan." düşüncelerimi okuyormuş gibi birden bire verdiği bu cevap karşısında şok olmuş gözlerimle bakmaya başladığımı fark etti. Belli belirsiz kısacık bir gülümseme yerleşti suratına. Ya da sadece beynimin bir oyunuydu. Emin olamamıştım.
"Elli yaşındayım ve annenden sonra hiç evlenmedim. Hiç çocuğum yok. Tek çocuğum, tek kızımsın ve ben kızıma iyi bir baba olmak istiyorum." tekrardan dolmaya başlayan gözlerini cebinden çıkardığı bir mendil ile sildi. "Bana baba olmayı öğretir misin?"
Kapının dışındayken resmen beni dövecekmiş gibi tavır takınan adama hala fal taşı gibi açılmış gözlerimle bakıyordum. Bir şaka programının içindeyim galiba diye düşündüm. "Bunun için çok geç kalmadın mı sence ?" diyerek pasif agresif bir sitem ettim. Ama ben ne söylersem söyleyim alınan bir tavrı yoktu.
"Özür dilerim." dedi gayet gür bir sesle istersem tüm dünyanın karşısında özür dileyebilecek kadar da cesurdu. " Her şey için çok özür dilerim ama benim bir suçum yoktu." evet annemle de çok yakın bir bağımız yoktu ama en azından onu tanıyordum. Bir annem olduğunu biliyordum. Şimdi karşıma geçmiş küstahça bir şekilde nasıl suçu olmadığını söyleyebilirdi?
"Bundan nasıl bu kadar emin olabilirsin?" dedim sorgulayıcı bir biçimde. "Yani suçun olmadığına nasıl kanaat getirdin?" Bacakları huzursuz bir şekilde hareket ederek yanında duran pencereden dışarıya baktı. "Yaşadığından haberim yoktu çünkü."
Cebinde duran sigara paketini çıkarıp içinden bir tane alıp yaktı. "Annenle sen üç yaşındayken boşandık. Her ay gelip seni görürdüm ve bir gün gittiğimde bana artık yaşamadığını söyledi." duyduklarım karşısında ne düşüneceğimi bilmiyordum. Bunların doğru olma ihtimali var mıydı? Annem gerçekten böyle bir şey yapabilir miydi? "Peki mezarımın nerede olduğunu hiç sormadın mı?" titreyen sesim daha fazla konuşmama müsade etmiyordu.
"On beş yıldır her ay mezarına çiçek bırakıyorum." dedi boğuk bir sesle. Kendisi de ne yaşadığını idrak edemiyor gibiydi. Benim bir mezarım mı vardı?
"Bu nasıl olabilir?" dedim dehşete düşmüş bir şekilde. Ara sıra duyduğum o sesler yine ziyaretime gelmekten çekinmemişti. "Sen bir hiçsin. Yaşamıyorsun bile."
Ayağa kalktım ve huzursuzca dolanmaya başladım. Gördüğüm her şeyi yakıp, yıkıp dökesim vardı. "Nasıl olabilir böyle bir şey!?" Derin derin soluklanıyordum.
"Bu şekilde öğrenmeni istemezdim ama ben de bu şekilde öğrenmek zorunda kaldım." dedi yerinden kalkmadan. O benim aksime daha sakin görünüyordu.
"Peki şimdi neden bu kadar sakinsin?" dedim karşısına geçip otururken. Bu kurduğumuz ilk anlamlı konuşmaydı. "Çünkü," dedi ellerimi avuçlarının içine alarak, " dört ay önce öğrendim her şeyi."
Bakışlarında merhamet, sevgi ve çaresizliğin binbir farklı tonunu yaşıyordu. "Annenle tekrardan evlenmeye karar verdik dört ay önce ve bana her şeyi itiraf etti." Bir babam vardı, annemle tekrardan evlenmeye karar vermişti ve şimdi de annem ölmüştü. Tam olarak neyin ortasına düşmüştüm?
" Annem sana neden yalan söylemiş benim hakkımda?" dedim alacağım cevaptan oldukça korkarak. "Annen sadece bana değil kendisine de yalan söyledi Ezgi." hüzünlü ses tonunun ardında yatan gerçekler bunun tek cevabıydı aslında.
"Bizim gibi insanların düşmanı çok olur. Annen bir nevi seni; benden, kendisinden ve düşmanlarımızdan korudu." korkunç bir iç çektikten sonra lafa tekrardan atıldı " Yaptığı ne kadar doğru sorgulanır ama onun yerinde olsaydım aynısını yapmaktan çekinir miydim bilmiyorum." dedi.
Dehşete düşmemi sağlayacağı itirafları yüzünden ellerimi avcunun içinden olabildiğince hızlı bir şekilde geri çektim. "Ne demek bu?" gözlerimden alevler çıktığına yemin edebilirdim. "Düşmanlarınız kim sizin ! Neden kendinizden korudunuz beni? "
Soğuk bir ateşin içindeyse yanmaktan kaçar mıydı insan? Yoksa ateşin ta kendisi olup güçlerini o ateşin harlarından mı alırdı? Doğru olan hangisiydi? Amansız bir kuyuda diplerde sürünmek mi yoksa yanmayacağından emin olarak o ateşinden içinden geçmek mi?
Düştüğüm bu karanlıktan itilâya ulaşmak için mücadele etmem gerekiyordu. Sorun şu ki bunca zamandır herhangi bir durumla uğraşmak istemeyen benliğim buna hazır mıydı?
"Kendimizden koruduk çünkü birbirimize zarar veriyorduk!" dedi bir hışımla bağırarak. "Kendimizden koruduk çünkü her başaranın arkasında görünenden daha karanlık pislikler var!" Sesi her kelimede hatta her harfte daha da yükseliyor daha da hiddetleniyordu.
Bir anda ayağa kalktı, "Seni düşmanlarımızdan korudu çünkü kendi başına gelenler senin de başına gelsin istemedi!" tam önünde duran sehpayı var gücüyle tekmeleyerek devirdi. Ama benim aklım son cümlesinde takılı kalıp bozuk bir plak gibi cümleyi yineleyip durdu.
"Kendi başına gelenler derken?" diye sordum. Gözlerim kızarmaya başlamış fakat yine de ağlayamıyordum. Uzaklara dalan bakışları belki de söylemekten çekindiği o cümleyi söyleyecek olmanın mahcubiyeti içerisinde kıvranıyordu. "Annen intihar etmedi Ezgi, öldürüldü."
Kulaklarım yine hiçbir sesi duyamayacak kadar sağırlaştırmıştı kendisini. Tek duyabildiğim kalbimin göğüs kafesimden çıkacak kadar sert ve sesli attığıydı. Kararan gözlerime aldırmadan yatağın üzerinde duran çantamı aldım ve kapıya doğru koşarak bir hamlede kilidi açıp kaçmaya başladım.
Aynı sorgulayıcı gözler yine üzerimdeydi. Tanımadığım insanların bu meraklı bakışları yerin dibine girmişim gibi hissettirmekten başka bir işe yaramıyordu. Ev eskisinden daha kalabalık bir hale gelmişti. Yine birilerine çarpmadan geçmem imkansızdı ama bu sefer özür dilemiyordum.
Kapıdan kendimi dışarı attığımda havanın karardığını yeni fark etmiştim. Nereye gitmem gerektiğini bilmiyordum ayaklarım tarafından sürüklenerek dış kapıya doğru koşmaya devam ettim. Olabildiğince hızlıca koşuyor, kimden kaçtığımı bilmiyordum. Kendimden kaçmak istiyordum, varlığımdan kaçmak istiyordum, gerçeklerden kaçmak istiyordum.
Artık beni koruyacak bir annem yoktu. Bu yüzden ne kadar hızlı koşarsam o kadar kârdaydım. Sırtıma çarpan soğuk umurumda değil. Soğuk bile kendime gelmeme yetecek kadar sert değildi.
Kararan gözlerime eşlik eden karanlık hava beni çaresiz bırakmaya ant içmiş gibiydi. Koştukça kulağıma gelen korna seslerinin olduğu tarafa yöneldim. Duyabildiğim tek ses buydu.
Ayakkabıma değen taşlar geri dönmem için yalvarıyor gibi çarpıyordu ve ben de bir anda durdum, etrafımı inceledim. Takip eden kimse yoktu. Derin derin nefes aldım. Otoyola gelmiştim bile.
Hemen yanında durduğum küçük bakkal tarzı bir markete girdim. Sigara kullanmıyordum. Ama bir paket alsam şu an bir sakıncası olmazdı diye düşünmeden edemedim. Sabahtan beri su bile içmemiştim.
Markete girdim ve dolaptan bir su alarak bir paket sigara istedim. Kasada duran adamın bakışları yaşımı ölçüyor gibiydi. Oldukça yaşlı olduğu belli oluyordu ayakta bile duramayacak olan bu adamın aynı zamanda soru sormaktan çekinir de bir tavrı vardı.
Uzaktan bakınca ben de sabahın erken saatlerinden beri bir sürü şey yaşayıp yorgun düşmüştüm. Karşısında böyle bitkin birini görünce şaşırmış da olabilirdi. "Hangi marka?" dedi süzmekte olan gözleriyle. Daha önce hiç sigara içmediğim için marka bile bilmiyordum. "Şey," dedim sesimin titremesini oldukça kontrol altına almaya çalışarak fakat ben bir şey diyemeden adamın arkasında duran televiyonda annemin ismini görmemle donakaldım.
Annemin evinde bugün çekilmiş olan görüntüler vardı ve bir muhabir konuşuyordu: " İflas ettiğini öğrenince intihar eden ünlü iş kadını Cansu Aslanoğlu'nun herkesten sakladığı bir kızı olduğu söyleniyor." kadının sesindeki o heyecanlı ton midemin bulanmasına sebebiyet verirken aynı anda kurtulduğumu düşündüğüm düşüncelerime beni geri sürüklemişti.
"Aldığımız bilgilere göre bu sabah kim olduğu bilinmeyen bir kız çocuğu koşarak cenazeye geldi ve kendini bir odaya kapatarak çıkmadı." tutmakta olduğum suyu var gücümle sıkarak patlatınca öfkemin yerini yorgun bir bitkinlik almıştı. "Özür dilerim." dedim kasada duran adama mahcup bir şekilde.
Suyun parasını vermek için çantamı açtım ve cüzdanımı çıkardım. Televizyondaki muhabir hala konuşmaya devam ediyordu. "Cansu Aslanoğlu'nun eski eşi ünlü iş adamı Alparslan Koraltan da kızın peşinden cenazeye katıldı... " parayı uzattım ve patlayan şişeye bakarak kasanın yanına ittim.
Kendimi direkt dışarı attım. Daha fazla bir şey duymak istemiyordum. Annemin senelerce korktuğu her şey bir günde başıma gelmişti. Bundan daha kötü ne olabilirdi ki? Kalp atışlarım tekrardan hızlandı ve içimde oluşan yoğun öfke patlaması ile üst geçite doğru koşmaya başladım. Şu an büyük ihtimalle kanallarda, her yerde koşarak eve girdiğim görüntüler vardı. Tanınmak istemiyordum. Hiç böyle bir yaşam tarzım olmamıştı.
Aynı zamanda kendimi suçlu hissediyordum. Annemin katillerine öfkelenmek, annemin cinayetini sorgulamak yerine nasıl olur da kendimi düşünürdüm? Bu kadar korkak bir yapım mı vardı sahiden?
Koşmak istiyordum. Kendimden kaçabileceğim kadar uzağa koşmak. Dünyadan kaçabileceğim kadar uzağa koşmak. Annemin yanına gidene kadar koşmak istiyordum. Duyduklarımı keşke duymamış olsaydım, yaşadıklarım keşke yaşanmamış olsaydı diye ne kadar düşünürsem düşüneyim nafile. Hepsi bir bir gerçekleşmişti ve artık yaşamak istemiyordum.
Üst geçite çıktığımda yoldan geçen arabalara baktım. Hepsi aynı benim gibi yetişmeye çalışıyorlardı. Ya birilerine ya da birilerinden uzak bir yerlere. Ama benim gideceğim yer dünya sınırları içerisinde olmamalıydı. Beni artık dünya kurtaramazdı. Ben var olan, bildiğimi sandığım her şeyin yalan olduğuyla yüzleşmiştim üstelik annem beni terk etmişti.
Karanlığın içindeki sessiz çığlık kulaklarıma nüfuz ederken üst geçidin korumalıklı kenarına çıktım. Soğuk metal, ellerimi keskin bir gerçeklikle kavrıyordu. Aşağıya baktım. Ardı ardına dizilmiş araçların farları, hayatın durmaksızın aktığını gösteren bir nehir gibi akıyordu asfaltın üzerinde. Hızla geçen arabaların uğultusu, düşüncelerimin içinde yankılanan seslere karışıyordu. Gökyüzü beklenmedik bir berraklığa sahipti. Yıldızlar, bana seslenir gibi yanıp sönüyordu.
Belki de son kez bakıyordum bu sonsuz boşluğa.
"Anne, bana bunu neden yaptın?" diye haykırdım. Sesim, geceyi yırtarcasına yankılandı ama cevap veren olmadı. Gökyüzü sessizdi. Annem sessizdi. Her şey bitmişti. Eğer bu hikâyenin bir serencamı olacaksa, benim sonum burada yazılmalıydı.
Ayağımı biraz daha ileri kaydırdım. Bir anlığına, rüzgârın tenime değdiğini hissettim. Boğucu bir sıcaklık vardı havada, ama rüzgâr içimde bir boşluk gibi esiyordu. O an fark ettim; belki de kimse, yaşarken gökyüzünün değerini anlayamıyordu. Çiçeklerin kokusunu fark etmeden yaşıyor, rüzgârın sesini dinlemeden geçiyorlardı. İnsanlar, kendi kaderlerinin mahkûmu olmayı seçiyordu. Ama ben… Ben çaba sarf etmek istemiyordum artık.
İçimdeki bütün ağırlıkları rüzgâra bırakarak gözlerimi kapattım. Ve kendimi boşluğa bıraktım.
Ama düşmedim.
Tam o anda, kolumda hissettiğim sert ve güçlü bir el, beni hızla geriye çekti. O kadar ani bir kuvvetti ki, eğer düşmeyecek olsam bile yere çakılacağımdan emindim. Bir çığlık atmaya fırsat bile bulamadan, aniden, taş gibi sert bir bedene çarptım. Çantam elimden kayıp, köprüden aşağı düştü. Ama ben... ben hala hayattaydım.
Beni kurtaran adamın kolları arasındaydım. Göğüsü bir taş kadar sertti ama betona çarpmaktan daha yumuşaktı. Vücudumu uçmaya hazır bir kuşmuşum gibi çekti kendisine.
Yere paralel şekilde savrulmuş halde birkaç saniye öylece kaldım. Zihnim, az önce ne yapmaya çalıştığımı idrak edince titremeye başladım. Bedenimizi düzelttik, ama o hala kollarını gevşetmiyordu. Koruyucu bir içgüdüyle, sanki benim eriyip kaybolmamdan korkar gibi sıkıca sarıyordu beni. Tanımadığım bir adamın kolları arasında, hayata tutunmaya çalışıyordum. Ardından bir ses duydum.
Yere düşen çantamdan, müzik çalar açılmıştı. Düşmenin etkisiyle kendi kendine çalışmaya başlayan cihazın kulaklığından tanıdık bir melodi yükseldi. Çok hafifti, ama anında tanıdım.
"Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime…"
Göğsüme bir bıçak saplanmış gibi oldu. Tüm gün içimde biriktirdiğim o duygular dışarı çıkmak için içimde bir kaos ortamı oluşturmaya başladı. Annem bu şarkıyı dinlemeyi seviyor muydu ?
Bunu daha önce dinlediğini hatırlıyor muydum? Hafızamın derinliklerinden bir anı çıkıp gelmeye çalışıyor ama tam olarak netleşmiyordu. Ama önemli değildi. Sanki annem, o an oradaydı. Şarkının sözleri, içimdeki boşlukta yankılanarak büyüyordu. Gözlerimi sıkıca yumdum. Tüm gün içimde tuttuğum duygular, artık orada kalamayacak kadar ağırlaşmıştı. Bütün kapılar açıldı, bütün setler yıkıldı.
Yaşadığım bu panikle birlikte hiç tanımadığım bir adamın kolları arasında kendimi serbest bıraktım. gözlerimden dökülen yaşlara engel olmadım. Önce sessizce. Sonra hıçkırıklarla. Ve sonra içimden kopan, kaybolmuş bir çığlık gibi.
Göğüsüne yasladığım başımı dik tutacak kadar bile mecalim yoktu. Hıçkırıklarımı engelleyemiyor, duygularımı kontrol edemiyordum. Annem gerçekten ölmüştü.
Elim titreyerek kulaklığın bir tekini aldım ve sol kulağıma taktım. Sağ kulağım, adamın kalp atışlarını duyuyordu. Onunki de hızlıydı. Bazen tanıdığın birinin yanında dökemediğin göz yaşlarını yabancı birinin yanında dökmek her şeyden daha rahatlatıcı ve çözüm odaklıydı. Ben de öyle yapmıştım. Uzun zamandır kimin yanında kendimi, duygularımı bu kadar rahat açtım diye düşünürken kimsenin olmadığı aklıma geldi. Sanki bunu biliyormuş gibi kollarını iyice sardı.
Bacaklarımı kendime doğru çektim. Cenin pozisyonunda durup içim çıkana kadar bağırarak ağlıyordum. Az önce yapmaya çalıştığım şeyin utancı da bir ömür boyunca aklımdan çıkmayacak olan kocaman
bir hataydı. Hayatımın hep bir köşesinde saklamak istediğim, parazit düşünceler kendini açığa çıkarmıştı. Bu yabancı adam olmasa düşmeye başladığım andan itibaren pişman olacaktım. Bana bir hayat vadetmişti.
Titrerim mücrim gibi baktıkça, istikbalime"
Sanki lehv-i mahfuzdan beri üzerime yazılıp bana ithaf edilmiş gibi hissettiğim şarkı sözlerine baktıkça annemi daha iyi tanıyor gibi hissediyordum. Yanımda ve bana 'her şey geçecek' diyor gibi, kimseye şikayet etmiyordum. Sadece ağlıyordum. Her şeyin geçeceği umudu ile koskocaman bir gelecek karanlığına bakıp ağlıyordum. Geçmişin ve geleceğin karanlığının arasında kaybolmamaya çalışıyordum. Kanadı kırılmış bir meleğin kırık kanat sesi gibi göz yaşlarım tek tek dökülüyordu. Şarkı arka fonda devam etti. Her şeyden haberi varmışçasına...
"Kimseye etmem şikayet..."
Bölüm etkileşimi
