6. bölüm · SİHİN
(4) toprağa karışan ölüm kokusu.
“Yenilmeyi göze alıyorsan, silahını bırak ve düşmana teslim ol."
🍂
Hiçbir çırpınış düştüğüm bu bataklıktan elimi tutup kaldıramazdı. Kimsesizlik ve yanlızlığı ilk kez bu kadar yakınımda hissediyordum. Bu hikâyenin başlangıcı bu kör karanlıkta başlamıştı. Suskundum, belkide bağırsam evinde kendi hâlinde yaşayan o adam bana yardım ederdi. Peki ne için yardım edecekti? Ben bile neyden korkup kaçtığımı bilmezken o nasıl bilecekti? Karanlık kendisinden olanı iyi gizler kapatırdı. Siyahı siyahın içinde göremezdin çünkü.
O adımlar peşimden geldikçe o katilin soğul nefesi rüzgâr misali etrafımda esiyordu. Yılgındım, cevapsız soruların peşinden koşmaktan. Adımlarım kaçmaktan yorgundu hayır henüz bir başlangıçtı bu. Kendim için çabalamamı yaşadıklarımdan sonra pişman olmamı istemiyorlardı.
"Çembrimde benden kaçamazsın." O sesti bu, sokakta telefonda konuştuğum o adamın sesiydi. Benden ne istiyordu? Nefes alsam sanki bu sesten rahatsız olup şuracıkta kesecekti soluğumu. Azametli öfkesi beraberinde getirdiği o acımasızlıkla sınır tanımıyordu.
Bakışlarım etrafımda dolaştı. Yıkık evler, ışıkları sönük camlar ve uzun süredir arabaların geçmediği bir yol. Kendim için terkedilmiş bir köyde ne kadar çaçabalabilirdim ki? Benim peşimden buralara kadar gelen o adam beni tanımıyor muydu? Kendime zarar vermekten başka hiçbir şeyi yapmacak kadar kendimi sevmediğimi bilmiyor muydu? Biliyordu ve sırf bu yüzden ondan kaçmak için atak yapmamı bekliyordu.
"Hayal ettiğin o sonu sana yaşamayacaksın Raven." Ben Raven değildim. Benim ismim, Milen'di. Milen ışık.
Hangi hayalden söz ediyordu. Ben hiç hayal kurmazdım ki. Kendi elleriyle çizdiği o çamurlu yoldan kirlenmeden çıkmamı bekleyemezdi. O çamurun lekeleri çoktan ruhuma sıçramıştı benim. O an zihnim sebepsizce geçmişe doğru yolculuk yaptı. Çok eskiye ait bir anıyı meydana getirdiğinde bu kez onu geri çevirmek için çok geç kalmıştım.
“Toprağı çok seviyorsun değil mi?“
“Hayır, ben hiçbir şeyi sevmem, ve bağlanmam.“
“Peki ya seni kendime bağlatırsam?“
“Gelecekteki hayallerin eğer buysa, oraya yetişmeden seni bizzat kendim öldüreğimi bilmeni isterim.“
“Neden bana karşı bu kadar ters olmak zorundasın ki? Hem belki seninle iyi anlaşabiliriz.“
“Benimle uğraşıyorsun ve ben uğraşmayı hiç sevmem.“
Belliğimden silinmeyen sözler ve o anılar teker teker zihnimin boş delhizlerini doldururken gözlerimi sımsıkı yumdum. Geçmişin kokusu üzerime sindi, o burdaydı. Yüksek nabzımın sesi kulaklarıma kadar yetişti. Arkamdan gelen kişi geçmişe bağlı olan biriydi. Ve birşey vardı ki ben o geçmişe hâkim değildim. "Şanslıydın ki sana merhamet edip kurtulmana izin verdim." Kaskatı kesildim. Şans mı? Bana bir şans mı vermişti? Beni bırakacağını düşünüp sevinmek için henüz çok erkendi. "Ama sen beni tercih ettin." dedi eğlenir gibi. Kasıldım. Sesi biraz ötemden geliyordu. Korkaklık yapıp kaçmam mı gerikirdi? Canımı almaya yeminli bir katile öylece boyun eğip nefesimi kesmesini beklemem de acizlik olmaz mıydı?
Kısık bir sesle, "Ne istiyorsun benden? Neden pesimdesin?" diye konuştum. Bana artık net bir cevap vermeliydi. Ürkütücü sessizliği kendi sesiyle bozdu. "Neyi istediğim değil, neyi istemediğim." Dedi, her bir kelimeleri çiğneyerek dile getiriyordu.
Ağzımda acı bir tat vardı. Geçmişten bu yana ruhumda uyuyan yaralar yeni yeni kanamaya ve acıtmaya başlamıştı. "Gecenin bir vaktinde peşimden gelecek kadar ne derdin var senin benimle? Bir akıl hastası olduğundan şüpheliyim."
Gergin soluklarının sesini duyacağım kadar yaklaştı. Anlaşılan sözlerim onu rahatsız etmişti. Derin ve sesli bir nefesin ardından, "Beni kendine unturacak kadar korkmanı." Görmesem de sanki şuan gözlerini yummuştu."Sevemedim." Ondan korktuğum yoktu, bana yapacaklarından zerre korkmuyordum.
Boğazıma derin bir yumru oturdu. Bacaklarım titriyordu. "Rahat bırak beni artık. Her ne istiyorsan bunu açıkca söyle." dedim kırık cesaretime inanarak.
Söylemedi.
Bana doğru gelmek için attığı her bir adımda bir zamanlar ellerimle ördüğüm o duvarlar yıkılıyordu. Kendimi korumak için etrafima koyduğum yalandan yapılmış kalkanlar yerle bir oluyordu.
Az önce ona söylediklerimi duymazdan gelerek, "Yıllarca kendini benden sakladın " Sesine uğrayan o öfke aldığı nefeslere de yansıdı.
"Şimdi buldun seni. Söyle bana, seni benden kurturacak o kişi kim?" Yoktu. Beni ondan kurtarabilecek hiç kimsem yoktu. Tüm çabalarıma rağmen beni bulduysa hiddetine hiçbir güç engel olamazdı.
"Yapmadım." Gözlerimde hazır olda bekleyen yaşlar yeniden yanaklarınla buluşurken, "Ben sana hiçbir şey yapmadım." Sukûnetle dinledi sözlerimi. Gecenin kendini onun varlığıyla en tehlikeli saatlerin kollarına biraktığı saniyelerde ağır sukunlugunu bozdu. "Uzun bir zamandır özgürsün. Kendim dâhil hiç kimsenin sana yaklaşmasına izin vermedim." Kısıkça sarfettiği sözlerinde beni ödüllendirmiş ve ben değerini bilememişin gibi bir ima vardı. Bedeni tam arkamda durduğunda, soğuk nefesinin dokunuşları saçlarıma karıştı. Kaskatı kesildim. O kadar çok yaklaşmıştı ki garip bir şekilde geçmişin perdesi bu yakınlığın karşısında aralandı. "Hiç kimsenin sana zarar vermesine izin vermedim." Yutkunmak istedim lakin yapamadım. Islak toprak kokusu burnundan içeriye girdiğinde kalbimin ızdırabına sessiz kaldım. "İyiliğime bağlama, sadece küçük bir kız çocuğuna acıdım." O kız çocuğu bendim değil mi? Babam bile bana acımamış gelmemişken başkası niye acısın? Herkes acıyabilirdi ama o çıkarsız acımasızdı çünkü bu duygudan yoksuldu.
"B-beni tanımıyorsun. Acıman için bir sebep yok." Yutkunmaya çalıştım lâkin olmadı. Titreyen dudaklarımın arasından dökülecek her kelime sadece kaçmak için yeni bir yoldu. "Beni bu şekilde korkutamaz-" Sözlerimi bıçak gibi kesti. Kulağıma doğru, "Şşşt, şimdi uslu bir kız ve bana Zorluk çıkartma." diye fısıldadığında, etrafımda dolaşan tehlikenin rüzgârı korkmam gerektiğini söylüyordu.
Hızla ileriye doğru bir adım attığımda, bunu bekliyormuş gibi hazırlıksız yakalanmayıp öylece kafesinden çıkmama izin vermedi.
Göğüs kafesimde hissettiğim yakıcı temaslıyla yerimde kalakaldım. Titreyen kirpiklerimin altından göğüs kafesine baktım. Hızlı hızlı nefesler almaya başladım. Belimin yanından geçmiş kolunun eli tam göğüs kafesimin üstündeydi. Dolunayin ışığı sanki bu anı herkesten herşeyden gizlemek ister gibi ışığını kesti. Onu göremedim lakin katilin ölümcül dokunuşu tam kalbimin üstünde hissettim.
Görünmez bir ip beni ona bağlamıştı sanki. Öne doğru bir adım atsam hafif bir dokunuşuna bakardı beni geriye çekmek.
Göğsüme hafif bir baskı uyguladığında hissettiğim acıyla birlikte ağzımdan acıyla karışık bir inilti döküldü. Göğüs kafesimin üstünde eli sanki kalbimi avcuna almış ve sıkıyordu. Aldığım kesik nefesler yarıda kesildiğinde derimin altında gerçekleşen bu tarifsiz acıyı sorgulamama bile fırsat kalmadı. Çok değil sadece bir kaç saniye geşmisti ki dizlerim güçsüzce büküldü. Kendimi ayakat tutacak kadar güçlü değildim. Sertçe dizlerimin üstüne çöktuğümde mümkünmüş gibi o acı daha katlanılmaz bir hâle geldi.
Dişlerimi kıracak gibi birbirine bastırdım. Bütün organlarım parçalara ayrılıyordu sanki. Çığlık atmamak için birbirine batırdığım dişlerim yoğun acıdan kaynaklı olsa gerek bedenim zelzeleye uğramış gibi titriyordu.
Parmaklarımı kıracak kadar çok sıktım yumruklarımı. Başımı arkaya attığımda boğazımdan kopan çığlığa engel olamadım. Terlemeye başlamıştım. Saçlarım boynuna yapıştığında, çenemde soğuk parmaklar hissettim ve aynı saniyede arkaya attığım başım öne doğru kaldırıldı.
Yaşlı gözlerimin bana sunduğu görüntü karanlık bir silüetti. Zangır zangır titriyor ağzımdan çıkan boğuk hıçkırıklar kesik nefeslerimi artırarak ölüme bir adım daha yaklaşmama izin veriyordu.
Bulanık gördüğüm bir gölgeden farksız iri bedenin üzerime eğildigini gördüm. Sessizlik etrafımda cember oluşturmuştu. Nefes alamıyordum boğuluyordum. Acı vardı... Çok fazla acı vardı.
Çenemdeki parmaklar sıkıştı. Üzerime biraz daha eğildiğinde ölüm kokan nefesi Yüzümü usulca okşadı. "Bu sadece küçük bir dokunuştu." Sarsılıyordum göğsümde açılmış oyuk büyüdükçe acı artıyordu. Katilim Yüzüme doğru, "Sakın Bununla sınırlı kalacağımı sanma." diyordu. Çenemi sertçe iterek bıraktığında bedenim ayakların yanına devrildi. Bu normal bir şey değildi, bana birşeyler yapıyordu idrak edemiyordum bu yaşadığımı. Burnumdan oluk oluk akan kanım çenemden boynuma doğru süzüldüğünde göz kapaklarım benden izinsiz kapandı. Acı damarlarında gezmeye devam ediyordu bütün bedenin uyuşmuştu.
Zihnim siyahın içinde kaybolmadan evvel beklediğim o adamın sesini duydum. Çok geçti artık.
“Kızıma tek bir adım daha yaklaşma Asar!“
🍂
Umut değerli bir duyguydu. Yaşatırdı, ve her zaman seni ayakta tutardı. Dizlerin büküldüğünde bile amaçların için ayağa kalkardın. Kaybettiğinde bile o zafer seninleydi, İşte umut bu yüzden değerliydi kaybettiğin vakit bile kazandığını hissederdin.
Ben hiç umut etmemiştim.
Gözlerim usulca açıldığında, beni karşılayan ilk şeyin beyaz tavan olması hiçte şaşırdığım bir durum değildi. Fakat son yaşadıklarım bir filim gibi canlanınca aklımda şaşırdım. kendimi o karanlığın içinde yerde uzanırken görmeyi bekliyordum. Değildim.
Yumuşak bir yatağın üstünde boylu boyunca uzanıyordum. Acı yoktu, gözyaşlar yoktu, burnumdan kan akmıyordu. Herşey yolundaydı, her zamanki gibi kötü anılar zihnimde kendine bir yer bulmuştu. Gözlerimden yuvalarından döndürerek etrafımı kolaçan ettim. Beni karşılayan pembenin hâkim olduğu odayla âdeta şaşkına döndüm.
Bu nasıl olurdu ama?
En son babamın sesini duyduğumu anımsayınca, beni onun getirebileceğini düşündüm. Ellerimi yumuşak yatağa bastırarak sırtımı yataktan ayırdığımda, üstümdeki yorganı ellerimle itip yataktan kalktım. Gözlerimin gördüğü bu oda bana fazla yabancıydı. Dünden kalan yabancı bir koku odamın her tarafına sinmişti. Islak toprak kokusu. Hayır, değil. Odamın camı açıktı. Yağmur yağmış olamaz mıydı? En güvendiğim yerde bile artık kendimi huzurlu hissetmiyorum.
Karanlık...
Baktığım ve gördüğüm herşey siyahtan ibaretti. Pembe yoktu, ışık yoktu yanlızca sınırsız bir karanlık vardı etrafımda. Derin düşüncelerimden sıyrılarak, ayaklarımı zeminin üstünde sürte sürte kapıya doğru ilerledim. Kapının kulpunu tutup kavradığımda içimi bir sıkıntı sardı.
Bizim evimizdi ama sanki yabancısı olduğum bir yerdeydim. Odanın içinde benim kokum yoktu, Sahi ben ne kokuyordum. Kendi kokumu bile bilmiyorken yabancı olduğunu mu düşünüyordum? Kafamı iki yana sallayarak kapıyı açtığımda, koridordan içeriye karanlık bir hava girdi. Öyle bir sıkıştı ki içim bir an nefes alamadığımı hissettim.
Elimde koruduğum ışığın çemberi daralıyordu.
Zaman yoktu.
Temkinli adımlarla ses çıkartmamaya özen göstererek, yavaş yavaş koridorda yürümeye başladım. Her taraf o kadar sessizdi ki aniden içerde kopan gürültüyle çığlık atmamak için kendimi son anda durdurdum. Hızlıca arkamı döndüm adım atmak için eylemde bulunmuştum ki, duyduğum sesle sersemleyerek yerimde kalakaldım.
"Sakin ol!"
Bu ses babama aitti.
Kiminle konuşuyordu?
Bunu düşünmeyi erteledim çünkü ondan daha önemli bir şey vardı.
Aramızda geçen o konuşmayı hatırlayınca içimde beliren kırgınlıkla omuzlarım çökmüştü. Az önceki o gürültünün babamdan gelmesi içimi bir nebze olsa rahatlatsada Ona çok öfkeliydim. Hesap sormam gereken biri varsa oda babam iken ben burda durmuş aptal gibi olmayan varlıklardan korkuyordum. Onun bana bir açıklama yapması gerekiyordu.
Ben nasıl buraya gelmiştim?
Babam mı gelip beni o kasabadan almıştı?
O gelmeseydi ne olacaktı?
Yönümü değiştirip az önce sesin geldiği oturma odasına doğru yürümeye başladım.
"Baba!" Ses tellerimin koptuğunu hissederken, bunu umursamadan Seri adımlarla oturma odasının açık kapısından içeriye şimşek hızıyla girdim. "Baba seni mahfedeceğim!" gözlerimden ateşler püskürürken, bakışlarım odada babamı aradı.
"Beni sevmediğini zaten biliyordum, ama bu kadarı çok fazla."
Gözlerim aradığım kişiyi tamda karşımda L koltukta otururken buldu. Ellerim sımsıkı yumruk olurken dişlerimi sıkarak ölümcül bakışlarımı babama göndermekten çekinmedim. Koltuğunda ifadesizce beni izleyen bu adamın artık babam olabileceğinden şüpheleniyorum. Yumruklarımı sıkarak, "Dün seni çağırdığımda neden benimle konuşmadın, bana bak doğru söyle ne işler çeviriyorsun sen?" dedim kuşkuyla gözlerimi kısarken. Babam kahvelerini renkli gözlerime kaldırdığında, yüzündeki ifadesizlik beni şaşırttı. Kaşlarını anlamamış gibi çatıp, "Neyden bahsediyorsun?" dedi anlamamış gibi. İşte bu sözü beni iyice çırrından çıkartmıştı. Gözlerimi büyüterek ağzım açık kalmış bir şekilde onun tepkisizliğini izledim. Cidden ne dediğimi anlamamış mıydı?
Hiç sanmıyorum.
Dün gece hissettiğim o tarifsiz acı beni ölümün eşığindrn geçirmişti. Gözlerim kapandığında öleceğimi hissetmiştim. Şimdi kendimi evimde bulmam ve sanki dün gece hiçbir şey yaşamamışım gibi sapasağlam olmam dehşet denilecek türdendi.
Pekâlâ sakin olmalıyım, sakin olmak zorundayım. Gözlerimi bir kaç saniyeliğine yumup tekrar açtım. Babamın sorgulayıcı bakışlarına dayanamayarak en sonunda elimle şaşaklarımı ovaladım. "Bak zaten sinirlerim bozuk bana anlamamış gibi konuşma." Gözlerimle âdeta onu delip geçiyordum. Babam ellerini dizlerine koyup ayağa kalktığında, bu ciddiliği karşısında gerilerek yutkundum. Bakışlarımı ayaklarına çevirip söyleyeceklerini duymaya hazırladım kendimi. Sinirlerini bozmuşum gibi, "Ne saçmalıyorsun sen Milen? Dün eve geldiğimde mutfakta uyuya kalmıştın, bende seni uyundırmayıp yatağına kadar taşıdım." dedi baskın bir şekilde. Kaşlarım havalandı. İşte bunu kesinlikle beklemiyordum. Bakışlarım büyük bir hızla gözlerini bulduğunda, gözlerimi kısarak ifadesini ölçtüm Benimle oynuyordu.
Ne demek dün mutfakta uyuya kaldım?
Ne demekti bu? Ben hayal mi gördüm, herşey bir rüya mıydı?
Hayır, hayır. Bu doğru değildi. yanlıştı, çok yanlıştı.
Bu herif beni kandıracağını falan mı düşünüyordu? Hâlâ sıkı sıkı duran yumruklarımı çözüp işaret parmağımı kaldırıp havada salladım. "Asıl sen ne saçmalıyorsun baba? Senin tansiyonun falan düştü heralde, Ne yaşadığımı bilmiyor muyum ben!" Neyi hissettiğimi çok iyi biliyorum, herkesi kandırdı ama beni kandıramazdı.
Artık kendimi sakinleştiremiyordum babamın yüzü bir duvar kadar sert ve ifadesizdi. Söylediklerimi dinlemeyi bırak umursamıyordu bile. Rüya gördüğümü düşünüyordu. Kahretsin bu her zamanki kâbuslardan değildi!
Gözlerimi kapatıp tekrar açtığımda Elimle burnumun üstünü düşünceli bir şekilde kaşıdım. Gözlerimin hedefinde hâlâ kendisi varken babam bana bir cevap verme gereği duymadan yanımdam geçip gitti ve gitmeden önce, "Bence aç olduğun için senin tansiyonun düşmüş." dedi.
Hadi ya!
Cidden bu kadar mıydı? Hadi canım bu herif benim elimden kurtulacağını mı sanıyordu? Babam dâhi olsa susmam. Bu adam bunca yıl bana bir kere bile baba gibi davranmamışken, benim de ona karşı bir evlat gibi davranmam sorun olmazdı. Hiçbir baba evladı ona, “Korkuyorum baba, lütfen gel“ dediğinde ona arkasını dönüp gitmezdi.
Kâbus değildi. Asla kâbus olamazdı.
Odadan çıktığımda, doğrudan mutfağa girdim. İçeri girer girmez burnuma direk kaşarlı tostun kokusu girdi. Açıkmıştım, ama oturup hiçbir şey olmamış gibi yemek yiyemezdim.
Yemek masasından bir sandalye çekip oturduğumda, dün yaşadığım olaylar yene zihnimin içinde oynamaya başladı.
O adam kimdi?
Babamın o saniyede orda ne işi vardı?
Ve rüya değildi, İnsan rüyada asla acı hissetmezdi. Ben o acıyı iliklerime kadar hissettim ruhuma kadar sızdı. Babam kahvaltılıkları masaya dizdiğinde ona dikkatle bakıyordum. Bilhassa yüzüne, benim babama hiç benzemiyordu. Yüzü aynıydı, sesi aynıydı, fakat davranışları aynı değildi. Bana yalan söylüyordu kimi korumaya çalıştığını bilmiyorum fakat onları koruyordu.
Ortanca parmağında yüzük takan o insanları koruyordu. Ve onların içindeydi, aynı yüzük onun parmağında da vardı.
Düşündükçe endişeden ziyade artık korkuyordum. Babam önüme kaşarlı tostu bıraktığında hâlâ kendisine baktığım için, "Aynı şeyi mi düşünüyorsun yoksa?" Karşımdaki sandalyeyi çekip oturduğunda, onaylamayan bir ifadeyle bakıyordu yüzüme.
"Hayır düşünmüyorum." diye mırıldandım. Bana bakmasa da rahatladığını kasılan bedeninin anında gevşemesinden anladım. Önümdeki tostu kavrayıp küçük bir ısırık aldım, ağzımdaki lokmayı yavaş yavaş çiğnerken. "Beni hiç tanımıyorsun baba." dedim, ısrarla bakışlarımı üzerinde tutuyordum.
Bir anda durdu, üstü kapalı sözümü anlayınca gözleri karardı. "Kes artık şunu Milen, otur oturduğun yerde kahvaltını et." Sert bir dille konuştuğunda elimdeki tostu tabağa bırakıp, "Sen yerinde oturuyor musun ki baba? Ne işler çeviriyorsun bunu bıraktım artık ben." Yüzüme düşen tutamları usulca çektiğim. "Artık korkuyorum seninle aynı evde kalmaktan." diye devam ettim. Babam elindeki çatalı öyle bir masaya bıraktı ki irkilerek sırtımı sandalyeye gömdüm. Kahverengi gözleri karanlığa büründüğünde, kaşları derinden çatıldı. "Benimle konuşırken haddini aşma." Yüzüme doğru tısladığında neye uğradığımı şaşırdım.
Bu kişi benim babam olamazdı.
Sandalyemi geriye ittirip ayağa kalktım, bu adam beni artık ciddi anlamda korkutuyordu. Büyük ihtimalle cinleri başına musallat etmişti. Bu durumda onunla aynı ortamda kalmam da yanlıştı.
Gülümsemeye çalışarak geri geri adımlar atmaya başladım. Babamın masanın üzerindeki eli yumruk şeklini almıştı. Yüzü o kadar sertti ki şuan karşımda oturan adam beni öldürecek gibi bakıyordu. Geri geri gittiğimi görünce kaşları daha çok çatıldı. "Hemen." diye başladı. Ürkmeye başlamıştım bile. "Gelip şu kahvaltını yapacaksın." Yutkundum babam cididydi. Masaya baktım sonra ona baktım. Gözlerindeki karanlık tanıdıktı. Hemde çok tanıdık. O bakış bana çok tanıdık geliyordu.
İfademi düz tutmaya kendimi zorlarken, "Yok ben doydum." Samimiyetsiz bir ifade takınarak. "Zaten acıkmamıştım." Yumrukları sıkılaştı burnundan sert bir nefes verdiğinde, yavaş yavaş kendi özüne bürünüyordu. Şuan korkmam normal miydi? Hayır, değildi.
Babamdı o, ondan korkamalıydım. Peki neden adımlarım geri geri gidiyordu? Ondan yoğun karanlık bir enerji alıyordum bu zamana kadar kendimi hiç bu kadar tehlikede hissetmedim. Ve ben ilk kez karanlıktan bu kadar çok korktuğumu farkettim. Minik adımlarla kapıdan dışarıya çıktığımda. "Hemen buraya geliyorsun!" Böyle yaptıkça değeri düşüyordu, Ona olan sevgim gün geçtikçe azalıyordu. Görmüyor muydu nasıl birine dönüştüğünü?
Arkamı döndüğümde gözlerim doldu, ağlamak için nedenlere ihtiyacım yoktu. Ama ben ağlamayacaktım.
Kim için ağlayacaktım ki?
Evimiz normalde çok sıcaktı ama şimdi garip bir şekilde üşüyordum. Ürperiyordum.
Odamın kapısına vardığımda mutfakta bir görültü koptu irkilerek omzumun üzerinden arkama baktım. Zorlukla yutkunmaya çalışarak hızlıca kapının kulpuna alısıp kapıyı açtım. Odama girdiğimde, aynı kasvetli atmosfer burda da vardı. Kapıyı hızla arkamdan kilitlediğimde yatağıma doğru ilerledim. Ellerimin uyuştuğunu hissettim, başımı eğip ellerime baktığımda parmaklarımın titrediğini görmeyi katiyen beklemiyordum.
Göz bebeklerim odanın içinde gezindi, beni rahatsız eden bir detay vardı burda. Beni mutsuz eden birşeyler vardı bu evde ve ben bunu şimdi farkediyordum. Babam ise... O konuya değinmek bile istemiyordum. Düşündükçe delirdiğimi hissediyordum. Son iki gündür yaşadıklarım öylece tesadüf olamazdı.
Ve zihnimin derin kuytu köşlerinden çıkıp, meydana gelen anılara bir anlam veremiyordum. Hepsi bulanık anılardı ben içindeki insanları seçemiyordum. Öyle çok tanıdıkkardı ki ama nedense zihnim bana ne isimlerini, nede süretlerini sunuyordu.
Zihnim geçmişten başka bir kapı araladı. Bu kez karşılaştığım görüntü daha uzun, sesleri daha netti.
“Sanırım ben ona aşık oldum.“ diyordu genç bir kadın.
Ormanda yürüyen genç bir kadın, elindeki kitabın sayfalarına bir şeyler çiziyordu. Dudakları o eşsiz gülümsemenin onu terketmesini istemiyordu. O kadar mutluydu ki arkasından yaklaşan karanlığı göremiyordu.
Bir şeyler çok yanlış gidiyordu, zaman döngüsünü işte o gün değiştirdi. Bir hatanın bedeli koca bir geleceği telafisi olmayan günaha sürüklemek üzereydi.
“Sence benimle evlenir mi?" diye sordu yanındaki arkadaşına. Hemen yanında onunla birlikte yürüyen arkadaşı, “Bu yaptığın çok yanlış, biliyorsun değil mi? Tâv öğrenirse izin vermez.“ Genç kadın gülmeyi bir an bile bırakmadı. “Ne olmuş yani o bir liderse? Onunla evlenmem için mevkim yüksek mi olmalı?" dedi, bu düşünce bile canını sıkmıştı. Lideri seviyordu kimse âşklarına engel olamazdı.
Yanındaki arkadaşı başını iki yana salladı. “Anlamak istemiyorsun, karanlık ışığını kabul etmez. Sen onların kurallarına ayak uyduramazsın. Hem o evli bir adam. Karısı ve bir kızı var.“ İşte bu sözler genç kadının unuttuğu gerçekleri yüzüne tokat gibi çarpmıştı. Onun karısı ve kızı vardı. Ailesini ışıktan yaratılmış bir kadın için bırakabilir miydi? Gülüşü yüzünde donduğunda korktuğu bu gerçeğin yalan olmasına ihtiyacı vardı.
Yutkunarak, “Doğru söylüyorsun, belki sevmiyor. Ama sen söyle kalbimdeki bu âşka söz geçirebilir miyim?“ Geçiremezdi. Kim kalbine söz geçirmişti ki bugüne kadar? Âşk imkânsız demez isterdi. Ona karşı hissettiği bu bencil duygulara karşı yeniliyordu.
Yanındaki arkadaşı düşünceli bir şekilde kızın yüzüne baktı. Arkadaşının üzülmesini istemiyordu. Sihin ışığı asla kabul etmezdi ve arkadaşının sevdiği adam Sihin'in gelecekteki lideri olacaktı. “Olmaz,“ dedi ansızın. Genç kız kaşlarını çatarak arkadaşına döndü. “Ne olmaz?“ diye sordu. Arkadaşı başını iki yana salladı.
“Vazgeçmelisin. Biliyorsun onlar sevmeyi de, acımayı da bilmezler. Sihin Titâs gibi değil. Duyguların büyümeden bu işten vazgeç.“ Belkide o gün vazgeçseydi kehanetin ona seçtiği ızdırabın sahibi olmazdı.
Genç kız gelecekten bihaber arkadaşına döndü, uzun saçlarını yüzünden çekerken, “Kalbim onun tek bir bakışına teslim olurken, tek bir kelimseyle elim ayağım birbirine dolanıreken vazgeçmek kendime verdiğim en ağır ceza olmaz mı?“
Gelecek onu öldüren silahı zalimce âşık olduğu adamın ellerine bıraktığında, işte o gün anlayacaktı kendine verdiği en büyük cezanın aslında onu sevmek olduğunu.
🔥
-BÖLÜM SONU-
MERHABALAR!
Hadi biraz konuşalım aşkolar. Öncelikle bölümü nasıl buldunuz? Ben yazarken bayağı yoruldum. Yani dört gündür işten dolayı yazamıyorum genelde bölümleri bir günde tamamlarken işlerim olduğu için dört gün sürdü.
Sizce Milen gerçekten rüya mı gördü yoksa o kasabaya gitti mi?
Bahsi geçen Kum Asar gerçekte kim? Milen sık sık birşeyleri hatırlıyor, sizce bunun sebebi ne olabilir? Son sahnede hatırladığı kadın kim dersiniz?
