4. bölüm / 6
SINIR TAŞIBÖLÜM 4: TEHLİKELİ AHENK
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 4: TEHLİKELİ AHENK
Zihnim bulanıklaşmış düşüncelerim karmakarışık olmuş bir şekilde, önüme bir dağ gibi dikildi.
Bir tarafta mantık, bir tarafta duygularımın olduğu bu kocaman dağda, ellerimle ve hatta tırnaklarımla birlikte zirveye doğru nasıl çıkarım diye düşündüm.
İlk adımı atmak için bir kaya parçası gözüme takıldı. Ama bu kaya, duygularımdan geçiyordu.
Bazı şeyler yalnızca bir an için var olur. Anlamaya çalıştığında silikleşir, tanımlandığında kaybolur. Savaş'ı anlamıştım. Ya da anladığımı sanmıştım.
Bir duyguyu tanımlamak, onu sınırlandırmak mıdır? Ya da bir düşünceyi kelimelere dökmek, ona bir beden kazandırırken ruhunu kaybetmesine mi neden olur?
Kelimeler zihnimde şekillendikçe, kendimden uzaklaşıyorum sanki. Anlatmak istediğim şeyi anlatamadığım gibi, neyi anlatmaya çalıştığımı da unutuyorum.
Derdinin onunla sadece bir amaç uğruna evlendiğimi sanması olmalıydı. Tüm gün, bana olan soğuk davranışlarının bu olduğunu hissetmeye başlamıştım. Sanırım gururuna dokunmuştu. Ama gerçek bu değildi. En azından dışarıdan görünenden farklıydı. Belki de gerçek hiçbir zaman bunlar değildi.
Düşünceler zihnimin içinde düğümlendi. Ne zaman birini çözdüğümü sansam, başka bir düğüm oluştu. Bir fikrin ucunu yakaladığımda, onun beni nereye götüreceğini bilemedim.
Bazen bir anlama ulaşacağımı düşündüm, bazen de anlamın sadece bir yanılsama olduğunu fark ettim. Zihnim kendi içinde dönüp durdu. Sürekli yeni yollar açtı ama hiçbir yere varamadı.
Tamamlanmamış olan her şey, belki de en gerçek olanıdır. Çünkü tamamlandığında, sona erer. Oysa bazı şeyler asla bitmez. Belki de meselem anlam aramak değildi. Belki de meselem; hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağımı idrak ederek devam etmekti.
Otel odasının camından bakarken, Doha'nın gece ışıkları, sanki kocaman bir tabloyu andırıyordu. Gökdelenlerin parlayan yüzeyleri, sokaklardaki ışıklarla birleşerek, uzaklarda kayboluyordu. Odanın derin sessizliği, şehir kadar karanlıktı.
Savaş, pencerenin kenarına yaslanmış, dışarıyı izliyordu. Elindeki sigara dudaklarına değdiği an, gitmek istediği bir yer varmış gibi, bir duman olarak havada süzülüyordu. Gözleri, şehri bir avcı gibi tararken, aramızdaki sessizlik daha da kalınlaşıyordu. Bir süre, yalnızca geceyi hissedebiliyorduk.
Bir otel odasında, ilk gece, cevabını bulamadığımız sorular ve nereden başlayacağından emin olamayan iki insan olarak, şimdiden fazlasıyla tükenmiş gibiydik.
"İnsanın aklını karıştıran bir şeyler var." dedi en sonunda Savaş, gözlerini manzaradan ayırmayarak. Oturduğum koltukta biraz daha dik durarak vücudumu öne doğru çektim. "Nedir o şeyler?" diye sordum. Haklıydı, insanın aklını karıştıran bir şeyler vardı. Ama onun da neyi merak ettiğini bilmek istiyordum.
"Sence de bir tuhaflık yok mu ?" dedi. Hala aynı ses tonuyla. Sigarasını içerken, derin bir nefes aldı. Evet, benim de zihnim çok fazla karışıktı ama o zihninde neler geçiriyor göremiyordum. Bu yüzden tekrardan sordum. "Ne gibi?" sesim odadaki sessizlikte, sigara dumanına harmanlaşmış bir şekilde dışarı yayıldı.
"Şirketin banka hesabı nasıl hacklenebilir?" kuşku dolu bakışları bir radardı. Haklıydı. Ben de son günlerde sadece bunu düşünüyordum. Ki bir şirketin verecek hesabı olduğu kadar, alacak hesabı da olurdu. Bir anda nasıl böyle bir iflasın eşiğine gelinmiş olabilirdi? "Son günlerde benim de kafama çok takılıyor bu durum." dedim, düşüncelerimin arasından konuşurken.
Savaş gergin bir şekilde bir elini cama yasladı. Bakışları hala dışarıyı izliyordu. Sanki aradığı şeyi, Doha'nın o ışıltılı sokaklarında bulabilirmiş gibiydi. "Bu imkansız değil," dedi, uzunca düşündükten sonra. "Mümkün değil, ama imkansız da değil."
Söylediklerini kafamda dönüp dolaştırırken bunun nasıl olabileceği hakkında senaryolar üretmeye başlamıştım bile. Yine de hala eksik bir şeyler vardı ve yerine oturmuyordu. "Evet ama bilmediğimiz, çözemediğimiz nokta ne?" dedim, onun kuşkularını üzerime çekip kendime alırken.
Yine derin bir sessizliğe gömüldük. Sigarasını önünde duran masanın üzerindeki kül tablasına bastı. Ardından masada duran paketten bir tane daha alıp yaktı. Cevap bulamadıkça gerginleşiyordu. Cevap da vermedi.
Ayağa kalkarak yanına gittim. Elbisemi hala çıkarmamıştım. Onun gibi cama yaslandım ve gözlerinin içine baktım. "Ben babamı tanımıyorum." dedim, parmaklarımı birbirine bağlayarak. Savaş hala gözlerini camdan çevirmiyordu. "Bu duruma nasıl geldiniz bilmiyorum. Ama baban sana mutlaka bir şeyler söylemiştir."
Bakışlarını camdan çevirerek suratıma baktı. Yanlış bir hamle yapmadığını kanıtlamak ister gibi söze atıldı. "Ben tanıyorum da ne oluyor?" dedi. Sigarasının dumanı gözlerimin önünde bir sis bulutu gibi dağılıp gitti. Bu ne demekti?
"Mutlaka şüphelendiğin bir şeyler olmalı Savaş." dedim sessizce. İlk defa adını sesli bir şekilde söylemenin verdiği garip bir boşluk oluştu içimde. Savaş Karahan. Evet, bu benim eşimin ismiydi artık.
Savaş da ismini söylememe takılmış gibi hafif bir tebessümle yüzüme baktı. Ardından belime, sonra ayaklarıma kadar baştan aşağı gözleriyle süzdü. Bakışlarında daha çok bir memnuniyet ifadesi vardı. Ama bunun üzerinde durmadı.
"Herkesten, her şeyden şüpheleniyorum." dedi eski ifadesiz haline dönerken. Onu bu kadar şüphelendiren şey benim içimi kemiriyordu. "Babanla aranız kötü mü?" dedim bir anlığına. Ama söyledikten sonra pişman oldum. Çünkü kötü olsa da bu beni şu anda ilgilendiren bir konu değildi.
Yine de bir insan sevdiği kişi hakkında hiçbir şeyden şüphelenmezdi. Eğer babası ile arası iyi olsaydı bu cümleyi kurmazdı diye düşünerek gaflet duygumdan kendimi bir nebze rahatlatmaya çalıştım.
"Aramız hiçbir zaman iyi olmadı." dedi net bir sesle. Ardından hemen arkasında duran koltuğa oturdu. Doha'nın eşsiz ışıkları, odanın içine loş bir görüntü veriyordu ve Savaş'ın esmer teni, gece yarısını aydınlatan sonsuz bir ışık gibi parlıyordu. Ben hala ayakta onu izlemeye devam ediyordum.
"Bunu bilmiyordum." dedim, söylediklerinin üzerine düşünen bir sesle birlikte. Bilmiyordum ama nikah masasından kalktığımızdan beri hissediyordum.
"Bilmeni gerektiren, önemli bir mesele değil zaten." ikinci sigarasını da kül tablasına bastı. Odadaki dumanı belirli bir süre inceledi. "Bilmemi ister miydin?" kollarımı birbirine bağladım. Sorularımın içinde çıkmaza girmek istemiyordum. Bu yüzden onu ilk tanıdığım andan karar vermiştim zaten. Konuşmalarımız o ne tarafa çekerse o tarafa gidecekti.
"Henüz değil." dedi sadece ifadesiz bir sesle. Ardından tekrarladı. "Henüz değil." hicbir şey demedim. Savaş ne zaman isterse ben de o zaman onu dinleyecektim. Bunda kararım kesindi.
Ona karşı olan merakım kendi gözümü korkutmaya yetiyordu. Hiç kimseyi merak etmemiştim ve Savaş'a da bunu belli etmek istemiyordum. Oysa ona karşı oluşturduğum merak, içimde bir alev gibi yayılıyordu.
"Kahve içmek ister misin?" dedim, yaslandığım camdan çekilip, önünde dururken. Savaş yine hafif bir tebessüm etti. Ama bakışlarında gizlenen o kuşkulu hali bu tebessümün zorla yapılan bir eylem olduğunu vurguluyordu.
"Sen üzerini değiştir, kahveyi ben koyarım." İçimde manasız bir şekilde oluşan sevinç naralarını bastırmaya çalışarak heyecanla "Tamam!" dedim. Savaş ayağa kalkarken yine gülümsüyordu.
Hızlı adımlarla, hemen dış kapının yanında duran başka bir kapıyı açarak içeri girdim. Kapıyı kapatır kapatmaz arkasına yaslandım. Kalbim uçacakmış gibi hızlıca atarken artık emindim. Savaş kesinlikle onunla zorla evlendiğimi düşündüğü için soğuk davranmıştı.
Dudaklarım belli belirsiz gülümsemeye başlayınca kendimi hemen toparladım. Daha ortada olan net bir şey yoktu ve ben kendimi bu kadar kaptırmak istemiyordum.
Odaya kısa bir göz gezdirdim.
Duvarları yumuşak, sıcak bir krem rengiyle boyanmıştı. Mobilyalar otelin geri kalanı gibi şık ve moderndi ama odada dikkatimi çeken tek şey, ortada duran geniş yataktı. Tek kişilik ya da iki ayrı yatak değil, çift kişilik ve oldukça büyük bir yatak.
Birkaç saniye durup yatağa baktım. İçimde bir şeyler titredi. Savaş bunu fark etmiş miydi? Yoksa buraya girip benim tepkimi mi görmek istemişti? Hayır, saçmalıyordum. Rezervasyonu yapan o değildi ki. Ama yine de...
Elimi enseme götürüp derin bir nefes aldım. Burada uyumak zorundaydık. Aynı yatakta.
Gözlerimi kapatıp düşüncelerimi susturmaya çalıştım. Üzerimi değiştirmeliydim. Bavulumu açıp içinde daha rahat bir şeyler aradım. Kalbim hala hızlı atıyordu. Sanki küçük bir şey yapıyormuş gibi görünse de, üzerimi değiştirirken Savaş’ın dışarıda olduğu gerçeği bile beni rahatsız ediyordu.
Tişörtümü ve rahat bir eşofman altını giyip boy aynasından kendime baktım. Uyumak için gayet idealdi. Derin bir nefes daha aldım. Daha fazla oyalansam, Savaş’ın bir şeylerden şüpheleneceğini düşündüm. Kapıya yöneldim ve kolunu tutarken, istemsizce içerideki yatağa tekrar gözüm kaydı. Gözlerimi kırpıp kapıyı açtım.
Savaş, mutfak tezgahının önünde, iki fincan kahve hazırlıyordu. Üzerini çıkarmamıştı, hala o siyah gömleği ve siyah kot pantolonu üzerindeydi. Ama kravatını gevşetmiş, gömleğinin ilk iki düğmesini açmıştı.
Beni görünce göz ucuyla süzdü, ama yüzündeki ifade yine okunmazdı.
"Tam zamanında geldin," dedi, kahveleri tezgahtan alıp camın önündeki oturma alanında duran küçük sehpanın üzerine koyarken.
Ben de çekingen adımlarla yaklaşıp karşısındaki koltuğa oturdum. İçimde bir huzursuzluk vardı ama bu huzursuzluk korkudan değil, daha çok bir şeylerin farkına varmamdan kaynaklanıyordu.
Ellerimi bardağın sıcaklığına bastırarak mırıldandım. "Burada tek yatak var."
Savaş duraksadı. Elindeki fincanı yavaşça dudağına götürüp bir yudum aldı, sonra ifadesiz bir şekilde omzunu silkti. "Fark ettim."
Bakışlarımı kaldırıp ona dikkatlice baktım. Onun için gerçekten önemli değil miydi, yoksa bana bunu hissettirmemek için mi böyle davranıyordu?
"Yani… şey… Rahatsız olmazsan, ben yere bir şeyler sererim." sesim normal çıkıyordu ama içimde bir gariplik vardı. Tedirgin olduğum çok belli olmuş olmalıydı.
Savaş, fincanını sehpanın üzerine bırakıp hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Yere mi yatacaksın?" Omuz silktim. "Olabilir."
Başını iki yana sallayarak geriye yaslandı. "Buna gerek yok. Yatak yeterince büyük."
Yutkundum. Sakin görünmeye çalışıyordum ama dudaklarımı ısırmadan duramadım.
"Bence sen de bu kadar düşünmeyi bırakmalısın, Ezgi," dedi, gözlerini gözlerime dikerek. "Biz burada bir çift gibi davranıyoruz, değil mi?"
Sesi sakindi ama içindeki ince oyun, sinirlerimi bozuyordu. "Sadece bir oyun," dedim, kendimi toparlayarak. Gözleri biraz daha karardı. "Evet, bir oyun." Ama sanki bu oyunun kurallarını ben belirlemiyordum.
Tedirginliğim suratıma yansımış olmalı ki Savaş tekrardan söze atıldı. "Rahatsız olacaksan kanepede uyurum." dedi. Gözlerimi hemen yanımızda duran kanepeye diktim. Dar ve rahatsız görünüyordu. "Sen nasıl rahat edeceksen." diye yineledi sözünü.
Ne düşünmem gerektiğini biliyordum aslında ama şu anlık onunla aynı yatağı paylaşmak konusunda tereddütlerim vardı. O yüzden ses etmedim. Kahvemden bir yudum daha alarak karşımda duran o muhteşem manzarayı izlemeye devam ettim.
Tekrardan derin bir sessizlin boşluğuna kendimizi ittik. Kulaklarımda çınlayan uğultu uzun zamandır bu kadar sakin bir ortamda kendimi dinleyemediğimi hatırlattı.
Kendimi dinledikçe, dinlediğime çok pişman oluyordum. Ama bazen de bu vesile ile bir çok soru işaretine cevap bulup rahatlıyordum. Yine de bu gece hiçbir şey düşünmek istemediğime karar verdim. Sadece şehrin ışıkları altında teni bir yıldız gibi parlayan Savaş'a ve kahveme yoğunluk verecektim.
Kahvenin aroması ağzımda vanilyalı bir tad bırakırken memnuniyet dolu bir nefes verdim. Vanilya, en sevdiğim aromaydı. Savaş'a baktığımda o tekrardan sigarasını yakmış sessizliğin huzuru arasında minnet dolu bir rahatlama yaşıyordu. Yine de gerginliği gözlerinden anlaşılır bir şekilde yoğundu.
Sigaranın ucundaki kırmızı parıltıya gözlerimi diktim. İçinde sıkışıp kalmış bir şeyler vardı. Savaş’ın gözleri bazen çok şey anlatıyordu ama asla tam olarak ne düşündüğünü kestiremiyordum.
Tam sessizliğe alışmaya başlamışken, Savaş sigarasından bir nefes alıp konuştu. "Koray’ı çağırsak iyi olur."
Sürpriz bir şey söylemiş gibi değildi ama ben ne demek istediğini anlayana kadar birkaç saniye geçti. Başımı hafifçe eğerek ona baktım. "Ne için?"
Savaş gözlerini bana çevirdi. "Katar'ın veritabanına girmemiz lazım."
Bunu söylerken sesi son derece sakindi. Ama ben neye bulaşmak üzere olduğumuzu düşünmeden edemedim.
Birkaç saniye sessiz kaldım. Aklıma bir sürü şey doluştu. Katar’da dikkat çekmememiz gerekiyordu, ama biz bunu yaparak tam tersini mi yapıyorduk?
Bunu ona sormayı düşündüm, ama sonra fark ettim ki bu soru zaten bir süredir aklımda olan başka bir şeyin bahanesiydi. Savaş’ın bu kadar rahat ama aynı zamanda gergin olması, beni daha çok meraklandırıyordu.
Elimdeki fincanı masaya bıraktım. Ona doğru biraz eğildim. "Bunu yapmamız gerektiğine emin misin?"
Savaş kaşlarını hafifçe çattı. "Bunu yapmazsak elimizde hiçbir şey olmaz. Bir ülkedeki insanları, en iyi polislerin veritabanı bilebilir."
Haklıydı. Ama ben sadece Katar’ın veritabanı meselesiyle ilgili değildim. Savaş’ı anlamak istiyordum. Onun ne düşündüğünü, ne hissettiğini…
Ona daha fazla bakmamam gerektiğini fark ettim. İçimde bir şey kıpırdanıyordu ve bu hissin beni nereye sürükleyeceğini bilmiyordum. Derin bir nefes aldım. "Tamam. Çağır Koray'ı."
Bakışları belli belirsiz üzerimde durdu. Sanki benden bir onay bekliyormuş da, onayı aldıktan sonra direkt Koray'ı arıyor gibi anında elini telefonuna uzatarak, Koray'ı aradı. Ama tabii ki onay aldığı yoktu. Sadece sesli bir şekilde düşünmüştü ve ben de cevap vermiştim.
Bazen, içimdeki tereddütün onun için hiçbir şey ifade etmediğini görmek beni tuhaf bir şekilde rahatlatıyordu. Savaş kararları alıyordu ve ben sadece o kararların ortasında bir yerde duruyordum.
Savaş tek cümle ile Koray'ı çağırıp telefonu direkt kapattı. Koray'a bu işlerle artık yarın uğraşmak istediğini söylemişti ama yine de aklında soru işareti kalarak bir gece geçirmek istemediği belliydi.
Benim ise aklımda tek bir şey vardı. Polis veri tabanına nasıl ulaşabilirlerdi? Bu yüzden hiç gecikmeden sordum. "Veri tabanına ulaşmak bu kadar kolay mı?" dedim.
Çünkü biliyordum ki böyle bir şey asla olamayacak kadar zordu. En azından benim dünyamda böyle şeyler sadece filmlerde olan bir olaydı. Oysa ben şu an o filmlerin tam içerisinde yer alıyor gibiydim. Ama rolüm neydi, hala çözememiştim.
"Koray'ı hamile karısıyla birlikte, buraya boşuna getirmedim." sesi oldukça netti. Ve sanki altında bir anlam aramamam gerektiğine dair uyarı taşıyordu.
Elimde duran fincana baktım. Kahvem bitmişti. Aynı şekilde Savaş'ın da kahvesinin bittiğini görünce ayaklandım. "Bir kahve daha içer misin?" diyerek fincanına eğildim.
O an göz göze geldik. Yine çok yakındık ve bu sefer böyle kalmış, hareket edemez bir şekilde gözlerine bakıyordum. Elini uzattı ve elleri, ellerim ile temasa geçince, içimde istemsiz bir dalgalanma oluştu. Ne olduğuna anlam veremeyerek ellerim titremeye başlayınca elimdeki fincan bir anlık dalgınlıkla, yerdeki kırıklara dönüştü.
Aniden doğrularak parçalanmış fincanın kırıklarına baktım. O an gözümün önüne milyonlarca sahneden sadece bir tanesi geldi. Şimdiye kadar hatırlamadığım ama aslında hatırlamak istemeyip unuttuğum bir sahneydi. Yeniden işledi beynime. Aynı acımasızlığı ile birlikte.
"Kızın öldü diyorum sana, anlamıyor musun beni!" sesi hiddetliydi. Yıllarca söyleyemeyip içine attığı her şeyi tek bir hamlede kusuyormuş gibi de kindardı.
"İnci'nin cesedini bile görmedim, ne ölümümden bahsediyorsun sen Cansu!" aynı kindarlık ve aynı hiddetle cevap verdi. Belki de daha fazlasıydı.
Ortamdaki öfke, şeytanın kurduğu tuzak masasını andırır bir şekilde kasvetliydi. Yanında duran bıçağı alarak üzerine yürüdü. "Bana kızımı ver!" sesi vahşi ormanda avına kilitlenmiş tehlikeli bir canlı gibi gürledi.
O an dünya sessizleşti, sesler kayboldu, renkler silindi ve hisler bir daha geri dönmemek üzere terk edildi. "Madem yalan söylediğimi düşünüyorsun, fethi kabir yaptır." mutfak tezgahına yaslandı. Elindeki fincanı sıkarken parmakları beyazlaştı. Sesi daha soluk çıkmıştı.
Az önceki hiddetli tartışmanın tam ortasında, sanki bir gerçek açıklanmış gibi, bir anda oluşan sessizlik uğultulu bir kulak çınlamasına dönüştü. Bıçak yere düştü, fincan fırlatıldı. Kadın yaralandı, adam parçalandı.
"Ezgi iyi misin?" dedi, Savaş'ın olduğunu algılayabildiğim ses. Bir eli belimde, diğer eli ise bileğimde öylece duruyordu. Bakışlarımı kırık fincandan çekemeden cevap verdim. "İyiyim." sesim titrek bir nefes sesi gibi anlaşılmaz çıkmıştı.
"Biraz uyu dinlen, yoruldun bugün." adımlarım Savaş'ın adımlarıyla birlikte, ritmik bir şekilde hareket ederken başımdaki dönme hala geçmemiş, tüm dünya ayaklarımın altından kayıyor gibiydi.
Odanın kapısının önüne geldiğimizde, dış kapıdan bir tıklama sesi duydum ama, oraya yönelmeden Savaş yatak odasının kapısını açıp beni yatağa yerleştirdi.
Bir ipek gibi bembeyaz, yumuşak olan pikeyi üzerime serdi. "Bu gece rahatça dinlen, yarın kaldığımız yerden konuşuruz." onaylar anlamda başımı salladım. Tavırları, kopmak üzere olan bir ipi tekrardan bağlıyormuş gibi, dikkatli ve titizdi.
Savaş odadadan çıkarken, içeri çok az giren o ışık da, kapının kapanması ile birlikte söndü ve yok oldu. Şimdi tamamen karanlıktı. Kapının ardından gelen Koray'ın sesi ise bu gecenin onlar için çok uzun olacağını mırıldandı kulağıma. Ve uyku o tatlı sıcaklığına sürükleyerek çekti tüm algılarımı.
***
Gözlerimi açtığımda bir an duraksadım. Dün geceyi tamamen unutmuş ve kendimi hala İstanbul'da sanıyordum. Odada hala bir miktar loşluk vardı. Perdenin aralığından sızan gün ışığı, ince bir çizgi halinde duvara düşüyordu. Başımı yastığa gömüp gözlerimi ovuşturdum. Rüyamda gördüklerim zihnimde silik izler bırakmıştı ama içimde garip bir huzursuzluk vardı. Odaya dolan sessizlik, dün geceye dair bir boşluk hissi veriyordu.
Tam yeniden gözlerimi kapatmayı düşünürken kapıdan gelen tok bir sesle irkildim. Önce iç kapıya, sonra dış kapıya vuran hafif ama net bir tıklama sesi. Biri kapıyı çalıyordu.
Yatakta doğruldum. Gözlerimi hala zor açıyordum. Birkaç saniye sonra Savaş'ın ayak seslerini duydum, ardından kapının açıldığını fark ettim. Merakıma engel olamayarak yataktan kalkıp kapıya doğru yavaşça ilerledim. Sesler netleşti. Kapının önünde, yumuşak ama kararlı bir kadın sesi duyuldu.
"Günaydın! Umarım rahatsız etmiyoruzdur." Kapıdaki bir Türk. Savaş hiç cevap vermeyince odadan çıkarak yanına doğru ilerledim. Koray hala bilgisayarın başında bir şeylerle uğraşıyordu. Kadın beni görünce sözlerine devam etti.
"Ben Banu, kendisi de eşim Cem." Mimikleri ve kendisini tanıttığı el hareketleri, çok kapsamlı bir insan olduğunu direkt göze çarpıtıyordu. "Otelde konaklayan Türk misafirler için düzenli olarak bir araya geldiğimiz bir etkinliğimiz var. Sizi de aramızda görmek isteriz."
Kısa sarı saçları, kusursuz vücudunu sergileyen dar, siyah, midi bir elbise ile karşımızda duruyordu.
Cem de kibarca başını sallayarak söze girdi. "Her pazar, otelde konaklayan Türkler için bir akşam yemeği organize ediyoruz. Burada hem yeni insanlarla tanışmak hem de iş bağlantıları kurmak isteyen birçok kişi oluyor. Sizi de davet etmek istedik. Dün giriş yaptığınızı öğrendik ve balayında olduğunuzu duyduk."
Banu'nun aksine eşi Cem ise çok rahat, tamamen eşofman giymiş ama bunu giyerken bile çok özenip hazırlanmış gibi, her yeri resmen parlıyordu. Gözlerindeki siyah çerçeveli gözlüğü ise anlam veremediğim bir bilgelik eklemişti suratına.
Balayı kelimesi geçtiği anda, refleks olarak Savaş'a göz ucuyla baktım. O ise gayet sakin bir ifadeyle konuşmaya devam etti. "Güzel düşünülmüş bir etkinlik. Diğer katılımcılar genellikle kimler oluyor?"
Cem gülümseyerek yanıtladı. "Genelde iş dünyasından gelenler, burada uzun süreli kalanlar ve yeni bağlantılar kurmak isteyen kişiler katılıyor." derin bir nefes aldı. Sanki sözleri ile tepkimizi ölçer bir bakış attı. "Ama illa iş için değil, tamamen sosyalleşmek amaçlı gelenler de oluyor. Gayet keyifli ve samimi bir ortam oluyor diyebilirim."
Banu da Cem’i destekleyerek ekledi. "Eğer uygunsanız, sizi de bu akşam saat sekizde bekleriz. Otelin alt katındaki özel salonda olacak."
Savaş kısa bir sessizlikten sonra hafifçe başını salladı. "Teşekkürler, eşimle birlikte değerlendireceğiz." eşim mi demişti?
Kadın nazikçe gülümsedi. "Harika! Umarım sizi görürüz. Güzel bir gün dileriz." Eşi Cem'in koluna girerek ilerleyip gittiler.
Kapı kapanır kapanmaz Savaş bana döndü. "Ne dersin, gidiyor muyuz?" hafifçe omuz silktim. "Gitmek isterdim ama hiç kıyafetim yok." dedim.
Savaş hiçbir şey demeden Koray'ın yanına gidip oturdu. Gözlerini o da bilgisayardan alamıyordu. "Daha ne kadar işi kaldı bunun?" dedi. Koray ise kanlanmış gözlerine aldırmadan cevapladı. "Yaklaşık bir ya da iki saati kalmış olması gerek."
Konuşmalarına dahil olmak için karşılarındaki koltuğa geçip oturdum. Doha'nın o eşsiz güzelliği, sabah saatlerinde daha da göze çarpıyordu. "Tamam akşamki davet için Ezgi'ye bir şeyler almaya gideceğiz, siz de gelin o sırada bu da yüklenir herhalde." dedi Savaş net bir sesle.
Koray'ın parmaklarını masaya vurup imalı bakışlarla bilgisayarı izlerken tereddütlü bir sesle konuştu. "Ben bunun başından ayrılmasam iyi olur, siz Gökçe'yi de alıp gidin. Akşama uyuya kalmazsam biz de geliriz."
"Bu işi sana bıraktım, sen nasıl dersen o." dedi, Savaş güvenilir bir bakış atarak. Koray'ı gerçekten seviyor ve güveniyor olması bana kendimi çok rahatsız hissettiriyordu. Sadece benim yanımda böyle temkinli davranıyor olmalıydı. Ama ona hak veriyordum. Ne de olsa daha yeni tanıdığı biriydim onun için.
Tüm gece Koray gibi o da uyumamış olmalıydı. Gözlerindeki kan bir örümcek ağı gibi her yere yayılmış duruyordu. Ama Koray'a göre çok daha dinçti.
Kapıdan tekrardan bir tıklama sesi duyduğumuzda gözlerimiz kapıya kilitlendi. Savaş kalkacak gibi oldu ama ona fırsat vermeden direkt kalktım ve kapıyı açtım.
Gökçe de aynı benim gibi eşofman ve tişört giymiş bir şekilde karşımda duruyordu. Yüzünde yine o heyecanlı gülümsemesi ile içeriye girdi.
Başını kaldırıp önce bana, sonra Koray ve Savaş'a bakarak konuştu. "Günaydın millet!" saçlarının arkasından yayılan o cıvıltılı gülümsemesi ve parlayan gözleri adeta dünyada huzurun adresi benim der gibi özgüvenliydi.
"Yeni evliler, ilk gecenizde kocamı benden çalmanız hiç hoş değil." dedi, az önce kalktığım koltuğa gidip otururken. Hafifçe gülümseyip yanına gittim. "Merak etme, kocanı sana sağ salim geri teslim ediyoruz." dedim.
Koray'ın yorgun bakışları Gökçe'yi görünce yerini dün gece en az on saat uyumuş bir adamın bakışlarına çevirdi. "Günaydın benim güzel karım." dedi, yanağını sıkarak. Ardından bakışlarını bilgisayara çevirip kaldığı yerden uğraşmaya devam etti.
Gökçe aynı sevgi rahatlama hissi ile ona gülümsedi. Gözlerini Koray'dan çekip mutfak tezgahına bakarak homurdandı. "Daha kahvaltı yapmadınız mı yoksa?" dedi.
Savaş koltuğa yaslanıp göz ucuyla bana baktı. "Henüz değil, sizi bekledik." Koray hafif alaycı bir ifadeyle gülümsedi. "Hadi hadi, itiraf et. Yeni tadlar denemek istediğin için odaya sipariş bile vermedin. Gidip kendin aldın." dedi.
Bu sefer Savaş bütün gülümsemesi ile konuştu. "Fazla tembel olmayalım dedim." Gökçe ile birbirimize baktık, sanki ne söylemek istediğimizi anlıyor gibiydik.
Koray başını iki yana salladı. "Tembellikten değil bu, başka bir şey var. Neyse ne. Ama bunları siz hazırlayacaksınız. Benim elim mutfağa gitmez."
Savaş hafifçe gülümseyerek bakışlarını bana çevirdi. "Ezgi, Gökçe, hadi siz halledin şu kahvaltıyı."
Gökçe derin ve imalı bir nefes aldı. Ama bakışları muziplik dolu bir tren gibiydi. "Tabii ya, biz hazırlayalım, siz keyif yapın. Erkekler kulübü burada, biz de mutfağa sürgün!" hafifçe gülümseyerek ayağa kalktı ve mutfağa geçti. Ben de peşi sıra anında ilerledim.
Gökçe tezgahın üzerinde duran poşetleri açarken ona yardım ettim. Humus, labne, falafel, pita ekmekleri ve bir kaç tatlı çeşidi vardı. Her şey zaten hazır bir şekilde paketlenmiş bize ise hepsini bir tabağa yerleştirmek kalmıştı.
"Bir anda yerel lezzetlere geçtik." dedi Gökçe gülümseyerek. Haklıydı. Bir anda kendimizi Katar'da bulmuş ve şimdi kahvaltılarımızı bile ona göre yapıyorduk. Hiçbir şey demeden sadece gülümsedim.
Dolaba uzanıp bir kaç tane tabak çıkardı. Humusu yerleştirirken belli belirsiz kısık bir sesle yanıma yaklaşıp konuştu. "Bu arada, senin için nasıl gidiyor? Yani... anladığım kadarıyla bu iş biraz aceleye geldi."
Söylediği şeyler karşısında hafifçe kasıldım. Tam olarak ne demek istediğini anlayamamıştım. "Bildiğin gibi, İşleri halletmeye çalışıyoruz. Her şey biraz fazla hızlı oldu ama... idare ediyorum." dedim aynı onun gibi fısıltılı bir ses tonuyla.
Gökçe bakışlarını kaçırmayarak, tezgaha yaslandı, gözlerimin içine iyice baktı. "Savaş'ı nasıl buluyorsun peki?" dedi. sesi tereddütlü bir tonda ne demek istediğimi bekleyerek, öylece bir anda çıkmıştı.
Onun aksine ben gözlerimi kaçırdım. Ekmekleri tek tek doğramaya koyularak kısık bir sesle cevap verdim. " Ne demek istiyorsun?"
Belli belirsiz bir gülümseme takındı suratına. "Herkesin bir geçmişi var değil mi? Ama onunki biraz, diğerlerinden farklı olabilir."
Kaşlarımın çatılmasına engel olamadım. Elimde duran bıçak kaygan bir yağ gibi ekmeğin üzerinde süzüldü. "Nasıl yani?" diyebildim sadece.
"Savaş'ın şartlar ne olursa olsun, biriyle evleneceğini düşünmezdim." dedi sessizce gülümseyerek. Ne demek istiyordu hala anlam veremiyordum. Tedirginliğim bütün vücudumda bir alev parçası gibi dolaştı.
Gökçe bir süre daha sessiz kaldıktan sonra tekrardan söze girdi. "Sana bir şey soracağım ama dürüst olmanı istiyorum." dedi çay bardaklarını tepsiye dizerken.
Bu sefer bakışlarımı kaçırmadım şüphe ile gözlerinin tam ortasına baktım. Yeşil gözleri bir gerçeği saklıyormuş gibi, sabit değildi. Onu izlemeye devam ederken, başını hafifçe yana eğdi.
"Savaş’ın neden bu kadar her şeyi kontrol etmek istediğini fark ettin mi? Hep bir adım önde olmaya çalışıyor, hep tetikte. Sanki hayatında her an bir şeyler ters gidebilir gibi davranıyor."
Söylediği şeyleri düşündüm. Evet hep tetikteydi. Nikah masasında, apronda, uçakta, odada... Sanki her şey, her an onun dahilinde ve bilgisinde olmak zorundaymış gibi davranıyordu. "Belki de öyledir." dedim sadece.
Gökçe o sıcak gülümsemesinden hiçbir şey kaybetmemişti. "Ya da belki, bir zamanlar hayatındaki her şey gerçekten ters gitmiştir." dedi. Daha fazlasını söylemek ister gibi düşündü ama sonra yerini sessizliğe bıraktı. Devam etmedi.
Gökçe'nin kötü birisi olduğunu en başından beri hiç düşünmemiştim. Ama Savaş hakkında bu kadar sarsıcı gerçekleri benimle paylaşmak istemesi ve bunları biliyor oluşu istemsiz bir şekilde soru işaretlerine bırakıyordu kendisini. Yine de bildiğim tek bir şey vardı. Savaş'ın geçmişi iyi değil, Koray ve Gökçe de Savaş hakkında her şeyi bilen nadir ya da tek insanlardı.
Ben bunları düşünürken Savaş ve Koray'ın sesleri duyabileceğimiz kadar yükselmişti. Falafelin paketini açıp onu da tabağa yerleştirdim.
Koray yorgun bir ses tonuyla konuşuyordu. "Yani sen de diyorsun ki, iş oraya varırsa planı değiştireceğiz." Savaş onun aksine çok daha ciddiydi. "Öyle bir şeye gerek kalmazsa daha iyi olur. Ama elimizde başka bir yol kalmazsa... evet."
Koray bir an sessiz kaldı. Gökçe de ben de onları dinliyorduk ama bunu belli etmek istemez bir şekilde bakışlarımız ısrarla onlara yönelmiyordu. "Pekâlâ. Ama senin hesapladığın gibi gitmezse, yedek plan ne?"
Savaş düşünceli bir sessizliğe girdi. Sonra kısa bir cevap verdi. "Bunu şimdilik konuşmasak daha iyi." dedi.
Gökçe ile birbirimize kısa bir bakış attık. Savaş'ın ne söylemeye çalıştığını net olarak anlamasak da bir şeylerin hesaplanandan farklı gidebileceği gerçeği zihnime doğru erişti. Ortadaki plan ne bilmiyordum. Üstelik Savaş'ın ikinci bir planı vardı ve bunu da hiçbirimiz bilmiyorduk.
Gökçe kısık bir sesle bana doğru eğilip fısıldadı. " Gördün mü? Hep bir B planı var. Hep tetikte. Her zaman."
Düşüncelerim arasından sıyrılıp boğazımı temizledim. "Belki de öyle olmalıdır." dedim, Savaş'a güvenir bir şekilde.
Gökçe çay tepsisini eline alıp yanlarına giderken hafif bir tebessümle başını salladı. "Belki de..." Ardından diğer tabakları alarak peşinden ilerledim.
Koray geriye yaslanıp gerindi. “Siz orada kaç saat oyalandınız?” dedi, sesi hala uykulu ve yorgundu. Savaş sigarasını kül tablasına bastı. “Yeterince.” diye karşılık verdi, gözleri bir an boşluğa kayıp gitti. Öylece, hiçbir yere sabitlenmeyen bir ifadeyle bardağa baktı.
Gökçe masaya çay tepsisini bırakırken başını iki yana salladı. "Bence yarım saat bile çok fazlaydı. Şu an asıl mesele ne biliyor musunuz? Şu falafelin içinden ne çıkacak?" Şakayla karışık gözlerini kısarak tabağa baktı, sanki içinden sürpriz bir şey çıkmasını bekliyormuş gibi. Tepkisiz bir şekilde önümdeki ekmeğe uzandım. Uzun zamandır bir şeyler yemiyordum.
Savaş, kaşığını tabağın kenarına vurduğunda ince bir tıkırtı sesi yayıldı. “Çok fazla mesele var Gökçe, merak etme.” dedi, sesi alışılmadık bir şekilde donuktu. Gökçe’nin eli havada asılı kaldı. Kaşığı bir anda ekmek tabağının üstüne bıraktı, yüzündeki neşeli ifade gölgelenmişti.
Koray, koltuğun kenarını parmaklarıyla tıklattı. “Daha yeni geldik rahat ol kardeşim.” Sesinde yorgunluğun yanında bir şey daha vardı: merakla karışık bir endişe. Savaş, bir an duraksadı. Sonra bir dilim pita ekmeğini alıp labneye batırdı. “Ne fark eder ki,” dedi, sakin ama gergin bir ifadeyle. “şu an her şeye çok yabancı olduğumuz aşikar."
Gökçe dudaklarını birbirine bastırarak hafifçe kıpırdandı. Odaya kısa süreli bir sessizlik çöktü. Humusun üzerinde gezinen kaşık sesleri dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Önümdeki çayı alıp küçük bir yudum içtim. Sıcaklık, boğazımdan aşağı süzülürken konuşmaların arasındaki gerilimi hissediyordum.
Parmaklarımı bardağın etrafında gezdirdim. Savaş’ın söylediği her kelimenin içinde, gizlenmiş bir korku vardı. Ama bu korku, panikten çok bir alışkanlık gibiydi. Sanki her an tehlikenin içinde olmayı normalleştirmiş bir adamın soğukkanlılığıydı.
Masaya bir ağırlık çöktü. Gökçe, önündeki tabağa baktı ama yemek yemek istemediği her halinden belliydi. Koray kaşığını çevirmeye devam etti, ama artık tabağıyla ilgilenmiyordu. Ben ise Savaş'ın söylediklerini hala çok gizemli bir roman okuyormuşum gibi beynimde çevirmeye devam ettim.
Savaş çayını son bir yudumda bitirdi ve sakince ayağa kalktı. Koltuğun çok hafifçe geriye kayışı odada kısa bir yankı yarattı. “Akşamki davet için çıksak iyi olur.” Sesi ne sertti ne de yumuşak, tam kıvamında bir ciddiyet taşıyordu.
Gökçe ile bakıştık. O, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle hızla ayağa kalktı. Dışarı hangi kıyafetlerle çıktığım umurumda değildi. Zaten burada turist olarak göründüğümüz için kimsenin yargılamayacağını da ilk geldiğimde anlamıştım.
Koray, Gökçe’nin omzuna kolunu atarak hafifçe gülümsedi. "Sizi aşağıya kadar geçireyim." dedi. Sesinde kendine has bir rahatlık vardı.
Savaş, elini cebine atıp odanın kartını çıkararak Koray’ın avucuna bıraktı. Hareketi doğal, ama dikkatliydi. Onun her hareketinde bir hesap vardı. İnsan onun ne düşündüğünü tam olarak bilemiyordu, ama hiçbir şeyi rastgele yapmadığını fark ediyordu.
Asansöre doğru ilerlerken, Savaş’la aramızda fark edilmez bir mesafe oluştu. Koray ve Gökçe önde, biz biraz geride yürüyorduk. O, sanki etrafı gözlemliyor gibi sessizdi.
Asansör kapıları açıldığında, Gökçe ve Koray içeri girip hemen düğmeye bastılar. Savaş’ın elleri cebindeydi, duruşu rahat ama uyanıktı.
Asansör lobiye indiğinde, Gökçe ve Koray hızla dışarı çıkıp otelin geniş, gösterişli koridoruna yöneldiler. Tam onlarla birlikte adım atacaktım ki, Savaş parmaklarını hafifçe bileğime dokundurup beni durdurdu. Bir duvarın arkasına çektiğinde ise, şimdi tüm mesafemiz yok olmuştu.
"Normalde böyle şeylere katılmak huyum değildir," sözlerinin ağırlığını vurgulamak için kısa bir duraksama yaptı. "Ama Katar'ın iş insanlarının, Yusuf El-Bari ile bir ortaklıkları olduğuna eminim." onaylar anlamda başımı salladım. Bu mümkün bir senaryoydu. Gözleri keskince durup ne söyleyeceğimi bekliyordu. Ama ben yine konuşmadım ve o devam etti. "Bu yüzden bu gece çok şık olmanı istiyorum. İlk defa dikkat çekmen lazım."
Sözlerindeki vurgu düşünmeme sebebiyet verdi. Gerçekten dikkat çekmemi mi istiyordu? Bunu nasıl yapacaktım ki? Beni kullanmaktan bahsettiği olay bu olmalıydı diye düşünüp sordum. "Beni bu şekilde mi kullanmayı düşünüyordun?" dedim kısık bir sesle.
Gözleri doğru noktaya bastığımı işaret edercesine onayladı. Kulağıma yaklaşıp fısıldadı. "Evet." beni kıskandığını sanmam hoşuma gitmişti sanırım. Ama şu an duyduklarım dehşete kapılmam için yeterliydi.
Yine de üzerinde durmayarak, "Tamam," dedim. Sadece dikkat çekmem lazımdı. Bu da bir sürü insanla iletişime geçmemizi sağlayacaktı. Hem dikkat sadece kıyafetle de çekilmezdi. Bunun bilincinde olarak onayladım. "Nasıl bir dikkatten bahsettiğini bilmiyorum, ama yaparım."
Hafif alaycı bir şekilde güldü. "Merak etme, aklına gelen kötü şeyleri silebilirsin. Fazlasına müsade etmem." dedi. Tekrardan onaylar anlamda başımı salladım. Tam cevap verecekken Gökçe'nin çığlığı kulaklarımıza keskin bir cam parçası gibi saplandı. "Çantam!" Başımı çevirip Gökçe'ye baktım. Olduğu yerde kala kalmıştı. Koray ise çoktan gözden kaybolmuştu bile.
Savaş bir elini duvara koyarak önümde bir engel oluşturdu. "Burada kal," diye emretti. Tonundaki sertlik, itiraz etmeme fırsat tanımadı. O an her şey çok hızlı gelişti.
Kapkaççının ayak sesleri, Koray'ın peşinden koşması ve Savaş'ın koşuşu mermer zeminde yankılanırken, hiç tereddüt etmeden peşine düştüler. İkisi de hızla sokağa fırlarken, ben olduğum yerde kaldım.
Gökçe'nin titreyen nefesi dikkatimi çekti. Hızlı adımlarla onun yanına gidip hafifçe koluna dokundum. Yüzü bembeyazdı, nefes almaya çalışıyor ama tam olarak sakinleşemiyordu. "İyi misin?" diye sordum. Gözleri hala şok içindeydi. "Çantam…" diye inledi, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık çıkmıştı. "Her şeyim içindeydi."
Tam ona nasıl yardımcı olacağımı düşünürken, yerde bir şeyin parladığını fark ettim. Gözlerimi kısıp dikkatlice baktım. Küçük, siyah bir telefon. Koşuşturma sırasında kapkaççı düşürmüş olmalıydı. Eğilip hızlıca aldım ve avuçlarımın arasında tarttım. Kilidi kapalıydı.
Telefonu avucumda sıkıca tutarken, gözlerim hala kapkaççının kaçtığı yöne dönüktü. Kalbim hızla atıyordu. Çok geçmeden, Savaş ve Koray nefes nefese otelin önüne döndüler. Savaş’ın kaşları çatılmıştı, belli ki öfkesi henüz dinmemişti. Koray ise eliyle belini tutuyordu, az önce yaşanan kovalamaca ikisini de yormuştu. Ayak sesleri, otelin girişindeki mermer zeminde tekrardan yankılandı.
“Kaçtı,” dedi Savaş, dişlerinin arasından, ellerini beline koyarak. Gözleri hala sokağın karanlık köşelerinde bir şey arıyormuş gibi geziniyordu. “Bir ara sokağa dalıp kayboldu ama yüzünü gördüm. Yirmili yaşlarında, esmer, kısa sakallı ve sol kaşında küçük bir yara izi vardı.”
Koray başını salladı. “Ben de gördüm. Çok profesyonel birine benzemiyor ama yalnız da değildi. Kaçarken birine işaret etti.”
O an fark ettiğim şeyi söylemek için doğru anın bu olduğunu hissettim. Avucumun içinde tuttuğum küçük siyah telefonu kaldırdım. “Sanırım şu an elimizde onun hakkında bir şeyler bulmamızı sağlayacak bir ipucu var." dedim, Savaş’a uzatarak. "Polise ihbar edebiliriz."
Savaş telefonu elimden alıp inceledi. Ekran kilitliydi ama cihazın arka kapağı biraz çizilmiş ve düşmenin etkisiyle kenarında hafif bir çatlak oluşmuştu. Kaşlarını hafifçe çattı, sonra başını Koray’a çevirdi.
“Bunu sen al,” dedi, telefonu ona uzatarak. “Yukarı çıkıp bu telefonun kime ait olduğunu öğrenmeye çalış. Eğer SIM kart kayıtlıysa ya da içine girmenin bir yolu varsa, bize kime ait olduğunu söyleyebilir.” bakışları telefonu net bir şekilde incelemeye devam ediyordu. "Basit bir kapkaç olayı olduğunu düşünmüyorum."
Koray tereddüt etmeden telefonu aldı. “Tamam,” dedi. Sonra gözleri Gökçe’ye kaydı. Hala titriyordu, çantasını kaybetmenin şokunu atlatamamıştı. Küçük omuzları hafifçe sarsılıyor, gözleri kaçamak bakışlarla etrafı tarıyordu. Sanki biraz daha burada kalırsa, tekrar saldırıya uğrayacakmış gibi tedirgindi.
Koray ona döndü, sesi yumuşaktı. “Yukarı çıkalım mı?” dedi. “Biraz dinlenirsin.”
Gökçe hiç düşünmeden başını salladı. “Lütfen,” dedi, sesi titrek ve ürkekti. “Ben gelmek istemiyorum.”
Savaş göz ucuyla bana baktı. İkimiz de bu gece için geri adım atamayacağımızı biliyorduk.
Gökçe ve Koray otele doğru yönelirken, Savaş bana dönüp kısa ve net bir emir verdi. “Gidiyoruz.”
Ben de başımı sallayarak yanına yürüdüm. Arabaya bindiğimizde, Savaş motoru çalıştırırken yüzüne sert bir ifade yerleşmişti. Ellerini direksiyona koydu, kısa bir an düşündü, sonra yolu izleyerek alçak bir sesle konuştu. “Souq Waqif'e gidiyoruz.”
Ben de derin bir nefes alıp başımı cama yasladım. Önümüzde, Katar’ın en ünlü çarşısına doğru uzanan yol vardı. "Hep çok merak etmişimdir." dedim, nefesimin buğusu camda hafif bir buhar oluşturdu. "Açıkcası ben de." dedi.
Savaş gözlerini yoldan ayırmadan direksiyonu sıkıca kavradı. İçinde bulunduğumuz sessizlik, az önce yaşanan olayın gerginliğini yansıtır gibiydi. O an fark ettim ki, bu gece sadece kıyafet seçmekten ibaret olmayacaktı. Orada bulunma amacımız çok daha derindi.
“Bizi fark etmelerini istiyoruz ama bu dikkat kontrolsüz olmamalı,” dedi sonunda, hala düşünceli bir ifadeyle. “Sadece seni izlemelerini sağlamalıyız, ama seni sorgulamamalılar.”
Kaşlarımı çattım. “Yani tam olarak nasıl biri olmam gerekiyor?” diye sordum. Otelden çıkmadan önce de buna benzer bir şeyler söylemişti ve ne demek istediğini hala anlayamıyordum.
Gözleri kısa bir an bana kaydı, sonra tekrar yola döndü. “Gizemli ama ulaşılmaz. Kendi başına bir yer edinmeye çalışan biri gibi değil, zaten bir yerin varmış da insanlar ancak fark ediyormuş gibi.”
Bu tanımlama içimi garip bir şekilde gıdıkladı. Savaş'ın beni nasıl gördüğünü, nasıl göstermemi istediğini anlamaya çalışıyordum. Ama şu an, beni asıl düşündüren şey, bu rolü nasıl oynayacağımı bile bilmiyor olmamdı.
“Zor bir şey istiyorsun,” dedim, hafifçe gülümsemeye çalışarak.
“Bence yapabilirsin,” dedi, gözlerinde ciddiyetle. “Zaten her zaman dikkat çeken birisin. Sen farkında olmasan bile.”
Sözleri garip bir şekilde içimi ısıttı ama bunu belli etmemek için yüzümü pencereye çevirdim. Şehir ışıkları, gecenin içine serpiştirilmiş yıldızlar gibi parlıyordu. Yol boyunca Arap mimarisinin modern dünyayla harmanlandığı binaları izledim. Katar, gösterişi ve sadeliği aynı anda sunan bir şehirdi. Ve şimdi, o gösterişli sadeliğin kalbine doğru ilerliyorduk.
Açıkçası hala yaşadığım hayatın benimle ne ilgisi olduğunu sormaya devam ediyordum. Son bir haftada yaşadığım şeyler, rüyasını görsem bile imkansız diyeceğim şeylerdi. Ama hayat hep çok farklı ilerlerdi zaten. Kader tam bittim dediğim anda, bana yine yardım etmişti. Ama bu yardımın iyi mi, yoksa kötü bir yardım mı olduğu konusunda emin değildim.
Souq Waqif’in girişine geldiğimizde Savaş arabayı dikkatlice park etti. Dışarı adım attığım anda buranın havası beni tamamen içine çekti. Burası, zamanın içinde asılı kalmış bir mekan gibiydi. Yüzyıllık taş binalar, eski ve yeni dünyanın tam ortasında varlığını koruyordu. Hava sıcak ama bunaltıcı değildi, çarşının dar sokaklarından gelen baharat kokuları burnumu doldurdu. Tarçın, safran ve tütsü… Bunların arasında hafifçe kömür ateşinde pişen etin kokusu da hissediliyordu.
Etrafımız insanlarla doluydu. Araplar, turistler, iş adamları olduğunu düşündüğüm kişiler... Herkesin bir amacı vardı burada. Kimi alışveriş yapıyor, kimi bir kafede nargilesini içiyordu. Kadınlar şık abiyeleri ya da geleneksel siyah örtüleriyle süzülerek yürüyordu. Erkekler ise genellikle beyaz kanduraları ve başlarına bağladıkları agallar ile ağırbaşlı bir duruş sergiliyordu. Tabii bizim gibi sıradan giyinen insan sayısı da oldukça fazlaydı.
Savaş yanıma gelip başıyla ileriyi işaret etti. “Bir kıyafet mağazası bulsak iyi olur."
Dar taş sokaklar boyunca ilerlerken sağlı sollu dükkanlara göz gezdirdim. Her adımda bir başka ses, bir başka renk, bir başka hikaye fısıldıyordu Souq Waqif'in taş duvarları. Altın işlemeli kumaşların sergilendiği bir yerin önünden geçerken ışıklar o kadar parlaktı ki, kumaşlar sanki kendi ışıklarını yayıyor gibi görünüyordu. El yapımı fenerler, ve egzotik tütsüler arasında zamanın akışı belirsizleşiyordu.
Derken, tam köşede, vitrininde lüks gece elbiselerinin sergilendiği bir mağaza dikkatimi çekti. “Burası olur mu?” diye sordum.
Savaş kısa bir bakış attı ve onaylarcasına başını eğdi. Sonra kapıyı ittirip içeriye adım attı. Derin bir nefes alıp peşinden girdim.
Mağazanın içine adım attığımız anda etrafımızı lüks kumaşların ve parıltılı taşların yansıttığı loş bir ışık sardı. İçerisi gösterişli ama boğucu değildi; aksine, insanı içine çeken bir büyüsü vardı. Altın rengi çerçevelerle süslenmiş aynalar, kristal avizeler ve raflarda dizili ipek kumaşlar burayı özel bir yer haline getiriyordu.
Savaş, mağazaya girer girmez hiçbir şey söylemeden ileriye doğru yürüdü. O seçiciydi. Rastgele bir şey almak yerine, tam olarak ne aradığını biliyormuş gibi vitrinleri inceliyordu. Ben ise biraz geride kaldım, onun bu ciddiyeti ve odaklanmış hali beni izlemeye itti. Normalde, bir kadının kendi kıyafetini seçmesi gerekirdi, değil mi? Ama o, benim için seçecekti. Ve garip bir şekilde, bu düşünce içimi heyecanla titretti.
“Bunu dene.”
Sesi, düşüncelerimi dağıtarak beni gerçekliğe çekti. Savaş, uzun, dökümlü, şarap kırmızısı bir elbise tutuyordu. Kumaşı ipek gibi kaygan ve akıcıydı, hafif bir hareketle bile dalgalanıyordu. Omuzları açıkta bırakan bir kesimi vardı ama fazla iddialı değildi. Göğüs kısmı zarif bir şekilde vücuda oturuyor, bel kısmı ince bir kuşakla toparlanıyordu. Etekleri yere kadar uzanıyor ve yürüdükçe dans edecekmiş gibi bir izlenim veriyordu. Elbisenin askılarından biri hafifçe düşük tasarlanmıştı, bu da ona doğal ama baştan çıkarıcı bir hava katıyordu.
Savaş’ın gözleri, elbiseyi tutarken bana değil, doğrudan gözlerime bakıyordu. Hiçbir şey söylemeden elbiseyi ondan aldım. Ellerim kumaşa değer değmez, yumuşak dokusu tenime hafifçe yayıldı.
“Bu… fazla mı dikkat çeker?” dedim, alçak bir sesle.
Savaş hafifçe gülümsedi. O kendinden emin, iç gıcıklayıcı gülümsemesiyle. “Tam da istediğimiz şey bu, değil mi?” dedi.
O an gözlerimin içine nasıl baktığını fark ettim. Sadece bir kıyafet seçmiyordu, beni görüyordu. Beni bir planın parçası olarak değil, olduğum kişi olarak seçiyordu. Ve bu, içimde tuhaf bir his uyandırdı. Heyecan mıydı? Yoksa o tanımlayamadığım şey mi?
Deneme kabinine girip elbiseyi giydiğimde, aynada kendime bakmadan önce birkaç saniye durdum. İçimde bir şey kıpırdanıyordu. Savaş’ın benim için seçtiği bir kıyafetin içinde olma düşüncesi, beklentimi yükseltmişti. Gözlerimi kaldırdığımda ise gördüğüm yansıma beni bile şaşırttı.
Elbise, vücudumu tam olması gerektiği gibi sarıyordu. Kumaşın dökümü hareket ettikçe ışıkla oynuyor, gölgeler yaratıyordu. Boynum ve omuzlarım ortaya çıkmıştı, ama rahatsız edici bir açıklık yoktu. Zarif ve çekiciydi.
Derin bir nefes alıp dışarı çıktım. Savaş, beni görünce hareket etmeyi bıraktı. Gözleri, hiçbir şey söylemeden üzerimde gezindi. Öylece duruyordu. Bakışlarında, bunca zamandır bana dair fark etmediğim bir şeyler vardı.
“Tam düşündüğüm gibi,” dedi sonunda. Sesi alçaktı, neredeyse kısık bir fısıltı gibi. “Mükemmel.”
Bir an için ne yapacağımı bilemedim. Ellerimi belime koydum, sonra yanlış olduğunu düşünüp saçımı düzelttim. O, hala beni izliyordu. “Ama eksik bir şey var,” diye devam etti.
Ne demek istediğini anlamamıştım ki, birden mağazanın diğer tarafına yöneldi. Onu takip ederken, takıların ve aksesuarların olduğu küçük bir camekana yaklaştık. Savaş, uzun cam tezgahın üzerinde duran mücevherleri inceledi. Sonra, hiçbir tereddüt göstermeden bir şey aldı ve bana döndü.
Elinde ince, altın bir bileklik vardı. Üzerinde küçük, kırmızı taşlar sıralanmıştı. Elbiseyle aynı tonlardaydı, ama fazladan bir zarafet katıyordu.
“Bunu tak.”
Sesi buğulu çıkmıştı. Bileğimi kaldırdı ve bilekliği kendisi taktı. Parmakları bileğime hafifçe dokunduğunda içim ürperdi.
Gözlerini benimkilerden ayırmadan, bilekliğin kilidini kapattı. O an, tüm dünya dışarıda kalmış gibiydi. Souq Waqif, planlar, davet, Yusuf El-Bari… Hepsi anlamını yitirmişti. Sadece ikimiz vardık. Ve bu bilekliği bana takan adam, hissettiğim her şeyin sebebiydi.
“Şimdi oldun,” dedi alçak bir sesle.
Ben hala nefesimi tutuyordum. Ama hiçbir şey söylemedim. Çünkü kelimelerin yetersiz kalacağını biliyordum. Bilhassa öyle de oldu. Kabine doğru gittim ve kendi kıyafetlerimi giydim.
Savaş, elbiseyi ve bilekliği almaya karar verdiğinde, kasaya yöneldik. İçimde hala bir şeyler kıpırdanıyordu. Ellerim bileğimdeki bilekliğe gidip gidip duruyordu. Savaş’ın bana bunu kendi elleriyle takması… Bu kadar basit bir hareketin içimde bu denli yankı bulacağını hiç düşünmezdim.
Kasada çalışan kadın gülümseyerek elbiseyi dikkatlice katlayıp zarif bir çantaya yerleştirdi. Savaş, cüzdanını çıkardığında ben de hafifçe öne eğildim. “Bunu ben alayım,” dedim ama sözlerim fazla cılız çıktı.
Savaş başını çevirip bana baktı. Öyle bir bakıştı ki, teklifimin ne kadar gereksiz olduğunu tek bir ifadeyle anlatıyordu. Hafifçe başını iki yana salladı. “Bunu ben seçtim,” dedi. “Bunu giymeni istiyorum.”
İçim sıcacık oldu. “Benden bir şey istemen tuhaf,” dedim, yarı şakayla. Ama o, gözlerini gözlerime dikerek hafifçe gülümsedi. “İstemekten fazlası,” diye düzeltti. “bütün olaylarda, doğru dikkati çekmeyi öğreneceksin.”
Bir an nefesim sıkıştı. Dikkat çekmek... Planın bir parçası olarak bunu yapacaktım, evet. Ama bu yalnızca onun isteği miydi? Yoksa içinde başka bir şey mi vardı?
Parayı ödeyip poşeti aldığında, benim için seçtiği elbiseye ve bilekliğe bir kez daha baktım. Gözlerim hala onun üzerindeyken, içimdeki o küçük sesi bastırmadan konuştum.
“Güzel bir seçim,” dedim. Sesim, onaylamaktan öte bir şey taşıyordu. Savaş bunu fark etti. Gözleri hafifçe kısıldı. “Senin için en iyisi,” dedi sadece. Ve bu basit cümlenin arkasında, kelimelerle anlatılamayacak kadar fazla şey gizliydi.
Mağazadan çıktığımızda, dışarıdaki sıcak hava yüzüme çarptı. Souq Waqif'in dar sokaklarında ilerlerken, aklım hala mağazadaydı. Savaş sessizdi, ama bu sessizlik boğucu değil, aksine gergin bir ip gibi aramızda asılı duruyordu. Yol boyunca da, ipin varlığını en derinden hissettik.
Otele vardığımızda, asansöre bindiğimizde bile bu his devam etti. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı ama bu rahatsız edici bir huzursuzluk değildi. Aksine, farkına varmadan, kendimi ona biraz daha yakın hissetmeye başlamıştım.
Asansör kapıları açıldığında, Savaş elindeki poşeti bana uzattı. “Yüzümü kara çıkarma.” dedi.
Başımla onayladım. Gözlerim bir an için onun gözlerinde takılı kaldı. “Bana güven.” dedim, belki de ilk kez bu kadar doğrudan. "Çünkü ben sana güveniyorum."
Savaş bir an durdu. Sonra, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. “İlk defa.” Hiçbir şey demedim. Ama biliyordum. Bu güven, sadece bu geceye ait olmayacaktı.
Odaya girdiğimizde, üzerimde taşıdığım tüm duygular bir anda açığa çıkacak gibi hissettim. Koray ve Gökçe kendi odalarına geçmiş olmalılardı. Savaş, kapıyı kapattıktan sonra ceketini çıkarıp koltuğa attı. Ben de elbiseyi hemen yanına bıraktım ve derin bir nefes aldım. Odada, belli belirsiz bir elektriklenme vardı.
Savaş göz ucuyla bana baktı, sonra sessizce saatini gevşetti. Ellerini cebine sokup bir an duraksadı. Bir şey diyecekmiş gibi geldi ama vazgeçti.
Ben de ona baktım. Gölgeler, yüzündeki hatları belirginleştiriyordu. Gözlerinin derinliği, çenesinin keskinliği, o sessiz ama baskın varlığı… İçimde kontrol edemediğim bir kıpırtı hissettim.
“Bilekliği çıkarayım mı?” diye sordum. Savaş bana döndü. Yavaşça yürüdü, aramızdaki mesafeyi kapattı. Sonra bileğime baktı. İnce zinciri parmak uçlarıyla tuttu, nazik ama kesin bir hareketle.“Çıkarman mı gerekiyor?” diye fısıldadı.
Nefesim bir an kesildi. Bileğimin üzerinde duran parmakları, tenime hafifçe değiyordu. Soğuk metalin altında bir sıcaklık yayıldı.
“Hayır,” dedim. Sesim düşündüğümden daha kısık çıkmıştı. Savaş gözlerimi arıyordu. Kaşlarının arasında hafif bir çizgi oluşmuştu, yüzü her zamankinden daha sertti. Ama bir yandan da… yumuşak bir tarafı vardı.
Elini bileğimden çektiğinde, dokunduğu yerde hala varlığını hissediyordum. Sonra başını hafifçe eğdi. “Hazırlanmalısın.” dedi.
Bir an için, zaman durmuş gibi hissettim. Sonra hızlıca kendime geldim. Başımı sallayıp elbiseyi alarak banyoya girdim.
Kapıyı arkamdan yavaşça kapattım. İçeri adım attığımda, banyonun loş ışıkları mermer yüzeylerde yumuşak bir parlaklık bırakıyordu. Ellerimi lavabonun kenarına dayayarak aynaya baktım. Yanaklarım hafifçe kızarmış, gözlerimde hala Savaş’ın az önceki dokunuşlarının bıraktığı gölgeler vardı.
Derin bir nefes aldım. Elbiseyi dikkatlice askıya astım ve üzerimdeki kıyafetleri çıkarmaya başladım. Her hareketim yavaş, her dokunuşum farkındalıklıydı. Ilık suyun cildime değmesini sabırsızlıkla beklerken, içimde tuhaf bir heyecan vardı. Hem hissettiklerime hem de az sonra olacaklara hazırlanmam gerekiyordu. Bilekliğimi ise nazikçe aynanın önüne yerleştirdim. Sanki her an kırılabilirmiş gibi
Duşun cam kapısını açtım ve içeri girdim. Suyun ilk damlaları tenime çarptığında, sıcaklık tüm bedenime yayıldı. Omuzlarımdaki gerginlik biraz olsun çözüldü. Ellerimle yüzümü ovalarken, düşüncelerim tekrar ona kaydı. Savaş’ın bakışları, sesi, bana her dokunduğunda içimde bıraktığı iz… Her şey, her an, zihnimin derinliklerine kazınıyordu.
Su saçlarımdan süzülürken gözlerimi kapattım. Şimdi, bu anın içinde kaybolmaya ihtiyacım vardı. Bu an, beni bekleyen bilinmezlik bir anlığına yok oldu. Sadece burada, bu banyoda, birkaç dakika boyunca zihnimi susturmak istiyordum. Su sesi bu düşüncemi gerçekleştirmeme yardımcı olurken, vücudum gevşemiş, yerini sakin bir rahatlığa bırakmıştı.
Derin bir nefes alıp gözlerimi açtım. Suyun altında birkaç dakika daha durduktan sonra musluğu kapattım ve havluya uzandım. Yavaşça kendimi kurularken aynada kendime tekrar baktım. Tenim hafifçe kızarmış, saçlarım suyun ağırlığıyla omuzlarıma düşmüştü. Üzerime Savaş’ın seçtiği elbiseyi giymeden önce, saçlarımı aynanın yanında duran maşayla hafif bir su dalgası kıvamına getirdim.
Makyaj malzemem zaten çok fazla yoktu. Ama yine de elimde olanları kullanmak istedim. Kırmızı rujum cildimin ve makyajımın geri kalanını gölgede bırakacak kadar parlıyordu zaten.
Elbiseyi üzerime geçirdiğimde, tenime nasıl oturduğunu hissettim. Kumaşı yumuşaktı, omuzlarımdan dökülüyordu. Aynada kendime baktım. Nefesimi tuttum. Bunu o seçmişti.
Yavaşça kapıyı açıp dışarı çıktığımda, Savaş pencerenin önünde durmuş, şehri izliyordu. Loş ışıklar, odanın içinde uzun gölgeler oluşturuyordu. O da üzerini değiştirmiş, ama yine siyah bir gömlek ve siyah bir kot pantolon giymişti. Karanlıkların içinde olmayı seviyordu. Bileğindeki saat ise tam aksine, en az dişleri kadar parlaktı.
Beni fark ettiğinde, bakışlarını yavaşça üzerime kaydırdı. Bir şey söylemedi. Ama yüzündeki ifade değişti.
Ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Aramızdaki mesafe her adımda daraldı. Gözlerini üzerimden ayırmadan yaklaştı, sonunda yalnızca birkaç santim kala durdu. Derin bir nefes aldım. İçimde bir çarpıntı vardı.
Savaş parmaklarını kaldırıp, elbisenin omzundaki ince kumaşı düzeltti. Hafifçe dokundu. “Oldu.” dedi sessizce. Bu kelimenin içimde bıraktığı etki, gözlerindeki karanlıkla birlikte tüm bedenimi ele geçirdi.
Gözlerine baktım. Söyleyecek bir şey aradım ama kelimeler boğazıma düğümlendi. Savaş da bir şey söylemiyordu. Ama hissettiklerimizi kelimelere dökmeye gerek yoktu. O da beden dilini kullanmayı seçti. Vücudunu biraz daha üzerime doğru eğdi. Bedenlerimiz ahenk içinde, tehlikeli sinyaller yaymaya başlamak üzereydi.
Ama kapının tıklatılma sesini duyunca bir adım geri çekildik.
İkimiz de aynı anda gerildik. Aramızdaki büyü, bir anda bölünmüştü. Savaş hızla kapıya yöneldi, ben ise nefesimi dengelemeye çalışarak kenara çekildim. Az önce anlam veremediğim duygulara kapılmıştım ve bu sadece iki saatlik bir olay değil, uzun zamandır bastırmaya çalıştığım duygulardı.
Kapıyı açtığında, Koray içeri girdi. Yüzü gerilmişti, elinde tuttuğu telefonun ekranı hafifçe parlıyordu. “Kime ait olduğunu öğrendim,” dedi doğrudan Savaş’a bakarak.
Savaş, bir adım geriye çekilip kollarını göğsünde kavuşturdu. “Ve?”
Koray telefonu kaldırıp bize gösterdi.
“Bu telefon, döviz kaçakçılığı yapan bir büroya ait.”
Odadaki hava bir anda değişti.
"Sadece bir döviz bürosu değil," diye devam etti Koray, gözleri Savaş’ınkilere kilitlenmişti. "Bu yer, kara para aklayanların ana noktalarından biri."
O an odadaki sessizlik, gürültülü bir patlama kadar etkiliydi. İçimi derin bir ürperti sardı.
Savaş çenesini sıktı, gözlerinde fırtınalar kopuyordu. "Demek çantayı çalan adam, tesadüfen yolumuza çıkmadı."
Savaş’la göz göze geldik. İçime bir soğukluk yayıldı. O döviz bürosu…
Bu sadece bir kapkaç olayı değildi, ve Savaş düşüncelerinde yine yanılmamıştı.
Bölüm etkileşimi
