3. bölüm / 14
SİHİN(2) Kırık Parçalar.
Bölümler 14Şu an: (2) Kırık Parçalar.
- 1 TANITIM.204 kelime
- 2 (1) Kâbus.4.058 kelime
- 3 (2) Kırık Parçalar.5.121 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 (3) Yabancı Nefes.2.829 kelime
- 5 (4) toprağa karışan ölüm kokusu.2.985 kelime
- 6 (5) SİS.4.063 kelime
- 7 (6) Kan Kokulu Sayfalar.3.546 kelime
- 8 (7) SİHİN.4.493 kelime
- 9 (8) İki Damla Gözyaşı.6.726 kelime
- 10 (9) Cadı ve Periler.5.217 kelime
- 11 (10) Sesini Duy4.519 kelime
- 12 (11) İntikam Yemini.5.500 kelime
- 13 (12) Geçmişin Şarkısı.5.586 kelime
- 14 (13) Ekip.5.507 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yıllarca uyusam gözlerim açıldığı ilk an yene seni hatırlar mıyım? Bana eğer bir ceza vermek istiyorsan kendini unuttur, unutmak çok acıtıyor çünkü. Sevdiğini biliyorsun ama hatırlamıyorsun.
🍂
Bir an gelir inanmak istediklerinin gerçek olması için herşeyi yaparsın. Kendini o an yalanlara inadırarak sahte hayatına geri kaldığın yerden devam edersin. Yalanların sana nasıl zarar verdiğine önem vermezsin, çünkü sana zarar verenlerden kaçtığın için yalan söylüyorsun.
Bu sefer kurtulmam zordu. Bu kez başaramazdın..
Gözlerimin görüşü kararmaya başlamıştı. Kolunu tutan ellerimin tutuşu yavaşça kevşediğinde, tek bir söz söyledim. "Bana bir şey söyle, ama n'olur doğru olsun." Doğru olamazdı bunu biliyordum. Doğrular bu eve hiç uğramamıştı çünkü temelinde yalan vardı.
Uzun bir sessizliğin arasından babam benimle göz teması kurmadan, "Arkadaşım." dedi. Ne söyleyeceğini bilmiyormuş gibi gözlerini kapattı. "Dövmeci arkadaşım yaptı." Tek kaşım havalandı. "Senin dövmeci arkadaşın yok baba."
Evet yoktu. Benim tanıdığım babamın öyle bir arkadaşı yoktu.
Babamdan bir cevap bekleyerek merakla cehresine bakarken bana bir yanıt vermek yerine ayağa kalktı ve yüzüme bakmadan, "İşlerim var sonra görüşürüz." diyip hızla mutfaktan çıkıp gitti. Evet öylece gitti.
Benden birşeyler gizliyordu artık bundan emindim. O dövmeyi arkadaşı falan yapmamıştı babamı tanıyordum. Bunu söylerken gözlerime bile bakmamıştı. Hiçbir doğruluk payı yoktu.
Düşünmek yerine bende ayağa kalkıp odama doğru ilerledim, çünkü gitmem gereken bir görüşmem vardı. Çağlar'la görüşmem gerekiyordu. Eğer gitmesem eve kadar geleceğini de biliyorum. Bunu yapacak kadar manyak birine dönüştü çünkü!
Etrafımda bir o akıllıydı oda gitti. Ondan en kısa zamanda ayrılacağım zira her gün tehdit edildiğim bir ilişkiyi sürdürmek istemiyorum daha doğrusu hiç kimse istemez. Çağlar'ın iki kelimsinden biri tehdit içeriyordu. Adam resmen zorba gibi bir şeye dönüşmüş haberim bile yoktu!
Buna değişmek değil, yeniden doğmak denilir. Ondaki değişiklik hiç normal gelmiyordu bana.
Odamın içine girip direk kıyafet dolabıma doğru ilerledim. Kapaklarını açıp içinde ne var ne yok diye gözetlediğimde, gözlerime bütün kıyafetlerimin içinde babamın siyah gömleği çarptı. Babamın kıyafetlerini gün içinde alıp giyirdum çünkü hoşuma gidiyordu, tabii babamın bundan asla haberi olmuyordu. Kıyafetlerine çok önem veriyordu o bencil herif!
Kırmızı elbisemin kumaşına dokundum katiyen bu olmazdı. Kırmızı âşk ve tutkuyu çağıran bir renkti. Ayrılmak için gittiğim görüşmede bu uygun olmazdı. Beyaz elbiseye baktım, buda evllik meraklısı gibi olurdu. Büyük bir kararsızlıkla siyah pileli elbiseme döndüm bu sefer.
Hayır ama buda yas tutuyormuş gibi olurdu. Çağlar kadınların giyimine çok dikkat ederdi eğer böyle dikkat eden biri olmasaydı gelinlik bile giyer giderdim. Benim için kıyafetin güzelliği önemi yoktu, o an üzerime ne oturduysa onu alır giyen bir tiptim. Üşüngeç olduğumu asla kabul etmiyorum!
Dolapta göz gezdirmeye devam ettiğimde gördüğüm bütün elbiseler beni giyimden dolduracak türdendi.
En iyisi hiçbirini giymemekti. Bakışlarım tekrar babamın gömleğini buldu aklıma gelen sinsi planla ne giyeceğimi bulmuştum.
En iyisi onu kendimden soğutmaktı. Gömleği askıdan alıp uzanıp ordan yüksek bel siyah bir pantolonu da aldığımda artık tamamdım.
Kıyafetlerimle birlikte banyoya doğru adımladığım sırada daha baynonun kapısına gelmeden sanki birinin nefesini ensemde hissettim. Omurgamdan bir ürperti geçtiğinde yutkunarak etrafıma bakındım. Serin bir rüzgâr etrafımda dört dönüyordu sanki uğursuz sessizliğin doldurduğu bu odada ürkmedim desem yalan olurdu. Daha fazla etrafıma bakmayı bırakıp hızlı bir şekilde banyoya girdim ve kapıya arkadan kilitledim.
Biraz fazla mı korkaktım?
Ters giden birşeyşer vardı, benim her zaman doğru bulduğum ama başta sona kadar yanlış olan birşey vardı. Benim kör olduğum o noktada herşey olup bitiyordu.
🍁
Her duygunun bir hissi vardı bu hayatta. En yoğun duygu âşktı, en baskını ise korkuydu.
İnsan korkmalı mıydı gerçekten? korkaklık bir zayıflık mı yoksa tam tersi bir insanda olması gereken duygu muydu? Bilmiyordum, tek bildiğim bu aralar haddinden fazla korkak olmamdı. Kendi sesimden bile korkar olmuştum evin içinde gün boyu sanki bir hayalet hep peşimdeydi.
Hiçbir şey normal değildi.
Oturduğum cafede dakikalardır üşümüş parmaklarımı masanın üstünde tıkırdatıp duruyor, çıkan ses hoşuma gittikçe buna devam ediyordum. Çağlar henüz gelmemişti onu bekledikçe sanki zihnimdeki sorulara cevaplar arıyordum. Git gide daha derine iniyordum ve karanlık çoğaldıkça oradan yükselen çığlıklar beni korkutuyordu.
Yüzüme düşen koyu kastane tutamlardan birini kulağımın arkasına sıkıştırıp dışarıyı izlemeye koyuldum. Hava serindi bugün. Bu yüzden siyah kabanımı çıkartmamıştım.
Cam kenarında güzel bir manzaraya sahip masalardan birine geçmiştim. Gözlerim kaldırımın üstünde kendi hallerinde geçip giden insanların üzerinde gezindi. Bütün insanların arasında bakışlarımın kadrajına tanıdık bir yüz girdi. Attığı her adımda bana yaklaşan adam daha çok stres yapmama neden oluyordu.
Cafenin kapısından içeriye giren bedene bakışlarımı çevirdim. Ağır ağır adımlarla benim oturduğum masaya doğru ilerliyordu. Kahverengi gözleri öyle keskin bakıyordu ki yerimde kim olsa tedirgin olurdu. Son zamanda irileşen bedeni söylecek bir söz bırakmıyordu ondaki bu değişiklik gözle görülecek türdendi.
Çağlar spor yapmaya mı başladı?
Hayır bildiğim kadarıyla öyle aktivitelerle ilgilenmiyordu.
Açık kahverengi Sakalları bir kaç gün içinde biraz daha uzamıştı bu hâli fazla dikkat çekiciydi. Kestane Saçları rüzgârda karışmış anlına düşmüşlerdi. Bakışlarım ağır ağır aşağı indi. Vücudunu sımsıkı saran boğazlı kazağı, ve üzerine geçirdiği siyah ceketi doğruyu söylemek gerekirse bu değişim ona ayrı bir çekicilik katmıştı.
Kendisinin değiştiği gibi giyimi, tarzı da değişmişti. Genelde Çağlar daha çok spor giyinirdi hiç öyle kapa saba biride değildi. Ne ara böyle vücut yaptı aklım almıyor, son beş ayda fazla değişmişti.
Yutkunarak Bakışlarımı üstünden çektiğim esnda, Çağlar karşıma geçip gürültülü bir şekilde kendine bir sandalye şekip Oturdu. Elini attığı şeyi yerinden söküp almak ister gibi tutuyordu.
Tam karşımda dirseklerini masanın üstüne yaslayıp başını eğdiğinde, ne diyeceğimi bilmiyordum neyse ki benim konuşmama gerek kalmadan kendisi istediği üzere konuyu açtı
"Dün gece." dedi baskın bir tonda. Keskin bakışları çehremde öfkeyle gezindi. Derin bir nefes içime çekerken o sözlerine devam etti. "Telefonu neden yüzüme kapattın Milen?" İsmimi öyle bir tonda söylemişti ki gözlerinin içine bakmak zorunda hissettim kendimi. Telefonu yüzüne kapattığımı söylüyordu.
Bunun için öfkelenmişti. Onun yüzüne hiçbir zaman da telefonu kapatmamıştım kızmak için bahane arıyordu.
Gözlerimi yüzünden çekip konuyu değiştirmek adına, "Bu cafe sence de çok güzel değil mi?" dedim aylardır geldiğim cafenin içini gülümseyerek elimle işaret ederken. Lâkin onun keskin bakışları bir saniye bile yüzümden ayrılmıyordu. Söylediklerimi duymazlıktan gelerek, "Soruma bir cevap istiyorum." diye tısladı. Bakışları sanki bundan ilerisi varmış gibi dahada sertleşti.
Gülümsemem yüzümde donuklaşırken, masanın altına koyduğum ellerim yumruk şeklini aldı. Şuan bu yumrukları yüzünde patlatmak için nasıl bir çaba verdiğimi yanlızca ben biliyorum.
İçimdeki öfkeyi dışa yansıtmadan şirince gülümseyip bu seferde karşı masadaki çiftleri gözlerimle işaret ettim. "Ne kadar tatlılar değil mi? Âşk böyle bir duygu olmalı." Sesimin neşeli çıkmasına kendimi zorlarken onun katı yüzünde hiç bir değişim olmamıştı. Şeytan diyor ağzına geleni sırala ama işte ben kibar bir kızdım. Dua etsin kendisine saygısı olan bir kızım.
Tüm çabalarıma ragmen hâlâ gözlerini kırpmadan beni izliyordu. Kendinden emin kibirli bakışları beni çileden çıkartacak cinstendi. Sorusuna cevap almadan pes etmeyen inatçılığını farketmemek için aptal olmak gerekirdi. Aramızda büyüyen bu sessizlik gerginliği artırıyordu.
Hiçbir cevap vermekte bulunmadan yüzüne dümdüz bakmama, "Cevap vermeyecek misin?" dedi. Bu inatçı ve ısrarcı yanından cidden nefret etmiştim. Bakışlarımı önüme düşürüp yanaklarımın içini havayla doldurdum. Pekâlâ bu öküz istediği cevabı almadan yerinde duracak gibi değildi.
Onun bu bakışlarının altında ürksemde çenemi kaldırıp alaycıl bir ifadeyle, "Canım öyle istedi. Beni sinir etmeseydin telefonu yüzüne kapatmazdım." dedim son sözümün üstüne basa basa. Kendisine iğneliyici bir bakışlar atmaktan kendimi alıkoyamadım.
Sözlerim, bilhassa tavrım hoşuna gitmedi. Yüz kasları gerildiğinde, çenesindeki kas hareket etti. Ensesini yavaşça iki yana kütlettiğinde, kendime engel olamayarak korkuyla yutkundum. İri uzun parmaklarını öne uzatıp teker teker çıtlattı. Şuan karşımda bir psikopatı andırıyordu.
Ne olmuştu ona böyle?
Sabrı kalmamıştı hayır bu adamla konuşulmayacağını neden ısrarla kendime anlatamıyordum. Bu iş git gide tehlikeli bir boyuta yetişiyordu. Gülümsemeye çalışarak, "Ee şey... Yane öyle söylemek hiç istemedim. Biliyorsun seni ne kadar çok sevdiğimi." dedim sevimli bir sesle. Resmen ecel terleri döküyordum. Zor duruma düşünce üstüme yalan söyleyen yoktu.
Bakışlarımın hedefindeki yüzü sanki pusulandı gözlerimi kırpmadan yüzüne baktığımdan olmalıydı. Gözlerimi kırpıştırarak bakışlarımı ellerine düşürdüğümde o an bakışlarımın kadrajına parmağındaki yüzük girdi. Kanım dondu.
Yüzük.
Ortanca parmağında yüzük vardı.
Nefesim kesildi. Buda neyin nesiydi şimdi? Gözlerim korka korka yüzüğün üzerindeki kehribar taşı buldu. Taşın kenarında çok küçük bir yazı vardı okunması mümkün değildi. O an kendime engel olamayarak uzanıp masanın üzerindeki bileğini kavradığımda, kolunun ağırlığını umursamadan elini gözlerimin hizasına getirdim.
Dokunuşumla birlikte bedeni kasıldı. Kaşları derinden çatıldığında tuttuğu bileğiyle ne yapacağımı dikkatle izlemeye koyulmuştu.
O küçük yazıyı okumak için büyük bir çaba sarfettim, şuan hiçbir şey umrumda değildi. Ne Çağlar'ın öfkeli bakışları, nede insanların şaşkın bakışları. Tek düşündüğüm içimdeki korkuyu yoketmekti.
Yüzüğün üstündeki yazı farklı bir yazıydı normal alfabe harfleri değildi ve gözlerim bulanık görüyordu. O kadar çok panik yapmıştım ki ellerim titriyordu. Gözlerimi kapatıp açtığımda yüzüğün üstünde bir isim gördüm. Belleğimde kalan kayıp izlere rasladım ve geçmişten sayfalar açılmaya başladı.
Zihnim çalkalandı, geçmişin kuytu köşelerinden çıkan anılar bu bedene ait değildi. Ruhum eskilere aşina olsa da düşüncelerim yabancıydı, hislerim uzaktı.
Kaskatı kesildim.
Kum Asar.
Bu iki isim tam üç defa zihnimde tekrarlandı. Çağlar kolunu öfkeyle elimden çektiğinde kendime gelmem için masaya indirdiği yumruğu yetmişti. Daldığım düşüncelerden irkilerek kurtulduğunda, bakışlarım yüzünü buldu.
"Sana bir soru sorduğumda bana cevap vereceksin." diye tısladığında gözlerinde gördüğüm karanlık içimi ürpertti.
Korkuyla sandalyemi dengesizce ittirerek ayağa kalktığımda, bacaklarımın titrediğini görmek çok acınasıydı. Birbirine mühürlediğim dudaklarımı araladım. "Beni korkutuyorsun Çağlar, Sen bu değilsin. Son zamanlarda çok değiştin kendini toparladığında lütfen görüşelim." dedim son derecede ciddi bir şekilde.
Onun bana olan bakışları normal değildi. Kin, nefret, ve yoğun bir öfkeden oluşuyordu bakışları. Bu kadarını beklemiyordum sevglimin bir anda böyle değişmesine bir anlam veremiyordum.
Tam karşımda tanıdığım, sevdiğim adam gibi değilde yabancı biri gibiydi. İşaret ve paş parmağı ile burun kemerini sıkıp alayla gülümsedi. "Nasıl bir adammışım ben? Bir anlatsana." Bakışlarının arkasındaki gizli nefreti görmek zor değildi.
Nefret, nefret hakedilmesi gereken bir duygu değil miydi? Ben hak etmemiştim ki o nefreti.
Bana öyle bakma desem yanlış olur muydu?
Benden neden nefret ediyordu? O benim erkek arkadaşımdı, ona benden nefret edecek kadar ne yapmış olabilirim ki? Sertçe yutkunduğum esnada Çağlar sandalyesini görültüyle geriye itip ağırca ayağa kalktı. Karşımda geçmişim duruyordu sanki. Özenle o toprağın altına gömdüğüm anılarım o ıssız ormandaki mezardan çıkıp zihnimde topanıyorlardı.
Kendimden sakladığım, herkesten sakındığım gerçeklerle şimdi amansızca yüzleşiyordum. Çağlar masanın etrafında dönüp bana doğru elini uzattığında refleksle kolumu geri çektim. Cafedeki tüm insanlar bize bakıyordu. Bir şey söylemeden hızla arkamı döndüğümde, sarsak adımlarla birlikte çıkışa doğru ilerlemeye başladım. Terleyen parmaklarımı açıp kapatırken düzensiz soluklarımı kontrolüm altına almaya çalışıyordum. Sebepsizce atan bu kalbimin ritmini eski hâline getirmem gerekiyordu.
Çağlar'ı arkamda bırakıp kapıya vardığımda herşeyin burada biteceğine nerdeyse emindim. Bir an olsun arkama dönüp ona bakma gereği duymayan dışarı çıkmak için adımımı atmaya hazırlanmıştım ki cafenin içini dolduran kükreyişiyle bu eylemim son buldu.
"Bana istediğimi vermeden hiçbir yere gidemezsin!"
“Bana istediğimi ver.“
Korkuyla tüylerim diken diken oldu. Önce babamın dövmesi, hemen sonra ise Kâbuslarımda duyduğum o sözler. Ne yaşıyordum ben böyle? Ya kâbuslarımdaki o adamda gelirse? Hayır, yanlış. O hiçbir zaman gelmeyecek. Gerçekliği bir kâbustan ibaret, fazlası olamaz.
Omuzlarım çöktü lâkin durup ona bakmadım. Durduğum yerde adımlarımı hareket edip Cafeden hızla adımlarla çıktığımda, çok geçmeden kaldırmaki insanların arasına karıştım.
Hızlı yürümek yetmeyince koşmaya başladım. Yoğun adranalin nefes almamı zorlaştırıyordu. Nereye gittiğimi bilmeden şuurumu kaybetmiş gibi koşuyor, tedirgin bakışlarla etrafıma bakıyordum. Burdaydı, etrafımda ve belki bir nefes kadar yakınımda. Ama burdaydı.
Koşarken bir kaç kişinin sitemini ardımda işitsemde umursamadım. Şuan kafamdaki soruları bile sorgulayacak zamanım yoktu. Sokağın başına geldiğim an kendimi boş bir köşeye atarak bir kaç saniye duraksayıp soluklarımı düzene koymaya başladım.
Bedenim zelzeleye uğramış gibi titriyordu. Öksürerek avuçlarımı dizlerime bastırdım. O kadar hızlı koşmuştum ki nereye geldiğimi bile bilmiyordum. Kesik kesik soluklar alırken neyden kaçtığımı, kimden korktuğumu bilmiyordum tek bildiğim uzaklaşmak istediğimdi. Ellerimi dizlerimden çekip doğrulduğum esnada kalbimin hâlâ rahatlamadığını sıkışan göğümle birlikte anlamış oldum. Aldığım nefesler boğazıma bir bıçak gibi saplanıyor soluklarım canımı yakıyordu.
Tehlike etrafımdaydı.
Bakışlarım olduğum sokağa kaydı. İzbe bir sokağa girmiştim. En büyük şansım karanlık olmamasıydı. En büyük şansızlığım ise sokakta benden başka hiç kimsenin olmamasıydı. Her taraf fazla sessizdi. Dünya üzerinde bütün sesler kesilmiş gibi sadece ürkek nefeslerimin sesi vardı. Korku iliklerime kadar ulaştığında çok derinlerde bir yaramın sızladığını hissettim. Bakışlarım nedesizce etrafı tarıyordu.
Binalarda hiç kimse yaşamıyor gibiydi. Bu sokak kimsesiz ve yanlızdı her konuda. Geldiğim yoldan ilerlemek adına arkamı döndüğümde, sessizliğin sarıp sarmaladığı sokakta bir ses yankılandı. Uzun süredir sükûnetini koruyan bu sokakta telefonumun zil sesi ürkütücü bir biçimde yankılanıyordu. Titreyen parmaklarım telefonu çebimden zorlukla çıkarttığında ekranda gördüğüm isimle şaşırmadım. Çağlar arıyordu.
Ne istiyordu benden? Bitmemiş miydi herşey? Kendi istediği üzere bitirmişti bu ilişkiyi, neyi uzatıyordu şimdi?
Çaresiz olduğumu hissediyordum çünkü bir korlak gibi kaçtıklarımla savaşamazdım. Bu savaşın zaferi benim olamazdı.
Kaçanlar haklı olamazdı çünkü.
Korkunun üstüme yaptığı o zayıf evin altında daha ne kadar saklanabilirdim ki? Daha ne kadar kaybedebilirdim? Hiç kazanmamışken hemde.
Hiçbir şeye sahip değilken elimde olanları da kaybedemezdim. Korkuyla Parmaklarımın arasında gevşekçe tuttuğum telefonu kulağıma götürüp yanıtladım. Kalbim göğsüme sığmıyordu. Onu böylesine atmasına sebep olan şey neydi? Benim bilmediğim lâkin kalbimin bildiği ne vardı? Adımlarım gergince hareket ederken, "Çağlar?" dedim pürüzlü bir sesle. Derin bir nefes sesi işittim, ardından bir şeyin kırılma sesi kulaklarıma yetişti. Kaşlarım çatıldı.
Neler oluyordu?
"Alo Çağlar, beni dıyuyor musun?" Sesimi duymasına rağmen cevap veremiyordu. Artık öyle bir anın içindeydim ki baktığım ve gördüğüm heryerde benim için tehlike vardı. Göz bebeklerim ürkekçe etrafta dolandı. her an heryerde biri çıkacakmış gibi kalbim tetikteydi. Dikkatim telefona verdim. Bana artık bir cevap vermeliydi. Saniyeler dakikalara yetişmeye başladığı o anda aramıza dökülen o sessizlik onun sesiyle bozuldu. "Dhore, ceail maoap. (Benim olmadığım o dünyaya alışmışsın)" Yabancı bir dilde söylediği sözlerin ne anlama geldiğini bilmiyordum fakat sesinde belli belirsiz bir öfke vardı.
Sesi.
Ruhuma azabı tatıran bu sesi kulaklarımın duymayacağına yemin etmemiş miydim?
Bozuldu. Onun uğruna yeminler bozuldu.
"Ne demek istediğini anlamıyorum." Nedensizce bilmek istemiyordum. Parmaklarımı sertçe avuç içime batırdım. Isırmaktan kanatma raddesine getirdiğim alt dudağımı özgür bıraktığımda, "Sadece üç gün." diye fısıldadı. Ses tonuna karışan o karanlık hissettiğim güneşi soğuktu. Serin bir ürpertti tenimden geçtiğinde yutkunmakta zorluk çektim. Parmaklarımın kavradığı telefon sanki ağırlaştı taşımakta güçlük çektim.
Çağlar değildi.
O kimdi bilmiyorum lâkin bana hissettirdikleri korkunç bir felaketin gelişine haberciydi. "S-sen kimsin?" diye sordum. Bir cevap istediğim kadar bir o kadar da korkuyordum.
Sözlerimin üstüne telefonun ucundan keyifsiz gülüşünün sesini işittim. "Sana kendimi tanıtmayacağım. " dedi bütüm duygulardan arınmış bir sesle. Nedendir bilmiyorum her konuştuğunda yutkunma gereği duyuyordum. Bacaklarım bedenimi taşımayacak kadar güçsüzleşiyor bir yere tutunma ihtiyacıyla etrafıma bakıyordum.
Olduğum noktada kilitlenmiş bir hâlde dikiliyor kendimi bu yaşadıklarıma karşı savunmuyordum. "Kimi unuttuğunu sana zevkle hatırlatacağım Sisen Raven." diye ekledi. Buz gibi bir korku etrafımda ağırca dolanıyordu. Sisen Raven? Bahsettiği kişi ben değildim ama duyduğum isim omuzlarıma büyük bir yük bindirmişti.
Her zerremde gizli bir acının hissi vardı, tanımadığım bu duygulara karşı verdiğim savaşta çoktan yenilmiştim.
Telefonu zorlukla kulağımdan uzaklaştırıp ekrandaki numaraya baktım ve gözlerimi yumdum.
Kimsin sen?
Susmama izin verdiği uzun sürenin ardından, "Seni tanımıyorum, ayrıca sevgilimin telefonun ne işi var sende?" Sokağın ortasında güçsüz adımlarımla yürümeye başladım. Ürkütücü bir sessizlik oluştu. Sessizlikten nefret ederdim oysaki. Hayatımda nefret ettiğim herşey benimle kalarak beni cezalandırıyordu sanki.
Büyük uğraşlarla zihnimin bütün kapalı kapalarını açıp bu adamı bulmaya çalışırken, zihnim onu bana yasaklamıştı sanki.
Hiç konuşmayacağını düşündüğüm o adam, en ürkütücü hislerin benimle olduğu bir anda, "Sevgilin." kalın sesi sayesinde ürkütücü bir şekilde dile getirdiği bu kelimenin hiç hoşuna gitmediği kesindi. Sanki beni görecekmiş gibi başımı sallayıp, "Evet sevgilim. O nerde?" Neden sorgulamıyordum? Neden bu adamın bana sarfettiği tehdit sözlerine bir cevap vermiyor konuyu değiştiriyordum?
Neden?
Telefonun ucundan derin bir nefes aldığını duydum. "Sevgilini sevmiyor olmalısın." dedi üzücü bir durumu anlatır gibi aldatıcı bir iç çekişle.
Ağzımı açıp konuşmaya hazırlanmıştım ki bana bu izni tanımadan yarıda bitirdiği sözlerinin devamını getirdi. "Aksi hâlde onun canını benim ellerime bırakmazdın." Kısık bir tonda telaffuz ettiği sözlerde ölümün soğuk nefesini ensemde hissettim.
Soğuk.
Hiçbir vakit bu kadar üşüğümü hissetmedim. Ruhuma esen bu serin rüzgâr her esişinde daha fazla dağılıyordum. Savurup dağıtıyordu kendimi toparlamakta güçlük çekiyordum. Çağlar, o şuan iyi miydi? Hiçbir şeyi bilmemek beni korkurmakla kalmayıp telaşlandırıyordu. Bakışlarımı çaresizce etrafımda gezdirdim.
Yardım edecek hiç kimse yoktu. "Ne istiyorsun?" Sesim tiremişti.
Hava kararmaya yüz tutmuştu, karanlığın dumanları aydınlığı yoketmeye yavaştan başlamıştı.
Etrafıma bakınıp durduğum sırada, beklemediğim sözlerle birlikte buz kestim. "Seni istiyorum." durdu. "Dersem bana kendini verebilir misin?" Güldü hiddetin oturduğu gülüşünde masumluğun zerresi yoktu.
Kalbim kasıldı.
Beni mi istiyordu?
Beni ne için istiyordu? Sevdiği için olmadığı aşikârdı. Ne söyleyeceğimi, ne tepki vermem gerektiği bilmiyordum. "Beni başkasıyla karıştırıyorsun, sandığın o kişi değilim." Kalbimin bozuk ritimleri kesik nefeslerime hiç yardımcı olmuyordu. "Düşündüğüm o kadın değilsin, bu doğru." diye konuştuğunda bu kez sesinde gizleyemediği bir kırıklık vardı.
Düşündüğü kadın nasıldı ki? Neden bu kadar acıtıyordu söyledikleri? Neden her bir sözünde pişmanlığı hissediyordum? Kim olduğunu bilmediğim bu adama neden söyledikleri için kızamıyordum?
Ne yapacağımı bilmeden elimdeki telefonu aceleyle kulağımdam çekip kapatacağım esnada, "Söylediklerim hoşuna gitmedi anlaşılan." Alaya aldığı sözleri eğlenceden uzaktaydı. Öfkesinin bir köşeye sindirmiş kendini sakin kalmaya zorluyor gibiydi lâkin telefonun ucundan aldığı gergin nefeslerin sesi gerçeği haykırıyordu.
Boştaki elimle saçlarımı çekiştirirken düşünceliydim. Düşünmemeliydim. Her zamanki gibi yap ve bu durumdan kurtul Milen.
Konuştuğum bu adam karanlıktan daha tehlikeliydi, bildiğim bütün korkuların yolları ona giden yolların yanında sönüktü. Sınırsız bir karanlık hissediyordum bu çökmekte olan o karanlık gibi masum olanlardan değildi.
Ondan daha tehlikeli bir canavar etrafımdaydı ve bu karanlığın gündüzü yoktu.
Ne yapacağımı bilmeden ayağamı gergince yere vururken terlemeye başlamıştım. "Kim olduğunu söyle bana. Beni uzaktan tehdit edemezsin." Neden bütün belalar gelip beni buluyordu? Bilmeden büyük bir günah mı işlemiştim?
"Üç gün." dedi tekrardan. "Üç gün içinde kendin için çabala, çabala ki ölümün kollarımda olduğunda pişman olma." Dudaklarım aralandı ama tek bir kelime dâhi firar etmedi. Ona karşı harcayacağım sözcüklerim dilimden dökülmeye yanaşmıyordu. Söyleceklerini bitirmiş gibi telefonu yüzüme kapattığında ne tepki vereceğimi şaşırmış bir durumdaydım. Ruhuma sığınak ettiğim o yalanlar beni ondan koruyacak kadar güçlü değildi.
Korktuklarım ayaklarıma pranga olmaya başlamıştı.
Etrafıma görünmez bir kafes örülmüştü, ve güçlü bir savaşçı değildim. Düşmanımın kim olduğunu bilmemekle kalmayıp bana niçin silahını doğruluttuğunu da bilmiyordum.
Hedefi öldürmek değildi.
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım ve gülümsedim. "Beni hiç yanlız bırakmıyorsun." Delirmiştim bu yaptıklarımın başka bir mantığı yoktu. Tanımadığım bir adam beni erkek arkadaşımın numarasından arıyor ve üstü kapalı tehdit ediyordu. Benden nefret eden insanlardan olamaz mıydı?
Sıradan bir kimse değildi, kuvvetli enerjisi ışıktan yana değildi.
Düşünmeyi bırak Milen. Bu akşam yapacağın işleri, babana bulacağın mazeretleri düşün ama onu sakın düşünme. Daha fazla beklemeyip yürümeye başladım. Adımlarım rotasını şaşırmış gibi dengesizce sağa sola yöneliyordu. Ne tarafa gideceğimi şaşırmış durumdaydım.
Tüm bu yaşadıklarıma bir anlam veremediğim gibi bu hissettiklerime de bir isim veremiyordum. Düşünğüm şey olamazdı değil mi?
Çağlar nerdeydi?
Benimle konuşan o adam kimdi?
Benden ne istiyordu?
Üç gün...
Üç gün sonra ne olacaktı? Kendin için çabala demişti, nasıl çabalayabilirdim? Kendimi kimden, neyden koruyacaktım? Benim için dışarda kopulan o görünmez fırtınaya karşı hazırlıkı olamazdım çünkü savaşmak için bir silahım yoktu.
Bana gelecek her kurşunu ruhum hakettiğini söylüyor kalbim bu savaşta elllerimi, kollarımı bağlamamı istiyordu.
Ben kendim için bir savaş veremezdim.
Sokatan çıktığımda asfaltın karşısına gelip taksicilerden birini elimi kaldırarak durdurdum. Kendime gelmeliydim artık, sadece tanımadığım bir adamdı ve beni başkası sandı. Senin kimseyle bir sorunum yok Milen.
Benim gibi şeker, sevimli bir kızın kime ne zararı olabilirdi?
Olacak iş değildi!
Duran taksiciye doğru ilerleyip arka kapısını açtığımda, garip bir şekilde ürperdim, arabaya binmeden evvel dönüp ön koltukta oturan adama bakma gereği duydum. Sırtı dönük dümdüz önüne bakan adamda beni rahatsız eden birşeyler vardı sanki. Artık nasıl bir tetikteysem en ufak bir gariplikte bile şüphelenecek raddeye gelmiştim.
Kaşlarımı kaldırıp başımı iki yana salladığımda koltuğa geçip kapıyı kapattım. Taksici beklemeden arbayı sürmeye başladığında, asfaltta son sürat gitmeye başlayan arabanın gereksiz hızı beni tedirgin etsede suskunluğumu korudum.
Ön koltukta oturan adam garip bir şekilde adresi istememişti, hadi benim aklı başında olmayan bir kaçıktan farkım yoktu ama bu adam bir taksiciydi. Belkide insanlar benim gibi tek bir kuruşun hesabını yapıp almayınca da karakolluk olacak kadar düşmüyorlardı. Yada adam dilsiz de olabilirdi, bu ihtimal daha yüksekti. Taksici sormayınca evimizin adresini vermeyi münasip gördüm. Herşeyi bir kenara bıraktım ne kadar soğuk bir adamdı bu böyle. Tamam benimle konuşması zaten doğru olmazdı ama bu adam söylediklerime başını bile sallamamıştı.
Hayret bir şeydi.
Sürücü koltuğunda put gibi hiç hareket etmeden heykel gibi duruyordu, eğer araba dursaydı hiç şüphesiz öldüğünü düşünecektim.
Daha fazla adamı izlemeyi bırakıp sırtımı koltuğa yaslayarak camdan dışarıya izlemeye başladım. Gördüğüm bütün insanlar siyah camın ardında bir silüetten farksızdı ve sorun şuydu ki sanki dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyorduk. Açlık başıma vurmuş olmalıydı o cimri herifle sözde buluşmaya gitmiştim bana bir kahve bile ısmarlamamıştı! Kollarımı göğsümün altında bağlayıp, "Aşağılık herif seni." diye tısladım. Ondan da nefret etmiştim hatta bütün erkeklerden nefret etmeye başlamıştım. Karşı cinsimle hiç iyi anlaşamıyorduk.
Araba biraz ilerledikten sonra adam ustalıkla direksiyonu kırıp bizim sokağa giriş yaptığında, gerçekten de açlığın beni iyice şaşaloz birine çevirdiğine kanaat getirdim.
Sadece buda değildi arabının içindeki hava o kadar kasvetliydi ki nefes aldıkça boğulacak gibi oluyordum.
Araba nihayet binamızın önünde durduğunda bir an bile beklemeden hızla kapıyı açıp dengesiz bir iniş gerçekleştirerek kendimi iç bunaltıcı arabadan kurtardım.
Toplam yermi dakika süren bu yolculuk boyunca diken üstündeydim. Her an yanlış bir şey olacak telaşıyla elim hep çantımın üstündeydi. Öyle bir raddeye gelmiştim ki taksici o an dönüp bana baksa hiç düşünmeden biber gazını çıkartacaktın.
Başımı kaldırıp evimizin camlarına baktım, o sokakta yaşadıklarımdan sonra bir an gerçekten bir daha hiç gelemeyecek mişim gibi hissettim.
Bakışlarımı evimizden çekip taksiciye döndüğümde karşımda taksiyi görmeyi bekliyordum ondan geriye kalan boşluğu değil. Gözlerim büydüğünde şaşkınlıkla ilerleyip etrafıma baktım. Taksi gitmişti üstelik parasını bile vermemiştim!
Ellerimi kaldırıp saçlarıma geçirdim. "Ne yaşıyorum ben böyle?" Bu ne biçim bir gündü? Lânetlenmiş gibiydim bütün aksilikler peşimden geliyordu. Anlam veremiyordum bütün bu olanlara. Hepsi günün sonunda bir hayal olursa kesinlikle şaşırmazdım.
Yönümü çevirip eve doğru ilerlemeye başladığımda çok geçmeden apartmanın baçesinden içeriye girdim. Kafamın içi karman çormendi ne tarafından tutsam elde ettiğim bilgiler saçma sapan bir yere varıyordu.
En sonunda bir elimde tencere diğer elimde kaşıkla sokağın ortasında davul çalarsam kimse şaşırmasın!
Apartmana giren demir kapının şifresini girdiğimde çok geçmeden kapı açıldı. Üşengeçliğimle evdeki durumum gayet sağlıklıydı, dışarı çıkmak bana hiç iyi gelmemişti! Nasıl bir insansam artık doğa bile benden rahatsızdı. Bir ay'a kadar dışarı çıkmayı düşünmüyordum ne zaman dışarı çıksam aynı şey oluyordu. Üzerimdeki yorgunlukla birlikte asansöre girmek yerine merdivenlerden çıkmaya karar vermem de ayrı bir sorundu.
Şans denilen şey akılda bile bana uğramamıştı!
Üçüncü kata geldiğimde ölecek gibiydim üstümde tonlarca ağırlık taşıyordum sanki! Acaba fazla mı kilo almıştım? Hayır hayır sil bunu kafandan klio aldığım falan yoktu kum saati gibi bir vücudum vardı benim bir kere!
Düşüncelerimin içinde kendimi öve öve evimizim katına ulaştığımda, 6 numaralı kapıya doğru ilerledim. Asansörle gelmek varken ne diye o kadar merdiveni yürüyerek kendime eziyet etmiştim? Kendimden nefret ediyordum illet gibi bir şeydim bir an önce ölüp bu bedenden defolmak istiyordum.
Asabi bir şekilde sinirle çantamı karıştırıp anahtarı bulup çıkardım. Fakirliğimizde ayrı bir konuydu. Aile olarak iki kişiydik ve hâlâ bir arabamız yoktu. Arabayı bırak bir evimiz bile yoktu!
Anahtarı kapının kilidine koyup çevirdiğimde çıkan kilit sesiyle birlikte kapı açıldı ve açılmasıyla birlikte evden burnuam giren erkek parfum kokusuyla kaşlarım çatıldı. Benim babamın parfümü böyle değildi, evde başka biri mi vardı?
Bizim kimimiz kimsemiz yoktu, tamam babamın emniyetten arkadaşları vardı ama beni rahatsız etmemek için uğramıyorlardı.
Kim vardı evde?
Eğilip botlararımı çıkartıp kenara bıraktığımda eşikten geçip içeriye geçtim. Kapıyı arkamdan kapatıp içeriye sinen bu yoğun parfümün kaynağını bulmaya çalışıyordum.
İlk girişte mutfak vardı başımı uzatıp içeriye baktım kimse yoktu. Mutfak hâlâ olduğu gibiydi. Bakınca yapacağım işler aklıma geldi kriz geçirecek gibi oldum. Başımı hızla o taraftan çevirip koridorda yürümeye başladım. Salon kapısına geldiğimde içerde kimi görmeyi bekliyordum bilmiyorum ama kesinlikle arkadaşım Beril'i görmeyi beklemiyordum. Beril'le ilk okuldan arkadaştık.
Telaşlı bakışlarım mavi gözlerinde durdu. "Beril?" dedim sesime yansıyan bir şaşkınlıkla. Oturduğu tek kişilik koltukta ayağa kalktığında gülümseyerek bana doğru gelmeye başladı. Kollarını açıp bana sarılacağı esnada gerileyip onu elimle durdum. Beril yaptığım hareketle birlikte durup anlamayarak yüzüme baktı. Başımı ondan tarafa çevçrip içerideki parfümü derin derin soludum. "Sen ne ara geldin ve neden bana haber vermedin?" dedim bakışlarımı Beril'e çevirirken.
Kollarını göğsünün altında bağladığında, "Az önceki davranışlarının sebebi bu muydu?" dedi biraz kızgın bir sesle. Şüpheyle etrafıma bakınıp, "Evde yabancı bir erkek parfümünün kokusu var." Kuşkuyla gözlerimi kısıp Beril'in yüzüne baktım. "Ben yokken eve kim geldi? Ayrıca sen eve nasıl girdin?" gözlerimi salonda bir ize raslama umuduyla gezdirdiğim esnada Beril'in sesini duymamala başımı ona çevirdim. "Şey... Aslında." diyip alt dudağını ısırarak gevelemesine sabırsızca, "Şey ne?" Ellerimi belime koyup şüpheyle baktım mavi gözlerine. Beril yerinde kıvranıp duruyordu sanki büyük bir hata yapmıştı ve sık sık gözlerini benden kaçırıyordu.
Bu kız ne haltlar çeviriyordu?
En sonunda bu ısrarcı bakışlarıma dayanamayıp, "Ben sevgilimin parfümünü kullandım." diyeverdi aniden. Yüzüne düşen bir tutam altın sarısı saçını kulağının arkasına atarak az önce kalkıtığı koltuğa geçip oturdu.
Beril koltukça rahat bir pozisyon aldığında şüpheyle gözlerimi kısıp, "Senin sevgilin yoktu." Sorgulayıcı imama gözlerini baydı. "Sen Çağlar'a o kadar çok kafayı taktın ki beni unuttun." dedi sesinde gizleyemediği bir kırgınlıkla. Gözlerini kaçırdığında
Şaşkınca geçip kanepeye oturdum.
Elimle ensemi kaşırken Çağlar'ın ismini duymanın gerginliği çöktü üzerime. Ne güzel unutmuştum onu O anlar yene kafamda bir bir canlanırken başımı iki yana salladım. "O öküze kafa taktığım falan yok." Bakışlarımı duvarlarda gezdirdiğim sırada boyamızın ne kadar eskidiğini farkettim. Onun da boyanması gerekiyordu artık evdeki herşey eskimişti hepsinin yenilenmesi gerekiyordu. Yanlızca insanlar değil eşyalar da yıpranıp bir süreden sonra kullanılmayacak hâle geliyordu. Yeryüzünde varolan herşey bir zamandan sonra eskiyip yaşlanıyordu
Aramızda bir tek zaman ölümsüzdü.
"Beni çok ihmal ediyorsun Milen." Duvarlara bakarak dalıp gittiğim için Beril'in sesini duyduğumda irkilerek kendisine döndüm. Kucağında birleştirdiği parmaklarıyla oynarken çok kırılgan görünüyordu. Beril'in bu sözlerini duyanda kendisini sevgilim sanacaktı. Hayret bir şeydi bu kız kendi derdim başıma yetmiyormuş gibi birde onunla ilgilenmem gerekiyordu!
Sözlerine bir cevap vermeyip gözlerimi devirdim. "Çay, kahve içer miydin?" dedim bıkkınlıkla çünkü biliyorum bir kere başlasa yedi gün gece bitmezdi derdi. 'Yok anam ev taşıdık kimse yardıma gelmedi. Maddi durumumuz yok dedem bir zırnık koklatmıyor, arkadaşlarım hepsi kuyumu kazıyor' işte Beril'in bütün sohbeti buydu; Bunun üzerindeydi konuşmaları.
Ben bitkin bir şekilde ona bakarken o neşesi yerine gelmiş gibi yerinde kıpır kıpır bir sesle, "Ay şöyle güzel bir kahve yapda ağzımızın kuruluğu gitsin kız!" Söyledikleri de biraz sonra içeceği kahveyle başlayacağını söylüyordu. Elimi başıma koyup, "İşte tamamladık." Homurdanarak sırtımı yasladığım koltuktan ayırıp ellerimi dizlerime vurup ayağa kalktım. Beril de sehpanın üstündeki telefonunu aldı. Büyük ihtimalle sevgilisiyle konuşacaktı. "Sevgilin kim?" diye sordum merakıma yenik düşerek. Beril bakışlarını telefondan çekip bana baktı. Sorduğum soruyla yüzünde salak aşıkların o gülümsemesi oluştu Sanırım şimdiden aşık olmuştu. "Sen tanımıyorsun ama tanısan böyle o kadar karizmatik ve havalı ki, hele o ela gözleri. Ay çok yakışıklı ya." Gözlerindeki hayranlık ve o büyülenmiş ifadesine bakılırsa çocuk gerçekten yakışıklıydı.
Beril kendi kendine mırıldanarak yene aptal aptal gülümserken sabır dileyerek Salondan çıkıp mutfağa doğru adımladım. Milletin şansını gördükçe imrenmemek elde değildi!
Bütün tahlilsizlikler beni buluyordu, nerde münasebetsiz varsa soluğu kapımda alıyordu.
Şans denilen illet aşk konusunda da bana uğramamıştı!
Eşikten geçip mutfağa girdiğimde gözlerim bu sabahtan kalma hâlâ yemek masasının üstünde duran bal şişesini buldu. Öfkeyle ayağımı yere vurup, "Yene bana işini kakaladın ya sana pes diyorum baba pes!" Sinirle yemek masanının önünden geçip mutfak dolabından çezve ve kahveyi çıkarttım. Göz ucuyla o bal şişesine bakıp hınçla, "İnat değil mi bende o şişeyi kaldırırsam banada Milen demesinler." Cezveyi ocağın üstüne koyup kahvenin gerekli malzemelerini koyduktan sonra ocağın altını açıp başında beklemeye başladım. Kendimi biraz sonra dinleyeceğim dedikodu için hazırlamaya başlamalıydım. Ellerimle şaşaklalarımı ovalayıp aynı işlemi sonra anlıma uyguladım.
Ne kadar kaçsam da kendimi yene o düşüncelerin içine girerken buldum.
Bugün yaşadıklarıma bir anlam veremiyordum. O yabancı adam bana sadece üç gün vermişti. Ya yene gelirse? O zaman ne yapacağım? Ama bir şey vardı ki varlığı bana hiç yabancı gelmedi. Sanki hep vardı, hep gizli nefesi ensemdeydi ve ben bunu düşünmeye ertelemiştim.
İçten içe o gizli korkularımın sebinin o olduğunu düşünüyordum.
Sahiplendiğim bir çok korku, ve hepsinin derin bir anlamı vardı.
Hatırlanmayacak kadar mazinin kuytu köşelerine çekilmiş o anıların içinde onu bulamazdım.
Başında bekleğim kahvenin kaynadığını görünce taşmasına izin vermeden hızla ocağın altını kapattım. Mutfak dolabından iki fincan çıkartıp önce kahvenin üstündeki köpüğü kaşıkla alıp fincanların içine koydum sonra da kahveyi fincanlara boşalttım. Bu hayatta tek iyi yaptığım şey sanırım kahve yapmaktı. Neden acaba! Çünkü babam dediğim o adam her akşam yorgun ayağıyla bana kahve yaptırıyordu.
Kendimi hiç enerjik hissetmiyordum gün boyunca ordan oraya savrulmuş köşe bucak kaçmışım gibi hissediyordum.
Fincanları tepsinin üstüne koyup, mutfaktan ağır adımlarla çıktım uzun dar koridordan salona geldiğimde keşke gelmez olsaydım. Beril'in yerinde kıpır kıpır olması ve topladığı onca şeyi bir bomba gibi patlatacak kadar heycanlı olması kalan umutlarımada kaynar su döktü.
Beril kapı eşiğinde beni gördüğü an yerinde neşeyle şakıyarak, "Ay vallah seni o kadar çok özlemişim ki Biliyor musun? En sevdiğim arkadaşım sensin." Ya ya ne demezsin bende inanılmaz bir şekilde seni seviyorum, bazen arkadan bıçakla saldırmak isteğim olduğu haricinde çok sevdiğim bir insansın.
Kahveyi Beril'e uzatıp Kendimi kanepeye attım. Yastıklardan birini başımın altına koyduğumda ayaklarımı da boydan boya uzatarak, "De hadi anlat." dedim Sesimdeki tahamülsüzlük üst düzeydeydi.
Beril fincanı dudaklarına götürüp minik bir yudum alıp fincanı tekrar sehpanın üstüne bıraktı.
Hareketlerini yorgunca takip ederken, "Geçen ben bizim hani şu eski arkadaşımız Kendini beğenmiş, şımarık, egolu, kibirli Aysun varya." dedi. Sesindeki kinayeden bile anlaşılıyordu Aysun'u sevmeği. Onu başımla onaylayıp devam etmesi için izin verdim. Beril mavi gözlerini tiksintiyle kısıp, "Ay o çirkin bide evlenmiş görsen bir oğlu var. Kız o çocuk niye öyle? Ay Allah'ım o sesi maymun gibi bir şeydi." Beril iğrentiyle yüzünü buruşturup el hareketlerinin eşliğinde anlatmaya devam etti. "Ay kocasını bir görsen." dediğinde, "Gördüm aynı babama benziyordu." Babam gibi kurnazdı!
Beril adamın adını kirletmeden konuştuklarıma burnunu havaya kaldırıp çenesini dikleştirdi. "Ay neresi Alihan abiye benziyor? Hem çirkin, hem fakir, hemde cimri." Son kelimesini eğilip yüzüme bakarak uzattı.
Benim babamda cimriydi!
Umarım hayırsız babam biraz erken eve gelirdi. Aksi taktirde Beril bu akşam uyumama izin vermeyecekti. Kollarımı göğsüme dolayıp büyükçe esnedim.
Gözkapaklarıma inen ağırlık onları ısrarla kapatmam için bana yalvarıyorlardı. Bedenimin üstümde yaptığı baskıya en sonunda itaat ederek gözlerimi yumdum. Zihnim henüz ayıktı sadece gözlerimi dinlendiriyordum. Kesik kesik soluklarım az sonra derin bir uyku sayesinde düzenli olacaktı.
Beril'in sesi uğultu gibi kulaklarıma gelmeye başladığında, sanırım artık yavaştan uykunun kollarına çekiliyordum. Zihnim beni korumanın peşinde olsa gerek bir an olsun kalkanlarını indirmiyordu. Yanımda konuşan kızın sesi bir anda kesiliverdi ve zaman ileriye sarıldı sanki. gözlerim Kapalı olsada açık olduğunu bildiğim ışıkların sıcaklığı yok oldu. Ürperdim tenim karıncalandı. Tehlikenin sessiz adımları kapıdan içeriye usulca girdi. Göğsümün altında bağladığım kollarımın tutuşu arttı.
Nefes al Milen. Sakin ol.
İçeriye kuvvetli bir rüzgâr sızmış gibi kapı sertçe kapandı. Uyduluyordum Beril neden susmuştu? Konuş Beril ne olursun konuş! Hemen önümde birşey görültüyle yere düştü ve etrafa saçılan cam sesini duydum.
Kahve fincanı.
Gözlerimi o an açmak istedim fakat bunu yapamadığımı denemek istediğimde anladım. Bir kâbus görüyordum ve o kâbus uyanmama izin vermiyordu.
Bir takım fısıltılar duydum ve beraberinde yakıcı nefesin sesini. Anlamadığım bir dilde bir şeyler söylüyordu ve benim anlamamı istemiyordu. "Yujerır samohise daeune kau Carhsek Sisev Ravel. Kosef vool uv monerperso natore zaze gotesezma. (Beni unutmanın cezası hafif olmayacak Sisev Ravel. Henüz nasıl bir canavara dönüştüğümü hiç görmedin."
Nefes alamadığım her saniye kalbim durma noktasına yaklaşıyor, ve bedenim bir krize kurban gidiyordu. Bu yaşadıklarımın hepsi bir kâbustu değil mi?
"Bana ait olan, benim olmadığım bir dünyaya yasak Raven."
🍂
BÖLÜM SONU~
Oy ve yorum yapmayı unutmazsanız çok sevinirim. Beni mutlu etmek zordur size kolay yoları sunuyorum😊
Gelecek bölümde görüşmek dileğiyle kendinize çook iyi bakın sizleri seviyorum💙💙
Bölüm etkileşimi
