12. bölüm / 14
SİHİN(10) Sesini Duy
Bölümler 14Şu an: (10) Sesini Duy
- 1 TANITIM.204 kelime
- 2 (1) Kâbus.4.058 kelime
- 3 (2) Kırık Parçalar.5.121 kelime
- 4 (3) Yabancı Nefes.2.829 kelime
- 5 (4) toprağa karışan ölüm kokusu.2.985 kelime
- 6 (5) SİS.4.063 kelime
- 7 (6) Kan Kokulu Sayfalar.3.546 kelime
- 8 (7) SİHİN.4.493 kelime
- 9 (8) İki Damla Gözyaşı.6.726 kelime
- 10 (9) Cadı ve Periler.5.217 kelime
- 11 (10) Sesini Duy4.519 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 (11) İntikam Yemini.5.500 kelime
- 13 (12) Geçmişin Şarkısı.5.586 kelime
- 14 (13) Ekip.5.507 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Sen kusursuz bir adamsın, seni hangi cümlerle anlatabilirim ki?"
💥
Üçüncü gün...
Bir başka gün ama güneş sanki hiç doğmamış gibi karanlık yene bükmünü sürüyorfu gökyüzündr. Çünkü bu yerde semanın maviliği siyaha boyanmış gece gökyüzünün lideri olmuştu.
Siyah siyahı iyi gizlerdi. Renksiz bir karakter renkli yaraları görünmez kılmayı başarırdı. Peki ya hisler? İşte hiçbir şey onlarla başemezdi. Herkes bir gün onun için kazılan kuyuya girerdi bu gerek bir tuzakla olsun, gerek isteyerek. Karanlığı seven her kişinin gizli bir canavarı vardır ve o canavar elbet onu avlamak için kuyuya çekerdi.
Yakalanmıştık.
Hiç bilmediğim izbe, tenha sokalarda yürütülüyorduk. Kapkaranlık sokaklarda üçümüz fazla renkliydik. Siyah bizi renksizleştiremeye çalışıyordu ama bilmiyorduYıldızlar karablığın içindtutsakmış gibi mutsuzlardı. Belkide bana öyle bakıyorlardı, aslında mutlu olanlar beni gördüklerinde mutsuz oluyorlardır. Sahi o kadar hatalı mıyfım ki? Bir hatam olsa dâhi bu kadarını haketmiş mıydım? Çok derinlerde sızlayan bir yara vardı. İsimsiz bir duyguyfu. Özlem miydi? Pişmanlık mıydı? Beni etkisi altına alan ve üzerimde tonlarca agircik varmış gibi omuzlarını düşüren şey neydi? ki ruhlarımız çoktan kömöre bürünmüştü.
Biz çoktan bataklığa batmıştık. Ve bu sefer kurtuluş yoktu çünkü çamur ruhumuza sıçramıştı.
O ormanda sandığımız gibi kurtulamamıştık. Bizi kolayca bulmuş ve tüm kaçma girişimlerimize, çığlıklarımıza rağmen umursamadan bizi tutup getirmişlerdi. Karşımda karanlık yüzüyle bizi misafir eden bu dünya tüm kötü hisleri bende uyandırmıştı. Her şeyiyle kötü, siyah ve renksizdi bu Dünya. Mutluluktan yoksun kalmış, kötülükle zenginleşmiş bir yerdi. Sessizlik beni tedirgin ediyordu sessizliğe katlanamıyordum. Avuç içlerim terlemeye başlıyordu ve beynimde ağırdan sesler oluşmaya başlıyordu. Bir tür rahatsızlığım olmuştu bu durum.
Önümüzde Zâsir isimli adam bize önderlik ederken, diğer üçü arkamızda kaçmayalım diye tetikte duruyorlardı. Ürküyordum, kalbim sıkışmış nefeslerim kesik kesikti. Burası Sihin miydi?
İşte bunu düşünmek istemiyordum. Bir kâbus gibiydi ama bu kâbus ölümsüzdü. Her iki yanımda duran yumruklarımın arasındaki elbisenin eteklerini sıktıkça derimin altındaki kanın akışı o kadar hızlanıyordu. Yene aynı şey oluyordu. Aynı şeyleri yaşamaktan deli gibi korkuyordum.
Önümüzdeki ayak basılmamış kadar yanlız ve köhnemiş sokaklardan her an bir şey başımıza gelecek gibi hissediyordum. Tedirgindim, hemde fazlasıyla.
Aramızdaki kuru sessizlik Sihin'in tehlikeli sükûnetine eşlik ediyordu.
Daha ne kadar yürüyecektik? Tek düşündüğün gerçekten bu mu Milen? Bizi getiren bu zorba adamın bize neler yapabiceğini düşünmek istemiyordum. Pekâlâ Meyr'i öldürmezdi ama ben ve Leena için aynı şeyleri söylemeyecektim. Meyr'i ölüme yalvartacağı aşikârdı, ve bunun dışında diğer yapacağı şeyleri tahmin dâhi etmek istemiyorum. Adam bildiğin psikopat gibi bir şeydi ve kafayı fena hâlde Meyr'e takmış gözüküyordu.
Bizi getirdiği bu yerdeki evler bile farklıydı. Hepsi gökdelen gibi büyük ama hepsinin rengi simsiyah ve onlara renk veren tek şey sarı ışıklarıydı.
Uzaktan Sihin'in güzel görünmediğini söyleyemem ama hissettirdiği negatif enerjisi yanında güzellikleri gölgede kalıyordu. Sihin her anlamda ürkütücüydü.
Kendimi daha fazla tutamayıp suspus kesilmiş Perilere döndüm.
Kolumla Meyr'i dürttüğümde her neye daldıysa irkilerek bana döndü. Gözlerimi şüpheyle kısıp korkuyla bembeyaz kesilmiş yüzüne baktım ve, "Bana bak, bunlar bizi öldürmesinler mi?" Ödüm kopmuştu. Meyr'in gözleri irice açıldığında korkarak benden bir adım uzaklaştı. Bize ne yapacağı belli olmayan bir adamdan değilde zavallı benden mi korkmuştu şimdi? Sinirle nefesimi verip, "Olacak iş değil. Resmen haksızlığa uğruyorum burda." diye siten ettim.
Kınayıcı bakışlarla ikisini izlerken Leena sanki onları duymayacakmışım gibi Meyr'in kulağına doğru fısıldadı. "Meyr, onu verirsek bizi bırakırlar mı?" Kaşlarım çatıldı. Bu iki Kurnaz Peri beni satacaklar mıydı. Meyr bana bakarken başını iki yana salladı. Leena her ne düşünüyorsa yüzü düştü. "Meyr, biz yok mu olacağız?" Sesi ağlamaklıydı. Meyr'in gözleri kocaman açılmış bir hâlde önünde yürüyen adamın üstündeyken, "Son metalleri almayacaktık. Kesin bunun için kızdı." Bunları söylerken nedeninin bu olduğundan nerdeyse emin gibiydi. Bana cevap vermediklerini hatırlayınca çökük omuzlarımla alıngan bir şekilde önüme döndüm.
Her ne kadar gurur yapıp onları unursamamayı seçsem de kulağım maalesef onlardaydı. Leena Meyr'in sözü üzerine uzun bir sessizliğin ardından büyük bir sırrı açığa çıkartmış gibi tedirgince konuştu.
"Tanrı aşkına onun çok sevdiği evini ateşe verdik. Sence bir kaç metalin peşine mi düşecek?" Kendimde olmadan sessizce konuşan ikiliye döndüm. Ağzım açık kalmış bir vaziyette hayalet görmüş gibi ikisinin yüzüne baktım. Kabul etmez bir şekilde işaret parmağımla önümüzde sanki konuşmalarımızı duynuyormuş gibi güçlü adımlarıyla etrafa tehlike saçan adamı işaret ettim. "Siz... Onun evini mi yaktınız? Lütfen bana artık yaşlandığımı ve iyi duymadığımdan dolayı yanlış anladığımı söyleyin." dedim bir umuda sığınarak. Unut etmekten başka bir çarem yoktu. Diğrr türlüsü bu adam hiç kuşkusuz bizi küle çevirecekti. İşte şimdi sonumuz belli olmuştu, son bir kurtuluş umudum vardı ama son duyduklarimdanb sonra artık oda çöp olmuştu.
Bu iki Kurnaz Peri nasıl bu kadar ileri gidebilmişti? Adamla dertleri neydi de evini yakmişlardı!
Meyr sanki hiçbir şey yapmamış gibi gözleriyle Leena'yı işaret etti. "O yaptı, ben değil." Sözleriyle birlikte Leena gözlerini şaşkınlıkla açarak inanmıyormuş gibi, "Nasıl benim yaptığımı söylersin! Ben orda bile değildim." Gözlerim ikisinin arasında pinpon topu gibi gelip gidiyordu. Hangisi doğru söylüyordu? Meyr ve Leena yürümeyi bırakıp yolda durduklarında birbirlerine karşılıı bağırmaya başladılar.
"Ben sana dedim onun evine girmeyelim! Ama sen sırf bize hakaret etti diye evini yaktın!"
"Ben mi! Çirkin yalancı, arkadaşı seninle uğraştığı için sen evini aleve verdin!"
"Beni suçlamayı kes. Ondan hoşlanıyorsun ve seni sevmiyor diye böyle yaptın!"
Bu ikisi acaba Zâsir'in şuan onları dinlediğini biliyor muydu? İkisi suçu birbitinr yıkmaua çalışırken neyin ne olduğunu öğrenmek çok zordu. Ama bir dakika Leena Meyr'in birisini sevdiğinden söz etmişti.
Meyr kimden hoşlanıyordu?
Meyr elini havaya kaldırıp kendini işaret etti. "Senden daha güzel olduğum için beni hep kıskandın." İğneleyici bir tonda sarfettiği sözlerle
Leena gözlerini büyüttü. İşaret parmağıyla göğsüne vurdu. "Kim ben mi? Asıl sen kendine bak. Çöp parçası kendini güzel mi buluyorsun hâlâ!"
Bu sözler bardağı taşıran son sözler olmuştu. Meyr Leena'ya atılıyordu ki o sırada saatlerdir sessizliğini koruyan Zâsir, bıçak gibi keskin sözleriyle üçümüzü de yerimize çiviledi.
"Az sonra çığlıklarınızı zevkle dinleyeceğim ve eğer şimdi konuşmaya devam ederseniz yapacaklarım hiç konusunda pişman olmam."
Sertçe yutkundum. Çığlıklarımızı zevkle dinlemekten bahsediyordu, biz kimin eline düşmüştük? Bu iki perinin saçlarını yolmamak için büyük bir güç sarfediyordum şuan!
Zâsir'in bakışları yanlızca Meyr'in üstündeydi. O kadar net bakıyordu ki sanki kendisi de ona bu kadar dikkat dağıtıcı bir şekilde baktığını farketmiş gibi gözlerini hızla çekti. Meyr Zâsir'in korkusundan geri adım attı ama hâlâ Leena'ya ölumcül bakışlar atıyordu.
İkisini kavga ederken onlara daldığım için önünde durduğumuz binayı yeni yeni farkediyordum. Bina tamanen baştan aşağı simsiyah camlarla kaplıydı. O kadar görmekli ve göz alıcıydı ki bu manzara karşında nutkum tutuldu. Altı zemine tutsak sonu gökyüzünde özgürdü. Hepimiz önünde durduğumuz benzersiz sarayın önünde şaşkınca duruyorduk. Ah pardon biz üçümüz, diğerleri zaten her zaman geldikleri bir yermiş gibi normal karşılıyorlardı. Zâsir sözlerinin üzerine korkudan ikisinin sustuğunu görünce son defa Meyr'e bakıp dudaklarını kıvırarak binaya doğru yürüdü. Öylece durmuş bir adım dâhi atmadan yerimde durmayı düşünüyordum lâkin öyle olmadı. Arkamdaki adamlar benim gibi düşünen kızları itererek yüremelerini söylerken aynı şeyi bir adım ötemde duran adam da yaptı. Ağzımın içinde homurdanarak Zâsir'in peşinden ilerlmeye başladım.
Şu düştüğüm duruma inanmıyorum! Resmen bir kukla olmuştum bu insanların elinde.
Zâsir binanın önünde durduğunda, görüş açıma bir kapının girmesini bekledim ama öyle bir şey yoktu. Bir kaç saniye geçmişti ki siyah camlar yukarı kalktığında sarı ışıkların aydınlattığı kadarıyla lüks girişi gördüm. Bu neydi şimdi böyle? Gördüğüm bu insanların kostümleri kıyafetleri fantastik dünyasından fırlamış gibiyken teknoloji aklı uçuruyordu. Gerçi kıyafetleri modeldi. Bu giydikleri kostümleri hayatımda görmedim, hayatımın sonunda da görmeyeceğime eminim.
Zâsir bir an olsun arkasına bakmadan açılan kapıyla içeri girdiğinde hiç istemeyerek bende girdim peşinden. Bu sırada Meyr ve Leena da itiraz etmeden bir adım gerimden geliyorlardı.
Son geldiğimiz nokta korkudan ziyade beni şaşkına çevirmişti.
Ayağımı bastığım zemin bile o kadar lüks ve ihtişamlıydı ki diğer bütün detayları saymıyordum bile. İçerisi tamamen siyah ve altın rengiyle dekore edilmişti. Kendimi resmen saraya girmiş gibi hissediyordum. Önümüzde yukarıya çıkan üç merdivenin altın rengi cam basamakları, simsiyah düz kavisli duvarları ve yuvarlak tavanı benim aç merakımı çoktan uyandırmıştı. Gecenin saat kaçıydı bilmiyorum ama Sihin ölüm sessizliğine bürünmüş gibi kimsecikler yoktu ortada.
Görkemli salonda etrafıma baka baka yürürken Zâsir bir an durdu ve omzunun üzerinden dönüp bana baktı. Işığın yansıdığı gözlerinin aslında koyu renk değilde açık bir tonda olduğunu farkettim.
Bana olan bakışları ürkmemi neden olacak bir türdendi. Sorgulayıcı bakışları önce saçlarımda ardından ise yüzümde oyalandığında, tedirgince elbisenin kumaşını avucuma aldım. Bakışlarında bana odaklı saf bir nefret yatıyordu. Derinden yutkunup bakışlarımı kaçırdım. Tam emin olmasam da sanki beni buraya getirdiği neden için sandığı kişi olup olmadığı çözmeye çalışıyordu.
Bakışları elmacık kemiğimin üstündeki küçük beni bulduğunda işte şimdi emin olmuştu.
Bana emin olmak için bakması bile onu rahatsız etmiş gibi yüzünü sinirle buruşturup önüne döndü. Bir sorun vardı, hemde çok büyük bir sorun. Bu Zâsir denilen adamın benimle bir derdi yoktu. Beni başka bir sebep için getirmişti buraya. Tehlikede olma korksuyla elim ayağım buz kesti. Şakaklarımdan yanaklarıma doğru süzülen sıcaklık tenimi yakıp kavurdu. Zâsir yürümeye başladığında ilerlemek yerinde olduğum noktada hareketsiz kalmaya devam ettim.
Hemen bir adım arkamda duran adam yürümem için bilmem beni kaçıncı defa ittiğinde adım atmamaya kararlıydım. Tuzak, hepsi bir tuzaktı. İki periyle olan bağlantısı önceye bağlansada beni buraya getirmesinin amacı farklıydı. Bu binada bilhassa üst katta beni bekleyen tehlike bir adım geri atmama sebep oldu. Arkamdaki adamın yabancı bir dilde Zâsir'e doğru, ”Sowrd ins moskovete mi ov lire anjge. (İzninizle zoru kullanacağım efendim,)” Zâsir omuznun üzerindrn bana sertçe bakıp küçük bir baş hareketi yaptığında adamların her biri birimizin kolundan tutup bizi merdivenlere doğru yöneltiler.
Gelmemiz gereken yer burası değildi. Hayır, değiştir. Beni buraya getirdi, diğer iki periyi değil.
Kolumu tutan adama karşı çıkarak çırpındığımda beni daha kuvvetle çekti. Perilere döndüm. Bir umut yardım dilenerek, "O çirkin cadıdan biraz büyü öğrenseydiniz şimdi bu hâlde olmazdık!" diye yükseldim ikiliye. Meyr sanki zorla yürütülmüyormuş gibi rahat yürürken bana iğneliyici bir bakış attı. "Öğrenseydim şuan karşımda insan olarak kalmazdın." Açıkça beni büyüyle dönüştüreceğinden söz etmişti. Cam merdivenlerin ikinci bazamağınından zoraki bir şekilde çıktığımızda içimdeki sıkıntı daha da çoğaldı. Yukarı çıkmak istemiyordum.
Zorluk çıkarmama karşı adam hırıltıya benzer bir ses çıkartıp kolumu daha sıkı kavradı. Hiçbir şekilde kendimi geri çekmeme izin vermeden beni kendisiyle beraber merdivenlerden yukarıya çıkardı. Âdeta eğilip kendimi yere bırakıyordum kolumu bırakması için. Adama sertçe bakıp, "Bırak kolumu hayvan herif!" diye bağırdım. Sesim sessiz duvarlarda büyük bir yankı uyandırdığında içim rahatladı. Ses olduğu sürece bir sorun yoktu.
Adam tüm çabalarıma rağmen beni üst kata çıkartmıştı. Benim aksine Periler zorluk çıkartmadan gidiyorlardı. Tabii onlar için bir sorun yoktu! Kahrolası büyücüler yüzünden bu durumdaydım. Adam beni kendisiyle beraber çekiştirip simsiyah kavisli duvarları olan holden sürükledi. Karanlık his her tarafımı esir aldı. Göğsümün etrafına pençelerini geçiren tehlike bir an olsun rahat nefes almama müsaade etmiyordu.
Kalbimde meydana gelen ağrı adımlarımı yavaşlatıp gücümü emiyordu. Holun sonunda bir kapı yoktu. Alt kısma inip devamında karanlıkta kaybolan basamkalar gözümü daha bir korkutmuştu.
Uzun merdivenlerin sonu yoktu. Bu merdivenler gözüme kafes dövüşünde indiğimiz o merdivenleri anımsattı. Zâsir basamaklardan inerken adam beni tutup çekmesine karşı elimi merdiven trabzanlarına koyup kendimi geri çekmeye çalıştım. Adam bana karşı kendine koyduğu sınırı karşı çıkışlarımla bir kenara atıp beni sertçe çektiğinde o ana kadar aslında beni çekerken hiç güç sarfetmediğini farkettim. Her bir basamak bir başka korkuyu hatırlatıyordu. Zihnimdeki köhnemiş şehit başıma yıkıyordu sanki?
Gitmek istemiyordum.
Adam düşünmeden beni çekiyor, sıkışan nefeslerim ona karşı çıkmak konusunda beni engelliyordu. Dizlerimin bağı çözülmüş gibi beni bir adım daha ileri götürecek takati bacaklarımın yoktu.
Duvarlara sinen tekinsiz sükûneti bağırışlarımla harcadım. Meyr ve Leena inmişti çoktan ama ben gitmemeye kararlıydım. Ama yene her zaman olduğu gibi istediklerim olmadı. Merdivenlerin sonuna yaklaştığımızda hemen yan tarafımdaki demir kapının arkasından bir adamın acılı haykırışı duyuldu.
Kalabalık ve coşkulu seslere dikkat kesildim. O ringe girmeden evvel duyduğum seslerle nerdeyse aynıydı bu sesler, tek fark onların tezahürat ederek dile getirdikleri kelimeleri anlamamdı.
Hemen önümüzdeki siyah büyük demir kapı diğerinin aksine açıktı
Ve İçerden Zâsir'in öfkeli sesini duyuyordum. Adam tüm itirazlarıma rağmen beni kapıdan içeriye soktuğunda ilk görüş açıma
Ayakta yan yana duran Meyr ve Leena girdi. Meyr ve Leena'ın önünde Zâsir siyah deri bir koltukta oturmuş elindeki yeni doldurduğu kadehteki kehribar içeceği yudumluyordu. Alkol olduğu her halinden belliydi. Biri daha vardı, ve ben onu göremiyordum.
İçerisinin kasvetli havası karanlıkla bütünleşmiş bir durumdaydı. Her tarafı siyahla, koyu kahveyle dizayne edilmiş yer bir mekânın büyüklüğündeydi. Ve köşedeki siyah tezgâh ile içi alkol dolu rafları görünce yanımadığımı anlamış oldum.
Nefeslerim iflas etmiş ciğerlerime yetmeden boğazımda tıkılıp kalırken üst üste yutkundum.
Adam kolumdan çekerek beni odanın içinde Perilerin bir adım önüne getirdiğinde, o an bakışlarım bana korkuları öğreten gözlere takıldı ve sonra o bulanık irislere tutsak oldu. Varlığını unuttuğum siyah kostümlü adam tuttuğu kolumdan beni öne doğru sertçe ittiğinde fazla güçlü olmasından kaynaklı olsa gerek dengemi kaybedip tökezleyerek ayaklarının önüne düştüm. Beni bildiğin onun önüne atmıştı!
Kalbim anlık durdu. Zihnim kendime gelmem için aynı sözleri defalarca fısıldadı. kendine gel, şimdi zamanı değil. Kendine gel Milen. Zemine batırdığım avuçlarıma sızan soğukluk çözülmeye başlayan buzdan ruhumu yeniden ayazla dondurdu. Sebebi oydu, sebebi bendim, sebebi korkularımdı.
İki yandan yüzüme düşen saçlarımın arasından düştüğüm yerde başımı kaldırıp ona baktım.
Dört adım uzağımdaki adama tehlike demek için kelimeler bin şahit isterdi. Simsiyah ruhuyla aynı rengi taşıyan geniş deri koltuğa sırtını yaslamış son gördüğümden çok uzakta bir hâldeydi. Yüzleşemediğim her korku kapıların ardından çıkmaya çalıştı. Siyah pantolonu ve omuzlarından aşağıya göğsünü açıkta bırakan kostümü zifiri yanını aydınlığa kavuşturmuştu sanki. İri heybettli bedenine baktıkça asla galip gelmeyeceğim bu savaşın bir diğer sebebinin ise karşısında yetersiz kalan fisiksel gücüm olduğunu söylüyordu. Göğsünün sağ tarafındaki değişik alfebeyle yazılmış yabancı dildeki kelimeleri bilmiyordum ama kumral tenine işlenen kelimeler öfkeli bir anına denk gelmiž gibi intikamın enerjisi yükseliyordu. Her anlamda kusursuz bir adamken hissettirdiği korku bile benzersizdi. Karşımdaki bu kendini kaybetmiş hâli beni hiç olmadığım kadar korkutmuştu.
Başını eğmiş elindeki kristal bardaktaki alkol çeşitlerinden biri olan kan kırmızı rengindeki sıvıyı ağırca yudumluyordu. Duman grisi gözleri siyahla buluşmuş dumanları kararmıştı. Uzun tutamları yene yüzüne düşmüştü. Bana üsten bakan gözleri bedenimde küçümseyici bir şekilde dolanıyordu, bilhassa üstümdeki elbisede. Her bir zerremi ürkütmeye yeminli gözleri yavaş yavaş açıkta kalan boynuma düştü. Elbisemden hoşlanmamıştı, baktıkça elindeki bardağı sıkıyor çenesindeki kaslar atıp düzenli nefesleri tehlikeli bir hâl alıyordu.
Tek kaşını havaya kaldırırken bakışlarını boynumdan çekip çehreme dikti. ”Sisel Raven.” dedi, her bir kelimeyi ağzında yuvarlayarak.
Kum Asar... Hiç bir sıfatı yakıştırmadığım bu adamın ismi kum'du. İsmi gibi toprak kokuyordu. Islak ve sonbaharın çürük yapraklarıyla özleşmiş cezbedici bir komuydu.
Birşeyler yene beni onun ateşten yoksun karanlık cehennemine sürgün etmişti. Bana olan bakışlarında merhametin zerresi yoktu, ama artık bir duygu vardı. Acımasızlık... Derin bir acımasızlık hemde.
Gittiğim için kızgındı. Bakışlarında yakaladığım yoğun duygular beni bozguna uğrattı. Şuan bunları düşünmemin zamanı değildi. O bir avcı kimliğine bürünmüş ve bana avıymışım gibi bakıyordu.
Öfkeyle yüzüne baktım. Bir bardak suyu bile bana çok görmüştü ya, şimdi burda kızmaya hiç hakkı yoktu. Elindeki kadehteki kırmızı sıvıyı beklenmedik bir anda çevirdiğinde kadehteki sıvı zemine döküldü. Ve bunu yaparken gözlerini bile kırpmadan bana bakıyordu. Sertçe yutkunduğumda bakışlarım yanındaki Zâsir'e kaydı. Başını yana yatırmış dümdüz Meyr'e bakıyordu.
Düştüğüm yerde ellerimden destek alarak toparlanıp ayağa kalktığımda, kadehteki bütün içki zemine boşalmıştı. Ne yapmak istiyordu?
Boğucu sessizlik bir urgan olmuş boynuma geçirilmişti sanki. Biri konuşsa o ip kesiliverecekti, ve bu ızdırap başlamadan sona erecekti. Sessizlikten korktuğumu biliyor muydu?
Bakışlarımı güçlükle ondan çekip omzumun üstünden arkamdaki şahıslara baktım. Meyr ve Leena korkuyla üst üste yutkunuyor bir an önce burdan çıkıp gitmek istiyorlardı. Karşımdaki adamın karşısında olmak ödlerini kopartmıştı. Bakışlarımı onlardan çekip tekrar üzerimde hâkimiyet kuran keskin bakışlara döndüm.
Zamanın akışı durmuştu sanki onun bakışları altında. Boğazıma dizilen yutkunuşlarımla nefesimi tuttum. "Niye beni buraya getirdin?" Tek kaşımı kaldırdım. "Amacın ne senin? Benim seninle bir sorunum yok, ve sanırım sana zarar verecek bir eylemde de bulunmadım." Korkuyla birbirine kenetlediğim parmaklarım terlemeye başladı.
Gözlerimin içine bakarken başını yana yatırdığında, vücudumu aşağalıyıcı bir şekilde süzüp, "Bana zarar veremezsin, Raven." dedi onaylamayan bir ifadeyle. Bakışlarını benden bir an olsun çekmeden, "Ama benim sana zarar vermem küçük bir dokunuşa bağlı." Sözleri de en az bakışları kadar küçümseyici ve aşağılayıcıydı. Kaşlarım çatıldı. Zarar veriyordu. Burası çok zarar veriyordu. Terliyordum, korku terletiyordu. Kalbimde meydana gelen şiddetli ağrı göğsümü yakıyordu sanki.
”Bana zarar vermek sana haz veriyor olmalı. Ama senin aksine ben etrafımda seni görmekten hiç hazetmiyorum, Bay Kimliksiz.” Alaya karışık Sözlerimle birlikte gözlerini öfkeyle yumdu.
Koltuğun üstündeki parmakları yavaşça yumruk şeklini aldığında dişlerini birbirine bastırdı. Hiç sakin hir adam değildi, onu öfkelendirmek kolaydı fakat sonuçlarına katlanmak işte ondan emin değilim. Hemen yanında oturan Zâsirin gülüşünün sesini duydum. Bana bakmasa da kesinlikle gösterdiğim cesaretle alay ettiğini biliyordum.
Saniyelerin ardından gözlerini ağırca açtığında çenesi iki yana oynadı. Sisli grilerinin bana olan bakışları bana yabancı geldi, küçümseyici değil, öfkeli değil, nefret değil. İsim konduramadığım tekinsiz bakışları altında parçalara ayrılıp dağıldığımı hissettiğim o saniyede genzinden gelen kalın ve boğuk bir sesle, "Yaklaş." diye emretti fısıltı şeklinde. Bütün itirazlara kapalı ifadesinde karanlık bütün duyguları geri itmişti. Kontrolünü yetirmeye ramak kalmıştı ve kendini sakinlestirmek için en ufak bir çaba sarfetmek istemiyordu, çünkü acıtmak istiyordu. İradem dışında bir adım gerilerken buldum kendimi.
Geri adım attığımı gördüğünde güldü. Buna gülmek denilir miydi? Gülüşü yavaş yavaş tehlikeli bir kahkahaya dönüştüğünde, derinden yutkundum. Cesaretim beni canavar gibi etrafimı sarmış ve avlamak isteyen o tehlikenin karşısında tek başıma bıraktı.
Delirmiş gibi başını arkaya atıp psikopat gibi kahkaha atan bu adamın az sonra yapacaklarından deli gibi korkuyordum. Söylediklerim onu feci hâlde öfkelendirmiş olmalı.
Odanın içindeki hava onun tekin olmayan kahkahasıyla her saniye biraz daha azalıyordu sanki ve ben nefes almakta zorluk çekiyordum. Kapana kısılmıştım.
Kahkahası ağır ağır kendini keyifsiz bir gülüşe bıraktığında, arkaya attığı başını kaldırdı ve o an bana hiç göstermediği o karanlık yüzünü gördüm. Gülüşü ağır ağır dudaklarında silindiğinde çenesi Kasıldı. Yutkunmaya çalıştım ama başaramadım.
Ağırca yaslandığı yerden doğruldu ve gözlerime ürpertici bir şekilde bakmaya devam ederken, ”Tekrar etmeyeceğim Raven. Eğer ben senin için ayağa kalkarsam,” Tane tane bastırarak dile getirdiği kelimeleri iş kokuyordu. ”Sana yapacaklarıma dayanabileceğini hiç sanmıyorum."
Tehtitkar sözleri korkutmak amaçlı değildi. Bana herşeyi yapacak kadar güçlü bir nefreti, ve bunları yaparken de hiç acımayacak kadar kontrolsüz bir adamdı.
”Periler.” diye fısıldadım. İkisinden de ses sedası yoktu. ”Bana eğer yardım ederseniz size güzel olduğunuzu soyleceğim.” Kısık bir tonda söylediğim sözlerimi duymadığını sanıyordum ama duymuştu. Bakışlarını gözlerimden çekti ve hemen yanındaki Zâsir'e baktı. ”Ona ne yapacaksın?” dedi ürkütücü bir ses tonuyla Kastetiği kişiler Perilerdi. Sözleriyle birlikte Zâsir'in dudaklarında şeytani bir gülüş belirdi. Baktığı kişiyi görmesem de Meyr olduğuna adım kadar emindim.
Neden tek ilgilendiği kişi Meyrd'i?
Zâsir hiç çekinmeden, ”Canımın istediği.” diye yanıt verdi. Gülüşü beni bile ürpertmişti. O an kendimden hiç beklemediğim bir bir şey yaptım. ”İkisinin bir suçu yok. Soygunu ben yaptım.” Ne yapıyordum ben böyle? Kimi koruyordum? Nedensizce Meyr ve Leena'ya karşı koruma içgüdüm ortaya çıkmıştı. Hayır, değiştir Milen. Lafı geri al ikisini de tanımıyorsun.
Bağıran iç sesimi duymazdan geldim.
Kum'un başı ağırca bana döndü. Kıyafetlerime bakarken bakışları sertleşiyor yüz ifadesi katlanamıyormuş gibi oluyordu. ”Onları bırakmamı mı istiyorsun?” Cevabını bildiği hâlde sorduğu soru karşısında gerildim. Bir cevap vermemi beklemeden başını aşağı yukarı salladı. ”Bırakırım.” dedi tek kelimeyle. Ona zerre güvenim yoktu. Bırakmazdı çünkü iki Periyi de düşünmediği her hâlinden belliydi. Ters ters yüzüne bakarken başını yana yatırdı ve dudağının köşesi kıvrıldı. ”Onların gitmesini istiyorsan istediğimi yapacaksın.” Hemen yanımdaki kızlara baktım. Öyle çok korkuyorlardı ki geldiklerine resmen bin pişman olmuşlardı.
Cesaretime güvenmeye ihtiyacım vardı. Omuzlarımı dik tutup, "Tamam ama beni de bırakacaksın." Şartım buydu. Benimle tüm sorununu çözecektim. İfadesinde hiçbir şey değişmedi. Ama beni bırakmak istemediğini görebiliyordum. Küstahça gülümsedi. "Buraya gel." Sesinden ateş süzülüyordu. Soğuk ateşi beni diri diri kelimeleriyle yakıyordu. Ağırca yutkundum. Burdan eğer çıkacaksam bir anlaşmaya vararak çıkabilirdik.
Başka türlü mümkün değildi. Ama içimden bir ses beni bırakmayacağını söylüyordu. Uyuşmuş parnaklarımı açıp kapatırken istediği üzere bir adım attım. Korkak adımlarım zeminde kayarak geri gitmek istiyordu lâkin başka bir çıkış yolu bana bırakmamıştı.
Hem ne yapabilirdi ki?
En fazla ölürdüm ki buda son zamanlarda en çok istediğim şeylerden biriydi. O zaman bir sorun yoktu.
Bir kaç adım sonunda önünde durduğumda aramızda sadece bir adım mesafe vardı. Korka korka sisli gozlerine bakarak, ”Ne istiyorsun?” Keskin çehresinde oylanan bakışlarıma karşılık vermeyip saçlarıma baktı. Hoşlanmadığı bir detayı orada görmüş gibi rahatsızca çenesini oynatırken, ”Eğil.” dediğinde beni zedeleyecek kadar aşağılayıcı bir tonda konuşuyordu. Üstelemedim ve eğildim. Eli havaya kalktı ve hemen sonra parmaklarını saçlarımda hissettim. Buz gibi bir su üzerime dökülmüş gibi titredim. Bunu farketti. Her ne yapacaksa bir an önce yapmalı ve bu işkence gibi gelen dakikalar sonlanmalıydı.
Saçlarımdaki bandanayı sertçe çekip aldığında acıyla inledim. Siyah saçlarım omuzlarıma doğru döküldü. Gözlerim büyük doğrulup süretine baktım. Parmak ucuyla kavradığı pandaya tiksniyormuş gibi bakıyordu. Çatık kaşlarla, ”Ne yapmaya çalışıyorsun sen? Elindeki bandanayı ne yapacaksın?” Tek kaşı havaya kalktı. ”Bu çöp parçasına bir isim bulacak kadar sevmişsin.” dedi sesinde gizleyemediği bir sinirle.
Cevap vereceğim an arkamdaki Periler hiç beklemdiğim bir anda lafa daldılar. ”O çöp değil, cadının en sevdiği örtü.” Ağzım aralandı. Ben burda gebersem ağızlarını bıçak açmaz ama söz konusu Cadı olunca nasıl da konuşuyorlar. Kum sadece küçük bir bakış attı o tarafa. Buz gibi bakışları insanı donduracak türdendi.
Baş parmağıyla tuttuğu bandanayı ayaklarının ucuna attı. Dökülen içkinin
Biraz ötesindeydi.
Aldığım nefesler boğazıma battı. Ne yapmaya çalışıyordu? Düz saçlarım omuzlarımda ve boynumun açıkta bıraktığı yerleri kaşındırıyordu. Gözleri yüzümde saçlarımda dolaştıkça nefesleri sıkılaşıyordu. Bana bakmak onda hoşlanmadığı hisler uyandırıyor olsa gerek sinirleniyordu. ”Otur ve dökülen içeceği temizle şu şeyle." Ezici bakışları kendimi iğrenç hissetmemi sağlayacak kadar kuvvetli bir his taşıyordu.
Gözlerim açıldı. Kör hislerimin sessiz feryadı çaresizliğimi yüzüme tokat gibi vuruyordu. Onun kalbine değmeyen vicdanın elleri acımasızlık için ruhuna sarılmıştı. Önünde diz çökmemi ve bilerek döktüğü içki saçlarıma bağladığım bandanayla temizlememi istiyordu.
Beni küçük düşürmek mi istiyordu yoksa ayaklarının önünde diz çökecek kadar aciz olğumu mu görmek istoyordu? Herşey için olabilirdi ama iyilik asla olamzdı. Gri gözlerinde merhametin silüeti bile yoktu.
Benden istediği şeyi yapmak zor değildi lâkin onun önünde eğilmek, sanırım bunu yapamzdım.
Yerdeki kırmızı sıvıya ve bir çöp gibi ayaklarının ucuna attığı çiçekli bandanaya baktım. ”Yapamam.” diye fısıldadım. ”Bana bu kadarını yapmam. Senin hizmetçin veya kölen değilim.” Kesin bir dille düşündüklerimi açıkladım.
Herşeyi yaparım ama gurumu kıracak hiç bir eylemde bulunmam. Ayaklarının önüne diz çökmek benden üstün olduğunu kabul edip ona itaat ettiğim anlamına gelecekti. Hayır kimse benden üstün degildi ve kimsenin önünde eğilmezdim. Sinirle nesini bekledim, öfkelenmesini belkidr şaşırmasını. Bu duyguların hiç birine raslamadım gözlerinde. Yanındaki Zâsir'in öfkeli bakışlarını üzerimde hissetsem de dönüp bakmadım. Başımı eğip parmaklarımla oynarken, ”Başka bir şey iste, bunu yapmayacağım.”
diye tısladım. Yapsam bu kadar insanın içinde asla yapmazdım. Söylediklerimle başı Zâsir'e döndü. ”Pekâlâ Zâsir kızları götürebilirsin.” dedi tehlikeli bir eğlenceyle. Keyifle gözerimin içine bakıp az önce boşaltığı kadehi kırmızı sıvıyla doldurdu. Rahatça sırtını koltuğa yasladı. Zâsir bir önce yapmak istedikleri için sabırsızca ayağa kalkmak için hareketlenmişti ki hızla pişman olup elimi kaldırdım. ”Dur!” diye bağırdım.
Sözlerimle birlikte durmak yerine ayağa kalktı ve beni umursamadan yanımdan geçip arkamdaki adamlara, "Mavi saçlı olana istediğinizi yapabilirsiniz ama diğerini götürüp bağlayın." Hissettiğim yoğun korkunun içinde kayboldum. tüm duyguların sesi kesildi ve ben sadece yüksek nabzımın sesini duydum.
O an dakikalardır sessizliklerimi koruyan Perilerden çığlıklar yükseldi. Zâsir ikisini umursamadan bizi arkasında bırakıp kapıya doğru ilerlediğinde hızla dizlerimin üzerine çöküp, ”Tamam! Tamam Allah'ın cezası tamam.” dedim, telaşlı bir şekilde.
Gözlerim doldu. Dudaklarına götürmekte olan kadeh sözlerimle birlikte durduğunda, gözleri Meyr ve Leena'ı buldu. Omzumun üstünden dönüp kızlara baktım. Beni getiren yüzü kapalı olan iri yapılı adam Meyr'in kolunu tutup tüm bağırışlarına rağmen çekiştirirken diğer ikisi Leena'nın her iki koluna asılmış âdeta yerde sürükleyerek götürüyorlardı.
Hızla başım ona döndüğünde umursamazca kadehteki sıvıyı yudumladığını görmek beni bozguna uğrattı. Göğsümü deşip kanatan o duyguyu içimden defedemediğim için sinirle kendime hâkim olamayarak, ”Söyle o aşağılık arkadaşına onları bıraksın.” dediğimde yaşlar gözlerimden boşalmaya başladı.
Kızların bağırışları artık odanın xışında geliyordu. Onlara bir şey olacak korkusu içine çığ gibi düşüp kendime ait herşeyin üzerini kapatmıştı. Cadı beni onlarla görevlendirdiği için miydi bu korkum?
Düştüğüm yerde üzerime doğru eğildiğini farkettiğimde buz gibi bir esinti ensemi gıdıkladı. "Bana iki aptal için yalvarma, çünkü senin merhamet dileneceğin bir adam değilim küçük kız.” Tüyler ürpertici bir tonda fısıldadığında nefesinin kesildiğini hissettim.
Başımı iki yana sallarken sol gözümden iri bir damla düşüp yanağım boyunca süzüldü. Soğuk irisleri yanaklarımdan akan yaşları buldu ve burnundan sert bir verdi. "Onları bırakın, onlar bir hata yapmadı. İkisi de masum." Katı bir ifadeyle içkisini yudumlarken, ”Umrumda mı onların ne olduğu?” öfkeyle karışık tısladığında parmaklarımın arasında tuttuğu kristal bardağı kıracakmış gibi sıkıyordu.
Perilerin bağırışları artık yoktu.
Görüşüm buğulandı. O ise yanaklarımdan akmak üzere olan yaşları gördükçe kendini sakinleştirmeye zorluyor gibiydi. Görüşümün önündeki puslu camın ardında bile görebiliyordum gözyaşlarıma olan nefretini.
"Kum." dedim titreyen bir sesle. Bu adını ilk defa telaffuz edişimdi. İsmini söylememe karşı kaşlarını çattı. Benden ilk kez adını duyuyordu. ”Canımı sebepsizce acıt ama benim yüzümden lütfen onlara zarar verme.”
Neden böyle hissediyordum? Acının elleri kalbimi avuçlamış ve orada sıkıyordu. Elim sebepsizce boynumdaki ucunda güneş olan kolyeyi aldı. Ondan güç almak ister gibi avucuma alıp sıktım.
Perilerin zarar görmesini istemiyordum. Yalvaran bakışlarım umrunda bile değildi. Bilâkis onlar için endişelenmem daha çok sinirlenmesine sebep oluyordu.
Benden döktüğü içkiyi temizlememi istemişti değil mi? Hızla bandanayı elime alıp kırmızı sıvıya bastıracağım an çenemde hissettiğim parmaklarla elim havada asılı kaldı. Çenemi tutan parmakları sertçe tenime batttı. Başımı kaldırıp ona bakmama beni zorladı. Üzerime eğidlinde her bir zerremde gezindi sisli grileri. "Ağlamayı kes." Uzun zamandır kurmadığı bir cümleyi kurmuş gibi yabancılık çekti. Gözlerine bakarken gözlerimden akan yaşlara mâni olamıyordum. Bir şey vardı onun sisli bakışlarında, beni ağlatacak kadar güçlü bir şey vardı.
Çenemi elinden kurtarmak için çalıştım ama buna izin vermedim. Başını biraz daha eğdiğinde başımı da kaldırdı. Soğuk nefesi çehremi okşadı. Parmakları yanaklarıma doğru uzandı. Yüzün ellerinin içinde hapis olmuştu resmen. ”Onlara zarar verm-” Sözümü soğuk bir sesle kesti. "Canımı sıkmaya devam edersen eğer bu yeryüzünden hiç görmedikleri bir zararı görerek yokolacaklar, Raven." Başımı savurur gibi bıraktığında geriye çekildi ve gözleri tahammülsüzlükle yüzümü buldu. ”Temizle şurayı.” Gözlerimi yumup zihnimdeki kalabalık sesleri susturmak adına kendimi telkin ettim. Sakin ol, sakin ol Milen.
Hiçbir şey yok, herşey yolunda.
Avucuma aldığım kolyeyi o kadar sıkıyordum ki avuçlarımın içi bembeyaz olduğuna eminim.
Hızlı bir şekilde başımı sallayıp yerdeki sıvıyı temizlerken parmaklarımın titredigini farkettim. Ensemden sırtıma doğru süzülen ter gelmekte olan krizin ufaktan kendisini hatırlatmasıydı.
Bandanayı elimde tutarken parmaklarımın gittikçe uyuşmaya başladığını farkettim. Korkularım tetikliyordu. Yene aynı odadaydım ve
her taraf sessiz. Çığlıklar bile fazla yankısızdı. Her bir haykırış duvarlara sinen sessizliğe gömülüp yokoluyordu.
Uyuşan parmaklarım avucumda tuttuğum kumaş parçasını bıraktı. Başıma giren şiddetli ağrıyla soluğum bıçak gibi kesildi. Terliyordum. Vücuduma akın eden sıcaklığın bir derecesi yoktu. Alevlerin içinde cayır cayır yanıp kül oluyordum sanki. Dizlerimin üzerinde kalçamın üzerine düştüğümde avuçlarım refleksle şakaklarıma dayandı. ”Ses... Sessiz çok sessiz.” Zihnimde aynı ses alarm verdi. Kendime gelmeliydim. Görüşüm bulandığında onun ayağa kalktığını gördüm.
”İyisin... Çok iyisin. İyi ol.” Tekrar tekrar kendime söyledim bu sözleri. ”Raven.” diyen sesi duydum kulaklarımda. Kulaklarıma ulaşmakta olan uğultular onun sesiyle korkup geri çekildi sanki. Parmaklarımı saçlarıma geçirirken birşeyler söylüyordum ama ne dediğimi duymuyordum.
Bana olan şey neydi böyle? Kontrolüm elimde değildi artık. Biri zihnimin içindeki karanlığı çağaran o kelimeleri zıralıyordu. Yene aynı şey oldu. Sayfalar usul usul dağıldı ve ben o harabe evin içinde onları topluyordum. Biri adımı sesleniyordu. Hayır, değiştir Milen. Raven diyor. Senin adın Milen.
Saçlarıma asılan parmaklarım güçlü bir el tarafından sertçe tutulduğunda, ne kadar dirensem de ellerimi kendime çekemedim. Sanki kollarımı bağlamıştı. Yerde kayarak uzaklaşmak istedim ama tutuklu kollarım yüzünden değil gitmek hareket dâhi edemedim. ”Di ande siferano tahe erew, liateso hogresi, zade tuiçi dadeniyo szetse, vasesreo wa kosef.
(Bu ellerle kendine zarar vermeye devam edersen eğer, bir daha kullanamayacağın hale getiririm)”
BÖLÜM SONU-
Milene'e olanlara ne isim vermek istersiniz? Milen'in sessiz anında tedirgin olması ve sık sık ses olması için bir ses yaratmasının sebebinin buraya dayandığını kimse tahmin edemezdi.
Bazı yaşanmışlıklar bir travma olarak bize dönüş yapabiliyor, ve Milen'in durumu da aynen böyle.
Kum ve Milen'in sahnelerini bol bol okumak istiyorsanız yorumlarınızı eksitlmeyin. Ben güzel yorumlarınızla motive oluyorum ona göre😂
Bölüm etkileşimi
