SİHİN kitap kapağı

14. bölüm / 14

SİHİN

(13) Ekip.

Yazar: Nisa Yuva

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: (13) Ekip.

”Birilerinin benden nefret ettiğini gördüğümde, kendi hayatımı ne kadar da çabuk gözden çıkarttığımı gördüm. Bir hiç olmak istedim o an, sadece yokalayım ve benden nefret eden herkesin içindeki öfke sönsün istedim.

Sende istedin mi bir hiç olmamı?

🍂

Bu bir bencillik miydi? İnsan sırf sevilmek içinde olsa bazen ölümü seçmez mi? Ölen insanlar seviliyor çünkü, bendle ölürsem beni de severler.

Nefret öylesine güçlü bir duyguydu ki bu duyguyla başa çıkmak imkânsızdı bazen. Nefret aşka dönüştürdü, sevgiye döndü. Peki ya ondan önce sevgi olmuşsa, aşk olmuşsa, güven olmuşsa ve o duyguların ihanetinden nefrete dönüşmüşse? İşte bunun bir çıkışı var mıydı? Ben umut eden bir insan değilsim. Hiçbir vakit umut etmemiştim zaten çünkü umut edecek bir hayatım olmamıştı.

Babam iyi bir adamdı, evet bundan daha sonrası var mıydı? Bana masallar anlatırdı, peki ya sonra? Hepsi mutsuz son olan masallardı ama ben her seferinde sonunu bildiğim hâlde dinlemek istiyordum. O anlatınca mutlu olduğumu hissediyordum. İsterdim ki arkadaşlarım dertlerimi benden alsın, babam içime gömülmüş ve sebebini bir türlü bilmedigim o acıları görsün, yokettsin sevgisiyle.

Hepsi sadece bir hayalden ibaret ve sende ölyesine birisinden ibaretsin. ama söz konusu değerinse sen herkesin içinde asla mutlu olmaması gereken bir kadınsın Milen.

Şimdi bileklerine bir kelepçe geçirilmiş, ve tutuklu bir mahkûmsun. Gardiyanın ise seni öldüren o cellat.

Kalbime bir ağırlık çökmüş nefes almamı kısıtlıyordu. Göz bebeklerim etrafımı kolaçan ettikçe geçmiş yattığı yerden ayaklanıyordu. Zifiri karanlığı dağıtan küçük ışık aynı anıları bozuk plak gibi tekrarlatıyordu gözlerimin önünde. Korkum saniyelerin arasında bir çığ gibi büyüyüp beni alt üst ederken kendi duygularımın zincirleri çoktan kopmuştu. Dolan gozlerimden yaşlar akmak üzereydi lâkin buna izin vermiyordum.

Küçücük bir alandaydım ama sanki kocaman bir dünyanın içinde yanlızdım. Anılarımın fısıltıları her taraftaydı, ama sessizdi. Öyle bir sessizlik vardı ki kuş kanadını çırpsa dünya kopacaktı. Aynı mahzende, aynı karanlıkta, aynı yerde yene ellerim kollarım bağlı bir sanlayenin üstünde biraz sonra tekrarlanacak senaryoyu bekliyordum.

O kadın son sözünden sonra adamlarına konut vermiş ve beni yaka paça sürükleyerek Sihin'in sokaklarında çekiştirerek getirmişlerdi buraya. Yaşlar göz çukurlarımda dolup taşmış ağlamak için sebep bile aramıyorlardı. Ben yanlızdım, sessizdi. Ağzım siyah bir kuşakla kapatılmış, boğuk çığlıklarımın sesini ben bile duyamıyordum. Bileklerim bir iple değil kalın bir zincirl bağlanmıştı.

Her insanın en iyi tanıdığı duygu korkudur. Hiçbir duyguyu bilmeyen bir kişi bile korkuyu en derinden hisseder. Benim kimsenin korkmadığı korkularım vardı, benim kimsesiz korkularım vardı.

Yanımda birileri olsa belki beni korkutmayacaklardı. Yaklaşık yarım saattir burda tutuluyordum. Bana hiçbir şey yapmalarına gerek yoktu burda bağlı kalmam yeterliydi. O kadının ölü cesedi karşımda baygın bir şekilde zeminde uzanıyordu ve birileri tekmelerle onu uyandırmaya çalışıyorlardı.

Son defa gözlerini açması gerekiyordu.

Açamazdi ki, açsa bile kandan başka hiçbir şeyi göremezdi. Kurtulmak için çırpındım, bağırdım ama sanki bana en büyük cezayı böyle veriyorlardi. Kendimi o yerdeki kadının cesedi gibi hissiz ve donuk hissettim. Gözlerimin önünde cesedi vardı. Kan vardı... Çok fazla kan.

Kendine gel Milen.

Toparlan! Sadece ellerin bağlı, iyisin kurtulacaksın.

Acıyla yutkunduğumda etrafa bakarken boğazımdan kaçan hıçkırığa mâni olamadım. Gözlerimin ardı sızladı. Sol gözümden akan yaş maskemi düşüren damla oldu.
Gözlerimi kapatsam olduğum yer değişmeyecekti, ben burdan çıkmayacaktım.

Tavandan zemine düşen su damlalarının sesi boş alanda yankılanıyordu. Ürkütücü bir sükûnet hâkimdi ortalıkta. O damla sesleri büyük bir yankı yaratıyordu içerde. Ama o an damla seslerinden daha baskın bir ses işitti kulaklarım. Zeminle buluşan sivri topuklu ayakabılatın sesi. Bu sesi zihnim tanıyordu bu kişinin adınlarına aşinaydım. Gözlerimi sımsıkı kapadım.
Ağır ağır karanlık delhizden gelen adım sesleri git gide yaklaşıyordu.

Kendime söylüyordum, kendimi hazırlıyordum. Bak diyordum kendime, 'Bira, sonra o yerdeki kadın gibi olacaksın, seninde o cesetten bir farkın kalmayacak.'

Adım sesleri yaklaştıkça o kapıdan geçmişimin de adım sesleri geliyordu sanki. Onun silüeti karanlıktı ve ben karanlığın bana yaklaştığını hissediyordum. Başım eğikti.

Eğdiğin başını bile kaldırmayacak kadar mı korkak olmuştun Milen?

Bir bedenin gölgesi düştü üzerime, ve hemen sonra önümde durdu. Nefesimi tutmuş bir hâlde başımı ağırca kaldırıp ona baktım. O tanıdık yüz, o tanıdık bakış aklımdan hiç silinmiyordu. Acılarım bıçak gibi ruhuma darbe attı.

Beni buraya getiren o kadın yene bana üsten bakıyordu, gülümsedim. Yüzüme bakarken o kadar yoğun bir nefreti vardı ki tam şuan beni öldürmek istiyormuş gibiydi. Tiksinti dolu bakışları üzerinde zerre etki etmedi.
Gülüşüm onunda güldurdu ama daha çok küçümseyici bir gülümseydi bu. Bana üsten baktığı için bu durumdan memnuniyet duyuyordu.

”Ait olduğum yerde mutlu musun?” Alayla başımı 'Evet' anlamında salladım. Önümden çekilip arkama geçtiğinde ağzımı kapatan kuşağı sertçe çekip attı. Kuşağın ağzımdan çekilmesiyle rahat bir nefes aldım ama tam anlamıyla rahat olduğum söylenilmezdi. Önüme tekrar geçtiğinde yüzüme net bir şekilde baktı ve bakarken karşında iğrenç bir şeyi görmüş gibi yüzünü buruşturdu. Her ne kadar korksam da korkumu alt etmek adına başımı omzuma yatırıp, ”Ne o, beni buraya kaçırıp öldürmek miydi amacın? Ee tatlım söylseydin ben kendi ayaklarımla gelirdim.”
derken birilerini görmek adına bakışlarımı arkasında gezdirdim.

Benim arkasında dolaşan bakışlarıma nazaran onun gözleri dümdüz üzerimdeydi. ”Burdan sağ çıkmayacaksın.” dedi kararlı bir şekilde başımı sallarken.

Gözlerim yüzünü buldu. Korktum, ama ondan değil aynı şeyleri yaşamaktan korktum. Yene gülümsedim ve bu sefer onu tiye almadığım için sinirlendi. Başımı aşağı yukarı doğru söylüyorsun dercesine sallarken, ”Hımm, nasıl olacak?” Bir kaç saniye düşünür gibi yaptım ve bir anda gözlerim parladı.
”Ah buldum! Benim ellerim kollarım bağlı bu zaten kolaylıkla olur. Ellerim bağlı olmasa şansın olmazdı zaten. Değil mi?" dedim oldukça sakin bir şekilde. Her ne kadar sakin görünsem de arkamda bağladığım ellerim titriyordu ve bacaklarım da öyle.

Söyledikletimle birlikte âdeta gözlerinden ateşler püskürdü. Omzubdaki saçlarını ters bir harektle geriye iterken üzerime doğru eğildi.

Siyah gözleri bana olan nefretini açıkça belli ediyordu. ”Hoşuna gidecek anlaşılan, özlemişsindir olman gereken yerde olman gereken kişiyi.” aşağılayıcı bir tonda söyledikleriyle buz kestim.

Ne hissettiğimi anlamasın diye bakışlarımı ondan kaçırdım ama korkutuğumubgördü. Çünkü beni en iyi o anlardı. Seni anlayan seninle aynı duyguları yaşayan kişidir.

”Hâlâ suçlu olmadığını kanıtlamak için çabalıyor musun?” Kıyafetlerine bakıp bir anda delirmiş gibi kahkaha attım. Elinde farketmediğim demir sopayı gördüm. Sopayı öyle bir sıktı ki avucunda biraz sonra olacaklara kendimi hazırlamam gerektiğini anladım. Bakışlarımı Zorlukla Demir sopadan çekip yüzüne çıkarttığımda dişlerini sıktığını gördüm. Tek bir kelime onu alt üst etmeye yetmişti ama bu kadarıyla sınırlı kalmayacaktım. ”Gerçi bende sana boş boş soru soruyorum. Şu hâlinden bile belli oluyor boynuna çoktan tasmayı taktıkları.”

Başımı arkaya tıp sanki ellerim bağlı değilmiş gibi bir lider edasıyla arkama yaslandım. An be an değişen ifadesi hâlâ zayıf damarından kurtulamadığını anlamış oldum. Dişlerimi kırmak ister gibi sıktığımda baştaki elinin parmakları yumruğunu sıktıkça parmak boğumlarındanbkan çekiliyordu.

Ama durmadım, yapmacık bir anlayışla, ”Hiç sorun değil. Ben sana yardım ederim. Her zaman yardım ediyordum.”

Konuşmak için dudaklarımı aralamıştım ki, ”Yeter!” diye bağırdığında, karnıma aldığım sert darbeyle acı dolu bir inilti döküldü dudaklarımın arasından.

Soluğum kesildi gözlerim buğulandı. Yüzümü acıyla buruştururken dudaklarım nefes almak için aralandı. Ellerimi çekip karnıma batırmak bu acıyı sonlandırmak istedim. Görüşüm bir an için karalanacak gibi oldu ama gözlerimi açıp kapatarak kendime çalıştım. Miğdemde öyle bir sızı vardı ki haykırmamak için kendimi Zorlukla zaptediyordum.

Öne doğru eğildiğimde o an demir sopayı gördüm. Gözlerimin önde kana bulandı. Baktım ama sadece baktım. Hiçbir tepki veremedim.

Öyle yoğun ve ızdıraplı bir sancı hücum etti ki vücuduma derin derin soluyup çığlık atmamak için dişlerimi birbirine kenetledim.

Yere odaklı bakışlarım fazla kalmadı çünkü çenem ince uzun parmaklar tarafından tuttu ve başım geriye atıldı.

Baygın bakışlarım sabit duramıyorfu yüzünde. Bu sefer gülümseme sırası ondaydı. Gözlerindeki öfke o kadar yoğun ve derindi ki bu şimdiye ait taze bir nefret değil geçmişe ait eski bir nefretti.

Yüzüme karşı tükürcesine, ”Öncesinde izin vermediler ama bugün ölümün benim elimde olacak.” Ve geri çekilip elindeki sopayla ikici defa karnıma vurduğunda acıyla haykırdım. Yumuşak bir vuruş değildi o kadar sert vurmuştu ki bir kayanın altında ezilsem bu kadar etki etmezdi.

Tüm kaburgalarımın kırıldığını kemikletimin ezildiğini hissettim. Acı haykırışlarım dipsiz karanlıkta yokuldu.

Beni öldürmeye ant içmiş katil bir kadınla aynı yerde tek başımaydım. Ona yalvarmamı istiyordu, istediği herşeyi yapacak kadar aciz olmamı istiyordu ama bunu asla yapmazdım. Ne olabilirdi ki? Kaburgalarım kırılırdı, kemiklerim kırılırdı, canım acırdı... Çok acırdı.

Ve ölebilirdim. Ölümden korkmuyordum ki ben. Ben acıdan korkuyordum ve ben buna da alışmak yolundaydım. Göğüs kafesim sıkışmış nefes alamıyordum karnında baskın, şiddetli bir ağrı vardı. Ve bu acı müdahale edilmezse beni ölüme götürecek bir boyuttaydı. Tekrar ve tekrar aynı yere durmadan pes etmeden vurmaya devam etti.

Beni buraya işkence etmek için getirmişti, ama sözlerim planını değiştirmişti değil mi?

Kollarımı bağlayan ipler olmasa çoktan yere yığılmıştım. Ağzı dolusu kan kustugumda gözlerim kapanmıştı. Üst üstse karnımda aynı yere vurması iç kanama geçirmeme neden olurdu. Ama kendimi düşünecek durumda değildim. Hissettiğim acı düşüncelerimin sesini susturmuştu, kim olduğumu unutturmuştu.

Gözlerim yarı açık siyah zemine ağzımdan düşen kanların birikip çoğaldığını bulanık görmüyordum.

Bilincim yavaş yavaş kapanırken elindeki demir sopayı odanın köşesine fırlatıp saçlarımı kavradı ve düşen kaldırdı. Yarı açık gözlerle ona bakarken sarsıcı acı tüm organlarımı delip geçiyordu. Nefes aldıkça kalbim parçalanıyordu sanki.

Saçlarımı kökünden çeken kadının simasını artık seçemiyordum.
”Ben kimim biliyor musun? Benim adım Hansa, bana yapılan herşeyi er yada geç bedelini ödetirim. Ve bu sadece kim olduğumu hatırlaman içindi, Sisel Raven.” Saçlarımı bıraktığında başım önüme düştü. Saçlarım her iki yandan yüzüme düştüğünde gözlerim kapandı. Artık her taraf karanlıktı ve ben o karanlığın içine çekildikçe boğuluyordum.

***

İnsanın bedeni yaralanınca nasılda çaresizleşir, nasılda bütün duygulardan, hislerinden soyutlanıp o an hissettiği tek duyguya tutunur. Acı... Çok fazla acı vardı. Her bir hücremde katlanılmaz bir acı vardı. Bu acıya karşı çığlıklarla haykırmak istiyordum ama sanki görünmez bir el dudaklarıma kapanmış çığlıklarımı susturuyordu.

Titriyordum, öylesine keskin bir acıydı ki bu nefes dâhi alamıyordum. Kemiklerim ezilmiş, etim parçalanıyordu. Daha ne kadar bekleyecektim? Niye ölmüyordum? Bu acı niye hâlâ yaşatıyordu? Neden öldürmüyordu? Kendimden vagzeçmiş sadece bir an önce bu acıdan kurtulmak için ölmek istiyordum. Gözlerim kapalı ama zihnim açıktı. İki güçsüz kol bedenimi tutmuş yerde sürükleyerek zorlukla çekiştiriyorlardı. Başımın ucunda birileri konuşuyor, birşeylerden bahsediyorlardı. Benden mi bahsediyorlardı?

”Çabuk ol! o ölmek üzere!”

”Tanrı aşkına artık kes şu sesini."

”Asıl sen saçmalayı kez! Onun hayatı söz konusu nasıl bu kadar rahat olabilirsin?”

”Çünkü onu tanımıyorum ve sizin aksinize bu kıza güvenmiyorum.”

”Seninle kavgaya girmeyeceğim Rada. Melnzer gel yardım et.” Biraz süründükten sonra kollarımı tutan eller çekildi ve güçlü adım sesi işittim. Yerin soğuğuna alışan bedenim bir kaç saniye sonra kolaylıkla havalandı. Yoğun bal kokusu burun deliklerimden içeriye sızdı. Birinin kollarında taşınırken hemen yanı başımda bir kız konuşuyordu. ”Anlamıyorum, onu nasıl bu hâlde bırakıp gidebilir? Hansa gerçekten sınırı aştı!” derken oldukça sinirli geliyordu sesi. Beni kollarında taşıdığını düşündüğüm genç adam, ”Neden kendini koruyamıyor bu kız? Hani Jera Hiw'di bu. Kendini bir kadına karşı mı koruyamıyor!”

Jera Hiw olunca ne oluyordu ki?

İşte anlamadıkları şey buydu, ben Jera Hiw değildim.

”Sen gerçekten inanıyor musun Melnzer? Korlağın teki, Tanrı aşkına gerçeği bir tek ben mi görüyorum o kendini bile koruyamıyor bizi nasıl koruyacak?” Etrafımda benden başka birilerinin gerçekleri bilmesi ve görmesi başka zaman olsa mutlu edebilirdi ama şimdi umrumra bile değildi.

Dizlerimi öyle bir sıkıyordum ki dişlerimin kırılması an meselesiydi. Beni kollarında taşıyan adamın kucağında kıpırdanıp kurtulmak için hareketlendiğimde gözlerimden yaşların süzüldüğünü hissettim.

O kadın bana başka bir şey yapmıştı. Üst üste defalarca aynı yere vurmuştu ama bu çok başka bir acıydı. Kurtulmak için çırpındım, haykırdım ama ben çırpındıkça o daha sıkı tuttu. ”Bırakın beni!” Hıçkırıklarla ağlıyordum. Vücudundan inen soğuk terler ve gittikçe çoğalan titremelerim işin ciddiyetinin en büyük kanitoydi.

Bana isim konduraramadigim birşeyler oluyordu. Beni bırakması için âdeta yalvarıyorum.
”Lütfen... Lütfen beni bırakın. Lütfen bırakın beni!” Kollarını itmeye çalıştıkça bacaklarımı çırptıkça karnımdaki şiddetli ağrı büyüyordu.

Melnzer isimli olduğunu düşündüğüm kişi bir küfür savurup yanındakilere konuştu. ”Ne diyor bu kız? Siz anlıyor musunuz dilini? Bak bu böyle bağırmaya devam edrse ben tutmam bunu.” Adımları durmuştu. Bir koşturma oluştu hemen sonra o tanıdık kızın sesini duydum. ”Rada orda durup izlemeyi bırak ve gel onunla ilgilenen. Bu konuda en tecrübeli kişi sensin.” Rada denen kız homurdanarak, ”Ben ona dokunmam Enil. Etkisiz hâle getir, onun yüzünden zarar görmek istemiyorum.” Bir el anlıma dokundu ve tek bir dokunuş her uzvumu uyuşturdu. Üzerime kasvet gibi çöken o karanlık acı bir toz bulutu gibi bedenimden uzaklaştığında zihnimdeki kötü anılar bana saldırmayı bırakıp tekrar odalarına girip kapılarını kilitlediler.

Bilincim kapanmadan önce duyduğum son ses, Enil'in yumuşak sesi oldu. ” Hadi gidelim. Hansa onun üzerinde kendi gücünü kullanmış olmalı, ve eğer kısa sürede bunun ne olduğunu bulmazsak onu kaybedebiliriz.”

ÜÇ GÜN SONRA

🍂

Zaman akıp gidiyordu, geride bıraktıklarıdan bihaber. En acımasızı zaman değil miydi zaten aramızda? Hep biran önce akıp gitsin ve bizi o geleceğe ulaştırsın istemez miyiz? Bazen hiç olmadık yerde hızlı gider ve seni olmadığın anda büyütür, bazen ise yavaşlar ve geçmişin sana ulaşmasını bekler. İşte o zaman da çocuk olursun.

Hissizdim. Bir ok kalbime saplanmış ve durmadan kanıyordu sanki. Ama ben hâlâ yaşıyordum. Bu kadar güçlü müydüm gerçekten? Ağzımda acı bir tat vardı yutkunsam o acı tekrar bir zehir gibi vüduma yayılacaktı ve ben aynı acıyı bir kez daha çekecektim. Yanımda birileri vardı. Karnımda sıcak bir el vardı. İnce nafif eller karnımın üzerinde geziniyordu. Yumuşak ılık bir sıvıyı karnıma sürüyordu. Elleri gibi yumuşacık sesini duydum. ”Karnı çok kötü bir durumda. Ama bu izler üç gün öncesine ait değil. Daha öncenin izleri." Karnımda eskiye ait izler mi vardı?

Yoktu, ben gayet iyiydim.

Hem ben üç gün müdür uyuyordum? Böyle bir saçmalık yoktu!

O ellerini karnımda gezdirdikçe kendime gelmeye başladığımı farkettim. Tam göbeğimin üstünde avucunu bastırdığı an çığlık atarak gözlerimi açtım. Hızla ayaklarımı karnıma çektim ve ellerimi bacaklarıma doladım. Nefes nefese kalmış bir hâlde soluklanırken, ”Uzak durun benden!” Bacaklarımı daha sıkı tuttum. Bacaklarım titriyordu, kuş tüyünden yapılmış gibi yumuşak beyaz bir yatağın içindeydim. Hayır beyaz degildi siyahtı. Yanklarımda bir ıslaklık oluştu, gözyaşlarım mıydı? Ben ağlamıyordum.

Önümde bir harektlik oldu ve hemen sonra tanıdık bir kadın sesi duydum. ”İyi olup olmadığını sormayacağım, çünkü iyi görünüyorsun.” Bacaklarıma yasladığım başımı hınçla kaldırıp bağırdım. ”İyi değilim Allah kahretsin ki iyi falan değilim! Rahat bırakın beni artık!” Ben yaşamak istemiyordum. Ben yaşayacaklarımdan deli gibi korkuyordum. Kızıl saçlı grnç bir kızdı ama hissettiğim korkuyla yüzünü dâhi seçemiyordum. Afallyarak şaşkınlıkla yüzüme baktığında bacaklarımı yataktan sarkıtıp ayağa kalktım.

Ne zamandır uyuyordum? Ayrıca bu insanlar kimdi? Başımı eğip üzerime baktım. Göl yeşili dökümlü eteğin boyu bileklerimin üstündeydi. Üstümdeki takımı olan aynı renk bluzun İspanyol kolları ve yanlardaki bağcıkları ise fazlasıyla dikkatimi çekmişti. Ben ilk kez kendimi bir kıyafetin içinde beğenmiştim.

Bu kıyafetleri kim giydirmişti bana? Etrafımda kim var, neryedim bir an olsun bakmadan sadece kapıyı aradım ve kısa sürede geniş odadaki kapıyı bulup koşar adımla kapıya yetiştim. Var gücümle kulpa asıldım ve düşünmeden çevirdim kulpu.

Açılan kapıyla hızıyla etrafıma bakmadan önümdeki ahşap merdivenleri ikişer ikişer inmeye başladım. Acı yoktu, öleceğimi düşüneceğim kadar yoğun bir ızdırabın koynundayken şimdi hiçbir şeyim yoktu.

İndiğim merdivenlerden sadece önüme bakıyordum. Arkamdan kızın çığlıkları ve adım sesleri geliyordu. Bana yetişmeye çalışıyor ama benim kadar hızlı olduğu söylenilmezdi. Kendimi ahşap bir salonun içinde buldum ama hissettiğim panik elimi ayağımı bitbitine bağlatmıştı.
Gözlerim çıkış kapısını ararken evin içinde bir karmaşa oluşmuştu.
Ama hiçbirine dönüp bakacak kadar vaktim yoktu.

Bu lânet olası evden bir an önce çıkmak istiyordum!

Etrafta hızlı dolaşan bakışlarım bitkilerle üstü örtülmüş yeşil kapıyı bulduğunda, gitmek için atak yapmıştım ki önümde beliren bedenle refleksle geriye doğru sendeledim.

Başımı kaldırıp önümdeki bedene baktım. Üstünde sadece koyu renk salaş bir pantolonla duran yarı çıplak kaslı bir adamın göğsüyle bakışıyordum. Bakışlarım biraz daha üste çıktığında sıktığı çenesini ve tenine renk katan kahvemsi sakallarını gördüm. Biraz üste çıktıkça sert çehresi tamamen bakış açıma girdi.

Sakallarıyla aynı renk kahverengi hareleri uyku mahrumuydu.
Ve hafif kıvrımlı saçları dağınıktı.
Boynundaki bıçak izinin üzerine yapılmış farklı bir alfabeyle yazılmış dövme dikkatimi çekmişti.

Kimdi bu çocuk?

Bana karşı tüm sabrı tükenmiş gibi bakıyordu ve bu şimdiye olan bir tahammülsüzlük değildi. ”Geri çekil.” dedi dişlerinin arasından. Tek bir adım atsam hiç düşünmeden beni dövecek gibi bakıyordu. Dişlerini sıktıkça yüzündeki kaslar seğiriyordu. Gerçekten sinir hastası birine benziyordu. Geri çekilmek bir yana şiddetle karşı çıktım. "Bana bak çekil önümden yoksa yapacaklarımdan pişman olmam!” Söylediklerimle birlikte başını arkaya atarak gür bir kahkaha patlattı.

Lânet çocuk benimle alay ediyordu!

Daha fazla durmak yerine yanından geçmek için hareketlenmiştim ki kolumu tuttuğu gibi beni kolaylıkla geriye itti. Artık gülmüyordu. Ciddiyetle yüzüme bakıp, ”Kim olduğun zerre umrumda değil, canımı sıkmaya devam edersen.” Sözlerinin devamını getirmesine izin vermeden kızıl saçlı bir kız aramıza girdi. Onun önüne geçerek benden uzaklaştırmaya çalıştı.

Yirmili yaşların başlarındaki çocuk bana dik dik bakmaya devam ederken kız, ”Melnezer kendine gel!” Çocuk kızın kolundaki elini savurup bana son kez tersçe bakıp yanımızdan hışımla geçip gitti.

O sinir hastası çocuk gittiği için tekrar kapıya yöneliyordum ki kızıl saçlı kız önüme geçip kolarını açarak, "Seni onun elinden kurtardım diye sakın kaçacağını sanma. Henüz üst kata çıkmadı tek bir harektinle aşağı inmesi zaman almaz.” Sinirle nefesimi verip kızı baştan aşağı süzdüm.

Kızıl saçları kıvırcıktı. Bembeyaz oval yüzündeki yeşile çalan gözleriyle ve kiraz rengi dudaklarıyla baş döndürücü bir güzelliğe sahipti. Üstündeki askılı turuncu geceliğin içinde insanın aklını durduracak bir cinstendi.

Etkisinden çıktığımda, kapıya bakarak, ”Bırakın beni gideyim.” dedim, az önceye nazaran daha sakin bir sesle. Anlamıyordum ne istiyordu bu insanlar benden? Kız ellerini indirip, bana temkinli bir bakış atarken, ”Konuşmamız gerekiyor. Önümden yürümeye başla çünkü seni arkamda bırakma gibi bir hata yapmayacağım.” Yüzü ifadesine bakılırsa kolay kolay beni bırakmayacaktı. Kıza ölümcül bakışlar atıp ayaklarımı yere vura vura giderken arkamdan neşeli gülüşü kulağıma yetişti.

Yürürken bu sırada evi de inceleme gereği duydum. Küçük bir kulübeyi andırsa da üst katı vardı. Büyük pencereleri kahverengiydi.
Beyaz perdeleri yana çekilmiş ve bu şekilde dışardaki yemyeşil ormanı görmüş bulundum.

Gözlerimi pencerelerden ayırıp önüme çevirdim. Şık ahşap masa ve dört sandalye bu evde dört kişinin yaşadığının anlamına geliyordu. Çokta büyük olmayan salonda iki kapı vardı birinden güzel kokular geliyordu büyük ihtimalle orası mutfaktı diğer kısım da ya oda yada banyo olmalıydı. Bu kulübe çağdışı değil daha çok lükstü. Burnuma odunluk kokusjdan ziyade yoğun bir huş ağacının kokusu geliyordu.

Ama herşey bir tarafa Kulübenin içindeki asılı şamdan mumluklar şüphe uyandırıcıydı. Gündüz vakti neden mum yakma gereği duymuşlardı? Üzeririne düşmeyip kafamdan silip attım.

Pencerelerin önlerindeki rengârenk çiçek saksıları görmemle odağımı o tarafa vermiştim. Dışardan o kadar mükemmel bir görüntüsü vardı ki bu taplo tarifsizdi. Her pencrenin önü çiçeklerle süslenmişti.

Bakışlarım pencerelerde oyalanırken o an mutfak olduğunu düşündüğüm kapıdan genç bir kız çıktı. Elindeki tepsi biçimde olan tahtanın üstünde çok güzel kokkan yiyecekler vardı.

Bir şarkının sözlerini mırıldanarak ağaç masanın üstüne elindeki tahta tepsinin üzerine dizdiği yicekleri masaya tek tek yerleştirdi. Şaşkınca durup onu inceledim.

Turkuaz rengi tül elbisesi içinde prensesler gibiydi. Elbisesi yukardan dar belden kabarık iniyordu. Dirsekte biten geniş kolları ve dizlerinin biraz altından biten tül elbiseye âşık olmuştum. Kestane rengi saçları dümdüz belinde bitiyordu.
Bu kız da açık tenliydi ve gözleri renkliydi.

İkimizi farketmemiş olsa gerek koyulduğu işten bakışlarını henüz çekip bizim tarafimıza bakmamıştı. Hazırladığı yemek masasına elini belini koyup eksiklerini ararken gözüne bir detay takılmış gibi, ”Hah buldum!” Arkasını dönüp tekrar geldiği kapıdan içeriye girip gözden kaybolduğunda arkamdaki kız ne düşündüğümü anlamış gibi, ”Rada bir ses duymadığı sürece etrafina dönüp bakan birisi değildir."

Rada, bu ismi yakın zamanda duyduğuma eminim.

Ve ayrıca bu insanların neden isimleri farklıydı? Ah seninki de soru Milen. Bu insanlar doğaüstü güçlere sahipler ve senin tek düşündüğün onların isimleri mi? Yürürken bakışlarım Rada isimli kızın hazırladığı masaya kaydı. Çok açtım, ve lânet olsun masadaki değişik yemekler çok lezzetli görünüyordu. Arkamdan gelen kız masaya olan bakışlarımı farketmiş olacak ki, ”üç gündür uyuyorsun, aç olmalısın geç otur hadi.” Yanımdan geçip kendine bir sandalye çekip oturken ben olduğum yerde put kesilmiş bir hâlde öylece duruyordum
Ne demişti bu kız?

Üç gün?

Ben üç gündür uyuyor muydum?

Soluğum kesildi, ben ciddi ciddi üç gündür burda uyuyor müydüm? Hiç tanımadığım insanlar arasında uzun bir süreye aşkındır kalıyor olamazdım.

Masaya oturmuş tabağına yemek dolduran kız benim hâlâ ayakta hateketsiz durduğumu görünce kaşları çatıldı. ”Ne oldu?” Bakışları ifademi tararken gözlerini benden çekip masadaki yemeklere çebirip düşünceli bir tavırla, ”Dünyanda ne yediğini bilmiyorum ama.” Dudaklarını birbirine bastırıp gülümsedi. ”Bizim yemeklerimize bayılacağın kesin.” O bu geçirdiğim şoku yemeklere bağlamıştı ama ben hâlâ ilk kelimesinde takılı kalmıştım.

Bedenimi usulca ona döndürürken şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilmiyordum. Önümdeki sandalyelerden birini çekip oturacağım esnada Rada mutfagin kapısında elinde vazodaki pembe bir çiçekle bize doğru gelirken beni fark etmesiyle adımları olduğu yerde kesildi ve çığlık atarak elindeki vaziyoyu attığında oturduğum sandalyede kırılan vazonun sesiyle sıçradım

Allah'ım sen beni nasıl insanlara layık görüyorsun böyle.

Rada denen kız ellerini saçlarına daldırıp bir adım geridesinde duran kırık camların arasındaki pembe çiçeklere baktı. İçim acıya acıya baktım o çiçeklere.

Çiçeklere olan ilgim büyüktü. Eve olan bağlılığımdan dolayı en çok ilgilendiğim şey çiçeklerdi. Balkonumda baktığım çiçeklerin hepsine kendimde olamadan çok bağlanıyordum. Hemen karşımda oturan Enil havada kalan üçü keskin ince gümüş çubuğu masaya bıraktığında dikkatim çiçeklerden çekildi ve o çubuğa kaydı.

Bu ince üçü keskin şeylerle mi yemek yiyorlardı? Ağzım açık bir şekilde önündeki kaçık niyetine kullandığı demir çubuklar bakıyordum.

Ve bu sırada ikilinin diyaloglarına kulak kabarttım. Ama onları anladığım söylenilmezdi.

”Kahretsin Enil, bana neden onun uyandığını söylmedin!” diyen Rada'nın sesi fazla öfkeliydi. Ama Rada denen kız ne kadar öfkeli olursa olsun Enil bir o kadar sakin ve Altan alıyor gibiydi. ”Onun bir ismi var Rada. Ve ayrıca onu yanımıza almamızın amacını bilmiyormuş gibi konuşma.”

”Ne kadar eminiz aradığımızın o olduğuna? Yanağındaki küçük bir işaretle mi onu kabul edeceğiz?” İkisi sıkı bir tartışmanın içine girmek üzerelerdi. Her ne söylüyorlarsa benim hakkımda olduğu barizdi.

”Seninle kavga etmeyeceğim Rada. Hem bizim onunla bir ilgimiz yok. Siz nefret ediyor olabilirsiniz ama ben duygularımı işlerime bulaştırmam asla. Uzunca konuşan Enil'in ne dediğini deli gibi merak ettim çünkü Rada'ın yüzü kireç gibi olmuştu.

Rada dudaklarını aralayıp konuşacaktı ki Enil müsaade etmeyip elini havaya kaldırdı ve, ”Bu kadar yeter. Git Melnzer'i çağır Kahvaltı edelim daha sonra konuşacağımız şeyler var.”

Onlar kendi aralarında yabancı dilde konuşurken ben masadaki detayları inceliyor hatta incelemkle kalmayıp elime alarak yakından bakıyordum. yiyiceklerin arasında et yoktu ama etin kokusuna sahip yemekler vardı. Daha önce raslamadıım sebzeler, değişik kokulu elementker ve kahvaltï niyetine konulan ürünler. Bunlar nerenin yöresine ait yemeklerdi böyle? Bizim dünyamızda bu sebzelerin yetişmediğine nerdeyse eminim.

Ve ayrıca sabah değil miydi? Neden ana yemekler vardı bu masada? Kahvaltıya ait hiçbir şey yoktu en azından ben bu şehrin mutfağını bilmediğim için değişime gidiyordu önümdeki yemekler.

Neyin ne olduğunu bilmeden onları umursamadab ilk gözüme çarpan karnıbahara benzeyen sebzeli yemeği önüme çektim.

Göz ucuyla Enil'e baktığımda gülümseyerek bana baktığını gördüm. Ne kadar yumuşak nafif bir kızdı bu böyle? Her konuda çok anlayışlı birine benziyordu. Gülüşüne karşılık kaşlarımı çattım. Ben alışkın değildim bu kadar iyi niyete. Sinirli ve gülmeye müsait olmayan insanlara ben genelde şakacı ve alaycıl bir üslûpla konuşurdum. Ama şimdi roller değişmişti.

Başımı iki yana sallayıp önümdeki kaşık niyetine kullanılan gümüş çubuğu sebzelere batırıp ağzıma götürdüm. Ağzıma önce eşki bir tat geldi ama çiğneyince damağımda güzel bir tat bıraktı. Tadı çok farklıydı. Bu yemek her neyse tadını beğenmiştim.

Bu sırada Rada isimli kız üstü kata çıkmıştı. Enil ona her ne dediyse sinirleri tepesindeydi.

Önümde benim aksime koca bir tabağı önüne almak yerine her yemekten azar azar tabağına alan kız dikkati yemeklerde gibi görünse de aslında şuanda ilgilendiği tek şey bendim bu masada.

”Beni niye getirdini buraya?” Tek kaşımı havaya kaldırarak sorduğum soruyla başını tabağından kaldırdı ve yüzüme baktı. Ama onunla göz teması kurmadım. Bir kaç saniye geçti ve bu saniyelerin arasında önüme aldığım tabaktaki yemeği büyük bir iştahla tüketiyor miğdemi bayram ediyordum. ”İstersen önce yemeğimizi yiyelim sonra konuşalım.” dedi yene aynı yumuşak tınısıyla.

Çok fazla aç olduğum için üstelemedim. Sessizliğin büyümeye başladığı anda iki kişinin adım sesi geldi kulaklarıma, ama dönüp onlara da bakmadım. Aç olduğum zaman ve özellikle önümde yemek varken hiçbir şeye odaklanamazdım. Arkamdan gelen adımlarının biri yavaş iken diğeri fazla seri ve sertti.

Bir kaç saniye geçmişti ki hemen yanımdaki sandalye kaba bir şekilde çekidiğinde ağzımdaki lokmayı yutmakta güçlük çektim. Başımı çevirip yanıma oturan şahısa baktım. Dışarı çıkmama engel olan çocuktu bu. Onu ilk gördüğümün aksine derli topluydu. Kahverengi saçları duştan yeni çıkmış nemliydi. Üzerinde kısa siyah kimonaya benzeyen bir üst ve altında da beyaz kolsuz bir tişört giyinmişti.

Ona ölümcül bakışlar atarken dönüp suratıma bakmadı.

Rada da da geçip Enil'in yanında oturduğunda kendimi fazla yabancı hissettim bu masada, ki zaten yapancıydım. Masadaki üçlü yokmuş gibi davranıp başımı eğdim ve önüme aldığım yemeğe konsantre olmaya çalıştım. Ama ben sessizliği hiç sevmezdim. illa ki etrafımda bir ses olmalıydı. Elimdeki demir çubuğu ses çıkartdın diye porselen kâseye sürterken çıkan tiz ses dişlerimin sızlamasına neden oldu.

Ama bana dönen gözlere bakılırsa sadece rahatsız olan ben değildim. Hiçbirinin yüzüne bakmadan çubuğu burakıp elimle yemek yemek için elimi kaldırmıştım ki daha elim yemeğe ulaşmadan bileğim güçlü bir el tarafından havada yakalandı.

Saçlarımın arasından elimi tutan genç çocuğa döndüm. Bana bakmıyordu ama elimi havada tutmuştu. Elimi çekiştirdiğimde, kendini sakinleştirmek adına derin bir nefes aldı ve, ”Düzgün yemeğini ye yoksa yemeği birakıp seninle uğraşırım.” Bu ne biçim bir emirvâkiydi böyle? Bu çocuk kendini ne zannediyordu ya?

Sakin olmak adına gülümsedim. ”Rica etsem elimi birakır mısın?” dedim sakin bir tonda. Enil'in uyaran bakışlarını gören Melnezr isimli ruh hastası, elimi sertçe iterek bıraktığında uyguladığı sert baskı yüzünden bileğim acımıştı.

Tadım kaçmıştı. Yemek yemek yerine sırtımı sandalyeye yaslayıp kollarımı da göğsümün altında bağladım ve bakışlarımı iki kızın üstünde gezdirdim.

Benim yememle Enil durup 'Ne oldu' dercesine bana bakarken alayla gülümsedim. ”Beni ne zaman azat edeceksiniz acaba?” dedim.
Yemeğini kibarca yiyen Rada bana ters bir bakış atıp, ”Seninle ilgilenmeye çok meraklı degildik.” dediğinde ses tonu fazla iğneliyiciydi.

Ayağımla ritim tutarken dümdüz yüzüne baktım. ”Yaa bende bir an için beni önemsediğin için seni sevmeye başlamıştım. Tüh yüreğim sızladı şimdi.” Rada gözlerini üzerime beni korkutmak ister gibi dikip sinsi bir gülüşle, ”Şanslı olmalısın o zaman. Yoksa yapacağım hiçbir şeyden çekinmezdim.” Beni tehdit ediyordu aklı sırada.

Sözlerine karşı aynı meydan okumayla ona karşılık verdim. Rahatımı bozmadan ona göz kırptım. ”Benimle anlaşma yaparsan hayatının geri kalanını sefaletle geçirmezsin çünkü Fahriye'nin altınları seni bir ömür götürür.” Kıkırdadım.

Rada bir şey söylüyordu ki Enil ondan önce davranıp, ”O aramıza yeni katıldı, lütfen biraz anlayışlı davranalım. Önce kahvaltı edelim sonra herşeyi konuşacağız.” Bu kızın aksien ben bu iki ruh hastasıyla anlaşacağımı hiç düşünmüyordum.

Enil'e içini rahatlatan bir gülümseme gönderdim. ”Merak etme tatlım, anlaşacak kadar uzun süre sığıntı gibi kalmayacağım aranızda.”

Enil söylediklerimle bana onaylamazsa bakarken, Melnzer konuyu benden uzaklaştırarak. ”Talan nerde?” diye sordu. Bahsi geçen kişinin adıyla Enil kasıldı.

Talan kimdi?

İntihar edeceğim üçüncü bir ruh hastası daha mı vardı bu evde?

Aman sende Milen bu aralar fazla beklentiye girdin. Dördüncü sandalyeyi senin için koyduklarını mı sandın?

Bakışlarım karşımdaki iki kızın arasında dönüyordu. Rada kısa bir an Enil'e baktı ve o kısa bakışmanın arasında, ”Beni sormak birilerin aklına gelmiş anlaşılan.” diyen tok sesi işitmemizle hepimiz aynı anda üst katın merdivenlerden aşağıya inen kişiye döndük. Ve gördüğüm an iç çekmem bir oldu. Görüşüme giren adam yakışıklıydı lâkin Kum kadar kusursuz diyemezdim.

Ama bizim dünyamızdaki erkeklere kıyasla bu adam dehşet denilecek bir dış görünüşe sahipti. Her iki yandan yüzüne düşen koyu kahverengi saclarına tezat mavinin belirsiz bir tonuna sahip olduğu gözleri ve esmer teniyle her göze hitap ediyordu.

Üstünde keten bej rengi bir gömlek ve altında ise koyu renk bir pantolon vardı. Kaslı gövdesi ve bakışlarını sertleştiren keskin yüz hatları onu ürkütücü biri gibi göstersede dış görünüşünü gölgeleyemiyordu.

Ağır adımlarla yanımdan geçip önüme geldiğinde bile başımı çevirmemiştim. Tam önümde dirseklerimi masaya yaslayıp eğildiğinde işte o an kendime gelip önüme dönebildim.

Tam önümde eğilmiş bir hâlde Yüzüme dikkatle bakıyordu. Ama ben ona bakamıyor yemeğe bakıyordum. Masadakiler de beni izliyorlardı. Talan denen adam buydu demekki.

”Kaldır başını.” diye emir verdi. Öyle baskınca söyledi ki buna uymaktan başka bir çarem kalmamıştı. Oturduğum sandalyede sırtımı geriye yasladım ve gözlerine baktım. ”İsmin ne?” Böyle sorguya hayatım boyunca çekilmemiştim. Gözlerim Enil'e kaydı. Beni sorguya çeken bu adama çok derin bakıyordu. Allah kahretsin nereye düşmüştüm ben? Enil'e bakarken Talan denen adam onaylamazca çıklayıp, ”Ona değil, bana bakacaksın.” Kendimi gülümsemeye zorladım ama bu hiç mümkün değildi. Bakışlarımı ona çevirdiğimde dudakları iki yana kıvrıldı.
”Şimdi adını söyle bana.” Yutkunup dudaklarımı ıslatıp, ”Milen.” diye mırıldandım zayıf bir sesle.

Boynunu bir psikopat kütletirken, ”Tekrar söyle.” Alçak sesi sertti. Duymamış gibi değilde daha çok anlamamış gibiydi ama bunu dillendiremiyordu.
Bu insanlarla daha fazla uğraşamazdım.

Gitmek için sandalyemi geriye çekmek için hareket yapmıştım ki masadaki elini kaldırıp çevik bir hareketle sandalyemi yerine sabitledi. Yüzüme ürkütücü bir ifadeyle bakarken, "Sana bir şey söylenildiğinde cevabını vereceksin. Şimdi adını tekrar söyle.” Enil başını iki yana sallarken Rada gülümseyerek bakıyordu bana. Tabii zor duruma düşmem hoşuna gitmişti.
İstersem bu durumdan kolaylıkla kurtulabilirdim ama kimsenin gücümü bilmesine gerek yoktu. ”Milen! Milen Işık. Duydunuz mu!” diye bağırdığımda, sesimden rahatsız olmuş gibi sandalyemi sertçe geriye itti ve son anda masaya tutunarak düşmekten kurtuldum.

Enil haricinde hiçbirinin iyi olduğunu düşünmüyorum.

Yanımdan ayrılıp giden Talan Enil'in sandalyesinin arkasına geçti. Benimle derdi bitmiş olsa gerek şükür benden uzaklaşmıştı. ”Kalk ayağa.” dediğinde Enil o kadar hızlı kalktı ki şaşıp kaldım.

Kıza bir an olsun bakmadan kalktığı sandalyesine oturdu. Enil'in tabağını önünden itip masadaki yemekleri önünde çekerken, ”Kaç yaşındasın?” Erken sevindin sanırım Milen. Masadaki herkes ondan çekiniyor olsa gerek hiçbirinin ağzını bıçak açmıyordu.

Saçımı kulağımın arkasına iterken, ”Yirmi dört yaşındayım.” Önündeki tabaktan aldığı yeşillikleri ağzına atarken ilginç bir şeyi söylemişim gibi kaşlarını çattı ama üstüne düşmedi. ”Bu Ekib'in lideri benim, ve sen eğer aradığımız o kadınsan.” Başını kaldırıp yüzüme baktı. ”Bu durum yene değişmeyecek.” Ne liderinden söz ediyor bu adam? Allah aşkına benim liderlik yapacak hâlim mi vardı?

Cana yakın bir tavırla Talan'a bakıp gülümsedim. ”Hiç dert etme, temelli liderliği sana bırakıyorum, ve karşılığında kendi özgürlüğümü istiyorum.” Melnzer bana sertçe bakarken ayakta kalan Enil, ”Sana herşeyi anlatacağız, ama öncesinde artık bu grubun bir üyesisin.” Elimle göğsümü gösterip övünerek, ”Benim zaten bir grubum var. Ben cadı ve Perilerle çalışıyorum.” Külliyen yalandı. Evet Cadı bunu böyle bilmiş olabilir ama benim böyle bir niyetim yoktu. O yaşlı çirkin kadın çok sinirliydi.

”Sizin dünyayla ilgilenen o değişik insanlardan mı bahsediyorsun?” diyen Talan bardağına doldurduğu sarı içeceği kafasına dikti. Cadıyı gerçekten tanıyor müydü?

”Onlar kedendilerinden başkalarını almazlar aralarına. ” diyen Rada doğru söylüyordu. Her belaya girdiğimde beni bırakıp kaçmıştı o kurnaz Periler.

Konuyu onlardan uzaklaştırarak, ”Her neyse, teklifiniz çok ince ama ben yabancılarla takılmayı pek sevmem. Ki başımda bir bela var zaten. Malum sizin de başınızın belaya girmesini istemiyorum.” Yanımdaki Melnzer dönüp yüzüme bakınca bende ona baktım. ”Senin yüzünden üç gündür yeterince zarar gördük Sihin tarafindan. Daha fazlasıda mı var?” Beni kınamasına karşı sıradan birşeyden bahseder gibi, ”Demiştim size. Herkes benim peşimde ve peşimde olan herkes fazla tehlikeli.” işaret parmağımı hepsini tek tek gösterdim. ”Sizi düşünerek söylüyorum canım ben. Yani yerinizde olsam benim gibi canlı bir bombadan uzak dururum. Onları düşünüyor gibi görünsemde hiç biri umrumda değildi. Ki onlarda bunun farkında olsalar gerek beni tiye almıyorlardı.

Sandalyemi kibar bir şekilde itip ayağa kalkarken, ”İzninizle evime gitmek isterim. Misafirliğiniz için de çok teşekkür ederim.” diyip onalara arkamı dönmüştüm ki, ”Bu gece Sihin'de ölüm maçı var. Sihin halkı evlerinde olmayacak.”

Ölüm maçı?

Buz kestim. Omzumun üzerinden onlara döndüğümde hepsinin beni izlediğini gördüm. ”Bunun benimle ne alakası var? Herkes istediği şeyi yapabilir. Ayrıca ben Sihin'e gitmiyorum. ” dedim gayet rahat bir tavırla. Talan sırtını sandalyeye yaslayıp, ”O adamla geçmişte ne gibi bir bağın var bilmiyorum ama senin peşinde. Son üç gündür Sihin her yerde seni arıyor.” İşte bunu beklemiyordum. Bozguna uğramış bir hâlde kalakaldım.

Rada da başını aşağı yukarı sallayıp, ”Eline geçersen diğer zamanlar gibi kolay kolay kurtulmayacaksın, herkes seni tanıyor artık. ” Nefes al Milen, nefes al sakin ol.

”Kum'da mı beni arıyor?” Ondan bahsederken garip bir şekilde soğuk yeller esti sanki etrafımda. Havada asılı kalan soruma kimse cevap vermeyince yine Melnzer cevap verdi. ”Bilmiyoruz, ama her ne kadar kendini dünyasına kapatsada son vâris o. Sihin için herşeyi yapar.” Kum'dan bahsederken hiçbirisinin ifadesinde bir değişiklik olmamıştı. Nefret etmelerini, öfke duymalarını bekliyordum. Hayır, değiştir. Ona saygı duyuyorlar, ondan korkuyorlar.

Bu tabloda bir sourun vardı, herşey yolundaymış gibiydi ama hiçbir şey yolunda değildi. Bakışlarım salondaki asılı şamdan muklukları buldu, sonra yanımdaki Melnzer'in üzerindeki siyah kıyafetini. Ardından Talan'a baktım. Koyu renk pantolonu nedensizce tedirgin hissetmeme sebep olacak kadar rahatsız etti beni

Bir sorun var Milen, bul bir sorun var.

Salonun içine birden uğursuz bir sessizlik oturdu. Yutkunurken, ”Siz.” dedim ama devamı gelmedi. Toparla Milen, toparla. Bütün bakışler beni bulduğunda işte o an almak istediğim cevabı aldım. Karanlık ruhların bakışları üzerimdeydi. ”Siz Titâs halkından kalan insanlar mısınız?”
Bunu söylerken dilim yeni bir yalana başvurduğu için düştüğüm duruma lânetler ettim. Talan'ın bakışları bana döndüğünde irislerinin ardındaki karanlığı gördüm. ”Evet.” dedi. ”Biz Titâs halkındanız, sende bizden birisin ve artık bize yapılanların intikamını almanın vakti geldi.” O kadar gerçekçi konuşuyordu ki hislerim olmasa ona kuşkusuz inanacaktım. Diğer üçü de başını salladığında kendimi hiç olmadığım kadar çaresiz hissettim. Elim kendimde olamadan boynuma gitti ve sertçe ovalamaya başladım.
Boynumdaki kolyenin soğuduğunu ve o soğuğun tenime işlendiğini farkettiğimde ürperdim. ”Yani biz şimdi bir Ekip miyiz?” Rolünü iyi oyna Milen, ne hissettiğini belli etme.

”Evet, bundan sonra sende artık bu Ekib'in bir üyesisin, Milen Işık.”

Bu Ekib'in bir üyesisin artık Milen Işık.

Hayır, değiştir. Sen bu rolde ışığı almak için kullanılan bir piyonsun sadece Sisel Raven.

🍂

BÖLÜM SONU-

Baska kişileri tanıdık, ve bu kişiler bizlerle birlikte olacaklar. Yeni jisileri kurguya dahil ederken bir tek ben mi heyecanlıyım. Özellikle Talan'ı yazarken.

Milen'in peşinde çok sayıda kişi var, çünkü bir kisim ışığı alip düzeni eski hale getirmeye çalışırken diğer kiism bu düzenin bozulmasını istemediği için ışığı yoketmeye çalışacak.

Sihin halkını henüz tanımıyoruz ve onun kurallarını da öyle. Geçmişte olanlar, Jera Hiw hikayesini bilmediğiniz için eminim kafanızda sorular dört donuyor.

Aslında Milen bir çok şeyin farkında gibi, ama bilmezlikten gelmesi şuan lik kendi guvemligi için.

Şimdi gelsin sorular;

En çok kimi sevdiniz Ekip'ten?

Milen kurnaz bir karakter ve sezgilerinde güçlü. Bu gizemli Ekip hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Milen bu Ekip'te kalıp olacakları mı izleyecek yoksa her zaman en iyi yaptığı şeyi yapıp kaçacak mı?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

82okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…