3. bölüm · SINIR TAŞI

BÖLÜM 3: CAM KAFES

Gizli Kimlik

Her kapalı kapının ardında bir gerçek yatar. Kimileri bu gerçekten olağan gücüyle kaçmaya çalışırken, kimileri de o gerçekle yaşamayı öğrenmek zorunda kalır.
Çünkü hayat budur. Herkese adil davranmaz.

Kapı içeriden de açılır. Ama dışarıdan açan bir el görmek insan oğlu için umuttur. İnsan demek; umut demekti. O gerçeğin bir yılan gibi zehrini kusmasını engellemek ise tek bir hamleydi. Kapı aralanır, yılan çıkar, zehir gider.

Aynada bir ruh gibi duran suratıma baktım. Bu ruh bedende durmak yerine, fırtınalı bir denizde kaybolan, gemi gibi çaresizdi. Yolunu bilmiyordu ve bulacağına kesin gözüyle bakamıyordu. Oysa tam karşımda gözlerimin içine bakıyordu ama göremiyordu.

İstanbul'a geleli iki gün olmuştu. Hiç kimse ile konuşmak istemedim, her şeyi bir köşeye bırakıp öylece duvarları izlemiştim. Boşluk tüm zihnimi ele geçirdi ve bundan keyif alıyordum. Sessiz kalmak aklımdaki bazı düşüncelerin karmaşıklığından alıkoyuyordu. Uzun zamandir ilk defa derin bir nefes aldığımı hissetmiştim.

Sorgusuz, sualsiz geçen bu iki günde geceler daha uzun, gündüzler ise daha kısa geçmişti. Evet hala susturamadığım bazı sesler duyuyordum ama son zamanlardaki gibi işkence etmeyi bırakmışlardı bana.

Daha çok bir depresyon tabakasının içindeydim. Ruhumun derinliklerine giren bir sis gibi, düşüncelerim yavaşca kayboldu ve her şey grinin yoğun bir tonuna büründü. Ardından tüm renkler silindi.

Gözlerim duvarda duran saate ilişti. Sabah on bir. Zaman eski bir romanın sayfalarına benzedi ve her geçen dakika bir önceki sayfayı kaybetti. Kaybederken yanında götürdüğü anılar bir daha hiç hatırlanmamak üzere kapatıldı. Şimdi yeni bir sayfa veriyordu ama o da bir gün kaybolabilirdi.

Fazla vaktimiz yoktu. Ne benim ne de onların. Bu yüzden ben onay verdikten sonra hemen yıldırım nikahı için işlemlere başlanılmıştı. Savaş'ların evinde, Savaş'ın odasında öylece boy aynasından üzerime geçirdiğim beyaz, uzun elbiseye bakıyordum. Gelinlik giymek istememiştim ve kimse de yargılamamıştı. Asıl giymek istersem yargılanacağımı biliyordum.

Bir gelinden çok hastaya benziyordum. Göz altlarım her geçen gün çöküyordu. Savaş ne giydi bilmiyordum. Ama onun da çok özeneceğini sanmıyordum. Hatta bu kadar telaşa neden girdik onu da anlamıyordum. Nikah memuru aşağıda bekliyordu.

Adımlarım yavaşça kapıya doğru yöneldi. Herkes tarafından bekleniliyordum. Merdivenlerden inerken elbisem bir kuğu gibi arkamdan süzülmüş, baygın bir halde peşimden geliyordu. Kumaşın taş zemine sürtünürken çıkardığı fısıltı kalbimin sesini bastırıyordu. Bana ait bir elbise değildi. Savaş'ın arkadaşı olduğunu öğrendiğim, Koray'ın eşi Gökçe'nin elbisesiydi.

Hiçbir arkadaşıma haber vermek istememiştim. Bu yüzden yanımda günlerce Gökçe durup, beni nikah alışverişi için ikna etmeye çalışıp durdu. Bana kalsa pijamayla bile o nikahı kıydırırdım. En son Gökçe'nin ısrarlarına dayanamayıp mecburiyetten giydiğim elbiseye son kez tekrardan baktım. Beyaz simleri ve dantelle kaplı göğüs, bel kısmı bir gelinlikten bile daha gösterişliydi zaten.

Her basamak içimdeki korkuları ve geçmişten taşıdığım ağırlığı biraz daha yukarı çekiyor, her adımda nefesim biraz daha daralıyordu.

Başımı kaldırdığımda Savaş'ı gördüm. Siyah gömleğinin kollarını katlamış elinde bir kadehle öylece duruyordu. Yüzünden soğuk bir ölüm akıyormuşçasına gergindi. Elindeki kadehi yanında duran masanın üzerine bırakıp bana dikkat kesildi. Gözlerini ayırmıyordu. O an zaman ince bir cam gibi çatladı. Geçmiş, gelecek, ölüm, ihanet. Her şey silindi ve gitti. Geriye sadece birbirimize olan bakışlarımız ve hiçbir kelimeye sığamayacak kadar ağır sessizliğimiz kaldı.

Kapının önünde durup birazdan nikahımızın kıyılacağı odayı inceledim. Nikah memuru masanın başında telefonuyla uğraşıyor, ortam çok umurunda değilmiş gibi davranıyordu. Nikah şahidimiz olmaları için yanlarında çalışan iki adamı tutmuşlardı. Onlar da umursamazdı. Aynı şekilde babam ve Yakup Karahan'da ellerinde bir kadehle çok keyifli görünüyorlardı.

Ayaklarım istemsiz yavaşladı. Savaş'ın gözlerinde bir bebeğin bile fark edebileceği türden hesaplaşma vardı. İnkar ve kabullenmenin birbirine dolanıp, bütün havayı esir aldığı bir bakıştı. Kalbim teklemeye başlayınca ne yapacağımı bilemez bir şekilde kaldım. Çünkü her ne kadar bu evlilik saçma sapan sebeplere bağlı olsa da, hissettiğim şeyin saçma ve sahte olmadığını biliyordum.

Savaş ile aramızdaki mesafe bir adım kadardı. Ama söyleyemediklerimiz ve inkar ettiklerimiz o adımı yıllar kadar uzun yapıyordu. Olduğum yerde durup kalınca, Savaş da olduğu yerde bir taş gibi sabitlendi. Salonun içi sessizdi ama aramızdaki hava, fırtına öncesi gökyüzü kadar yüklüydü.

Parmaklarım elbisenin kumaşına biraz daha sıkı sarıldı. Gözlerimi Savaş'tan kaçırmak istedim, ama yapamadım. Titreyen dudaklarımı dişlerimin arasına sıkıştırdım. Kalbimin attığını değil çırpındığını hissediyordum.

Merdivenden inerken gözlerinde bir yabancılık olmasın umuduyla inmiştim. Çünkü iki gün boyunca benimle hiç konuşmamıştı. Ama şimdi gördüğüm şey yabancı bir bakış değildi. Daha da korkutucuydu. Anlam veremediğim bir kabullenme. Sanki ikimiz de bu oyunun sonunu en başından beri biliyor gibiydik.

Savaş bir adım attı bana doğru. Geriye çekilmeyi düşündüm ama kıpırdayamadım. Aramızdaki mesafe bir anda nefeslerimize karıştı. Saçlarım, Savaş'ın omzuna hafifçe dokundu. Bu küçük temas bile içimin titremesine sebep olmuştu.

"Hazır mısın?" diye sordu Savaş. Sesi hem kısık hem de yorgundu. Cevap veremedim. Hazır olup olmadığımı bilmiyordum. Ama burayı terk etmek de istemiyordum. Sadece gözlerimi kaldırıp Savaş'a baktım, o bakışta ne bir cevap vardı ne de bir itiraz. Sadece oradaydı. Bütün soğukluğu ve hırsı ile.

Adımlarımız, bir denizde yürüyormuşuz gibi nazikçe salona doğru ilerlerken, yan yana ama hala birbirimize mesafeli son iki gün, ayaklarımızın altından usulca kayıyordu. Savaş fısıldadı. "Titriyorsun." Yüzümde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Titrediğimin farkında bile değildim. "Belki elbiseden dolayı olabilir, çok rahatsız edici." dedim.

Savaş'ın buna inanmadığı çok belliydi. Alaycı bir tavırla kaşlarını kaldırdı. Bu onun dilinde "emin misin?" demek ile eş değerdi. "Belki de benden." dedi tek bir nefeste. Muzip suratı hiç değişmemişti.

Masaya oturduğumuzda biraz daha rahatlamış hissetmiştim kendimi. Nikah memuru sorularını sorarken Savaş'a fısıldadım. "Korkuyor musun?" sesim neredeyse yok olacak kadar kısıktı.

Savaş gözlerimin içine bir an daha baktı. Ne söyleyeceğinden emindi. "Korkuyorum ama senden değil, kendimden." Ardından hiçbir sorun yok dercesine elini bacağımın üzerine koydu. Bu güven veren bir dokunuştu. Ama o güveni kendisine veriyordu.

Tereddüt ederek parmak uçlarımı onun sert ellerine temas ettirdiğimde yutkundum. Bu dokunuş imzalanan kağıtlardan çok daha gerçekti. Ve o an içimden, şimdiye kadar sakladığım cümleyi net bir şekilde kendime söyleyebilme cesaretindeydim. "Buradan geri dönüş yok."

İmzaları attıktan sonra içimde tuhaf bir his belirdi. Tanıştığımız o kısa anı hatırladım. Belki de onu gördüğüm ilk anda ilgim başlamıştı. Ama bu ilgi bir gün onunla evleneceğimi bilerek şekillenmemişti.

Tam tersine, o an içimde sadece saf bir merak vardı. Kim olduğunu, nasıl biri olduğunu, hayatını merak etmiştim. Şimdi ise bir kağıdın köşesine attığım imza ile karısı olmaya hazırdım.

Babamın sesi, düşüncelerimin arasından sıyrılıp beni yeniden salona çekti. " Artık vakit kaybetmek için bir sebebimiz yok." dedi sahte bir gülümseme ile. Ellerim terliyordu. Savaş'ın hala bacağımda duran eline baktım. Ne kadar gerildiğimi anlamış olmalıydı ki, parmaklarını daha da sıkı bir şekilde bastırdı bacağıma.

Gözleri, gözlerimi bulduğunda içimdeki karmaşayı anlamış gibi gülümsedi. O gülümseme bile içimi rahatlatmaya yetmedi. Çünkü bu sadece Savaş ve ben değildik. Bu iki ailenin hayatta kalma çabası, paramparça olmuş hayallerin üzerine kurulan bir anlaşmaydı. Nikah kıyılır kıyılmaz sanki herkesin ağzında donmuş bir cümle var da çözülüp tamamlanamıyor gibiydi.

Savaş bileğimi tutmaya yeltenince aile cüzdanını elime aldım. Kendi babasıyla ve benim babamla özellikle konuşmak istemiyor gibi peşinden sürükledi beni. Onlara karşı olan öfkesini hissedebiliyordum. Şimdilik sadece öfkesinin sebebini anlayamıyordum. Babamla tek kelime konuşamadan kendimi arabada buldum. Bir anlığına durmak istedim ama Savaş umursamadı.

Babamlar ise onlarla konuşmamamızı hiç dert etmediler. Çünkü herkes farkındaydı. Bu evlilik benim Katar'a gitmem için bir biletti sadece. Savaş'a koruyucu olarak mı gönderiliyordum yoksa Savaş benim mi koruyucum olacaktı? Ne düşündüklerini bilemiyordum. Ama asıl amacım da her şeyi öğrenip geri dönmekti zaten. Yine de babamla konuşabilmeyi isterdim.

Havalimanına yaklaşıncaya kadar okyanus gibi derin bir sessizliğin içine düşmüştük. Ben bu sessizliğe yenilirken Savaş'ın yüzü taş gibi soğuktu. "Bu kadar mı? Gerçekten mi?" diye sormuş bulundum. Çünkü konuşmamız gereken şeyler vardı ve sessizlikle bu durum örtülemezdi. Savaş gaza daha da yüklenmeye başladı.

Cevap vermiyordu ama hareketleri bir tuhaflık olduğunu belirtiyordu. Sakin bir sesle fısıldar gibi konuştum. "Bari bir kez baksaydın yüzüme." Savaş gözünü yoldan ayırmıyordu. Gaz pedalı ayağının altında can çekişirken söylendi. " Bakarsam, kalırım."

Ne demek istediğini anlayamıyordum. Bakarsa neden kalacaktı. Katar'a gitmemizi istemiyor muydu? O da onay vermemiş miydi yani?

"Ne?" dedim sadece düşüncelerimi kendime saklayıp ruhsuz bir biçimde. Savaş'ın çenesi kasıldı. Karşısına çıkan her şeyi tek bir hamlede yok edebilirmiş gibi keskince yolu izliyordu. "Koray ve Gökçe'yi uçakta bekletmeyelim diyorum."

Bakışlarında konuyu değiştirmek istediği ve üzerinde durmak istemediğinin sinyalini veriyordu. Bir şeylerin değişmesinden korkuyordu belliydi. "Yalan. Sen gözlerime bakarsan her şey değişir diye korkuyorsun." dedim anında.

Savaş'ın direksiyonu tutan parmakları beyazlamıştı. "Sana bir şey söyleyeceğim, sonra da bu konu hakkında bir daha konuşmayacağız." dedi. Gözlerindeki kararmayı seçebiliyordum. "Söyle o halde." dedim.

Arabanın yavaşça hızını keserken, müsait olan bir sağ şeritte durdu. "Neden kabul ettin bu evliliği?" dedi. Anlam verememiştim kendisi de kabul etmemiş miydi zaten? Beraber bu insanları alt etmek için çalışmayacak mıydık? "Anlamadım." dedim ifadesiz bir şekilde.

"Senin burda olmaman gerekiyordu." dedi. Huzursuzdu. Gerçekten huzursuzdu. Ve bu huzursuzluk bir damga gibi yüreğime işliyordu. "Savaş, hala anlayamıyorum." dedim sesimin titremesine engel olarak. Ne kadar başardım bilemiyordum tabi.

Gözlerini daha önce hiç göz göze gelmemişiz gibi ani bir şekilde kaçırdı. "Neyse." dedi lafı çok uzatmak istemeyerek. "Bunu hiç söylemedim say." ve ardından arabadan çıktı.

Son zamanlarda başımıza gelen şeyleri düşündükçe tek korkum annemin katili olan kişiler ve babamın dolandırıcılarıydı. Ama Savaş'ın hareketleri her geçen gün anlam veremediğim bir noktaya geldikçe "Asıl korkmam gereken kişi Savaş mı?" diye, sorgulamam gerektiğini hissediyordum.

Yine de şimdilik buna vaktim yoktu. Savaş eliyle beni yanına çağırınca, elbisemin kumaşını, ayağıma dolanmayacak bir şekilde tutup arabadan indim. Yüzüme aniden çarpan nemli hava içimdeki biriken düşünceleri parçaladı. Havalimanı karşımızda duruyordu. O önde ben arkada giderken topuk seslerim dışında hiçbir ses bize eşlik etmiyordu.

Apron kapısının önüne geldiğimizde uzunca inceledim. Daha iki gün önce babamla gelmiştim. Bu kapı sıradan yolcuların asla göremeyeceği bir dünyaya açılıyordu. Ama bu sefer yurt dışı olduğu için benim de görmediğim şeyler olduğuna emindim.

Gökyüzü ufuk çizgisinde solgun bir maviye çekilmiş, apronun köşesinden beton zemine sızan yakıt kokusunu havaya karıştırmıştı. Elbisemin eteklerini toplamak zorunda kaldım. Zeminde yağ lekeleri, paslanmış demir izleri ve kayganlık uyarısı elbisemin lekelenme ihtimalini gözümde büyütmüştü.

Üzerimi değiştirmeme zaman tanımayan Savaş'a karşı negatif duygular beslemekten kendimi alamadım. Bir yandan elbisemi tutuyor, bir yandan da ayakkabımın ince topuğunun betona gömülüp gömülmeyeceğini kontrol ediyordum. Bu sırada, Savaş bir adım öne geçti ve özel apron geçiş kapısını çaldı.

Kapı içeriden açıldığında karşımızda dar omuzlu ama gözleri keskin bir görevli belirdi. Üzerindeki gri yeleğin köşesinde "Dış hatlar - Diplomatik Uçuşlar Sorumlusu" yazıyordu. Yakasındaki kimlik kartı eğrilmiş, plastik ipi kıvrılmıştı. Yüzünde yorgun bir ifade belirdi. Göz ucuyla bana bakıp, yüzünü hızlıca Savaş'a çevirdi.

"Günaydın beyefendi. Pasaportlarınızı rica edeyim." sesi alışkanlıkla kurulmuş bir cümle gibiydi; ne sert, ne de samimi. Refleksle çantamı yokladım. Ama benim pasaportum yoktu. Bir anlık dalgınlıkla bunu unutup Savaş'a baktım. Bu planımızın birinci aşamasıydı. Katar'a gitmem lazımdı.

Savaş hemen cebinden kendi pasaportunu çıkarıp kapının girişinde, yanımızda duran, dar, sabitlenmiş metal bir masaya koydu. Duvara gömülü eski bir bilgisayar, yerinden oynatılamayan bir telefon ve defalarca kullanılmış kağıt bardaklar vardı. Burası tam anlamıyla bir ara bölmeydi; ne tam bir ofis, ne tam bir koridor.

Görevli pasaportu açtı, sayfaları çevirdi ve sistemde kimlikleri eşleştirmeye başladı. Bir kaç saniye bir sessizlik oluştu o sırada. Bu sessizlik mideme bir düğüm atmış gibi kasılmama sebebiyet verdi.

Görevli kadın gözlerini kaldırıp bu sefer benim yüzüme uzun uzun baktı. "Eşinizin pasaportu nerde?" soruyu bana sormuyor ama gözlerini de benden ayırmıyordu. Savaş'ın sesi aniden devreye girdi. " Henüz çıkmadı, nikah kıyıldı ve sistemde eş olarak görünüyor. Babam gerekli bilgilendirmeyi yaptı."

Görevli göz devirmemeye çalışarak derin bir nefes aldı. Bakışları bir böcekmişim gibi beni eziyordu. "Eş kaydı tamamlanmış, evet. Ama normal şartlarda pasaportsuz bir yolcu bu terminalden uçamaz."

Savaş'ın kaşları çatıldı. Tam bir şey diyecekken sabit telefon çaldı. "Telefona bakın isterseniz, önemli olabilir." dedi sadece. Kadın hiçbir şey demeden telefonu açtı. Bir dakika boyunca sessizce arayan kişiyi dinledi.

Neler olduğuna anlam veremiyordum ama belli ki Yakup Karahan bu uçuş için önceden birilerini aramış, bir kaç telefon görüşmesiyle bana açılacak olan kapıları garantilemişti. Bunu düşününce istemsiz bir şekilde içim sıkıldı. Birilerinin zorla açtığı her kapı içeride daha da büyük bir bedel ödetmezdi umarım.

Görevli elindeki pasaportu masanın köşesine bıraktı. Metal kapının yanındaki küçük bir butona bastı. Arka tarafta daha küçük bir odaya açılan kapı aralandı. Bu oda basık tavanlı, bir tarafı güvenlik monitörleriyle dolu, diğer tarafı tek kişilik bir masa ve arkasında asılı hafif eskimiş Türk bayrağıyla doluydu. Kadın önden içeri girerek, kapıyı açık bıraktı ve bizi çağırdı.

"Lütfen içeri geçin. Bu tür durumlarda prosedür gereği kısa bir tutanak hazırlamamız gerekiyor." Savaş içeri doğru giderken bileğimi tutarak peşinden gitmemi sağladı. Dar koridordan geçerken elbisem kapının metal köşesine takılacak gibi oldu ama Savaş ani bir hamle ile elbisemi kurtardı. Refleksleri karşısında şaşırdığım nadir anlardan biri olmuştu bu. Bir şey söylemedi. Ben de teşekkür etmedim.

Görevli bilgisayarın başına geçti. Klavyesine hızlıca birkaç satır bir şeyler yazdı. Ekranda beliren belgede Yakup Karahan'ın adı görünüyordu. "Yakup Karahan adına verilen bilgilendirme uyarınca, Ezgi Karahan, diplomatik, özel uçuşa refakat eden eş statüsünde eklenmiştir."

Soyadım Karahan mı olmuştu artık? Duygularım ve düşüncelerim ne hissedeceğini bilemez bir şekilde kalbime doğru ilerleyince ellerimi göğüsüme götürdüm. Savaş'ın gözlerine bakıp içimden sürekli tekrarladım. "Ezgi Karahan." Kulağa dinlemesi hoş bir piyano sesinin melodisi gibi geliyordu.

Görevli kadın yazıyı tamamlayıp belgenin çıktısını aldı ve imza atmam için bir kalem uzattı. Kalemi tuttuğumda parmaklarım hafifçe titremeye başladı. İlk kez kendi imzamı atarken bir başkasının soyadını kullanmıştım. Başkasına ait, ama artık bana da ait olan bir soyad. O kalem o kağıda değdiğinde, eski kimliğimden kalan son parça da yok oldu. Artık Ezgi Karahandım.

Bütün işlemleri halledip uçağa doğru yürürken, içimdeki hisse bir isim koymaya çalışıyordum. Heyecan mı yoksa mutluluk mu? Tam olarak ne olduğunu çözemiyorum. Belki her ikisi de, belki de hiç biri. Savaş benim kadar etkilenmemişti bu durumdan. O daha çok bu pasaport olayını sorunsuz bir şekilde çözmenin rahatlığı içerisindeydi. Aynı rahatlık bende de vardı ama benim düşüncelerim şu an çok daha farklı bir yerdeydi.

Uçağı görünce olduğum yerde donakaldım. Yapmak üzere olduğum şey bütün duygularımı bir çırpıda silip attı. Gözlerimi kavruk asfaltın üzerinde yatan gövdeye diktim. Parlak beyaz kaplaması, sabah güneşini öyle bir yansıtıyordu ki sanki uçağın üstünde bir su tabakası geziniyordu. Gövdesinin ortasında ince bir altın şerit vardı, ışığa göre bazen kaybolup bazen beliriyordu. Motorların içindeki pervaneler, henüz çalışmıyor olmasına rağmen, hafif bir rüzgârla kendi kendine uykulu bir dönüş yapıyordu.

"Korkuyor musun?" dedi Savaş nikah masasında ona sorduğum soruyu taklit eder bir şekilde. Uçaktan gözlerimi ayırmadan cevapladım. "Hayır, sadece sana güvenmiyorum." Savaş hafifçe gülümsedi. O gülümseme ne alaycıydı ne de sıcak. Daha çok, bir satrancın ilk hamlesinden önce iki oyuncunun birbirine karşı hamlelerini ölçer gibiydi. “Güzel,” dedi. “Çünkü ben de sana güvenmiyorum.” hiçbir şey demedim.

Uçağa doğru yürürken basamaklara çıkmadan önce bir kez daha kanatların altına baktım. Orada sabah güneşinden saklanan gölgeliğin içinde bir anlığına kendi gölgemi gördüm. Bu gölge, kendisine bile güvenmiyor olabilir miydi?

Havaalanının o soğuk, yapay kokusu yerini basık kabin havasına bırakırken, arkamda duyduğum ayak sesi, Savaş’ın varlığını hatırlattı. Ama o ayak sesi ne bir eşin sesi gibiydi, ne de bir yol arkadaşının. Yabancıydı. Yan yana yürüyen değil, birbirine çarpıp kenara çekilen iki hayat gibi.

Koridorun bir kaç sıra ilerisinden ayağa kalkmış hızlıca yanımıza gelen Koray ve Gökçe'yi görünce bir nebze rahatlamış olmanın vesilesi ile derin bir nefes aldım. Çünkü biliyordum ki bütün yolculuk sadece Savaş'la çekilmez bir hal alabilirdi.

Sanki uzun bir süre burada oturuyorlarmış da, sadece bizim gelişimizi bekliyormuş gibi heyecanlılardı. Ki gerçekten de öyleydi.

Koray'ın yüzünde meşhur, alaycı bir ifade vardı. "Hoş geldin yeni gelin." dedi, beni baştan aşağı süzerken. "Gelinliği çıkarıp gelirsin sanıyorduk ama gelin olmayı sevdin herhalde."

Hafifçe gerildim. Ne diyeceğimi bilemez bir şekilde omzumdaki çantayı düzelttim. Gökçe hemen devreye girdi. "Saçmalama Koray. Ben de bu elbiseyi tam üç gün boyunca üzerimden çıkarmak istememiştim." dedi. Gökçe'nin eli farkında olmadan karnına gitti. Sanki bebekten önceki hayatını yad ediyormuş gibi derin düşüncelere daldı.

Savaş omuz hizamda durup konuşmayı dinledi. Ama dahil olmak istemedi. Gözlerini bir an bile kaldırmadan sessizce içeri yürüdü. Kenarda durmuş misafir tavrıyla etrafı inceliyordu. Koray ve Gökçe'nin, Savaş'ın bu haline alışık olduğunu fark ettim. Gayet normal bir şekilde karşıladılar.

Koray hafifçe göz kırpıp yakınlaştı. "Senin yerinde olsam, yanıma buz çözücü falan alırdım. Malum eşin biraz kutup kıvamında." dedi. Söylediği şeyin dramı ve komikliği arasında dudaklarımı gülmemek için sıkarken, Savaş'ın soğuk sesi keskin bir bıçak gibi aramıza girdi. "Tüm yol boyunca orada mı duracaksınız?"

Kabine doğru olan kısıma oturmuş, cam kenarındaki yan koltuğu boştu. Hareketleri beklediğimden daha rahattı. Gökçe gözlerini devirerek dörtlü masada Savaş'ın karşısındaki koltuğa yerleşti. Koray da peşi sıra gidip, Gökçe'nin yanına oturdu. Savaş'ın yanına doğru ilerlerken son kez İstanbul'a baktım. Çok kısa bir süreliğine gidiyordum ama özleyeceğime emindim.

Motor sesi yükselirken pencere yanı koltuğa yapıştım. Savaş yanımda, gözlerini kapatıp koltuğa yayılmıştı. "Kaç saat sürer?" dedim. "Buradan direkt Doha'ya yaklaşık dört saat falan." diyerek gözlerini ovdu. Tüm gece uykusuz kalmış gibi yorgundu.

Uçak hareket etmeye başlayınca, camın arkasında, pistin çizgileri hızla geriye akıyordu. İnce uzun çatlaklar, güneşte parlayan asfaltın üzerinde örümcek ağı gibi yayılmıştı. Uçak havalandıkça, terminal binasının gri ve soluk cephesi göz hizama geldi. Apronda dizili yakıt tankerleri, bagaj arabaları ve hareketsiz duran merdivenler küçülüyordu.

Şehrin üstüne çıktıkça, yollar birbirine dolanan incecik ipliklere dönüştü. Çatıları solmuş binalar, güneşin eğik ışığında düzensiz lekeler gibi görünüyordu. Tarla sınırları kahverengi ve sarının tonlarında yamalı bir kumaşı andırıyordu.

Uçak yükseldikçe toprak silikleşti, yerini pamuk gibi yığılan bulutlara bıraktı. Arada bulutların arasından sızan parça parça gölgeler, altındaki ovaya serpilmişti. Gökyüzü mavinin giderek açıldığı sonra neredeyse beyaza karıştığı bir boşluk gibiydi.

Camın yüzeyinde incecik bir buğu tabakası oluştu. Nefesim cama değdiğinde hızla kaybolan bir iz bıraktı. Aşağıda dünya küçüldü, bulutlar kalınlaştı ve nihayet her şey gözden kayboldu.

Bakışlarımı Savaş'a çevirdiğimde gözleri hala kapalıydı. Gökçe sessizliği bozmak ister gibi gülerek fısıldadı. "Balayınızda üçüncü ve dördüncü teker olmak çok romantik."

Savaş'ın gözlerini bir anda açıp bana baktığını fark ettim. Gözlerinde sıcaklık yoktu. Sadece hesap yapan bir adamın, soğuk ve analitik bakışı vardı. "Bu bir balayı değil." dedi omuz silkerek. "Hem yalnız kalmak istemedik siz de fazlasıyla eğlencelisiniz."

Koray kollarını bağlayarak muzip bir gülümseme yerleştirdi suratına. "Yani benim yabancı dilime ve üstün zekama ihtiyaç duymuyorsun öyle mi?" Gökçe gülmemek için kendini sıkarken elleri yeniden karnına gitti. Bebeğini hissetmek onu rahatlatıyordu.

"Hakkını yiyemem." dedi Savaş gözlerini hafifçe aralayıp Koray'a bakarken. "Sen yabancı dili benim gibi düşman aracı olarak görmüyorsun. Ayrıca evet zekisin." Koray saklamaya bile çalışmadığı bir gurur ifadesi takındı suratına. "Senden iltifat almak," dedi, hayali göz yaşlarını siliyormuş gibi yaparak. "teşekkür ederim efendim. Ne zaman ihtiyacınız olursa."

Savaş'ın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştuğunda aslında Koray ile ne kadar yakın olduklarını fark ettim. Tıpkı ben ve Lina gibi...

Gökçe kıskanıyormuş gibi yaparak kollarını birbirine bağladı. "Ee, ben neden geldim peki?" dedi. Dudaklarını büzmüş Savaş ve Koray'a bakıyordu.

Gökçe’nin dudak bükmesiyle birlikte Koray gülerek kolunu Gökçe'nin omzuna attı.“Senin görev tanımın belli değil mi Gökçe Hanım? Moral ve motivasyon bakanı. Kocanı yalnız bırakmama uzmanı. Bir de…”

Koray’ın gözleri Gökçe’nin karnına kaydı.
“…gecenin bir yarısı ‘canım midye dolma çekti’ diye beni koşturan şef garsonumuz.”

Gökçe kaşlarını kaldırdı. “Pardon da, midye dolmayı kim yedi? Çift kişilik menümüzü unutuyorsun galiba.”

Koray tam cevap verecekken Savaş hafifçe iç çekip başını yana çevirdi. “İkinizin varlığına ihtiyacım vardı, tamam mı? Koray, sen zaten bu saçma sapan protokollerle cebelleşmeye alışıksın. Gökçe, sen de Ezgi'nin yanında ol diye ve kocan senden uzak kalamadığı için geldin." Gökçe aşk dolu bir bakışla Koray'a baktı. "Hem ikinizi de yalnız bırakmayacak bir karar alınmış oldu bu sayede."

Gözlerim Savaş'a kaydı. O cümlede bir koruma içgüdüsü mü vardı, yoksa sadece bir mantık hesabı mı? Emin olamadım. Ama Savaş’ın yüzü ifadesizdi. Tıpkı bir avukatın mahkemede yaptığı savunma gibi, tamamen teknik.

Lakin Gökçe'nin kırılmış bakışlarına bakınca bir anda yumuşak bir ses tonu kullanarak: " Ayrıca başımıza bir iş gelse yanımızda iki kadın, biri de hamile. Nasıl kolay kurtuluruz farkında mısın?" dedi muzip bir ifade ile.

"Bebeğimi kimsenin oyununa alet etmem." dedi Gökçe soluklanarak. Koray gülmemeye çalışarak elini Gökçe'nin karnına koydu.

Gökçe bu sefer gözlerini kısıp alaycı bir ifadeyle başını salladı. “Ne romantik. Bir kadın, sırf ‘protokole uyum sağlar’ diye bu evliliğe giriyor. Diğeri de sırf ‘yolda yalnız kalmasın’ diye uçağa bindiriliyor. Gerçekten gözlerim yaşardı. Aşk romanı falan yazmayı düşünürseniz, haber verin.”

Koray bu sefer kahkahayı patlatıp kolunu Gökçe'ye daha da sıkı sarıp, sarıldı.
“Bak işte, Gökçe tam da bu yüzden burada. Çünkü Savaş’la aynı havayı solumak bile depresyon sebebi olabilir. Antidepresan niyetine karımı getirdim.”

Hafifçe gülümsedim ama içimde bir yerler sızlıyordu. Bu kadar aleni bir biçimde ‘zorunluluk’ kelimesinin üzerine basmaları, kendi acımı da suratıma çarpmış gibiydi.

Gökçe sessizliğimi fark edip hafifçe parmaklarını parmaklarıma dokundurdu.
“Merak etme, ben senin yanındayım. Koca Savaş Karahan’ın duvarlarını ben bile yıkamam belki ama, ara sıra üstüne sprey boyayla kalp çizerim.”

Savaş gözlerini devirdi. “Çizme Gökçe. Bu yolculuk, romantik kaçamaklarla değil, ciddi planlarla ilerleyecek.”

Gökçe gözlerini kocaman açtı.
“Bir insanın mizah anlayışını bu kadar kötüye kullanması gerçekten takdire şayan. Tebrikler Savaş, duygusuzluk ödülünü kazandın!”

Koray araya girip Savaş’ın omzuna hafifçe vurdu. "Rahat ol dostum. Zaten hepimiz biliyoruz ki bu evlilik senin için Excel tablosundaki bir hücre kadar anlamlı.”

Parmaklarım istemsizce birbirine kenetlendi. "Bazen bir hücre bile, bir dosyayı kurtarır." diye fısıldadım. Sesim duyulacak kadar yüksek değildi. Ama Savaş dönüp duymuşçasına baktı.

Hiçbir şey söylemedi. Ben de söylemedim. Yanlış mı yapmıştım acaba diye düşünmeden de geçemedim. Evet direkt mutlu bir çift olmamızı beklemiyordum, ki bu imkansızdı. Ama beni tanımak için çaba göstermesini isterdim.

Gökçe ellerini karnında birleştirip koltuğuna iyice yaslandı. “Beni bilirsiniz, kafam rahat olsun diye geldim. Bebeğimin çifte vatandaşlığı da olabilir. Bebeğe stres yansımasın yeter. Ama bu dörtlüden hayırlı bir şey çıkarsa da… şok geçireceğim.”

Koray Gökçe’nin elini tuttu ve karnına hafifçe dokundu. “Merak etme minik, annenle baban kaos sever. Sen de bu karışıklığın tam ortasında büyüyeceksin.”

Gökçe ve Koray'ın aralarındaki iletişime kısa bir süre baktım. Ne kadar uyumlu ve ne kadar gerçek olduklarını fark ettim. Sonra gözlerim Savaş'a kaydı. Ben bu denklemin neresindeydim? Belki de hiçbir yerinde.

Bana arabada söylediği o söz geldi aklıma. "Senin burada olmaman gerekiyordu." karanlık bir sessizliğe itildi zihnim. Bunu ona şu an sormalı mıydım? Bilmiyordum. Ne kadar sormak istesem de Koray ve Gökçe'nin yanında bu konuyu açmak istemediğimi fark edip düşüncelerimi sildim. Ve yoğun bir sessizliğin tabanı içinde gevşedim.

Uçak, gökyüzünün sonsuz boşluğunda ağırbaşlı bir kuş gibi kanatlarını germiş, incecik hava akımlarının ritmine kendini bırakmıştı. Gövdesi, bulutların arasından geçerken hafifçe sarsılıyor, dış yüzeyinde rüzgarın parmak uçlarıyla yaptığı dans, içeride boğuk bir uğultuya dönüşüyordu.

Koray, koltuğun başlığına yaslanıp gözlerini Savaş’a dikti. “Tamam, haritayı geç. Zaten ondan kafam allak bullak oldu. Asıl sorulması gereken soru şu: Peşine düştüğümüz adam… Yusuf El-Bari… Kim bu herif?”

Savaş belli belirsiz gülümsedi. "Oğlum sen harita mühendisisin lan." dedi. Gülme dürtüsünü kontrol altına aldıktan sonra sadece tebessüm etti. Suratındaki o eşsiz karanlık gülümseyince kendisini bembeyaz cennetlere itiyordu.

"Tam olan haritaların mühendisiyim ben kardeşim." dedi, Koray bir kaşını kaldırarak. Sanki Savaş'ın bunu söylemesi bile bir günahmış gibi.

Savaş’ın gözleri, uçağın penceresinden dışarı, sonsuz maviye kaydı. Pencereden bakıldığında, güneşin son ışıkları kanat ucuna vuruyor, metali altın rengine boyuyordu. Dudakları sıkı bir çizgiye dönüştü. “Yusuf El-Bari bir isim değil. Bir unvan.”

Gökçe kaşlarını kaldırdı. “Nasıl yani? Unvan derken… şövalye mi bu adam?”

Savaş hafifçe başını yana çevirdi, bakışları karanlık bir gülümseme taşıyordu.
“Şövalyeden çok cellat diyebiliriz. Ortadoğu’daki karanlık ticaret ağlarının en tepesinde duran, görünen hiçbir kaydı olmayan, adı yalnızca fısıltılarda geçen bir figür. Kimliği sır. Yüzü sır. Ama hikayesi, kanlı.”

İstemsizce irkildim. Yusuf El-Bari ismini ilk kez duyduğum an hissettiğim o soğuk ürperti yine ensemden aşağı kaydı.
“Madem bu kadar tehlikeli, biz neden bu adamın peşindeyiz? ” diye sordum. Ürpermiştim.

Savaş gözlerini bana çevirdi. Bakışlarında soğuk bir gerçek vardı. “Çünkü annen, Yusuf El-Bari’nin hesap defterine kazınan son isimdi.”

Gökçe’nin gözleri büyüdü, elini hızla karnına götürdü. “Hamileyim dedim ya… Böyle hikayeleri bana anlatmayın. Gece kabus göreceğim.” yerden kilometrelerce yüksekte olmanın getirdiği o garip boşluk hissi Gökçe'nin damarlarına nüfuz etmiş gibiydi.

Koray hafifçe gülüp karısının omzunu sıktı.
“Bebek, Ortadoğu’nun karanlık prensiyle ilgili bilgileri de alarak doğacak. İleride casus olur fena mı?”

Gözlerimi kısıp Savaş’a döndüm. Doğru ve gerçek bir cevap alma umuduyla sordum. “Annem bu adamla neden temas içindeydi? Onun ne işi vardı böyle birisiyle?”

Savaş derin bir nefes aldı. "Henüz bilmiyorum. Ama bizimkilerin Yusuf El-Bari'ye borçlu olduğunu duymuştum.” iki dudağının arasından zoraki konuşuyor gibi cevap veriyordu.

Kabinde hava bir anda ağırlaştı. Ellerim buz kesmişti. Babamın borcunun annemle dört ay önce evlenmek istemesi ile bir alakası olabilir miydi? “Ne borcu?” dedim, sanki bu cevabı bekliyormuş gibi.

Savaş gözlerini kaçırdı. “Bunu Katar’a varınca anlayacağız. Ama emin olduğum tek bir şey var. Bu borç, sadece para borcu değil. Bu, bir can borcu.” sanki dünya, çoktan geride bırakılmış bir masalmış da uçak başka bir hikayeye açılan kapının tam eşiğinde asılı kalmış gibi ruhumu o hikayenin kapısından girmem için davet ediyordu.

Gökçe boğazını temizledi. “Tamam, yeter bu kadar karanlık sohbet. Birimiz doğuracak, birimiz ölecek moduna girdik.”

Koray hafifçe sırıtıp konuyu yumuşatmaya çalıştı. “Yusuf El Bari… Korkutucu ismi var ama sonuçta her adamın bir zayıf noktası vardır." gözleri söylediği şeyden çok emin bir şekilde bakıyordu. "Savaş, sen bir kez gözlerine bakarsan onun bile dizleri titrer.”

Savaş gözlerini yeniden kapatıp başını yasladı. “Gözlerine bakmayı düşünmüyorum Koray. Ben onun sonunu izlemeye geldim.”

Camdan dışarı bakarken kalbimin atışlarını avuçlarımda hissediyordum. Bu evlilik, bu yolculuk… sadece pasaport ve aşk gibi küçük bir mesele değildi. Artık bir hayaletin izini sürüyorduk. Ve o hayalet, kendi ailemizin karanlık tarihine yazılmıştı.

Gökçe hafifçe kolumu sıktı. Gözlerinde beni anladığını ve hissettiğini belirten bir ifade takındı. "Gerginsen söyle, sohbet edebiliriz. Bakma böyle konuştuğuma. Ben bu konuları erkeklerle konuşmayı çok sevmiyorum. Kocam dahil.”

Onun bu iyimser tavrına karşı zoraki gülümsedim. “Ben gergin değilim. Sadece... bu hikayenin sonunu merak ediyorum.”

Savaş gözlerini aralamadan mırıldandı:
“Bu hikayenin sonunu değil, başlangıcını arıyoruz.”

Uçak, bulutların arasından geçerken içeride sessizlik yeniden hakim oldu. Ama bu sessizlik, ölü bir sessizlik değil; içinde yüzlerce soru ve cevapsızlık barındıran, patlamaya hazır bir fırtınanın sessizliğiydi.

Gergin bir şekilde yaslanarak oturduğum koltuğun içine gömülmeyi bekledim. Ama olmadı. Göz görmeyene kadar küçülüp yok olmak istiyordum. Babamın her şeyi tam anlamı ile anlatmadığını hissediyordum ve bunun sebebini de merak ediyordum.

Körfezin gün batımına karışan turuncu ışıkları, uçağın camından içeri döküldü. O turunculuklar kirpiklerime gün ışığının en hafif rengini yerleştirirken uçak alçalmaya başladı. Kalbim de göğüsüme ağır bir taş gibi yerleşti.

Bu topraklardaki asıl hazine benim kim olduğumu ve neyin içine düştüğümü anlamama yardımcı olacaktı. Annem gurur duyar mıydı benimle? Yoksa her zamanki gibi çok tepki vermeyip sadece izler miydi? Bakışları yine gözlerimin önüne düştü. İfadesiz bir suratla karşımda dikilmiş sadece ne yapacağımı izliyordu.

Uçak, Hamad Uluslararası Havalimanı'na iniş için alçalırken, kabin içindeki loş ışıklar biraz daha soldu. Camdan dışarı baktığımda, aşağıda gün batımının içinde parlayan bir şehir gördüm. Doha… Çölün ortasına dikilmiş cam kuleler, yollar boyunca sıralanan titrek ışıklar ve uçsuz bucaksız bir boşluğun tam ortasında yükselen modern bir dünya. Zihnimde Katar'ı bir sır noktası olarak değil, hayatımın en büyük bilinmezlerinden biri olarak görmeye başlamıştım bile.

Savaş, yanımda sessizce oturuyordu. Ne merak ne de heyecan… Doha onun için yalnızca bir konumdu. Benim tam tersim olarak burada yeni bir şey keşfetmek gibi bir niyeti yoktu. Camın yansımasında kendi ifadesiz yüzümü izledim. Heyecanlanmam normal miydi?

Gökçe kemerini açmaya çalışırken heyecanla fısıldadı. "Sonunda! Hemen çıkıp şu havayı içime çekmek istiyorum!"

Koray, hafifçe gülümseyerek başını iki yana salladı. "Sabret Gökçe, önce bir çıkalım, şu diplomat uçuşu olayına rağmen hala dikkat çekmememiz gerekiyor."

Evet, pasaport kontrolüne girmeyecektik. Savaş’ın babası Yakup Karahan, Katar’a varışımızda sorun yaşamamamız için özel bağlantılarını kullanmıştı. İstanbul’da, belgelerim halledilmiş, diplomatik uçuş listesine “eş refakatçi” olarak eklenmiştim.

Yani, resmi olarak Savaş’ın yanında Katar’a gelen bir diplomatik görevlinin eşiydim. Belki de hayatımda en az inandığım yalan olmuştu bu.

Uçak pistte ilerlerken, terminal binasının devasa cam panelleri uzaktan parlıyordu. Sesli bir şekilde yutkundum. Yeni bir ülkeye ayak basmak her zaman için garip bir histir elbette ama, bu kez işin içinde çok daha fazlası vardı.

Kabin görevlisi kapıyı açarken ince bir sıcak hava dalgası tokat gibi yüzüme çarptı. Saçlarım rüzgarla birlikte usulca havalanıp omuzlarıma düştü. Ama rüzgar boğucuydu. Nefes almamıza izin veren türden değildi.

Hepimiz doğrudan VIP çıkışa yöneldik. Savaş'ın yanında eşi gibi görünmek için çok fazla çaba sarf etsem de bana karşı olan uzaklığı bunu zorlaştırıyordu. Bize dair çıkan tek ses, bavullarımızın tekerlek sesleriydi. Sessizce, dikkat çekmemeye çalışarak yürürken içimdeki gerginlik daha da alevlenmeye başlamıştı. Ben ne yapıyordum?

Havalimanının içi serindi, buradaki hava sıcaklığı hissedilmiyordu bile. Yüksek tavanlar, altın varaklı kolonlar ve zemin boyunca uzanan kusursuz mermerler… Burası bir terminal değil, bir saray gibiydi.

Dışarı çıktığımızda bizi izleyen dikkatli bir çift göz görünce direkt oraya yöneldik. Siyah SUV bir arabanın önünde öylece duruyordu. Kısa boylu, esmer tenli, koyu gri takım elbise giymiş bir adamdı. Sessizce arabanın anahtarını Savaş’a uzattı, ardından hiç bir şey söylemeden geri döndü ve terminale doğru uzaklaştı. Bizim için ayarlanmıştı. Hem de her şey. Bavullarımızı bagaja yerleştirdikten sonra vakit kaybetmeden arabaya geçtik.

Kapıyı açtığımda, arabanın içinden gelen hafif deri ve odunsu parfüm kokusunu direkt aldım. İç mekan tamamen siyah deriydi; gösterge paneli şık bir mavi ışıkla aydınlatılmış, ön konsoldaki dokunmatik ekranın etrafına altın detaylar eklenmişti.

Camlar koyu renkti, dışarıdan bakıldığında içeriyi görmek neredeyse imkansızdı. Oturma alanları genişti, hava akımı mükemmel bir şekilde dengelenmişti. Arabanın içi dış dünyadan kopmuş gibi sessizdi.

Savaş, direksiyonun başına geçince ben de hemen yanına geçtim. Gökçe ve Koray da arka koltuğa yerleşti.

"Tam bir özel araç," dedi Koray etkilenmiş bir şekilde. "Görünüşe göre Yakup Karahan bizim konforumuzu epey düşünmüş."

"Sizin konforunuzu değil," diye düzeltti Savaş, gözlerini yola odaklayarak. "Bizi buraya en az dikkat çekecek şekilde sokmaya çalışıyor."

Camdan dışarı bakarken Katar’ın inanılmaz ışıkları gözlerimi almaya başlamıştı bile. Savaş arabayı çalıştırdığında, havalimanının dışındaki geniş yol boyunca sıralanan devasa LED tabelalar da gözlerimi kamaştırdı. Binalar parıltılıydı, yolun kenarındaki palmiyeler bile altın rengine boyanmış gibi görünüyordu.

Gökçe, heyecanla camı açmaya çalıştı. "Şu havayı içime çekmem lazım! Tropik bir ülkeye mi geldik, yoksa uzay üssüne mi?!"

Koray onu durdurdu. "Klimalı araç, Gökçe. Dışarısı sıcak ve nemli."

Gökçe camın açılmamasına hayal kırıklığıyla iç çekti ama yine de dışarıyı büyülenmiş gözlerle izlemeye devam etti. "Şu kulelere bakın! O kadar parlak ki sanki hepsi altından yapılmış gibi!"

Koray başını salladı. "West Bay bölgesine yaklaşıyoruz. Katar’ın finans merkezi burası. En pahalı oteller, gökdelenler burada." Ardından Koray bakışlarını sol cama çevirerek parmağıyla işaret etti. "Burada da Katara Kültür Köyü var. Sanat galerileriyle ünlü." Gökçe hayranlıkla Koray'ın bahsettiği her yeri tek tek inceliyordu.

Gözlerimi dışarıya diktim. Gerçekten de Koray haklıydı. Doha, modern dünyanın bir illüzyonu gibiydi. Batmak üzere olan güneşin içinde parlayan sahte bir cennet. Ama içten içe biliyordum ki, bu şehir Savaş'ın planları için yalnızca bir zemin olacak, hayal dünyasına kapılmama izin vermeyecekti.

Bu düşünceyle birlikte aniden boğazıma sarılmış bir çift el hissetmiştim. Gökdelenlerin arasından geçerken boğulacakmışım gibi hissetmekten kendimi alıkoyamıyordum. Sanki her camın arkasından bir göz bizi izliyor gibi bir tedirginliğe kapıldım.

Savaş aniden konuştu. "Etrafınıza bakıp hayranlık duymayı bırakın. Burada turist değiliz."

Gökçe gözlerini devirerek koltuğa yaslandı. "Senin için her yer gri mi Savaş? Şu gördüğün şeyler gerçek, büyülenmek neden bu kadar kötü?" Koray, Gökçe'yi susturmaya çalışır bir bakış attı. Ve Gökçe hiçbir şey demeden yolu izlemeye devam etti. Uzun bir süre kimseden tek kelime çıkmadı. Sessizlik yaklaşmakta olan bir girdap gibiydi.

Araç camdan bir kuleye yanaştığında, gözlerim hiç olmadığı kadar büyüyüp kendini o manzaraya kilitledi. Devasa avlunun ışıkları yüzüme vurdu. Altın varaklı sütunlar ve kristal avizeler gün batımında birer yıldız gibi parlıyordu. Arabadan inerken derin bir nefes aldım.

Bavulumu almak için bagaja doğru giderken Savaş arabanın anahtarını bir valeye verip hemen yanıma geldi. Gökçe ve Koray ise bizden biraz uzaklaşmış, kendi aralarında bir şeyler konuşarak Doha'nın sansasyonel duruşunu inceliyorlardı.

Özellikle gözlerime bakmak için yanıma gelmiş gibi belirli bir süre beni inceledi. Bakışlarımı ona çevirmedim. Ardından hiçbir şey demeyerek kendi bavulunu da alıp otelin içine doğru ilerledi. Ben de peşi sıra onu takip ettim.

Lobinin içi en az bu şehir kadar parlaktı. Mermer zemin yansımalarla dans ediyor, duvarlara işlenmiş Arap kaligrafileri, gökten inen sırlar gibiydi.

Gökçe küçük ama hızlı adımlarla hemen yanıma gelip koluma girdi. Sesi heyecan ve mutluluk dolu bir şekilde fısıldadı. "Burada ya çok zengin olacaksın ya da tamamen kaybolacaksın, ortası yok." Lobinin ışıltısı gözlerinde çoktan yer edinmişti bile.

"Kesinlikle katılıyorum." dedim heyecanına ortak olmak ister bir şekilde. Ama tepkilerim onun kadar dışa vurulmuş değildi. Daha çok ağır bir baskının altında kalan nefes sesleri gibiydi.

Savaş resepsiyona yaklaşıp sert bir Arapça aksanıyla konuştu. Hiçbir şey anlamadım. Zaten yabancı dil konusunda asla iyi olamamıştım şimdiye kadar. Adamın gözleri tedirginlikle Savaş'a kilitlendi. Sanki Savaş'ın varlığı bile bir tehditti. Koray, Savaş'ın hemen yanına doğru giderek hiçbir şey söylemeden bekledi. İki tane anahtar alarak bakışlarını kolumda duran Gökçe ve bana çevirdiler.

Savaş'ın tepkileri sayesinde artık konuşmadan bile ne demek istediğini anlamış olmalıydım ki hiçbir şey demeden Gökçe ile birlikte yanlarına gittik.

Asansöre doğru ilerlerken uzun zaman sonra Savaş ilk defa gözlerimin içine bakarak konuştu. "Ne kadar az iz bırakırsan o kadar iyi." asansörü çağırmak için düğmeye bastı. "Ne demek istiyorsun?" dedim, parmaklarımı bavuluma sıkı bir şekilde sararak.

"Dikkat çekme. İnsanların sana bakmasına izin verme diyorum." dedi. Net bir sesle. Bana kim bakıyordu? Yoksa görmediğim bir şey mi görmüştü? Anlamamıştım ama ısrar edip üzerinde de durmak istemiyordum. Paranoya yaptığını düşünerek ses etmedim. Onaylar anlamda başımı salladım.

Asansör çöl rüzgarını andıran bir uğultuyla yirmi yedinci kata yükselirken, Koray ve Gökçe aramızdaki gerilimden etkilenmiş gibi ağızlarını bıçak açmıyordu. Aynadan kendime ve Savaş'a baktım. Yanında cılız, sıska bir görüntü veriyordum. Ama ortak olan yine tek bir noktamız vardı ki, o da gözlerimize yansıyan yorgunluğumuzdu.

Yirmi yedinci kata geldiğimizde Koray sessizliği ilk bozan kişi oldu. "Bugün biraz dinlensek iyi olur. Gökçe'yi buraya alıştırmam lazım önce." Gökçe yine aşk dolu gözlerle Koray'a bakıyordu. Ne kadar şanslı olduğundan haberi olduğuna emindim.

"Zaten kafam patlıyor bugün bir şeyle uğraşamam." dedi Savaş, ardından odamıza doğru gitmemiz için bana yol gösterir bir şekilde önümden yürüdü.

Gökçe ve Koray hemen iki oda yanımızdaki bir odaya yerleşirken ben Savaş'ın kapıyı açmasını bekleyerek arkasında duruyordum.

Savaş, kartı okuyucuya okutup kapıyı açtığında, koridorun loş ışıkları yerini geniş ve aydınlık bir alana bıraktı. İçeri adım attığım anda bir an duraksadım. Hafif bir limon ve bergamot koku havada yayılıyordu, sanki yeni temizlenmiş ama aynı zamanda eski bir anıyı saklıyormuş gibi.

Savaş kapıyı kapatırken odanın içine doğru birkaç adım attım. Burası bir otel odasından çok, modern bir şehir dairesini andırıyordu. Açık tonlarda döşenmiş mobilyalar, minimal ama lüks detaylarla tamamlanmıştı. Tavan, ince LED ışıklarla aydınlatılmış, duvarlara pastel tonlarda tablolar asılmıştı. Ama en etkileyici olan, tam karşımızdaki duvardı, ya da duvar olması gereken yer. Bir köşe tamamen camdı. Tıpkı annemin evindeki gibi.

Ayaklarımı sürükleyerek camın önüne kadar ilerledim. Karşımda Doha’nın ışıkları duruyordu. Gökdelenlerin altın rengine çalan yansımaları, yollar boyunca akan arabaların kırmızı ve beyaz ışıkları, sahildeki otellerin süs havuzlarına düşen neon yansımalar… Şehir, bir mücevher gibi parlıyordu.

"Büyüleyici," dedim kendi kendime, sesim neredeyse fısıltı gibiydi.

Savaş, bavulları kapının yanına bırakıp odanın içini hızlıca gözleriyle taradı. "Ne bekliyordun? Sıradan bir otel odası mı?" Çok fazla umursamadığı belliydi. Sanki dünya bir oyun odası ve Savaş o odayı inşaa eden bir kurucuydu.

Yüzümü Savaşa dönmeden, omuzlarım üzerinden bakarak gülümsedim. "Hayır. Ama burası tam anlamıyla bir lüks gösterisi."

Savaş, bana doğru birkaç adım attı ama cama yaklaşmadı. Yüzü, odanın loş ışıklarında daha da sert görünüyordu. Gür kaşlarının gölgesi gözlerinin üzerinde yoğunlaşmıştı, o keskin, her şeyi gören bakışı içimi ürpertti.

"Sen bunlara kafa yoracağına," dedi, sesi ince bir bıçak gibi ürpertimi yardı, geçti. "söylediklerimi bir düşün istersen."

Soğuk bir metal gibi, değdiği her şeyi buz gibi bir suskunluğa çevirdi.

Bakışlarımı Doha’nın ışıklarından çekip ona çevirdiğimde, odanın fark etmediğim diğer kısımlarını seçmeye başladım. Gözüm önce açık konsept mutfağa kaydı; siyah mermer tezgah, üzerindeki minimal kahve makinesi ve çerçevesiz, duvarla bütünleşmiş bir ocak… Doha’nın ışıkları, dışarıda hayatın devam ettiğini gösterirken, içeride gerilimle örülü bir sessizlik vardı.

"Lobide o adam, sana neden öyle bakıyordu?"

Savaş’ın sesi, düşüncelerimi böldü. Başımı ona çevirdiğimde, gözlerinde yine o anlam veremediğim karanlık tonu gördüm. Bir gölge gibi, içinde neyin saklı olduğunu bilemediğim bir derinlik.

"Kimden bahsediyorsun?" diye çıkıştım, kaşlarımı çatarak. Ama sesim onun yanında çok daha pasif kalıyordu.

"Orada oturmuş sana bakan o adamdan bahsediyorum." dedi, bir yılan gibi tıslıyordu. Birkaç adım daha yaklaştığında, aramızdaki mesafenin giderek azaldığını fark ettim.

"Ben kimseyi görmedim." dedim, doğrudan gözlerinin içine bakarak. Ama sonra istemsizce bakışlarımı kaçırdım.

Gerçekten birini görmemiştim. Ne anlatmaya çalıştığını bile bilmiyordum. Ama o… O kadar emindi ki, kendi eminliği karşısında hiçbir güç ayakta kalamaz gibiydi. Savaş’ın şüpheciliği, bir duvar gibi önüme dikilmişti.

Beni kıskanmış mıydı? Yoksa sadece rahatsız mı olmuştu?

"Sana söyledim, Ezgi." dedi, sesi biraz daha alçalarak ama keskinliğini kaybetmeyerek. "Dikkat çekmeyeceksin."

Sözleri ağır bir taş gibi üzerime düştü. Üzerime doğru geldiğini fark ettiğimde, içgüdüsel olarak geriye doğru bir adım attım.

"Üstümdeki elbiseden dolayıdır." dedim hızla. "Değiştirmeme zaman tanımadın."

Bu sefer, sesim onun sert tavrına karşılık verecek kadar güçlüydü. Sözlerim, odanın içinde yankılanan bir meydan okuma gibi havada gardını aldı.

Savaş bir an durdu. Gözleri, üzerimde gezindi. İnce askılı elbisem, loş ışıkların altında olduğundan daha açık tonlarda görünüyordu. Tenim, Doha’nın altın rengi ışıklarıyla parlıyordu.

Savaş, başını yana eğdi. "O adam seni fark ettiyse, başkaları da fark edecek."

"Ben zaten dikkat çekmek istemiyorum." dedim, sesimi yumuşatmadan. "Sadece nefes almak istiyorum."

O an, göz göze geldik. İkimiz de ne diyeceğimizi bilmiyorduk. Aramızda hâlâ o gerilim duruyordu; anlaşılmamış kelimeler, dile gelmemiş duygular, birbirine değmemesi gereken ama değen bakışlar.

Ama yine de sessizliği bozmak istedim. "Savaş, neden bana böyle davranıyorsun?" sesim, olduğundan daha kırılgan çıktı. Hatta biraz titredi bile. Yine de geri adım atmadım. Gözlerimi ondan çekmeden bekledim.

Savaş, ifadesiz yüzüyle bana baktı. Tek kaşını hafifçe kaldırdı, ama bu şaşkınlık değildi. Daha çok, verdiğim tepkinin ne kadar gereksiz olduğunu düşündüğünü belli eden bir hareketti. "Nasıl davranıyorum?" dedi, kısık ama tok bir tınıyla.

Yutkundum. Boğazıma düğümlenen bir şey vardı ama bu konuda zayıf görünmek istemiyordum. "Bir yabancıymışım gibi."

Kelimeyi söylediğim anda, gerçekten de bir yabancı olduğumu hissettim. Bu odada, bu şehirde, onun yanında… Savaş’ın gözlerinde, duyguya dair hiçbir kırıntı yoktu. Gözlerimin içine bakıyordu ama içimde neler olduğunu görmek gibi bir derdi yoktu.

"Zaten bir yabancısın, Ezgi." içinde ne öfke ne de şefkat vardı. Sadece kabul edilmesi gereken bir gerçekmiş gibi konuşuyordu.

İçimde bir şeylerin düğümlendiğini hissettim. Ama hemen pes etmeyecektim. "Benimle evlendin." dedim, daha önce hiç bu kadar emin olmamıştım.

Bir anlığına gözleri kısıldı. Yüzündeki sertlik biraz daha belirginleşti. Çenesindeki kas gerildi, sanki ağzından çıkacak kelimeleri keskinleştirmek ister gibi. "Ben seninle evlenmedim." dedi. Ve duraksamadan ekledi: "Sen benimle evlendin."

Bu cümlede, bir mahkumiyet vardı. Beni bir kalıba sokuyordu, çıkamayacağım bir yere hapsettiğini biliyor gibiydi. "Beni bir bilet olarak kullanan sensin. Unutma."

Sesindeki ton, bir kapanın gürültüsü gibi geldi. Sert, soğuk ve geri dönüşü olmayan. Kelimesi kelimesine, gerçeği yüzüme vuruyordu. Yüzümde bir şeylerin kırıldığını hissettim ama ona belli etmek istemedim. Bu cümle, içinde ne öfke ne de nefret barındırıyordu. Daha çok, baştan beri bildiği bir şeyi bana ilk defa söylüyormuş gibi.

Onun gözünde, ben sadece geçici bir silüettim. Bir yabancıydım. Ve daha da kötüsü… Belki de haklıydı.

Tekrardan pes etmek istemez bir şekilde, bu sefer ben ona doğru bir adım attım. "Burada olmamam da gerekiyordu dimi?" dedim. İstanbul'da, arabada olan konuşmamızı masaya yatırarak.

Yüzünde belirsiz bir ifade belirdi. Bir an duraksadı, sanki verdiğim tepkinin yönünü kestirmeye çalışıyordu. Ama o, ne olursa olsun sarsılmayacak biriydi. Çenesini hafifçe kaldırdı, gözlerini gözlerime dikti. "Evet." dedi. "Burada olmaman gerekiyordu."

Sözleri havadan kalbime doğru saplandı. İçime bir şeylerin çöktüğünü hissettim. Bir anlam aradım, ama kelimeleri anlamaya çalışmak bile boğazımda bir düğüm oluşturuyordu.

Kaşlarımı çatıp, yerimde sabit durmaya çalışarak sordum: "Neden?"

Savaş, tereddütsüz bir adım attı.

Ben refleksle geriye çekildim.

O, bu hamlemden hoşnut olmuş gibi yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle devam etti. Gözlerindeki koyu gölge, adımlarından daha hızlı yaklaşıyordu.

"Çünkü seni bu kaosta kullanmak zorunda kalacağım." sesi, bir sırrı fısıldayan biri gibi alçak, ama içinde tehdit barındıran bir keskinlikle çıktı.

Bir adım daha geri attım. İçimde yükselen korkuyu, gözlerime yansıtmadan durabilmek için dudaklarımı sıktım. Kendimi daha güçlü göstermek istiyordum ama Savaş'ın gözleri, bütün hamlelerimi yıkıp içime kadar işliyordu.

"Ben de seni kullandım." dedim, cümlelerimi sertleştirmeye çalışarak. "Bunun nesi yanlış?"

Savaş başını hafifçe yana eğdi. Suratında, içinde ne alay ne de kızgınlık barındıran o belirsiz ifade vardı. Ama gözleri… Onlar tamamen bambaşka bir şey söylüyordu.

Cebine soktuğu ellerini çıkardı, vücudunun tüm ağırlığını bana yönlendirerek bir adım daha attı.

Ben, yine geri çekildim.

Aramızdaki mesafe gitgide daralıyordu. Odadaki bütün boşluk yok oluyordu.

"Aynı şey değil." dedi. "Kullanılacaksın ama harcanmayacaksın." derin bir nefes aldı. Daha çok kokumu almak ister gibi yöneldi. "Fakat seni yanımda görürlerse, hem kullanmak isteyecekler, hem de harcamak."

Bir adım daha geri çekildim. Ama geri çekilebileceğim yol tükenmişti. Camın sert yüzeyi sırtıma değdiğinde, geri gidecek bir yerimin kalmadığını anladım. Çoktan aramızdaki mesafe nefeslerimizi duyacağımız kadar yakındı.

Savaş, bunu fark ettiğinde durmadı. Önümde, gözlerinin karanlığı içime işlenirken, ellerinden biri camın kenarına yaslandı. Yüzü bana o kadar yakındı ki, nefesini boynumda hissettim.

Gözlerimi kaçırmadan, içimde kopan fırtınayla birlikte son bir cümle döküldü dudaklarımdan. "Beni sen kullanacaksan başkasına kullandırmam." dedim bir solukta. Sözlerim dudaklarına çarpıp, tek tek yere düştü.

Savaş, bir an durdu. Sonra, sesi tamamen fısıltıya bürünerek konuştu. "Güzel." dedi, kelimeleri nefesime çarpıp geri dönerken. Yutkundum. "Bana seni korumam için bir sebep ver."

Ve ardından, sesindeki keskin gerçeklikle son noktayı koydu.

"Çünkü ben de bu hikayede bir kahraman değil, canını ve parasını kurtarmaya çalışan bir adamım."

Gözleri, sanki o an dünyadaki tüm ihtimalleri hesaplıyormuş gibi üzerimde gezindi.

Ama tek bir ihtimal vardı.

Ben buradaydım. O buradaydı.

Ve buradan nasıl çıkacağımızı bilmiyorduk.